İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU “BEYANNAMESİ”

İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU “BEYANNAMESİ”
İslam’ın son kalesi, son karargahı, son devleti, son medeniyeti olan Osmanlı yıkıldıktan sonra yeryüzü, şeytanların eğlence merkezi haline geldi. Şeytan, sadece Allah’a değil aynı zamanda insana da düşmandır, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırdıktan sonra, insanlıktan da uzaklaştırır. Kendinden hakir gördüğü için secde etmediği insanı, kendinden hakir hale getirmek, zelil ve rezil etmek için elinden geleni yapar ve maksadını gerçekleştirdiğinde de keyifle eserini seyrederek eğlenir. Yeryüzünde Allah’ın dini hakim ve Müslümanlar kuvvetli değilse, dünyayı “insani” çizgide tutacak hiçbir ölçü ve kudret, makam ve mercii yok demektir.
Osmanlı, son İslam devlet ve medeniyeti olmakla, sadece Müslümanların değil aynı zamanda insanlığın kalesiydi, yeryüzünde insanların yaşadığının işareti, delili, merkeziydi. Bir asırdan beri Osmanlı yok, Osmanlı tasfiye edildiğinden beri yeryüzü şeytanın ikametgahı, insanlar da oyuncağı ve eğlencesi oldular. Batının, sahip olduğu zannedilen değerlerini bile umursamadan Mısır, Suriye, Lübnan, Afganistan, Filistin, Irak, Libya, Arakan ve diğer İslam beldelerinde katliam yapılmasına seyirci kalmasının temel sebebi, şeytanın yeryüzündeki hakimiyet karargahlarından biri olmasındandır. Unutulmasın ki, şeytanın prensipleri yoktur, sadece alçaklık, hainlik, melunluk yapmak gibi bir vazifesi vardır. İslam’a karşı mücadele etmek için uydurulan bir takım prensipler, insanları aldatmak içindir ve ilk fırsatta onları da tepelemekten ve onlara güvenenleri bile rezil ve zelil etmekten kaçınmaz aksine zevk alır. Unutulmasın ki, her zaman olduğu gibi karşımızda yine şeytan var fakat bu defa dünya imparatorlukları kurmuş bir şeytan var, dünya imparatorluklarını yöneten “insi şeytanlar” var. Okumaya devam et “İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU “BEYANNAMESİ””

AKPARTİ KONGRESİNİN PSİKOLOJİK ETKİSİ

AKPARTİ KONGRESİNİN PSİKOLOJİK ETKİSİ
Akparti kongresine Arap baharındaki devrim süreçlerini tamamlayan ülkelerin liderlerinin gelmesi, konuşma yapması ve Erdoğan ile Türkiye’yi övmesi, tuhaf bir etki yaptı. “Sen artık İslam aleminin de liderisin” sözü, sadece Halid Meşal tarafından söylendi ama diğerleri tarafından da bir şekilde ima veya ihsas edildi. Türkiye’deki Kemalist, solcu, ateist vesaire ideolojik yapıların üzerindeki etkisi, bugün için farkedilmez derinliklere kadar indi, o derinliklerde zihinlerini allak bullak etmekle meşgul.
Gerçekten gazetelere ve köşe yazarlarına bakınca, bir şey söylemek için kıvranan ama söyleyecek söz veya sözüne gerekçe bulamayan bir psikolojik profil çıkıyor. Cepheden tosladıkları ve yerle bir oldukları esas konu, yıllardan beri İslam birliğini ütopya olarak nitelendirenlerin, İslam ülkelerinde halkın seçtiği insanlar iktidara geldiğinde, ne kadar kolay olduğunu görmekten kaynaklanan bir gerçeklik kavrayışı savrulması yaşamalarıdır. Mursi’nin, katıldığı iş dünyası toplantısında, “Türkiye ile öyle bir işbirliği kuracağız ki, diğer ülkeler kıskanacak” demesi, Kemalist, laik, ateist, solcu, liberal kesimlerin tüm iddialarını yerle bir etmeye kafidir. Aslında ne zamandır bunu anlamaları gerekiyordu da, akılları gözlerinde olduğu için, Mursi ve diğerlerinin bizzat gelerek, bu konuşmaları yapmaları gerekiyordu. Kafaları laht ağacına yeni değdi, öldüklerini yeni anladılar. Okumaya devam et “AKPARTİ KONGRESİNİN PSİKOLOJİK ETKİSİ”

“SEN ARTIK İSLAM ALEMİNİN DE LİDERİSİN”

“SEN ARTIK İSLAM ALEMİNİN DE LİDERİSİN”
Akparti kongresi yapıldı, gerçekten alaka çeken, heyecan uyandıran, dikkat isteyen bazı hadiseler yaşandı. Kongredeki manzara insanın sadece aklına değil aynı zamanda duygularına da hitap eden cinstendi, hal böyle olunca, insandaki temel iki mecra olan duygu ve düşünce merkezinde değerlendirmek kabil olur. Birçok kişinin akılla (yani düşünceyle) değerlendireceğini tahmin ettiğimiz için, biz duygu cihetinden değerlendirip “toplamın” oluşmasına katkıda bulunalım.
“Akıllı olalım, akıllı düşünelim” gibi çabalar son dönemlerde fazla revaçta. Tabii ki akıllı olmakta fayda var, bahsini etmeye çalıştığımız mesele bu değil lakin insan akıldan ibaret değil. Fazla dikkat çekmez ama düşüncelerimizi (aklımızı) bile duygu dünyamız etkiliyor, zaman zaman yönetiyor, bazen bloke ediyor. Zaten bir hadise insanın duygu dünyasına hiç hitap etmiyorsa, insan için fazla bir manası yok ki. Kısaca insan, duygu ve düşüncenin toplamından ibaret bir varlıktır ve duygu fazla horlanmamalıdır. Bu gün aklı bir tarafa bırakıp, duygularımızla düşünelim, bakalım neler çıkacak ortaya… Okumaya devam et ““SEN ARTIK İSLAM ALEMİNİN DE LİDERİSİN””

