BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ
İçinde yaşadığımız devir (konjonktür) her şeyi yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, hem Türkiye’de hem de dünyada… Eski şablonlarımız, ezberlerimiz, mantık formlarımız, akıl terkiplerimiz yeni durumu anlamaya kafi değil. Dünyada ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri eski anlayışımızla değerlendirmeye çalışmak, hiçbir değişmenin ve gelişmenin olmadığını kabul etmektir. Dünyada ve Türkiye’de hiçbir değişme ve gelişme olmadığını düşünmek, aklı, aksesuar olarak taşımaktır. Ciddi değişme ve gelişme olduğunu kabul edip de, eski akıl terkibimizle düşünmeye ve değerlendirmeye devam etmek ise ahmaklık olsa gerek.
Dünyadaki ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri herkes görüyor. Değişme ve gelişme o kadar açıktan ve o kadar şok edici şekilde meydana geliyor ki, akıl sağlığı yerinde olan birisinin görmemesi kabil değil. ABD ve AB’nin devasa iktisadi krizlerini bir müddet ciddiye almayan, bu çaptaki krizlerin bile onlar tarafından planlanan bir oyun olduğunu düşünenler çıkmadı değil. Akıl sağlığından bahsetmemizin sebebi bu, bu türden akıl sahiplerinin bir kısmı hala gelişmeleri doğru okumakta zorlanmaya devam ediyor. Çünkü bunlar, ABD ve AB gibi batılı güçleri “yeryüzü tanrısı” olarak kabul etmişlerdi ve onların asla yanlış yapacağına, gerileyeceğine, çökeceğine ihtimal vermeyen “iman” sahipleriydi. Bunların bir kısmı ABD düşmanı bir kısmı da dostuydu fakat her iki gurup da, ABD’nin dünyada her şeye hakim olduğuna, o izin vermeden yaprak bile kımıldamayacağına inanıyordu. Bu tür kavrayış formları büyük oranda geriledi, özellikle AB ülkelerinin kriz için sıraya girdiği bu günlerde, artık o kadar saçmalamak marjinalleşti. Okumaya devam et “BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ”

TÜRKİYE’DE DEVLET DENKLEMİNİN KISA TARİHİ

TÜRKİYE’DE DEVLET DENKLEMİNİN KISA TARİHİ
Adına devlet denilen büyük teşkilatı, müesseseler üzerinden tarif etmek gerektiğinde, “anayasada zikredilen teşekküllerin toplamıdır” deriz. Anayasal müesseselerin toplamıdır devlet… Nazari çerçevede meseleye bakıldığında böyle olmadığı vaka… Fakat devlet denilen devasa cihazı görünür kılan yapılar, anayasada tanzim edilen müesseselerdir.
Pratikten hareketle elde ettiğimiz devlet denklemi (veya tarifi), okuma yazma bilmeyen vatandaşın dahi anlayabileceği açıklık ve sadeliktedir. Fakat Türkiye’de bu denklem siyasi rejim tarafından mütemadiyen eğilip bükülmüştür. Türkiye’de anayasal müesseselerin toplamına devlet dendiğini söylerken, zımnında Kemalist yaklaşımın kabul ettiği veya Kemalistler tarafından temsil edilen kurumların kastedildiğini söylemiş oluyoruz. Başında Kemalist olduğu hususunda tereddütler bulunan kişilerin bulunduğu anayasal kurumların devleti temsil etmediği veya ”devlet denklemi” içine girmediği malumdur. Çünkü Türkiye, Atatürk cumhuriyetidir. Devletin şahıs ismiyle nitelendirilmesi ne büyük bir garabettir . Atatürk cumhuriyeti olması, Atatürkçü kurumların veya Atatürkçülerin temsil ettiği kurumların devlet toplamını meydana getirdiği/getireceği konusunda bir karine teşkil eder. Kemalist olmayan şahısların temsil ettiği müesseselerin “devlet denkleminden” derhal çekilip alınıyor olması, ülkedeki devlet tarifini veya “devlet toplamını”, müesseselerin meydana getirmediği manasına gelir. Öyleyse teorik devlet tanımı değişmese de ülkemizde “devlet denklemi” her dönemde değişmiş ve farklı denklemler meydana gelmiştir. Devlet denkleminin kısa macerası ana unsurlarıyla şöyledir.
