MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN AKLININ ÇAPI NE KADAR?

MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN AKLININ ÇAPI NE KADAR?
Mustafa İslamoğlu’nun gelecek ile ilgili Hadis-i Şerifler hakkındaki görüşleri çok vahim. Okuyunca insanın kanı donuyor. Yanlışlık, görmezden gelinecek, tenkit edilmeyecek, dikkat çekilmeyecek cinsten değil. İnsanın küçük bir hassasiyeti varsa, mutlaka teşhis ve ilan etmek ihtiyacı duyuyor. Kendine ait web sitesinde, gelecek ile ilgili Hadis-i Şerifler hakkında sorula bir soruya aşağıdaki cevabı veriyor. Cevabı aynen naklediyoruz.
“Hocam; Hz. Peygamber’in gelecekle ilgili hadisleri olabilir mi?
Kur’an açıkça Rasulullah da dâhil kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler. Efendimiz de bunu tekrarlar (Osman b. Mazun’un hanımına “vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum” sözünü hatırlayalım) Kıyamete, onun alametlerine dair hadisler Rasulullah’ın bir tür tahminleri ve bu konudaki nasları ve olayları “Okumaları”dır. Ve efendimizin okumaları bizim için çok değerlidir. Kehanet ve gelecekten haber olarak değerlendirilmemelidirler.”

