FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-11-VELAYET HIRSIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-11-VELAYET HIRSIZLIĞI

“Gayb” meselesi tabiatı gereği girifttir. Günümüz dünyasındaki tefekkürün sığlığı, girift meseleleri anlamaya, meseleyi doğru mikyaslara bağlamaya, doğru nispet irtibatları kurmaya müsait değil. Hele hele bu tür meseleleri tasnif etmek, tanzim etmek, daha derinlere inerek terkip etmek fevkalade zordur.

Sığ idrak sahipleri, gayb meselesini tevhid ile irtibatlandırmış, bu sebeple şirk tezahürlerini bu meseleye bağlamış, İslam’ın merkezi mevzuu olan tevhidi, girift meselelerinden olan gayb ile zehirlemiştir. Sığ idrakliler, gayb bahsini, “bilinmeyenin bilinemeyeceği” şeklinde anlamış, bilinmeyenleri bilebilenleri veya bilebilecekleri söylenenleri müşrik saymıştır. Meselenin tabiatındaki giriftlik, sığ tefekkürün nüfuzuna mani olmuş, mevzu bir türlü kendi merkezine oturtulamamıştır.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-4-ÜÇ ŞAHSİYET TERKİBİ

Veli, alim, mütefekkir… Bunlar ana şahsiyet terkipleridir, bu üç şahsiyetin zevk-i selime bakan yüzü, dördüncü şahsiyet çeşidini (terkibini değil) gerçekleştirir, sanatkar… (Sanatkar bir sonraki yazının konusudur).
*
Veli, doğrudan hakikat ile meşguldür. Zaten tasavvuf, hakikat mektebidir. Veli şahsiyet, hakikat ve hakikatin de sahibi olan Allah ile meşgul olan zattır. Hakikat, eşyada değil insanın derunundadır, bu sebeple veli şahsiyet kalb mütehassısıdır. Eşya hakikati taşıyacak bir “varlık” değildir. Zaten emaneti kimse teslim almamıştır, dağlar bile taşıyamayacağını bilmiştir. Emanet insandadır, insanın da kalb ve ruhunda mahfuzdur. Eşya mı? O, hayatın muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak varoluş malzemesidir. Varoluşun müntehası “sükun”dur. Eşya mütemadi hareket halindedir, çünkü varoluşunu tamamlayamamış varlık kırıntısıdır. Varoluşunu asla tamamlayamayacağı için de sükuna kavuşamaz, kesintisiz hareket halindedir. Sükun, ancak kalb ve ruhta kabildir, varoluşunu tamamladığında… Bu manada sükun, “huzurda bulunmaktır”. Huzurda fiil kalmaz, orada kıpırdamak bile kabil olmaz, oranın hali sadece “edeb” halidir. Edebin ufku ise nefes bile almamaktır.
*
Alim, “ilmin maluma tabi olduğu” alan ile “malumun ilme tabi olduğu” alan arasında mekik dokur. Bir taraftan maluma (eşyaya) tabi olan ilmin keşfi ile meşguldür diğer taraftan ilmin (Kur’an-ı Kerim’in) malumunu inşa etmekle…
Müslümanlar misilsiz bir ihsana muhataptırlar, bu ihsan, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminden insanlara ihsan edilen sonsuz kaynaktır. Bu sebeple Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”dır. Alim, Kur’an-ı Kerim’deki ilmi keşfedip, onun “malumunu” inşa etmek vazifesine sahiptir. Fakat alim çift kanatlıdır ve eşyanın hakikatini (hakikati değil, eşyanın hakikatini) keşfetmek için “ilmin maluma tabi olduğu alanda” da faaliyetini devam ettirir. Netice olarak alimin vazifesi, “malumun ilme tabi olduğu” mecra ile “ilmin maluma tabi olduğu” mecra arasındaki ahengi keşfetmektir. (Bu bahis müstakil olarak tetkik edilmiştir, sırası geldiğinde yayınlanacaktır).
*
Mütefekkir, veli ve alim şahsiyetlerin elde ettiği “hikmet” ile hayatı inşa eder. Mütefekkir, faaliyetini zamani boyutta sürdüreceği için, İslam’ın şahsiyet terkibini ve içtimai nizamını tesis etmelidir. Meselenin bu kısmı zamana bağlı olduğu için umumiyetle tefekkür ehline kalmıştır.
Mütefekkir şahsiyet terkibine az şey düştüğünü zannedenler yanılıyor. Bu günün dünyasında İslami hayatı inşa etmek gibi bir vazife yüklenen mütefekkirler, çok büyük bir boşluğu işgal ediyorlar. İslami hayatın malzemelerini toplamak, onları şekillendirmek, inşa etmek, yeniden terkip etmek… Bu vazife zannedildiğinden çok zor… Diğer iki şahsiyet terkibine nispetle daha az kıymetli olması, daha küçük bir boşluk doldurduğu manasına gelmez. Otomobilin kaportası motoruna nispetle daha az kıymetlidir ama daha fazla yer kaplar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-UMUMİ BAKIŞ

