Dindar / Ümmetçi Kürtler de özerklik ve resmî dil istiyorsa…

Dindar / Ümmetçi Kürtler de özerklik ve resmî dil istiyorsa…

1920 ilk Meclis muhtevasına uygun bir üniter yapıyı sağlayamayan ulusalcı-Kemalist Cumhuriyet rejiminin ârızalarıyla yol alan Türkiye şimdi de Kürt etnikçilerin özerklik ve Kürtçe resmî dil talepleri altında eziliyor.

“HDPKK” nın özerk bir Kürdistan veya “kantonlara” ayrılmış özerk yönetimler istediğini sağır sultandan karıncalara kadar her mahlukat biliyor. Bu kanlı örgütün geri dönüşü yok. Operasyonlar devam etse de, kendiliğinden de olsa bu kanlı ve hainâne “Kürdistan dâvasından” vazgeçmeyeceği açık.
Okumaya devam et

Share Button

NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

İslam coğrafyası kaynıyor… Diktatörlükler devriliyor, sistemler çöküyor, devletler yıkılıyor. İçtimai bünye çözülüyor, iktisadi kaynaklar yağmalanıyor, ahlaki çürüme derinleşiyor. Coğrafya kanıyor, kanadıkça sınırlar kalkıyor. Hayat, zaruri ihtiyaçlar sınırına kadar geri çekildi, gıda ve güvenlik altyapısına kadar indi ve orada direnmeye çalışıyor. Güvenlik ihtiyacı devletler tarafından karşılanamıyor, daha kötüsü halkın güvenliği devletler (siyasi iktidarlar, rejimler) tarafından tehdit ediliyor. O kadar kaotik bir yapı oluştu ki, “uzman” edalarıyla konuşanlar, en temel meseleyi anlamamış haldeler ve sürekli yanılıyorlar. Coğrafya, hiçbir denklemi “hayat” haline getirecek şartlara sahip değil, hayatın altyapısını kuracak hiçbir denklem oluşturulamıyor. Yanlış… Yanlış… Yanlış… Her söylenen yanlış, hiçbir cümle kendini birkaç şartta doğrulayamıyor, doğrulayanlar uzun süre kaim olamıyor.
Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-
“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” ölçüsü, her mevzuu gibi müktesebattaki çerçevesinden koparılınca kafi derecede anlaşılmaz oldu. Oysa bu ölçü, İslam’ın insan fikrinin zirvesiydi. İslam ilim mecrasında harikulade bir mikyas var; “İnsana (mesela kafire, günahkara) değil, fiile (mesela küfre, günaha) karşıyız”. Her varlık gibi insan da (kafir de), Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir, O’nun yaratması ise misilsiz bir sanatkarlık ihtiva eder. Müslümanlar, her varlıktaki harikuladeliğe meftundur. Varlığa düşmanlık etmek, haddi aşmaktır. Kafire düşmanlık, Müslüman olmasına mani olmaktır veya Müslüman olma ihtimalini yok etmektir, yok saymaktır.
İnsan ile fiilini birbirinden tefrik etmek, nazari çerçevede kolay olsa da, ameli sahada fevkalade zor. Çok zaman, küfür fiiline karşı göstereceğimiz tepkiyi, o fiilin failine gösteriyor ve İslam’ın yolunu kapatıyoruz. Nazari çerçevede sathi kalan anlayışlar, hayatın içinde (pratikte) derinlik boyutunu zaten yakalayamıyor. Fikri derinlik yoksa, fiili derinliğin gerçekleşmesi fevkalade zor. Birçok illete maruz kalan akıl bünyemiz, Yahudilerin dinlerini tüm insanlığa kapatmasındaki gibi, gayrimüslim insanların bizzat kendilerini düşman edinmekle, dinimizi onlara kapatmış olmuyor muyuz? Bir Müslümanı böyle bir şey yapmakla itham etmekten Allah’a iltica ederiz fakat meselenin ehemmiyetinden dolayı Müslümanların, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları ikazını da yapmak gerekiyor. Gerçekten de insan ile Müslüman arasındaki farkı anlamış gibi görünmüyoruz. Bir tarafa Müslümanı koyunca, diğer tarafa mutlaka gayrimüslimi koyuyoruz. Oysa bu denklem eksik, önce Müslüman ve insan denklemi kurulmalı, sonra Müslüman ve gayrimüslim denklemi kurulmalıdır. Müslüman ve insan denklemini kurmadığımızda, tamamını gayrimüslim olarak gördüğümüz insanlığa hitap edemeyiz, onlarla ancak savaşmak durumunda kalırız. Oysa cihattan önce insanlara İslam’ı götürmemiz gerekiyor. “İnsan” olarak görmediğimiz birine İslam’ı götürmekte fevkalade zorlanırız. Cihat, insanlarla değil, belli bir sınıra kadar gayrimüslimlerle de değil, İslam düşmanları ile yapılır. İslam düşmanlarına (İslam’a savaş açanlara) karşı cihattan başka bir yol arayanlar ne kadar yanılıyorlarsa, insanlara karşı cihattan başka bir yol olmadığını zannedenler de en az o kadar yanılıyorlar. Okumaya devam et