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN
Hayrettin Karaman, Yenişafak’taki köşesinde 27.07.2012 tarihli “Arap baharında İslam’a yolculuk” başlıklı yazısında, bir taraftan Arap baharındaki gelişmeler merkezinde İslam’ın tatbik bahsindeki karşılıklarını inceliyor bir taraftan da İslam’ın günümüzdeki tatbikatının nasıl olacağına dair “nazari tespitler” yapmaya çalışıyor.
Karaman, Arap halklarının isyanının, batı projeksiyonu olmadığı kanaatini ifade ederken doğru bir tespit yapıyor. Gerçekten yıllardır diktatoryal rejimlerde zulüm altında yaşayan halkların, bir gün mutlaka isyan edeceği gerçeği, insan tabiatının zaruri neticelerindendi. O gün tabii ki bu gündür. İsyanların, devrimlerin, yeni hükümet teşkillerinin, “doğrudan İslami ruhu” taşımadığı istikametindeki görüntüler ve gelişmeler karşısında bazı Müslümanların “tereddütlü”, “şüpheli” ve hatta doğrudan batı projeksiyonu olduğu düşünceleri, idrak sığlığından kaynaklanıyor.
Hayrettin Karaman, bu süreci teşhis ederken, tabii ve tedrici gelişme seyrine işaret ediyor ki, haklıdır. “Heyecanlı ve hesapsız bazı müslümanlar, farklı kesimlerin yaşadığı bu ülkelerdeki reformları, İslam’a uygunluk yönünden değerlendiriyor ve olumsuz sonuçlara varıyorlar. Bunlara katılmıyorum. Normal bir sosyal değişim bir adımda olmaz. Farklı iradelerin çatıştığı bir toplumda bir grup her istediğini başkalarına dayatamaz. Adım adım mükemmele gitmeyi amaçlayanlar, hem ülke hem de dünya şartlarını göz önünde tutmak durumundadırlar.” Haklıdır fakat “nasıl” olacağına dair bir şey söylememekle, İslam coğrafyasındaki umumi eksiklik ve zafiyete kendi de duçar olmaktadır. “Adım adım mükemmele gitme” çabası, zaruri bir tespit olarak doğru fakat “nasıl” olacağı hususunda bir teklifte bulunmamakla eksik… Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN”

TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR

TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR
Devlet kuran teşkilat, yeni derin devleti örgütlüyor. Eski derin devlet, yabancı güçlerin kurduğu ve perde arkasından yönettiği bir yapıydı, yeni derin devlet ise tüm Ortadoğu’yu kapsamaya başladı. Eski derin devlet, İsrail, ABD, İngiltere üçgeninde olmak üzere batılı ülkeler tarafından kurulmuştu. Bu kısmı Türkiye’de genellikle bilinir. Eski derin devletin motor gücü, NATO tarafından organize edilmişti ve beyni de ABD idi. Teşkilat, yeni derin devleti “milli unsurlar” ile kuruyor.
Yeni derin devlet, Türkiye’de ciddi aşamaları geçti, sınır dışına çıkmaya başladı. Arap baharı teşkilatın, sınır ötesi derin devlet kurma projeksiyonunu başlatmasına sebep oldu. Doğrusu kafi derecede hazır değillerdi ama Türkiye’de ürettikleri tecrübeye yaslanarak Arap coğrafyasında hızla yayılmaya başladılar.
Halk ayaklanmalarının başladığı tüm ülkelerin muhalif hareketleri ile doğrudan münasebet tesis ettiler. Onları siyasi, askeri, diplomatik alanlarda “donatıyorlar”. Halk hareketleriyle ilgili kafi derecede donanımları yoktu çünkü Arap baharı “habersiz” geldi. Tunus’taki hadise başladığından beri hızlı şekilde “halk hareketleri” ile ilgili bilgi ve tecrübe depolamaya başladılar.
Halk hareketleri başlamadan önce sınır ötesi operasyonları farklı bir çerçevede yürütüyorlardı, halk hareketleri başladığında bir müddet patinaj yapsalar da, yeni bir çerçeve oluşturdular. Şimdi tüm stratejilerini bu yeni çerçeve içinde geliştiriyorlar. Bu durum tam bir konsept değişimi, paradigma değişimidir. Okumaya devam et “TEŞKİLAT ŞİMDİ DE ORTADOĞUDA DEVLET KURUYOR”