1923 ila 1950 arası devlet denklemi; cumhurbaşkanı…
1950 ila 1960 arası devlet denklemi; CHP ve ordu…
1960 ila 1997 arası devlet denklemi; Cumhurbaşkanı, ordu, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…
1997 ila 2007 arası devlet denklemi; Cumhurbaşkanı, ordu, CHP, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…
2007 ila 2010 arası devlet denklemi; CHP, anayasa mahkemesi ve ordu…
2010 ila 2011 (Ağustos) arası devlet denklemi; ordu…
2011 den sonra devlet denklemi; …
Enteresandır, demokratik ülkelerdeki devlet toplamının içinde en önemli yeri işgal eden parlamento bu ülkede hiçbir zaman devlet denklemi içinde yer almamıştır.
Konjonktürel olarak değişen devlet toplamında değişmeyen tek değerin Kemalizm olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir kurum ve o kurumu temsil eden şahısların Kemalist olduğu konusunda tereddütlerin oluşmasıyla devlet denklemi değişmiş ve o kurum denklemden çıkarılmıştır.
Bütün bunların anlamı ne? Konuya iki açıdan bakılabilir. Ya belli başlı kurumlar devlet toplamını oluşturur veya devlet diye bir şey vardır ve o varlık, kendi kendini teorik olarak tarif eder ve konjonktürel olarak kendini temsil eden kişi ve kurumları belirler. Ülkemizde ikincisi mevcuttur. Belli bir resmi devlet kavrayışı vardır ve o kavrayışa uyan kişilerin başında bulunduğu kurumlar devleti oluşturmaktadır. Bu kurumların ne kadar önemli olup olmadığı bahis mevzu bile değildir. Mesela devlet toplamını oluşturan kurumların içinde TBMM nin bulunup bulunmaması hiç umursanmayabilir. Veya Cumhurbaşkanlığına namaz kılan ve hanımı başörtülü olan biri geçtiğinde CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI bile devlet denklemi içine alınmaz.
Durum böyle olunca, kurumların başına “uygun adamlar” başka bir ifadeyle Kemalist şahıslar getirilmelidir. Kurumun başına Kemalist biri getirilmediğinde o kurum devlet toplamından çıkarılabildiğine göre, kurumun başına gelecek kişinin seçim yönteminde usul dışına çıkmak ve meri olan hukuku ihlal etmek tabii hale gelir. Bir kurumun başına gelecek kişinin fikri hüviyeti o kurumun devlet olup olmadığını tayin edecek kadar önemliyse eğer, herhangi bir kişinin herhangi bir kurumun başına mevcut hukuka uygun olarak gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Öyleyse neymiş; önemli olan Kemalistlerin kurumların başına gelmesiymiş ki bu durumda seçimin veya tayinin hukuka uygun olup olmadığı teferruat değerinde bile değilmiş. Bütün bunlardan çıkan netice ise HUKUKUN BİR MANASININ VE EHEMMİYETİNİN OLMADIĞI, HUKUK SADECE KEMALİSTLERİN İŞİNE YARADIĞINDA GEREKLİ, AKSİ HALDE ASLA RİAYETİ LÜZUMSUZ BİR METİNDEN İBARETTİR.
Kemalist olmayan birinin (mesela Abdullah GÜL’ün) Cumhurbaşkanı seçilmesi sözkonusu olduğunda, anayasada ve meclis iç tüzüğündeki “yeter sayılar” değiştirilmekte ve bunu Anayasa mahkemesi yapabilmektedir. Veya anayasa mahkemesi kendi yetki sınırlarını aşarak Anayasa değişikliklerini iptal edebilmektedir.