Share Button

Direniş değil CİHAD

Mısır;

Ümmetin kanayan yarası değil açılan gonca gülü, göz aydınlığı, rehberi…

Direnişin adı değil cihadın kanlı-canlı örneği. Direniş değil çünkü direniş az kalır.

Canlarını ve mallarını Allah rızasına adayan Müslümanlardan ve karşılarında İslami hatta insani hiçbir kaideyi tanımayan kana susamış Yahudi uşaklarından bahsediyorsak bunun adı direniş değil ‘CİHAD’dır.

Ölüme gülerek koşan, ölünce hayat bulacaklarına inanan Müslüman yüreklerden bahsediyoruz.

Üstatları ve üstadımız Hasan el-Benna’nın “Ümmet hayat bulsun diye ölmeye hazır mısınız?” sorusuna kavlen ve fiilen-gür bir sada ile-tek yürekten EVET diyen, Ümmet hayat bulsun diye canlarını canana arz eden, Ümmetin damarlarında akan kanın hızına hız katan inanmış yürekler topluluğu: İHVAN

İyiki varlar, iyiki varlar ve Ümmet bilincinin hayat öpücüğü onların dudaklarından-yüreklerinden gelecek.
Okumaya devam et

Share Button

AMAN ALLAHIM AHMET SELİM ÇILDIRMIŞ

AMAN ALLAHIM AHMET SELİM ÇILDIRMIŞ
Ahmet Selim, 12.08.2012 tarihli köşesinde “2012 Yılındayız” başlıklı yazısında, fikri hüviyetini tüm çıplaklığı ile beyan buyurmuş. Cesaretine hayran olmamak elde değil. Cahil cesareti değil tabii ki Ahmet Selim’inki… Bu cesaret türüne acilen yeni bir isim bulmamız gerekiyor.
Öyle şeyler yazmış ki, zannedersiniz Müslümanların arasında girmiş “Truva atı”… Böyle bir şey nasıl olabiliyor? Ahmet Selim, idrak derinliği olduğu söylenen birisi… Gerçi “idrak derinliği olduğunu” söyleyenler hangi sebebe dayanıyorlar hala anlamış değilim. Müslüman fikir adamlarını bu halde görünce, insanın nutku tutuluyor.
Neler mi söylemiş? Bakalım…
“Milliyetçi yönüm vardı ama hiç ülkücü olmadım. Benim anlayışıma göre Kürt kökenli vatandaşlarımız, bana Orta Asya’daki soydaşlarımdan daha yakındı. Etnik anlamda değil, üst kimlik olarak onlar da Türk idiler. Mesela Arnavut kökenlilerde olduğu gibi.” Okumaya devam et