ARAP İSYANINDA İNŞA DÖNEMİ

ARAP İSYANINDA İNŞA DÖNEMİ
Arap coğrafyasında bir taraftan isyan süreçleri devam ediyor diğer taraftan ihtilallerin gerçekleştiği ülkelerde inşa faaliyetleri başlıyor. Dolayısıyla birinci safha (isyan-ihtilal) ile ikinci safha (inşa) birbirine girmiş durumda.
Seçimlerin yapıldığı Tunus’ta İslamcı “En Nahda” hareketinin zafer kazanması, ikinci safhanın ana karakteristiğinin ne olacağını gösterdi. İslam coğrafyası asli mecrasına dökülecek. Tayyip ERDOĞAN’IN laiklik tavsiyesi, coğrafyanın hassasiyetlerine çarptı ve dağıldı. Bu güzel… Erdoğan’ın etkileyemediği, etkileyemeyeceği anlaşılan bu hususta batının etkilemesi sözkonusu bile değil.
Şimdi ne olacak? İnşa süreci nasıl başlayacak, nasıl gelişecek ve nasıl tamamlanacak?
İsyanlar devam ederken İslami muhalefetin “yüksek sesle” konuşmadığına şahit olmuştuk. Özellikle nasıl bir siyasi sistem teklif ettiklerine dair beyanlardan kaçınıyorlar ve demokrasiye vurgu yapıyorlardı. Bu tavır tedirgin ediciydi ve ne yapacağını bilemez halde olduklarını düşündürüyordu. Seçimi kazanan En Nahda misalinde anlaşıldı ki, isyan süreçlerini engellememek belki biraz da batıyı işin başında kendilerine karşı tavır almaktan uzak tutmak için o tür beyanlarda bulunmuşlar. Seçimler neticelendikten sonraki beyanlara bakıldığında görülüyor ki, İslam merkezli bir hayat ve devlet kurmak niyetindeler. Beklenen gelişme buydu fakat tereddütler de vardı. Daha seçime girmemiş fakat siyasi rejimi yıkmış Libya ve Mısır’daki İslami muhalefetin de beyanları aynı istikamette. Çok güzel…
Artık anlaşıldı ki İslam coğrafyasında İslam, hayat ve devleti tayin edecek bir mevkie oturacak. Gelişmelerin istikameti (baştan beri öngördüğümüz üzere) bu. Öyleyse isyan süreci biten ülkelerde inşa süreci başlıyor. İnşa süreci, ihtilal sürecinden çok daha zordur. Fakat inşa süreci dünya Müslümanlarının gündemine gelmediği için zorluğun çapı bilinmiyor. Bu sebeple, Erdoğan’ın laiklik tavsiyesini ellerinin tersiyle iten İslami muhalefet, hala Türkiye ve Akparti tecrübesinden ve modelinden faydalanacağını söylüyor. Çünkü elde model yok ve seçimleri kazanan İslami hareketlerin zamanı da yok. Bir an önce hükümet olmak ve ülkenin ve halkın problemlerini çözmek zorundadırlar. Aksi halde yani halkın problemlerini çözemezlerse, itibarlarını kaybederler ve geldikleri gibi giderler.
İslam’ın siyasi, içtimai, iktisadi, idari, hukuki ve askeri alt sistemlerini teorik olarak kuramamış olan fakat siyasi iktidarı kucaklarında bulan İslami hareketler, inşa sürecinde hayal bile edemeyecekleri kadar zorlanacaklar. Zorlanmaya başladıkları için de, laiklik tavsiyesine rağmen Akparti modelini örnek almaktan bahsediyorlar. Oysa laiklik tavsiyesi İslami dünya görüşünün temeline aykırı… Buna rağmen Akparti’nin tecrübesinden ve modelinden faydalanmaktan vazgeçememelerinin sebebi, elde başka bir model olmaması ve başarısız olma lükslerinin bulunmaması…
Akparti modeli, İslami tatbikat değil. Olsa olsa Müslümanların laik siyasi sistem içinde neler yapabileceklerini gösteren bir model ve tecrübe birikimi. Yani Müslümanların başka sistemler içinde bile “daha faydalı”, “daha güzel”, “daha iyi” işler yapabileceğini gösterir. Müslümanların batılı ve batılılaşmış laiklerden “daha iyi idare edeceğini” gösteren bir modeldir. Bu manada İslam’ın tecrübe edilmesi değil, Müslümanların tecrübe edilmesidir. İslam’ın tatbik edildiğinde ortaya çıkacak neticelerin neler olacağını göstermez, Müslümanlar yönettiğinde ortaya çıkacak neticelerin neler olduğunu gösterir.
Arap ülkelerinde başlayan inşa süreçlerinin Akparti modelinden nasıl faydalanacaklarını doğru anlamaları gerekiyor. Laiklik gibi İslam’a aykırılığı çok açık olan bir bahiste itiraz etmeleri, Akparti modelinden doğru faydalanacaklarını göstermez. İlmihal bilgisine bile sahip olan bir Müslüman laikliğin İslam’a aykırı olduğunu anlar, bunun için derin bir idrak gerekmez. Fakat Akparti modelini tamamen bir tarafa bırakmak ise tabii ki yanlış. Akparti içinde bulunduğumuz çağda devlet idaresi alanında ciddi tecrübeler üretti. İnşa sürecinin başında olanlar, kuracakları sistemin muhtevasını Akparti modelinden devşirmemek şartıyla bu tecrübeden sonuna kadar faydalanmalıdırlar.
*