Böyle bir sığlık, böyle bir kavrayışsızlık nasıl olabilir? İlmihal bilgisine sahip bir Müslüman’ın düşmeyeceği vahim bir hata… İddialı laflarla Kur’ani hayattan bahseden birisi böyle iflah olmaz bir duruma nasıl düşebilir? Neresinden başlayalım, neresini düzeltelim, nasıl bir çerçeveye alalım?
Hz Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, Hadis-i Şeriflerini, “tahmin” derekesine indirmek nasıl bir akıl işidir. Tahmin, doğru ve yanlış olma ihtimallerini içinde barındırmaz mı? Yanlış olma ihtimalini muhtevasında barındırmıyorsa zaten tahmin olmaktan çıkmaz mı? Yanlış olma ihtimali yoksa “kesin bilgi” cinsinden değil mi? Kesin bilgi cinsinden ise tahmin demek nasıl bir akıl ve kavrayış sistematiğidir?
Tahmin, muhtevasında yanlış olma ihtimalini barındırıyorsa, İslamoğlu ne dediğini bilmiyor. Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin beyanlarının “yanlış olma” ihtimalinin nerelere kadar ulaşacağını anlamayacak kadar sığ bir kafa… “O kendiliğinden konuşmaz ki”, beyanlarında yanlış olma ihtimali bulunsun. Beyanlarında yanlış olma ihtimali (haşa) olabilirse, Kur’an-ı Kerim, kitap olarak mı indi be adam, O’na inmedi mi, tüm insanlık onun ağzından duymadı mı, O’ndan öğrenmedi mi, O’nun ayet dediğine “ayet”, değil dediğine de Hadis-i Şerif demedik mi? Ağzından çıkan sözlerin yanlış olma ihtimali varsa, tüm sistemi yıkmış olmuyor musun, be ahmak?
Her konuşmaya başladığında “bunları kendiliğimden söylemiyorum” diye sana rapor mu versin? O’nun kendiliğinden konuşmadığı beyan buyrulmadı mı? Anlaman için her Hadis-i Şerifin başında tekrarlaması şart mı? Bu bilgileri bir araya getirip de konuyu topyekun değerlendiremiyor, anlayamıyor musun? Senin anlayışsızlığın ve sığlığın, Müslümanlara nelere maloluyor görüyor musun diyeceğiz ama sığlığın bunu anlamana da mani.
Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimize verilen mucizeleri unuttun mu? O kadar büyük mucizeler ihsan edilmiştir ki, gelecekle ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” ihtiva etmesi neden bu kadar garip geliyor. Gelecekle ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” olması Miraç ismi verilen insanlık tarihinin en büyük hadisesi (mucizesi) karşısında küçük bir hadise değil midir? Sidret’ül Müntehayı aşmak ve “zat alemine” davet edilmek, ne çapta bir hadisedir anlamamış olmalısın ki, gelecek ile ilgili Hadis-i Şeriflerin “kesin bilgi” taşımadığını söyleyecek kadar sığ akıllısın.
*
Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimize ait olan fevkaladelikler, İslam ıstılahında, “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme, münhasıran Hz. Resulullah’a (sav) aittir. Başka bir insandaki fevkaladeliklere, “mucize” ismi verilmez.
Konusu istikbale ait olan Hadis-i Şeriflerin “nasıl anlaşılacağı” hususunda kullanılacak dil ve üslup, “kehanet”, “tahmin”, “okuma” gibi mefhumlarla ifade edilmez. Hadis-i Şeriflerin, gelecekten haber vermediği düşünülür veya böyle anlaşılırsa, bu durum ancak, “Hz. Resulullah’ın (sav) böyle bir mucizesi yoktur” şeklinde ifade edilebilir.
Bu mefhumların kullanılabileceği iddiasında bulunmak, Risaleti, (haşa) kehanet mefhumu vasıtasıyla “kahinlerle”, tahmin mefhumu vasıtasıyla “fütüristlerle”, okuma mefhumu vasıtasıyla da fikir adamları ile karıştırmak olmaz mı? Mustafa İslamoğlu’nun böyle bir niyeti ve düşüncesi olmadığından eminiz. Fakat bu dil ve üslubu kullanmak, böyle bir neticeyi en azından çağrıştırmaz mı?
*
İslamoğlu, kafasında bir kurguya sahip, onu İslam zannediyor. İslam’ın ne olduğu ayrı, insanların kafasındaki tasavvurun İslam zannedilmesi ayrıdır. İslam’ı anlayacak akl-ı selime sahip olmayanlar, kendi tasavvurlarını İslam zannetmeye başlıyor ve İslam ile ilgili tasavvurlarına uymayan bir bilgiyi öğrendiklerinde onu çekiştirmeye başlıyorlar.
Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz, kendinden sonraki tüm zaman ve mekana gelmedi mi? Hükmü kıyamete kadar sürecek bir Risaletten bahsetmiyor muyuz? O günümüzün de Resulü değil mi? Öyleyse geleceğe dair Hadis-i Şeriflerinin olması kadar tabi bir hadise olabilir mi? Mustafa İslamoğlu, O’nun kıyamete kadar Resul olduğunu bilmeyen birisi değil tabi ki… Fakat geleceğe ait Hadis-i Şeriflerin “tahminden” ibaret olduğunu söylemek, gelecekte cari olan hükmü O’nun dışında aramak değil midir? Çok mu ağır oldu? Evet… Özellikle de Mustafa İslamoğlu’na böyle bir ithamda bulunmayı düşünmeyiz. Lakin yazının muhtevası bu noktalara kadar taşmıyor mu?
*
Hz. Fahr-i Kainat (sav) efendimiz için sözkonusu olan “gayb” nedir? Mustafa İslamoğlu’nun malum ve meçhul alanları (sınırları) “İki Cihan Serveri” için çok küçük kalmaz mı? Kendine meçhul (gaib) olanın, O’na da gaib olmasını şart mı görür İslamoğlu? O’nun ile kendisi için aynı büyüklükte “malum” ve “meçhul” alanı kabul etmek, Risalet’i mi tahfif yoksa kendini mi tazim etmektir? Bu nasıl bir Risalet anlayışıdır?
Gaibi, Hz. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz bile bilemez. Doğru… Gayb, Allah’ın ilmi ve tasarrufu altındadır. Allah bildirdiğinde veya bilme imkanı verdiğinde bilmek kabil olabilir.
Hz. Resulullah’ın (sav), “vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum” şeklindeki beyanı, O’nun beyanı olmakla hakikatin ta kendisidir. Bu beyan, kendisinin de “kul” olduğunu ve “uluhiyet” sınırlarına tecavüz edilmemesi gerektiğini ölçülendirir. Fakat buradan hareketle, herhangi bir beyanının “yanlış” olma ihtimalinden bahsedilemez.
O kendiliğinden bir şey söylemeyeceğine göre, gelecek ile ilgili “Hadis-i Şeriflerin”, Kendisine bildirilmiş hakikatler olduğunu anlarız. Gaibe dair her beyanının başında veya sonunda, Allah’ın kendisine bildirdiğini “rapor” etmesini mi bekliyorsun? “O kendiliğinden konuşmaz” ölçüsü orta yerde duruyor. Buna rağmen, her söze, “bana bildirildi ki…” diye başlaması şart mı? Senin Risalete imanın nerede? Bu kadar mı itimatsızsın? Risalete iman, Risalete itimat etmek değil midir? “Tahmin” olduğunu söylediğin beyan, katılmamayı mümkün kılan bir beyandır. Katılmamak mümkünse, Risalet nerede?
Sidret-ül müntehayı geçmiş, zat alemine misafir olmuş bir Risalet sahibinden bahsederken, dikkatli olmak gerekir. Gelecekle ilgili beyanı varsa, vardır. Ve haza doğrudur. Çünkü yalan ve yanlış söylemesi muhaldir. Çünkü tasarruf altındadır.
*
İnsan muhatap olduğu herhangi bir mevzuu, kendi ufku içinde anlar. Bu durum normal insani bir hale işaret eder. Tehlikeli sınır, kişinin kendi ufkunu, hakikatin tamamını ihtiva edecek hacimde görmesidir. Böyle olduğunda, muhatap olduğu herhangi bir mevzuu, kendi ufku içine hapseder. Muhatap olduğu hakikat ise eğer, felaket zirveye çıkmış demektir.
Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin ufkunu daraltanlar (ufkunun dar olduğunu söyleyenler), Müslümanlar olmamalıdır. O’ndaki ufuk, zeka, akıl, şuur gibi idrak merkezlerinin ufkundan ibaret değil… O, vahyin mazharıdır. Bunun da ötesinde O, vahiy sahibi ile mükaleme edendir. Kimin ufkundan bahsedilebilir ki, mukayesesi kabil olabilsin.
Mustafa İslamoğlu, bu kadar sığ bir akıl ile bu kadar büyük işlere karışmasan iyi olur.
NURETTİN SARAYLI