Share Button

ŞU İRAN MESELESİ

ŞU İRAN MESELESİ
İkinci Cihan Harbinden sonra dünyada kurulan nükleer dehşet dengesi merkezindeki “soğuk savaş” süreci, güç merkezleri dışındaki ülkeleri, dengenin taraflarından birine eklemlenmek zorunda bıraktı. Soğuk savaş sürecinin “dehşet dengesi” üzerine oturmasının temel sebebi, ikinci harpte ilk defa kullanılan, harpten sonra iki tarafın da hızlıca ürettiği ve sahip olduğu nükleer silahtı. Dengenin iki tarafındaki dev güçlerin dışında kalan onlarca ülke, emniyetini, taraflardan birinin nükleer şemsiyesi altına girmekte buldu. Japonya’ya atılan ilk nükleer bombanın tesiri o kadar dehşetengiz oldu ki, elinde nükleer bomba bulunanları bile korkuttu. Çünkü nükleer bomba atılan ülke ağır zarara uğradığı gibi nükleer bomba atan ülke de ağır bir zarara uğrayacak ve meşruiyeti tartışılacaktı. Ne var ki, meşruiyet meselesi savaştan sonraki problemdi ve savaşta nükleer silahla vurulan ülke ayakta kalamıyordu.
Nükleer silahlarla kurulan dehşet dengesi, önce “akılları” esir aldı. Soğuk savaş döneminde denge güçlerini oluşturanlar dışındaki ülkelerin siyasi liderleri, “çocuk aklına” sahip hale gelmişti. Ülkelerin bağımsızlığından bahsetmek, sokaklardaki marjinal gurupların sloganlarından ibaretti. Diplomatik müzakerelerde “bağımsızlık” meselesinin esamisi okunmuyordu. Dengenin tarafları olan güç merkezleri dışındaki “kocaman” ülkeler bile “çocuk akıllılar” tarafından yönetiliyordu. İnsanlık tarihinde ruh ve akıl üzerinde bu kadar dehşet bir baskı kurulmuş başka bir dönem olmasa gerek.
Soğuk savaş döneminde, Vietnam, Kore, Afganistan savaşları, aslında meydanlarda değil, ruh ve zihin dünyasında yapılmıştı. Dev orduların ve gelişmiş silah sistemlerinin bedenler üzerindeki baskısına karşı başlayan bir isyan değildi, ruh ve akıl üzerindeki manevi-psikolojik baskıya karşı gelişen isyan hareketleriydi. Bu üç savaş temel hedefine ulaşmış, dehşet dengesinin ruh ve akıllar üzerindeki devasa baskısını nispeten hafifletmişti. En önemli tesiri de, diğer ülkelerin ve halkların, dehşet dengesini oluşturan güçlerin, nükleer silah kullanamayacağını anlamış olmasıydı. Bunların tesiriyle yavaş yavaş “bağımsızlık” meselesi, açıkça ve yüksek sesle dillendirilemese de zihni evrende mayalanmaya başladı. Okumaya devam et

Share Button

SURİYE ÖRNEĞİ, STRATEJİ Mİ HAYVANLIK MI?

SURİYE ÖRNEĞİ, STRATEJİ Mİ HAYVANLIK MI?
Strateji, dünya görüşünün temel hedeflerine ulaşmanın “büyük düşünce” formlarıdır. Temel hedefler… Mesele bu ifadede gizli… Yani, ara hedefler veya küçük hedefler için strateji oluşturulmaz, onlar için taktikler, manevralar vesaire vardır. Zaten taktikler, stratejileri gerçekleştirmek için, büyük stratejik hedeflere ulaşmak için küçük hedeflere yönelen, küçük düşünce formlarıdır.
İslam irfanının “kem alat ile kemalat olmaz” veciz sözü ve ölçüsü, strateji geliştirmenin ana kriteridir. Güzergah ile istikamet, yol ile hedef, usul ile esas arasında mutabakat kurulamadığında, stratejik düşünce geliştirilemez. Hedef, yolun bizzat kendisidir. Yola elde edilenlerin yekunu, hedefin muhtevasıdır. Hedefe ulaşıldığında, yolda elde edilenler ile hedefte elde edilmesi umulanlar arasında mahiyet farkı varsa, hedefe ulaşılmamış olur. Şekil olarak hedefe ulaşılmış olması, ahmakların anlayışlarına uygundur. Okumaya devam et