Hiçbir hazırlık yapılmaksızın bir anda İslam devletini kurmalarını beklemek kabil değil. İnşa gücünü ve yetkisini elinde bulunduranların dikkat etmeleri gereken ilk nokta, inşa sürecinin aynı zamanda bir geçiş süreci olduğudur. İnşa sürecinin (ara dönemin) mümkün olduğunca hızlı aşılması gerekir ama bunu acele etmeden yapmalıdırlar.
Yapılması gereken işler, teorik olarak şöyledir. Bir taraftan İslami müesseseleri ve sistemleri üretmek… Diğer taraftan hayatı ve ülkeyi bulunduğu hal üzere derinliğine anlamak, problemleri teferruatıyla tespit etmek, çözüm yollarını araştırmak. Nihayet üretilen İslami müessese ve sistemleri hayat ile buluşturmak (tatbik etmek). Teorik olarak bir çırpıda söylediğimiz bu işler, pratikte fevkalade zor ve çetin işlerdir. Öyleyse inşa sürecinin pratikte nasıl yönetileceğini de bakalım.
İnşa sürecinin yol haritasının şöyle olmasında fayda var.
Önce, hayatı mevcut haliyle önlerine alıp, o haliyle problemleri çözmeye çalışmak… Bu safha Akparti tecrübesinden azami derecede faydalanılabilecek dönemdir. Hayat ve hayatın acil problemleri, sistemin inşasını beklemez. Halk problemlerinin (özellikle acil problemlerin) derhal çözülmesini ister. Çözemeyen siyasi hareketler, halkın kültürü ve inancıyla ne kadar yakın olursa olsun halk onlardan uzaklaşır. Halkın teveccühün kaybetmek tüm programı tehlikeye atar.
Gücü ele geçiren siyasi hareketler, halkın rızasını fazla umursamazlar. Laik, komünist ve batılı siyasi sistemler ile diktatörlükler halkın umursamadan kendi sistemlerini inşa etmeye yönelmişlerdir. İslami hareketlerin, gücün ve iktidarın oluşturduğu bu tuzağa düşmeden, halkın problemlerini çözerek İslam’ın siyasi sistemini inşa etmeleri gerekiyor. Bunun için, iktidara gelmelerinin akabinde, sistem kurma çabasına girerek halkın problemlerine ve ihtiyaçlarına arkalarını çevirmemelidirler. Akparti, mevcut batılı (laik) sistemler içinde halkın problemlerini (en azından acil olanlarını) çözebilecek bir vizyon oluşturmuş ve tecrübe biriktirmiştir. Bu safhada Akparti tecrübelerinden faydalanmak mümkün ve gereklidir.
*
Hayattaki mevcut problemlerin çözümünde modelleri hazırlanan İslami müesseseleri uygulamaya koymak. İslami müesseselerin hayatın problemlerini çözebileceğini, daha iyi ve güzel bir hayat inşa edebileceğini, pratikte göstermek… Mesela iktisadi hayatı rahatlatacak olan “karz-ı hasen” müessesesini kurmak ve geliştirmek. İnsanlar bu yolla hem faize bulaşmadan hem de yardımlaşma ahlakını geliştirerek borçlanma ihtiyaçlarını karşılayacak bir müessese bulurlar. Karz-ı Hasen müessesesi, iyi modellenir ve doğru tatbik edilirse, iktisadi hayatın yükünü ciddi oranda taşır ve insanların iktisadi problemlerini ciddi şekilde çözer. İslami müessese olması hasebiyle de insanların İslam’a karşı kalpleri fevkalade ısınır.
*
Sistemi yukarıdan aşağıya doğru inşa etmek, hayatı ise aşağıdan yukarıya doğru inşa etmek gerekiyor. İslam’ın toplam muhtevası, aşağıdan yukarıya doğru inşa etmeyi teklif eder. Fakat gücü eline geçirenlerin mesuliyeti, sistemi yukarıdan aşağı fakat hayatı aşağıdan yukarı inşa etmektir. Gücü eline geçirenlerin sistemi inşa etmek için hayatın inşa sürecinin bitmesini bekleme lüksü yok.
Hayatın inşası ile sistemin inşası bazı cihetlerden aynı bazı cihetlerden farklıdır. Hayatın inşası ahlak ile ilgili, sistemin inşası ise hukuk ve güç ile ilgilidir. Muhteva bakımından her ikisinin inşası da aynıdır ama sistemin inşası, güç unsurundan dolayı farklılık gösterir. Bu farklılık stratejik bir gerekliliktir. Gücü eline geçiren İslami hareketlerin bunu muhafaza etmesi şarttır. Muhafaza edebilmek için devletin temel sistemi olan anayasal düzeni İslam’a uygun olarak kurmaları gerekir.
*
Son olarak bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Siyasi sistem kurmak kolaydır. Gücü eline geçirenler kısa sürelerde siyasi sistem kuruyorlar. Fakat İslam, insan, hayat ve siyaset üçgenini birlikte inşa eder. Sadece siyasi sistem kurma çabası, insan ve hayatı ihmal eder. İslami hareketler, diğer ideolojilerin insan ve hayatı umursamayan metotlarına rağbet etmemelidirler. İnsan, hayat, siyasi sistem sacayağını birlikte yürütmeliler, birbirini engelleyen değil besleyen mecralar haline getirmeliler, insan ve hayat meselelerine öncelik tanımalıdırlar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSYAN GÜNLÜKLERİ (01.11.2011)