Share Button

O KASIMLARDA BEN

O KASIMLARDA BEN

Kasımdı. Şehre puslu gri bir hava çöker, soğuk bir yağmur yağardı. Ben kül rengi denize yüzümü döner, oradan iskelenin ucuna dek yürürdüm. Ellerimi yağmurluğumun ceplerine sokar, kaybolmuş ufku gözlerdim. Sanki gelecek, gelmesi beklenen birine bakar gibi. Sorardım sonra içimden ; "Tıkanan bir şehri açmıyorsa, yağmur ne işe yarar ?"
"Beklenen gelmese de, beklemek bir eylemdir." derdim ve eklerdim ; "Kapanan bir kalbi açmıyorsa, sözler neye yarar ?"

Cevabını içinde taşıyan sorular arar, sorusunu içinde biriktiren cevaplar bulurdum durmadan.

Mavnalar susmuş, dalyanlar bırakılmış, yazlık çay bahçeleri çoktan terkedilmiş olurdu. Masaların üzerine ters çevrilmiş sandalyelerde, artık kimselerin uğramadığı yazlık sinemaların buruk yalnızlığına benzer bir şeyler okurdum. Boynum beynimi taşımaz olurdu hafızamın ağırlığından. Bir takım sesler çarpıp dönerdi içimde, martı çığlıklarına benzer. İçimin neresini adımladığımı bilmezdim. İçim neresiydi sahi? Belli belirsiz kımıldayan kalbim mi, başıma hep olmadık işler saran, varlığı belli belirsiz aklım mı?

Cümleleri bir sona bağlayamaz, susar ve kalbimi yağmurlardım. Başa sarardım.