Share Button

İRAN BÜYÜK OYUNU GÖRMEMEK İÇİN DİRENİYOR

İRAN BÜYÜK OYUNU GÖRMEMEK İÇİN DİRENİYOR
Suriye’deki Yezidin manevi evladı olan kafir, her gün ve her Cuma katliam yapıyor. Devlet, babasından kaldığı için “babasının malı” zannediyor ve halkın devlete sahip çıkmak için diktatörlüğüne isyan etmesini hazmedemiyor. Gayrimeşru siyasi iktidarın gıdası, can ve kandır. Başka şekilde ayakta duramaz, başka bir şeyle beslenemez, başka bir metot bilmez. İktidarı için hiçbir mukaddes ölçü tanımaz, Yezidin Hz. Hüseyin’i gözünü kırpmadan katletme emrini vermesi gibi… Bu tür alçak diktatörleri tanıyoruz, yirminci yüzyılda bol miktarda vardı, hala da var. Anlaşılmayan nokta, İran’ın tavrı…
İran’ın, yirminci asırdan kalma vebaya (diktatörlüğe), İslam Cumhuriyeti olarak destek vermesi nasıl açıklanabilir? Stratejik ihtiyaçlar, İslam’ın özünü ihlal etmenin gerekçesi olabilir mi? Böyle soru mu olur? Dünyadaki en basiretsiz, en ferasetsiz, en akılsız Müslüman bile bu soruyu sormaz. Stratejinizi İslam için ve İslam’a göre hazırlayacaksınız ama o stratejiniz, İslam’ın herhangi bir ölçüsüne de değil, özüne aykırı olacak…
Tamam bir de Şia hassasiyeti var. Bu artık açıkça orta yere serildi. Fakat bu da meseleyi izaha kafi değil. Neden? Zira ortadaki hadise o kadar vahim ki, bırakın Şia hassasiyetini, kafirlerin bile vicdanları titriyor. Şia hassasiyetinin oluşturduğu vicdanın, kafirlerin vicdanından daha rezil, daha gayriinsani olduğunu söylemek gerekir ki, İran’ın siyasetini anlamak kabil olsun.
Anlamadığım nokta şu; İran neticede bir devlet. Devlet olmanın gereklerinden birisi, herhangi bir hadiseyi değerlendirirken, tüm ihtimalleri tarayabilecek, her ihtimal için gerekli tedbirleri alacak çapta bir akıl seviyesi ve idrak ufkuna sahip olmasıdır. İran’ın böyle olduğunu düşünenler varsa, şu ihtimali bir gözden geçirsinler.
Libya için acele organize olan ve hızlı şekilde müdahale eden batı, nedense Suriye konusunda pek yavaş, pek kayıtsız (nisbi olarak) görünüyor. Libya konusundaki hızını sadece petrol kuyularıyla açıklamak eksik olur. Libya, dünyadaki hiçbir siyasi denklemin içinde yer almıyordu. Dolayısıyla herhangi bir ön hazırlık yapmayı da gerektirmedi. Fakat Suriye, bir siyasi denklemin içindedir ve bölge için ciddi hadiselerin ateşleyicisi olur.
Suriye’nin içinde bulunduğu siyasi denklem, İran, Suriye, Lübnan (Hizbullah) cephesidir. İran’ın Suriye’den vazgeçmemesinin ana sebebi de budur. Bu cephe, İran’ın savunma hattıdır. Bunu İran’da biliyor, Suriye’de biliyor ve onların düşmanları da biliyor. Suriye’ye müdahale etmek, İran’a müdahale etmektir. Bundan dolayı İran, bu cepheyi büyük bedeller pahasına koruma düşüncesinde gibi görünüyor.
Batı başta olmak üzere dünyanın Suriye’ye müdahale etmekten yavaş davranmasının en önemli sebebi nedir? Esed rejiminin her gün yaptığı katliamları dünya kamuoyuna servis ederek bekliyorlar. Esed’in, Hizbullah’ın ve İran’ın ne kadar duygusuz birer katil, ne kadar vahşi bir cani, ne kadar alçak bir rejim olduğunu, her gün onlarca (bazen yüzlerce) Suriyeli cesediyle dünyaya anlatıyorlar. Bu cephenin (Suriye, Hizbullah ve İran cephesinin) tamamını aynı teknede yoğuruyorlar. İlginçtir, bu işi sadece Suriye’deki alçak Esed’in iktidar hırsının neticeleri üzerinden yapıyorlar.
Son günlerde İran’a müdahale meselesi gündemden düştü. Çünkü İran’a, nükleer tesislerinden dolayı müdahale etmek, dünyada kabul görebilecek bir gerekçe oluşturmuyor. Nükleer gerekçenin sadece İsrail’in menfaatini korumak kaygısına katık yapıldığını dünya görüyor. Dünyaya kabul ettiremeyecekleri, bundan dolayı diplomatik, askeri ve ekonomik destek alamayacakları bir gerekçe ile İran gibi bir ülkeyle savaşmayı göze alamıyorlar. Öyleyse geriye ne kalıyor?
Esed alçağının yaptığı katliamlar üzerinden, Suriye, Hizbullah ve İran cephesini, hem dünyanın hem Müslümanların gündemine sokmak. Bunun için de, Esed’in, vicdanları kanatacak kadar katliam yapması, Müslüman kamuoylarını ayağa kaldıracak kadar kan akıtmasını bekliyorlar. Bekliyorlar ki, İslam dünyası ikiye bölünsün, Suriye ve İran’a karşı ümmetin içinden bir cephe oluşsun, kendilerine de keyfini sürmek kalsın. Sadece lojistik destekle İran’ın hesabının görülmesini istiyorlar.
Gelişmeler bu istikamette seyrediyor mu? Herkes kendi değerlendirmesini yapsın, bizim gördüğümüz kadarıyla hadiseler bu istikamette hızla akıyor. İran, kendi ülkesinde üretilmesine müsaade etmediği gerekçenin, Suriye üzerinden üretilmesini seyrediyor, katkıda bulunuyor.
Bütün bunlar, biraz sezgi, biraz hadiseleri okumak, biraz zamanı kavramakla ilgili tespitlerimiz. Yanlış olma ihtimali var. Ve yanlış olmasını ümit ederim. Teşhislerimizde yanılmış olmayı arzu ettiğimiz bir hadise demetidir bunlar. Ama hislerimiz bizi yanıltmamışsa, hadiseleri yanlış okumamışsak, zamana nüfuzumuz sathi değilse, yani teşhislerimizde isabet etmişsek, mesele çok ama çok vahim.
Çünkü;
İran, Suriye ve Hizbullah eksenli cepheye karşı, Suriye’deki zulümlerden hareketle bir Müslüman cephe oluşursa (ki oluşuyor) yaşanacak çatışmalar büyük çaplı olacak ve bin yıl sürecek bir “kan davasına” dönüşecektir. Şia ile ümmet arasında meydana gelecek taze kan davası, Şia’nın tamamı imha edilene kadar devam edecek bir savaş silsilesini tetikler.
İran’ın, Suriye ve Hizbullah ile kurduğu cephenin dışında, bunlar kadar ileri derecede ve yoğun ittifak kurduğu başka bir ülke yok. Bu durum İran’ın ittifak eksenini “saf Şia” varlığına bağladığını gösteriyor. Ki bu durum, Şia’nın zaten kan davasını kendi dünyasında başlattığını da gösteriyor. Dünyadaki Müslüman nüfus içinde yüzde on civarında bir Şia olduğu hatırlanırsa, İran’ın, Şia merkezli bir ittifak anlayışı geliştirmesi, bir taraftan “stratejik akılsızlık” diğer taraftan da ümmet için bir fitne kaynağıdır. Ümmet içinde bu kadar “ben merkezli” bir anlayış ve hayat geliştirmek, ümmetin nazari ve tatbiki kaynaklarına dinamit koymak değil midir?
Çok kötü… İran’ın devlet olmasına rağmen bunları görmüyor olması çok kötü… Ümmet için çok kötü… Şia için daha da kötü, çünkü yok olacak ve sebebi de kendisi olacak.
Allah ümmeti böyle büyük çaplı bir felaketten korusun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