İSYAN GÜNLÜKLERİ (01.11.2011)
Arap baharındaki gelişmeleri takip ediyoruz. Devrimlerin tamamlandığı ve inşa süreçlerinin başladığı safhaya giren ülkeleri hususen takip ediyoruz. Bu cümleden olarak Tunus, hem isyan dalgasını ilk başlatan ülke hem de seçimleri de ilk yapan ülke oldu. Seçim neticeleri ortaya çıktı.
Seçimlerden açık arayla galip çıkan “En Nahda” hareketi oldu. İslamcı olduğu düşünülen hareketin kurucu ve manevi lideri olan Raşit Gannuşi’nin yaptığı açıklamalarda iki husus dikkati çekiyor. Birincisi, İslam’ı merkeze alan bir siyasi sistem kurmak istedikleri, ikincisi, Akparti tecrübesinden faydalanacakları hususuydu. Bu beyanların anlam kodlarını çözmeye çalışalım.
Öncelikle Erdoğan’ın laiklik tavsiyesini Arap coğrafyasında dinleyen yok. Mısır, Tunus ve Libya’daki geçici iktidarları elinde bulunduran veya ilk seçimde iktidar olması beklenen ana muhalefet hareketlerinin tamamı, İslam’ı merkeze alan (meşhur tabiriyle İslam’ı referans alan) bir siyasi sistem kurmaktan bahsediyorlar. Türkiye’deki İslamcı çevrelerin Erdoğan’ın laiklik tavsiyesi ile ilgili (haklı) endişeleri, Arap coğrafyasında kabul görmedi, aksine ciddi bir direniş oluştu. Bu harikulade bir gelişme… Buradan çıkarılacak birkaç ders var.
Birincisi Erdoğan’ın çıkarması gereken ders; Popülerliğinin, karizmasının ve tesirinin bir sınırı var. Her istediğini insanlar sorgulamadan kabul etmiyorlar. İnsanların (özellikle organize olmuş siyasi hareketlerin, muhalefetlerin) dünya görüşleri var. Erdoğan’ı sevmelerinin sebebi, dünya görüşlerine olan yakınlığıdır. Bu yakınlık ortadan kalktığında veya böyle bir intiba oluştuğunda veya dünya görüşlerine aykırı beyanlarda bulunduğunda Erdoğan’dan uzaklaşıyorlar. En azından ilgili konuda Erdoğan’a direniyorlar. Bu düşünce ve tavır, sağlıklı bir durumdur.
İkincisi, dünyanın Arap coğrafyasını istediği gibi etkileme ve şekillendirme imkanının olmadığıdır. Erdoğan’ın bile etkileyemediği muhalif hareketler, batıdan herhalde etkilenmeyeceklerdir. Öyleyse Arap baharındaki isyan tohumlarını atanlar batılı güçler değil, muhteva olarak İslam’dır. Batılı güçler ne kadar burunlarını sokmak ve etkilemek isteseler de mahalli güçler kendi dünya görüşlerinin peşinde gideceklerdir. Bu durum Arap isyanlarını batının başlattığı ve yönettiği istikametindeki düşünceleri temelden çürütmektedir. Suriye’nin hala gündemde olması ve İran etkisiyle beraber isyancı güçlerin batı tarafından organize edildiği kanaati, ciddi bir şekilde sarsılmış olmalıdır. Türkiye’deki İslamcı çevrelerin Arap ülkelerindeki isyanlara tam destek vermeleri hem nazari hem de stratejik olarak doğru ve gereklidir.
Üçüncüsü, batı dünyasının çıkaracağı derstir. Batı, yirminci asırda yaptığı gibi Arap ülkelerindeki siyasi rejimleri ve iktidar sahiplerini istedikleri gibi tayin edemeyecekler, istedikleri gibi etkileyemeyeceklerdir. Batının bunu anlamaması tabii ki sözkonusu değil. Öyleyse bize bir görev daha düşüyor. Batının Arap ve İslam coğrafyasındaki isyan ve ihtilal dalgasına karşı bundan sonra bir strateji değişikliği yapıp yapmayacağı… Batı serbest seçimlere giden her ülkede İslamcıların kazanacağı gerçeği karşısında nasıl bir tavır alacaktır? İçinde bulunduğumuz sürecin en önemli sorularından birisi budur. Batının bu süreçte çok acımasız tedbirler almak isteyeceği düşünülebilir ama Allah, batıyı, kendi krizleri ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Konjonktür o kadar müsait ki, bu şartlar manzumesi ancak Allah tarafından hazırlanabilir. Her şeye rağmen batının bu konuda geliştireceği stratejiyi dikkatle takip etmek gerekiyor. Çünkü doğum sancıları çeken İslam coğrafyası, batının silah gücü üstünlüğü dikkate alınırsa, ciddi bir darbeden sakınmalıdır.
Netice olarak anlaşıldı ki, Arap coğrafyasındaki gelişmeler, kendi asil ve asıl mecrasına dökülecektir. Haki beyin baştan beri işlediği bu husus, gerçekleşmeye başladı. Ne ala… Hamdetmek ve çalışmaktan başka yapacağımız bir şey yok.