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1- UMUMİ BAKIŞ
Medeniyet tasavvuru, tefekkür faaliyetinin ve hikmet mimarisinin en çaplı olanıdır. Derinlik boyutuyla meseleye bakıldığında tefekkür faaliyetinin müntehası tevhid, genişlik boyutuyla bakıldığında ufku medeniyettir. Tefekkür faaliyeti, varlık, insan, hayat bahislerinin hangisinden ve bunların herhangi birinin hangi cüz’ünden başlarsa başlasın, medeniyet çapına varamıyor, tevhide ulaşamıyorsa, İslam’ın ana mecralarına dökülmüyor, nihai havzaya vasıl olamıyordur. Bu durumda “parça fikir” olarak ortada dolaşıyor, bazen faydalı bazen de zararlı oluyor.
Medeniyet, bilindiği üzere, insan fiillerinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar insan efalinin yekunudur. Nasıl bir yekundur? Bütünlüğü olan, bir merkeze bağlı bulunan, bir çerçeve belirten, insan ve hayat yekunudur. Medeniyete insan fiillerinin (efalinin) yekunu demek, onun sun’i olduğunu tespit etmektir. Evet, medeniyet, tabii olanın yanıbaşında insan inşası olarak, sun’idir. İslam medeniyet tasavvurunun en zor, en girift olan konusu da, tabii olan ile sun’i olanın hangi muvazeneye sahip olacağı, ikisi arasındaki sınırın nerede bulunduğu, vuslatın mimarisinin nasıl kurulacağıdır.
Tabii olan ile sun’i olan arasındaki münasebetin nasıl kurulacağı istikametindeki temel sorunun cevabı, İslam irfanı tarafından, “meçhul alandan” alınıp “malum alana” (en azından müphem alana) taşınmıştır. Hakikat arayışının güzergahını (hedefini değil) tayin eden temel şiar, “ilmin maluma tabii” olduğu istikametindeki ölçüdür. Bu ölçüyü esas alacak “hakikat arayış güzergahı”, aşağıdan yukarıya doğrudur. İnsani faaliyetin bir boyutu budur. Fakat hakikat, asla aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip etmez, aksine, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eder. Hakikatin bu dünyaya gölgesinin bile inmiş olması, tenezzülendir.
Hakikat, “levh-i mahfuz”daki ezeli ve ebedi ilim olan “mana haznesi”dir. Bu mana haznesi (yani sonsuz ilim) merkeze alındığında, “ilim maluma tabii değil”, “malum ilme tabiidir”. Varolan, var kılınan, yaratılan her şey (küllü şey’in) “levh-i mahfuz”daki mana haznesine tabiidir. Öyleyse varoluş sürecinin bidayetinin bidayetinin bidayetinde “malum ilme tabiidir”. Tabii olan her şey, evvelin evvelinden itibaren “sonsuz ilmin” tezahürü, tecellisi, tecessümü, teşekkülü, teessüsüdür. Sonsuz ilmin tecelli ve tezahürü yeryüzüne kadar indiğinde, vasıfsız akla kadar ulaşır. Akıl, sonsuz ilmin tecelli ve tezahür zincirinin (illiyet zincirinin) son halkasını görür. Bu noktadan bakan ve başlayan vasıfsız akıl, aşağıdan yukarıya (veya satıhtan derununa) doğru mesafe alır (almalıdır). İşte bu noktadan başlayan terakki ve tekamül seyri, projektör olarak, “malum ilme tabidir” ölçüsünü kullanır.
Medeniyet, en çaplı inşa faaliyetidir. İnşa faaliyeti, suretten manaya, şekilden esasa doğru değil, manadan surete doğrudur. Hakikatin keşif faaliyeti olan aşağıdan yukarıya doğru olan seyir, inşa faaliyeti başladığında yukarıdan aşağıya doğru döner. Keşif faaliyeti ile ulaşılacak tecrit seviyesi nereyse oradan elde edilen manalar, o seviyeden aşağıya doğru başlayacak olan inşa faaliyetinin bidayeti ve kaynağı olur. Satıhta kalan fikir ve ilim adamlarının neden medeniyet tasavvurundan bahsetmediğini tam bu noktada aramak gerekir, zira satıhtan görülenler (keşfedilenler) bir medeniyet tasavvuru oluşturacak çap ve derinliğe sahip olamaz. Birinci kata çıkan adamın görebileceği alan sokaktan ibaret olur ki, bir sokak için medeniyet kurmak gerekmez.
“İlim maluma tabiidir” güzergahında alınacak mesafe ne kadar büyükse (çıkılacak seviye ne kadar yüksekse) o seviyeden başlamak üzere aşağıya doğru, “ilmin malumu”, “mananın sureti”, “esasın şekli”, “ruhun cismi” inşa edilir. Tabii olan ile sun’i olanın vuslatı ne kadar yüksekte gerçekleşirse, aradaki ahenk o nispette derin, muhkem ve müzeyyen olur.
İnşa faaliyeti, münhasıran “suret” inşası değildir. Hangi mananın suretini inşa ettiğini bilmeyenler (usul meselesi ayrı bir bahis olarak duruyor) ancak gecekondu inşa eder. İnşa faaliyeti, keşfedilen mananın suretini inşa etmektir. Meseleye mananın suretini inşa etmek şeklinde bakıldığında, “ilmin malumunu” inşa etmek olduğu anlaşılıyor. Öyleyse mesele, “sonsuz ilmin” yukarıdan aşağıya doğru tecelli ve tezahür silsilesine mümkün olan en yüksek seviyede nüfuz etmek ve oradan aşağıya doğru inşa faaliyetini başlatmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button