ÜMMETİN MAĞLUBİYET DEVRİ SONA ERDİ

ÜMMETİN MAĞLUBİYET DEVRİ SON ERDİ

Son Hizbullah-İsrail savaşının (2006) akabinde Hasan NASRALLAH’IN bir açıklaması vardı. “Ümmetin mağlubiyet devri sona erdi” demişti, açıklamasında. “İnşallah, inşallah” diyerek sevinç ve heyecanla içimden defalarca tekrarladığımı hatırlıyorum. Hasan Nasrallah’ın açıklaması, askeri alandaki mücadelelere atıf yapan bir muhteva taşıyordu ve siyasi (ve tabi ki diplomatik) ayağı hala eksikti. İsrail’in tarihinde ilk defa olmak üzere 13.01.2010 tarihinde “resmen ve sarahaten” Türkiye’den özür dilemesi ile mezkur hükmün siyasi ayağı da tamamlanmış oldu. Şimdi tam anlamıyla söylemek gerekir ki, “Ümmetin mağlubiyet devri sona erdi”.

Son birkaç asırdır sahada (cephelerde) askeri mağlubiyetlerin yaşandığı malum. Fakat askeri mağlubiyetlerden ziyade masada (siyasette ve diplomaside) daha fazla mağlubiyet yaşandığı vaka. Askeri alanlarda her ne kadar mağlubiyet yaşansa da mevzi zaferler her zaman kazanılmıştır. Lakin diplomatik mağlubiyet son iki asırda süreklilik göstermiştir. Bu manada Hizbullah’ın 2006 yılındaki askeri zaferi, bu gün diplomatik zafer ile tamamlandığı için tam bir zaferden bahsetmek mümkün hale gelmiştir. Okumaya devam et

Share Button