BÜYÜK İSYAN

Açlık, fakirlik, işsizlik, yolsuzluk gibi sebeplerle açıklanmaya çalışılan Arap halk ayaklanmaları, başka bir safhaya girdi. Libya ve Bahreyn ayaklanmaları, açlık, işsizlik gibi gerekçelerle izah edilecek gibi değil. Bahreyn ve Libya’da açlık ne gezer?
Açlık, fakirlik, işsizlik gibi sebepler, ayaklanmalar için çok ciddi gerekçelerdir. Bu cihetten bakıldığında, birçok hadiseyi açıklıyor gibi görünüyor. Ne var ki, konuya derinliğine bakılmadığında veya araştırmalar yapılmadığında hazır gerekçelere sarılmak gibi “fikri ucuzluğa” savrulmak mümkün oluyor.
Dünya ihtilaller tarihinde incelemediğim bir ayaklanma, isyan, başkaldırı yok. Üniversite yıllarımda bu konunun üzerinde özel olarak çalıştım. Bu çalışmaların neticesi olarak, “ihtilal”, “ihtilal liderliği” ve “ihtilal tekniği” isimli üç adet eser meydana geldi. Sonuncu hariç, ikisi yayınlandı.
Son aylarda temaşasına durduğumuz Arap halk ayaklanmaları, tarihteki hiçbir ayaklanma veya ihtilal ile mukayese edilebilir özellikler taşımıyor. Hiçbir halk ihtilalinin veya halk ayaklanmasının diğerine benzemediğini ve kendine has özellikler taşıdığını ve taşıyacağını bilirim. Fakat Arap halk ayaklanması, yeni tür bir ayaklanmadır.
Nüfusu küçük olan yerlerde halk ayaklanmasının imkansız olduğunu, refah seviyesinin yüksek olduğu yerlerde isyanın muharrik kuvvetinin bulunmadığını biliriz. Tarihteki halk ayaklanmalarında bu kıstasları ıskalayan bir misale rastlanmaz. Her ihtilalin kendine özel şartları olsa da bunlar gibi müşterek kıstaslara tabi olduğu malum. Fakat Arap halk ayaklanmaları, bu kıstasları çöpe atmaya başladı.
Nüfusu küçük yerlerde, rejimlerin (ve iktidarların) halkı zapt altına almakta zorlanmayacağı malum… Ayaklanmayı mümkün kılacak büyüklükte kalabalıkların bir araya gelmesini engellemek mümkün. Diğer taraftan fakirlik, ayaklanmanın muharrik kuvvetidir. Fakirlik bir seviyenin altına iner ve geniş halk kitlelerini kuşatırsa, halkı zapt etmenin mümkün olmadığını biliriz. Fakat refah seviyesi fakirlik sınırının üstünde olan ülkelerde (hele de bu ülkeler az nüfuslu ise) ayaklanmanın altyapısı yok demektir. Hayatı normal bir seviyede yaşayabilen insanların, ölümle neticelenmesi muhtemel olan bir ayaklanmaya teşebbüs etmelerini izah etmek kolay değil. Bu ihtimal sadece, organize siyasi hareketlerin geniş halk kitlelerini harekete geçirebilecek kadar büyümesi ile mümkün olabilir. Arap coğrafyasında bu çapta siyasi hareketlerin bulunduğunu gösteren işaretlere rastlanmıyor.
Öyleyse Arap halk ayaklanmasını yeniden değerlendirmek mecburiyeti hasıl oldu.
İslam tarihinin bidayetinde, büyük devletler kurmuş, medeniyet havzaları oluşturmuş bir halkın, yaklaşık bin yıllık mahrumiyetinden bahsediyoruz. Bin yıldır hakim olamayan, bin yıldır vakur olamayan, bin yıldır kendi şahsiyetini bulamayan, bin yıldır dünyanın büyük güçlerinin üzerinde tepindiği bir coğrafyaya mahkum olan bir halktan bahsediyoruz. Konuya nasıl bakılırsa bakılsın, bin yıllık birikimi görmemek kabil değil.
On yıllık fakirliğin insanı isyan ettireceğini düşünüyoruz ama bin yıllık mahrumiyetin neleri tetikleyeceğini düşünmüyoruz. Yeniden düşünme vakti geldi. Yeni ölçülerle hadiselere bakma vakti geldi. Dünyada birçok şeyin zamanı doldu, birçok şeyin zamanı yeni geldi. Aslında yeniden geldi.
Bu ayaklanma başka bir ayaklanma… Bu ayaklanma, büyük ayaklanma… Bu ayaklanma bin yıllık bir ayaklanma… Bu ayaklanma, bin yıldır ertelenen bir ayaklanma… Bin yılın tetiklediği bir ayaklanma.
Neler olacağını kim bilebilir ki? Bin yıllık mahrumiyet tüm Arap coğrafyasını yakar. Hatta tüm dünyayı yakar.
Arap coğrafyasındaki küçük ve müreffeh ülkelerin isyan ateşinden korunabileceği düşüncesi vardı başlarda. Anlaşıldı ki bu ateşin yakıtı fakirlik değil. Fakirlik, yakıtı tutuşturacak çıra görevini gördü ve fonksiyonunu icra etti. Artık ateş büyüdü, kıvılcıma ihtiyacı yok. Arap coğrafyasında uğramadığı ülke, yıkmadığı rejim bırakmayacak. Suudi rejimini de yıkacak, Cezayir’i, Fas’ı da yıkacak. Ürdün’ü ve Suriye’yi de yakacak.
Bu ateşin nasıl bir şey olduğu daha anlaşılmadı. “Hüsnü Mübarek gitti fakat yerine aynı türden bir rejim, Hüsnü’süz kurulacak ve devam edecek” türünden değerlendirmeler yapılıyor. Yanlış… Yeni kurulacak rejim aynı türden olduğunda onu da yıkar. Tekrar tekrar yıkar. Bu ateş, kendi yakıtını kendisi üretmeye başlayacak bir müddet sonra. Ve kurulacak her rejim, halkın istediği gibi olmadığında tekrar alevlenecek ve tekrar yakacak, yıkacak.
Şimdi asıl soru şu; bu ateş, Arap coğrafyası ile sınırlı kalacak mı yoksa başka iklimleri de yakacak mı? Kuvvetle muhtemeldir ki, batı medeniyetine, siyasetine, kültürüne, işgaline karşı global bir direnişi tetikleyecek. Üzerinde durmamız gereken konu bu. Yakın zaman sonra, bu konuyu konuşuyor olacağız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AYAKLANANLAR HEMEN HÜKÜMET KURUN