Şimdi;
Bir anayasa ve binlerce kanun yazacak ve ülkeye sunacaksınız ve diyeceksiniz ki; devlet bu anayasaya göre yönetilir, hayat da bu kanunlara göre yaşanır. İnsanlar yıllarca sunulan anayasa ve kanunlara göre çalışacaklar, mücadele edecekler ve bir noktaya kadar gelerek, kendi çoğunluk düşüncelerini de bu metinlere koymak isteyecekler. Üstelik de bunu mevcut hukuk metinlerindeki usul ve kurallara göre yapmaya çalışacaklar. Fakat bir anda meydan yerine çıkıp düdüğü çalacak ve diyeceksiniz ki, bu usul ve kurallar sizin için geçerli değildir. Bu ne demek? Şu demek… YILLARCA İNSANLARI ALDATTINIZ… NEYLE ALDATTINIZ? HUKUKLA ALDATTINIZ. KİM ALDATTI? DEVLET ALDATTI. YANİ DEVLET YILLARCA TAKİYYE YAPIYORDU.
Aman ALLAH’IM… Devlet çapında takiyye yapıldığı görülmüş müdür dünya tarihinde…
Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar anlamsız ve mantıksız geliyor. Devlet takiyye yapar mı? Bu sorunun içi ne kadar boş ve doldurulması zordur. Fakat yukarda anlatılanlar ve bunların dışında ülkede yaşanılanlar dikkatlice tetkik edildiğinde başka şekilde teşhis etmek kabil midir? Evet, bu ülkede devlet takiyye yapıyor veya takiyye devlet çapında yapılıyor.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift hukuk vardır. Birisi yazılı ve yayınlanmış olan ve tüm vatandaşların bildiği hukuktur. Diğeri ise yazılı olmayan (yani yayınlanmayan), gizli mahfillerde veya özel kasalarda bulunan ve rejimi sahiplenenlerin ancak okuyabildiği/bilebildiği bir hukuktur.
Gizli ve açık olmak üzere çift hukuk ne demektir? Çift hukukun en önemli manası, çift meşruiyet kaynağının bulunduğunu gösterir.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift siyaset vardır. Birisi halka açıklanan siyaset (siyasi sistem), diğeri ise az sayıda elit sınıfın (oligarşinin) bildiği siyasettir.
Gizli ve açık olmak üzere çift siyaset ne demektir? Çift siyasetin en önemli özelliği, devletin, halkın bir kısmını vatandaş diğer kısmını ise düşman görmesidir.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift iktidar vardır. Birisi açık siyasi usullerle ve açık kanunlarla kurulan iktidar diğeri ise gizli ve hiçbir zaman gücü kaybetmek istemeyen iktidar.
Gizli ve açık olmak üzere çift iktidar olması ne demektir? Çift iktidarın en önemli özelliği, devletin halkı umursamayan, halka rağmen ve hatta halkı düşman gören bir gizli iktidarı üretiyor olmasıdır.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift yargı vardır. Birisi halka açık mahkemeler tarafından temsil edilen yargı, diğeri gizli mahfillere açık guruplar tarafından temsil edilen yargıdır.
Gizli ve açık olmak üzere çift yargı ne demektir? Biri halkı avutmak için halka açık mahkemelerde yargılama yapılıyormuş gibi göstermek diğeri ise halka kapalı ve usul ve esasları bilinmeyen yargılamalar.
Bir ülkede çift hukuk ve çift siyaset bulunması, çift meşruiyetin (veya meşruiyet kaynağının) bulunması demektir. Çift meşruiyet kaynaklarından birinin gizli olması ve bu kaynağa yaslanarak gizli yargılama yapılabilmesi ve gizli iktidar teşkil edilebilmesi, halkın bildiği hukuka (açık hukuka) göre gayrimeşru olan işlerin, gizli hukuka göre “meşru çerçevede” yapılabilmesini mümkün kılmaktadır. Anlaşılmayan nokta tam burasıdır. Ergenekon veya benzeri örgütlenmeler kendi anlayışlarına göre suç işlemiyorlar. Onlar gizli hukuka göre meşru işler yapıyorlar ve üstelik bunları gizli siyasi sisteme göre (mesela milli güvenlik siyaset belgesine göre) yapmak zorunda hissediyorlar. Vahim olan nokta bu adamların ve örgütlenmelerin suç işlediklerine inanmamalarıdır.