"Gittin ha ?" Bu bir cümleyse eğer, kurması hiç de zor değil. Zor olan anlaması…

Kasımdı. "Kopan yol uçları eklenmez olur, rüzgârda bir kadın saçını yolar ve artık bu yollarda beklenmez olurdu." Ben beklerdim. Bekler ve başa sarardım. Bu öykünün ta en başına. İçimi ısıtacak, güzel, eski günlere gidebilmek, hiç olmazsa onlardan -kırık dökük de olsa- birkaç parçayı avuçlamak, belkilerden yola çıkarak avunacak, umacak bahaneler arardım, bulamazdım. "Şimdi bir şiire tutunmanın tam sırası…" derdim. "Bir şiiri koltuk değneği yapmalı kendine, bir mısraya abanmalı, derin bir nefes gibi çekmeli ciğerlerine…" diye düşünürdüm; ama duruma uygun tek bir söz bile hatırlayamazdım. Gözlerimin önünde bir cümle parlar, sonra kaybolurdu. "Senin içini dolduran bir şiir yoksa hayatının içini neyle dolduracaksın?"Azarlardım kendimi sonra;"Kırılan bir hayatı onarmıyorsa şiir neye yarar ?"

Demek bir hayat kırılabiliyordu, yaşadıkların kırılabilen bir şeydi ve seninki tam da ortasından kırılmıştı. Kırılan neyse..her neyse…

Yoksun ha? Bu cümleye alışamadım.

Kasımdı. Denize yağmur yağar, yağmurun denizi öptüğü noktada giderek genişleyen ve kaybolan halkalar olurdu. Bu haliyle denizin bulanık yüzü tıpkı bir nişangâha benzerdi, yağmur denizi hep on ikiden vururdu. Yağmur yağar, ben üşürdüm. Bir bardak çayım olsa muhakkak soğuturdum. Binecek bir sandalım olsa batırırdım. Bir atım olsa gözlerine acıyarak bakar, yelesini okşar ve şakağından vururdum, sonra oturup ağlardım başında. İçimdeki ağırlığı denize döker, parça parça dağılır, lime lime ıslanır, rıhtımdan şehre kapanan meydana doğru yürürdüm…

Share Button

GÜNLÜK (04 MART 2009)

            Yeni Şafak’ın manşeti, “30 KİŞİLİK ÖLÜM TİMİ PEŞİMİZDE…”

“İstanbul'da 5 ay içinde üç Çeçen öldürüldü. Şüpheler Rus istihbaratı üzerinde yoğunlaşırken geçen hafta öldürülen Ali Osaev'in yardımcısı Müslüm C., "Rus istihbaratının 30 kişilik timi Türkiye'de cirit atıyor. Her cinayetten sonra 'sıra hangimizde' diyoruz. Türkiye önlem almalı" dedi.”

            Jeo-stratejik bir sürü tahliller yapılabilir ama ben onlarla ilgilenmiyorum bugün… İlgilendiğim nokta, bir yiğidin cephe gerisinde ve savunmasız şekildeyken haince katledilmesi, şehit edilmesi…

            Allah’ım, işine karışmamayı öğreneli çok oldu. Ne var ki, bir yiğidin cephe gerisinde şehit edilmesi çok ağır bir duygu… Cepheden kaçmamış bir yiğidin cephe gerisinde pusuya düşürülmesi çok yakıcı bir duygu… Şu kadar zaman ÇEÇENİSTAN dağlarında cenk etmiş bir yiğidin silahsız dolaşmak zorunda olduğu bir ülkede (sözüm ona dost ülkede) şehit edilmesi tahammülü zor bir hadise…

            Son onbeş yılın dünyasındaki asil ve cesur iki halkı, Çeçenler ve Gazzeliler… Allah’ım şecaat ve samimiyet deposu bu iki halkı, HAFIZ isminle hususen muhafazaya al. Bunlar, ümmetin ve insanlığın son haysiyet temsilcileri… Bunları yeryüzünden eksik etme… Bunları şereflerin en büyüğü ile şereflendir. Bunları mükafatların en büyüğü ile mükafatlandır.

 

*

 

            Ümmetin Rus coğrafyası dışındaki mevzilerinde yoğunlaşan mücahede ve mücadelesini fırsat bilen Moskof ayısının, Çeçenistan’daki emsalsiz zulmü ve soykırımı, gözlerden ırak kaldı. Gözler bir müddettir Irak’ta, Afganistan’da ve Gazze’de takıldı. Ümmet Çeçenistan’a yetişemedi. Cepheler ve mevziler çoğaldı ve yiğitler tüm cephelere az geldi. Yiğitler yiğidi Çeçen halkı zaten sayıca çok azdı.