Halk ayaklanması kaotik, örgütlü isyan nizamidir. Örgütlü isyan, bir program çerçevesinde yürütüldüğü için sevk ve idaresi daha kolaydır. Herhangi bir örgütün halk üzerinde inisiyatif kullanamadığı büyük halk ayaklanmalarında tek belirleyici olan mevcut rejimin (iktidarın değil, rejimin) yıkılmasıdır.
Halk, mevcut rejimin ve onun görünür şekli olan iktidarın üzerine yürürken, ne istediğini bilen fakat nasıl istediğini bilmeyen bir kütle görüntüsü çizer. Bu nokta, bir taraftan bazı avantajları ihtiva ederken diğer taraftan bazı dezavantajları da bünyesinde barındırır.
Avantajları, mevcut rejim ve iktidarın halka karşı ne yapacağını şaşırmasına yol açar. Rejimin vuracağı hedef yoktur. Karşısında koskoca bir halk kütlesi vardır. Halkı vurmak hem mümkün değil hem de fonksiyonel değil.
Dezavantajları, halk hareketinin sevk ve idaresinde problemler meydana getirir. Fakat esas problem, halkın istediğinin gerçekleşmesi aşamasında ortaya çıkar. Bazen mevcut iktidarın değişmesi fakat rejimin devamı ile son bulur. Bazen rejimin de değişmesine rağmen, yerine kurulacak rejim, halkın istediği rejim olmayabilir. Bunun anlaşılması da uzun sürer ve heyecan düşeceği için tekrar ayaklanma şartlarının oluşması zor olur.
Yapılması gereken ne?
Hem avantajlarını kullanmak, hem de dezavantajlarından sakınmak…
Nasıl?
Halk ayaklanması belli bir aşamayı geçtiğinde, artık mevcut iktidar ve rejim ülkedeki inisiyatifi kaybeder. Bu nokta, halk ayaklanmasının istikbalini tayin edecek safhadır.
Rejim ve iktidarın inisiyatifi kaybettiği nokta, halk ayaklanmasındaki kaotik görüntüden elde edilebilecek olan tüm faydanın temin edildiğini gösterir. Bu noktadan sonra rejim ve iktidar, ayaklanmanın merkezi yönetimini (teşkil edilebilirse) vuramaz. Ayaklanmanın merkezi yönetimini kurmanın zamanı bu noktadır.
Halk ayaklanmasında, silahlı güçlerin (polis ve askerin) takınacağı tavır önemlidir. Başlangıçta rejim ve iktidarın emrinde görülen bu güçler, büyük halk kütlelerinin karşısında tereddüde düşer. Ordu gibi büyük silahlı kütleleri bünyesinde barındıran güçlerin uzun süre tereddütte kalmaları mümkün değil. Kaotik ortam, polis ve ordunun inisiyatif kullanmasını icbar eder. Ordu emir alacağı “meşru yönetim” bulamazsa, ya rejimi korumaya devam edecek veya kendisi “yönetim” oluşturur. Yani darbe yapar.
Rejimin inisiyatifi kaybettiği nokta, ayaklananların derhal hükümet kurmasını gerektirir.
Mevcut rejim ve iktidar hala yerindeyken alternatif bir hükümet kurulması ne demektir?
-Ayaklananların sevk ve idaresini gerçekleşirir.
-Ayaklananların “meşruiyet ihtiyacını” karşılar.
-Ayaklanmanın ülkede meydana getireceği devasa bir yıkımı engeller.
-Mevcut rejimin başka bir kisve altında yeniden dirilmesine engel olur.
-Siyasi ayak oyunlarına mani olur ve halkın istediği rejimin inşasını mümkün kılar.
-Ayaklanmanın ortaya çıkardığı kaotik durumdan dış güçlerin faydalanmalarına mani olur.
-Ülkedeki spekülatif siyasi yalpalanmaları engeller.
-Emniyet teşkilatının ve ordunun tarafını seçmesine yardımcı olur.
-Ordunun darbe yapmasına mani olur.
-Ordunun ülke sınırlarını korumasına imkan sağlar.
-Kaosun derinleşmesine mani olur.
-Kaos derinleştiğinde ordunun dağılma ihtimali ortaya çıkacağı için buna engel olunur.
-Kaos ortamında meydana gelecek “boşluğu” doldurur.
*
Halk ayaklanmalarında en önemli husus, yıkılacak olan rejimin yerine kurulacak rejimin muhtevasının ne olacağı sorusudur? İkinci önemli husus ise, yeni rejimin nasıl kurulacağıdır. Bu soruların cevapları bu yazının hacmini aşar. Burada üzerinde durduğumuz konu, acilen hükümet kurulması bahsidir.
Gölge hükümet veya alternatif hükümet veya başka bir isim altında bir hükümetin derhal kurulması gerekir. Mevcut rejim ve iktidar ayaktayken kurulmalıdır ki, geçiş süreci mümkün olan en az zararla atlatılabilsin.
Halk ayaklanmalarında dehşet bir yıkıcı güç bulunur. Örgütlü ayaklanmalar, nispeten nizami olduğu için, yıkıcılığı kontrollüdür ve rejimin imhasına yöneliktir. Fakat inisiyatifsiz halk ayaklanmalarının meydana getireceği kaos, her şeyi yıkabilir. Halk ayaklanması, kör fil sürüsünün şehre girmesi gibidir.
Hükümet kurulması, rejimin ayakta kalma ihtimalini ortadan kaldırır. Sokakların halk tarafından işgal edildiği bir ülkede, halk hangi hükümete teveccüh gösterirse, diğeri ömrünü tamamlamış demektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI

MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI
Birinci cihan harbinden sonra, yabancı güçlerle yerli işbirlikçilerin ittifakı, Devlet-i Ali Osmanî’yi tasfiye etti. Proje daha büyüktü ve aslında İslam yeryüzünden tasfiye edilecekti. Osmanlı devletinin tasfiyesinden sonra tüm İslam coğrafyasında İslam’ın tasfiyesi için uzun soluklu tatbikat devam etti. Bir zaman geldi, batı İslam’ın artık tasfiye olduğuna kanaat getirdi. Bu kanaate sahip olduğu andan itibaren Sovyet bloğuna karşı “yeşil kuşak” gibi projelerle İslam’ı kullanmaya başladı. Çünkü onlara göre İslam, fikir, siyaset ve medeniyet olarak bitmişti ve bir daha canlanması mümkün değildi. Geriye ne kalmıştı? Ruhi bir motivasyon… Pragmatist batı (özellikle de ABD) kafası, motivasyon aracından başka bir mana ve kıymet taşımadığını zannettiği İslam’ı kullanmakta bir beis görmez hale geldi. Afgan cihadına kadar yardım ettiler bu duygu ve düşüncelerle…
Batı kafası, oryantalist araştırmalarla İslam’ı anlayacağını ve yok edebileceğini vehmetti. Bu tür araştırmalardan ciddi manada faydalandığı doğru fakat İslam’ı anlama bahsi ayrı… Özellikle de Müslümanların gerilemiş hallerine bakarak İslam’ı anlama çabası, tam bir fiyasko…
Batının materyalist ve pozitivist kafası, ahret inancı olan bir dinin veya dünya görüşünün asla yok edilemeyeceğini anlayamaz. Ahiretteki sonsuz hayat karşısında bu dünyadaki üçbeş günlük hayatın ne kadar kolay feda edilebileceğini anlama iktidarından mahrum olan materyalist kafanın, İslam’ı yok edebileceğini düşünmesi mümkün… Lakin yanlış… Aynı kafanın Türkiye’deki yansıması olan Kemalistler de hala İslam’ın nasıl olup da güçlendiğini anlayamıyorlar.
İslam’ın yok edilemeyeceği hakikati bir…
*
İslam coğrafyasının yüzde sekseni (Osmanlı dışındaki kısmı) yaklaşık iki yüzyıldır batı işgal ve yönetimi altında. Türkiye ise yaklaşık yüz yıldır (kültürel anlamda) batı işgal ve yönetimi altında. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetleri, batının müstemleke valileri gibi Müslüman halkları yönettiler. Bu durumu da gizlemediler. Mesela Türkiye’de, halk batılı olsun, onlar gibi yaşasın diye, sadece şapka için binlerce insan astılar. Bu kadar açıktan ve pervasızca yaptılar.
Yüz ve iki yüz yıllık işgal, sömürü ve yönetimden ne gördük? Vahşi katliamlar, kesintisiz zulüm, mütemadi diktatörlük, ülkelerin kaynaklarının batıya ve batılılaşmış bir avuç elit kesime transferi, köküne kadar ahlaksızlık, dibine kadar sefalet… Batının ve batılılaşmış insanların İslam coğrafyasına ve Müslüman halklara mirası bu. Bu hadiselerin elli yıl önceki şartlarda anlaşılması zordu tamam ama bugünün dünyasında gözden kaçması mümkün mü? Tunus’taki ayaklanmayı başlatanların içinde ciddi oranda liseli gençlerin olması, konuyu anlatmaya kafi değil mi? Batının “insani değerler” diye dünyaya pompaladığı şeylerin “kanalizasyon ifrazatı” olduğu ve kendi refahı için dünyayı fosseptik çukuru olarak kullanmak istediği artık çok net bir şekilde anlaşılıyor.
Batının dünyada artık hiçbir itibarının kalmadığı gerçeği iki… Eğer batının bir itibarı varsa, yaşlanmış bir fahişenin itibarı kadardır.
*
Batının efsaneleştirilmiş gücünün (özellikle silah gücünün) küçük de olsa bazı cephelerde (hadi mevzi diyelim) mağlup edilmesi, Müslümanların ruhi ve zihni evrenlerindeki “korku bariyerlerini” yıktı. Son savaşta Hizbullah, İsrail ordusunu kesin bir şekilde mağlup etti. Hizbullah’ın bu zaferinin büyüklüğü, öldürdüğü İsrail askerinin sayısı ile alakalı değil. Hizbullah bu zaferle İsrail ordusunun “cesaretini” öldürdü. Zaferinin büyüklüğü bu noktada yatıyor. Lakin zaferin esas büyüklüğünü tayin eden nokta, Müslümanların da “korkularını” öldürmesiydi. Zaferler bundan ibaret değil… Son Gazze savaşında İsrail ordusu, uzaktan bombalamaktan başka bir şey yapamadı ve kara harekâtını, direniş mevzilerinin önüne kadar ancak devam ettirebildi ve orada çelik bir irade ile karşılaşıp ricat etti. Afganistan’da Taliban tüm NATO güçlerine karşı geri çekilmeksizin bir savaş sürdürüyor ve askeri kaynaklar NATO’NUN bu savaştan zaferle çıkamayacağını söylüyorlar.
Ümmetin mağlubiyet devri sona erdi, bu üç…
*
Eksik olan ne? Şu…
İslam coğrafyasının tamamına kol kanat gerecek ve bütün Müslümanların kendisinden emin olduğu bir ülke ve liderlik projeksiyonu… Uygun bir ülkenin ve dirayetli bir liderin ortaya çıkması, tüm İslam coğrafyasını kum gibi kaynatır, sel gibi taşırır, volkan gibi patlatır.
Mevcut hiçbir İslam ülkesinin, İslam coğrafyasına şemsiye olacak ve tüm Müslümanların haklarını koruyacak kadar güçlü olmadığı herkes tarafından malum. Dört bir tarafa milyonluk ordular salacak kadar silahlı kuvvetlere sahip bir ülke yok. Dünyanın her tarafındaki Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar iktisadi kaynaklara sahip bir ülke yok. Yok, yok, yok…
Fakat…
Milyonluk ordular, gelişmiş teknolojiler ve trilyon dolarlara ihtiyaç da yok. Tüm Müslümanların namazda Kabe’ye dönmesi gibi (la teşbih) siyasi olarak da bir noktaya dönmesine ihtiyaç var. Bunun için de uygun bir ülke, dirayetli bir lider kafi… Kafi çünkü her ülkedeki Müslümanlar o ülkeye yeter.
Dünya Müslümanlarının gönlünde yatan aslanın, Türkiye olduğu bir sır değil. AKPARTİ hükümetinin ve başbakan Erdoğan’ın son birkaç yıldır dış politikada gösterdikleri tavır ve kararlılık, İslam coğrafyasındaki küllenmiş Türkiye aşkını yeniden alevlendirdi. Şimdi konu, Tayyip ERDOĞAN… Erdoğan, hakikaten yüzyılda bir gelen bu fırsatı hakkıyla kullanıp tarihe geçebilecek mi? Eğer Erdoğan bu vazifeyi deruhte edecekse, uygun ülke ve dirayetli lider de mevcut demektir.
Bu dördüncü şart da tamamsa eğer, İslam coğrafyası ayağa kalkacak ve kendi tabi mecrasını bulana kadar da oturmayacak. Tabi mecra, İslam’ın ta kendisi… Bu süreçte büyük katliamlar olabilir, büyük savaşlar yaşanabilir, büyük buhranlar meydana gelebilir. Fakat süreç asla geriye döndürülemez. Dört şart gerçekleştiğinde NATO nun tüm orduları, ABD nin tüm dolarları, İngilizlerin tüm diplomatik mahareti, İsrail’in tüm istihbarat imkanları, süreci geri çevirmeye kafi gelmeyecek.
Dirayetli bir lider olmadığında ise tarihi süreç tabi seyrini takip edecek ve İslam coğrafyası kaotik bir ayaklanmaya gidecek… Bu ihtimal de daha fazla kan akacağını öngörmek mümkün. Ama er veya geç, maliyeti daha fazla veya daha az olsa da coğrafya tabi mecrasını bulacak.
Kıtaları sarsacak süreç başlayalı epey oldu. Fakat kuluçka dönemindeki girift gelişmeleri, aklı gözünde olanlar fark etmediler. Artık önlenemez noktaya geldi. (2005 yılında yayınladığımız “İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı” isimli kitabımızda bahsettiklerimiz tek tek gerçekleşiyor).
Hoş geldin dünya “yeni zamana”…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com