Cari hukuka (açık hukuka) göre suç olan fiillerin gizli hukuka göre suç olmaması, gizli hukuka sahip olan gizli iktidarların kendi meşru organizasyonlarını (fakat açık hukuka göre suç ve çete organizasyonlarını) besleyebilmelerine imkân hazırlıyor. Fakat bunu açıktan yapamıyorlar. Neden? Çünkü takiyye gereği ilan ettikleri ve halkın cari olduğuna inanmalarını istedikleri bir hukuk var ve bu hukuka göre yaptıkları örgütlenmeler ve gerçekleştirdikleri eylemler suçtur.
Bu nasıl bir psikolojidir? Bu nasıl bir inanıştır? Bu nasıl bir hayattır?
Soruşturma konusu Ergenekon terör örgütü ile ülkede askeri darbe yapmış olan subayların anlayışları tamamen birbirine paraleldir. Bu gün de orduda muvazzaf görev yapan subayların içinde darbe düşüncesine sahip olanlar veya herhangi bir şartlar manzumesinde (ileri sürecekleri şartlar ne olursa olsun) darbeyi meşru görenler, ergenekonun bağlı olduğu anlayışa mensupturlar.
Ergenekon terör örgütünün kanun dışı faaliyetlerini illegal (yeraltı) örgütlenmeyle yapması ile ordunun darbeyi kanuni örgüt olan Türk silahlı kuvvetleri marifetiyle yapması arasındaki tek fark usul farkıdır. Üstelik de usul farklılığı sadece örgütlenme tarzı ile ilgili bir farklılıktır. Anlayış olarak temelde birbirinden farkı yoktur ve her ikisi de anayasayı zorla ve silahlı kalkışmayla değiştirmeye teşebbüs etmekte veya teşebbüsü neticelendirebilmektedir.
Mesele Ergenekon meselesi değil, devletin takiyye yapması ve takiyyenin gizli meşruiyet kaynağıdır. Ülkedeki meşruiyet kaynağı teke indirilemezse mevcut çeteleşmeler tüm hayat alanlarında mütemadiyen kendini yenileyerek devam edecektir. Ergenekon bu gün enselenen örgüttür fakat çift meşruiyet kaynağının gizli olanına bağlı olan herkes (sivil veya silahlı) bu tür çetelere mensuptur.
*
Kısa tarihçede verdiğimiz devlet denklemlerinin 2011 Ağustosundan sonraki devlet denklemi boş olarak görülüyor. Hakikaten Ankara’da, Kemalist devlet denklemi boşalmışsa, denklemi teşkil edecek unsurların tamamı başka bir havzada toplanmış demektir. Öyleyse Ankara’da yeni bir devlet denklemi inşa ediliyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa halk, devlet denklemini kendisi kuruyor. Yani ilk defa devlet kuruyor. Yeni anayasa bu hali çerçevelerse, devlet yeniden kurulmuş olacak. Aslında ise cumhuriyet döneminde hiç olmayan devlet ilk defa kurulacak.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR
Cansız varlıkların davranışı dış etkilere bağlıdır. Bitkilerin davranışı dış ve iç etkilere bağlıdır ama davranışları “hareket” seviyesine çıkamaz. Hayvanların davranışı, dış etkilerle beraber sevki tabiye bağlıdır ve davranışları hareket seviyesine ulaşmıştır. Ne var ki hayvanların hareketleri tabiatlarında depolanmış olan ve ne olduğunu anlamadıkları bilgi evreniyle sınırlıdır. İnsanlar, bahsini ettiğimiz davranış ve hareket çeşitlerinin tamamına sahiptirler fakat mümeyyiz vasıfları akıllı olmalarıdır. Akıllı olmaları yani tefekkür faaliyetinde bulunmaları…
İnsan, varlık çeşitlerinin davranış özelliklerinin tamamına sahiptir ve hayatta da bunların hepsine ihtiyaç duyar. Hayatının bir kısmını bunlarla bir kısmını da insani özellik olan tefekkür ile yaşar. İnsanileşme süreci (aynı zamanda eğitim süreci) insana has hususiyetleri öğrenme, anlama, kullanma yoluyla elde etmeye matuftur. “İnsan olma hali”, diğer varlık çeşitleriyle müşterek hususiyetlerini asgariye indirmek ve insan hususiyetlerini azamiye çıkarmaktır.