            Türkiye’ye iltica eden Çeçenlerin içinde eli silah tutan yiğit nerdeyse yoktu. Tamamına yakını, çocuk, kadın ve ihtiyardı. Onlar da yiğitlerin elini ve gönlünü bağlamasın ve Moskof ayısının zulmüne uğramasın diye gönderilmişti. Yiğitler can alıp can verirken, anası, evladı ve yari için gönlü arkada kalmasın diye gelmişlerdi buraya. Ve burada küçük yiğitlerin boy salması ve cepheyi insan kaynaklarıyla beslemesi için nefes almak istemişlerdi.

            Son Çeçen suikastıyla tekrar anlaşıldı ki, Çeçen mülteciler, vatandaşlığa kabul edilmemiş, oturma ve çalışma izni verilmemiş, barakalarda birkaç lokma yemekle hayatlarını idame ettirmek mecburiyetinde bırakılmışlardı. Oooof, of… Çeçenistan’da cephenin ortasında bile bu kadar perişan olmamışlardır muhtemelen. Yuh sana Türkiye, yuh… Moskof ayısının hışmından korkup yiğitlere kucağını açamadın tamam. Çocuk, kadın ve ihtiyarlara bile misafirperverliğini gösteremedin mi? Yuh sana, binlerce defa…

 

*

 

            Türkiye’nin savunma hattı Kars’tan mı başlar yoksa Çeçenistan veya daha yukarıda Kazan’dan mı? Bunu damı akledemiyorsun Türkiye? Çeçenistan düşerse Kars nasıl korunur? Ah o büyük ufuk… Misak-ı Milli hücresine tıkıldın seksen yıldır, görüş mesafen birkaç metreye kadar indi. Ah Türkiye ah… Bilemedin bir türlü, ufkunu daralttıkça coğrafyanın daralacağını… Ufkun Misak-ı Milliye kadar gerilediğinde coğrafyanın Misak-ı Millide kalabileceğini mi zannettin. Ufku Misak-ı Milli olanın coğrafyası daha küçük olur, bilmez misin? Çeçenistan’a kadar uzanmayan ufkun, yakın gelecekte Erzurum’dan öteye geçemez hale gelir.

 

*

 

            Hangi politik hesap ve hangi ülke menfaati birkaç yüz kişilik kadın, çocuk ve ihtiyar mülteci kitlesine ev sahipliği yapmaya manidir? Bir avuç mağdur insana ev sahipliği yapamayan ülkeniz de devletiniz de batsın.

            Mültecileriyle ilgilenmeye gelen birkaç tane Çeçen kumandanını, silahsız yaşamak mecburiyetinde bırakmanızı anlıyorum da onları koruyamamanızı anlamamı beklemeyin benden. Bir nefeslik, mağdur ve muhtaç ailesini görmeye gelen yiğitleri Moskof ajanlarına karşı koruyamayan bu ülkenin istihbaratı, sanatçıların kimlerle flört ettiğini mi araştırıyor? Bu ülkede kaç tane istihbarat örgütü var? Milli istihbarat teşkilatı, Emniyet istihbaratı, Jandarma istihbaratı ve daha bilmediğimiz kaç tane istihbarat kuruluşu, insanların hangi evde izinsiz Kur’an Kursu verdiğini mi araştırıyor? İstanbul’da, Türkiye’nin mahreminde yabancı gizli servislerin ajanları cirit atıyor ve bu ülke ve millete emanet insanlara suikast düzenliyor fakat istihbarat teşkilatlarının ne yüzü kızarıyor ne de netice alınmış bir çaba içine giriyorlar.

            Çeçenlerden biri haykırıyor, “30 kişilik ölüm timi peşimizde” diye, ama bir tanesi bile yakalanamıyor. İstihbarat ve güvenlik birimleri, yapabileceğinizin en iyisi buysa artık “kendi kafanıza sıkın”.

Share Button