İnsan hayatın en üst formudur. Üst formlar, kendilerden aşağıdaki tüm formları ihtiva eder ve onların davranışlarını gösterebilir. Bu durum aslında tabiatındaki genişliğe ve zenginliğe işaret eder ama aynı zamanda yanlış anlamalara da sebep olur. İnsanların, hayvani ve nebati davranışları gerçekleştirebilme istidadı, insanlar üzerinde sapkın düşünce uygulamaları yapmayı tarih boyunca tetiklemiştir.
Eski devirlerde sihir, büyü ve benzeri usullerle insanların zihnine ve aklına müdahale etmek ve istedikleri türde insan elde etmek (yetiştirmek değil) için çabalayan alçaklar, modern zamanlarda biyoloji, psikoloji, psikiyatri, parapsikoloji ve eğitim gibi “bilimsel”(!) metotlarla aynı işi yapmaya çalışmaktadır. Günümüz dünyasında bu istikametteki çabaların ciddi neticeler verdiği de (maalesef) malum. Eski veya yeni usullerle yapılmak istenen iş ve elde edilmek istenen netice, “muayyen bir insan türü”dür. Kendi istedikleri gibi düşünen, kendi istedikleri gibi yaşayan, kendi istedikleri gibi hür olduğunu zanneden insan türü… Bu insan türünü “bilimsel”(!) metotlarla elde edemediklerinde veya teşebbüsleri eksik kaldığında yedekte beklettikleri polis ve ordu gibi silahlı güçleri devreye sokmakta ve akıl üzerinde harici baskılar oluşturmaktalar.
En yaygın ve derin zihni müdahaleler eğitim yoluyla yapılıyor. Bir siyasi düşüncenin (mesela materyalizmin) bazı konulardaki teorilerini (ki teori ispatlanmamış düşünce demektir) kesin ilmi bilgi olarak okutuyorlar fakat başka siyasi düşüncelerin teorilerini okutmadıkları gibi “batıl” muamelesi yapıyorlar. Evrim ile ilgili ülkemizdeki duruma bakmak neyi anlatmak istediğimizi gösterir.
*
İnsanların vücut bütünlüğüne yönelik herhangi bir fiil, suçtur. Dayak atmak gibi… Bir uzvun iptali neticesine kadar uzanan vücut bütünlüğüne yönelik fiil ise daha ağır suçtur. Gözünü çıkarmak veya kolunu koparmak gibi… Bir insanın vücudunu (hayatını) iptal edecek neticeye ulaşan fiil ise en ağır suçtur. Bütün bunlar ceza kanunlarında var ve herkes de aşağı yukarı bilir. Fakat nedense insanın aklının bir kısmını kullanması veya bazı faaliyetlerde bulunması engellenir. Hem de kanun ve anayasa ile… Aklın bir kısmının kullanılmasının veya aklın bazı faaliyetleri gerçekleştirmesinin yasaklanması ne demektir? Mesela kişinin doğumla beraber anasından öğrendiği dil, aklın inşasında temel unsurlardandır. Mesela iman, aklın inşasında ve faaliyetlerinde temel unsurdur. İnsanın ana dilini kullanmasını yasaklamak veya imanının gereğini yapmasını yasaklamak, aklın bazı uzuvlarını iptal etmektir. Yani, insanın kolunu koparmak veya bir kolunu vücuduna bağlayarak kullanılmasını yasaklamak gibidir.
Bu ne büyük tezat? Vücut bütünlüğüne müdahale suç fakat akıl (ve zihin) bütünlüğüne müdahale suç değil. Aksine aklın bütünlüğünü muhafaza ve bütününü kullanma teşebbüsü suç… Aman Allah’ım… İnsanı insan yapan akıl değil miydi? İnsandan aklı aldığınızda geriye kalan bedeni (biyolojik tarafı) hayvani davranışlar göstermez miydi? Veya bir şekilde (muhalfarz) hayvanlara akıl nakledebilsek onları insan seviyesine çıkarmış olmaz mıyız?
*
İnsanlarla hayvanlar arasındaki münasebet, hayvanlardan faydalanma yoluyla gerçekleşmektedir. Hayvanları evcilleştirebilirsek onlardan faydalanıyoruz. Evcilleştirdiğimiz hayvanı nasıl yaşatıyoruz peki? Büyük baş hayvanların her biri için birkaç metre kare, küçükbaş hayvanların her biri için bir metre kare, kümes hayvanlarının her biri için birkaç yüz santimetre karelik hayat alanları hazırlıyoruz. O küçük hayat alanlarında bizim istediğimiz gibi yaşamalarını istiyor ve aksi bir davranış içine girerlerse de cezalandırıyoruz. Evcilleştiremediğimiz hayvanlara ise “vahşi hayvan” sıfatını layık görerek onları rastladığımız yerde öldürüyoruz.
*
Anayasa, belirli bir insan türünü, belirli bir kişilik tipini, belirli bir hayat tarzını esas alır ve diğerlerini reddederse ne olur? Bu tariflere ve çerçevelere uymayan insanları ne olarak görmüş olur? Yukarıdaki kısa izahları toplayıp terkip ettiğimizde mesele vuzuha kavuşuyor ve bu soruların cevapları ortaya çıkıyor.
Bir hayat tarzını esas alıp diğerlerini reddetmek, hayvanlara birkaç metre karelik ahırlar veya kümesler hazırlayarak onları zapt altına almak ve faydalanmaktan başka bir manaya gelir mi? Dolayısıyla insanlara hayvan muamelesi yapmak değil midir? Kız kardeşini başörtüsü ile üniversiteye almayan veya devlet kurumlarında çalıştırmayan yaklaşım, onları belli mekanlara hapsetmiyor mu? Evcil hayvanları besler ve onlardan faydalanırız ama evimizin salonuna almayız. Bundan ne farkı var, başörtülü kadınların hizmetçilik yaparken başörtülü çalışmasına müsaade etmenin fakat bakan olacağı zaman yasak getirmenin?
Anayasa, kayıt altına aldığı “muayyen hayat tarzının” dışındaki iman ve fikir sahiplerinin aklının bütününü veya bir kısmını imha etmiyor mu? İmha etme teşebbüsünde bulunmuyor mu? Bir insanın kolunu koparmak suç ama aklının bir kısmını imha etmek (veya buna teşebbüs etmek) suç değil mi? İnsanlara, “bir kolunuzu mu kaybetmeye razı olursunuz yoksa aklınızı mı?” sorusunu sorun bakalım, hangisini tercih edecekler? Aklını kaybeden insan kolunu ne yapsın ki? İnsanların yüzde yüzünün “kolumu kaybetmeyi tercih ederim” cevabını vereceğinden emin olmayan var mı? Durum buysa, milyonlarca insanın aklını iptal (veya imha) etme suçunu alenen işlemek demek olan mezkur anayasayı yapma hakkını hangi alçak kendinde görebilir? Veya o alçakların bu türden anayasa yapmasına kim razı olabilir?
Muayyen bir hayat tarzını esas alan ve diğerlerini reddeden anayasa, o hayat tarzını kabul etmeyen insanları hayvan yerine koymakta ve onların hayatı nasıl ve hangi mekanlarda yaşayacaklarını çerçeveleyen bir mafya racon listesi değil midir? Halkın kahir ekseriyetinin hayat tarzını reddeden anayasa, kendini cari ve baki kılmak için milyonluk orduları seferber etmek zorunda kalmıyor mu? Durum buysa, o melun anayasaları yürürlükte tutabilmek için milli orduların(!) görevi, vatanı dışarıya karşı değil içeriye karşı korumak haline gelmiyor mu? İnsanlara ahır, ağıl ve kümes planı yapmış olan anayasayı halka karşı korumak, tüm vatanı temerküz kampı haline getirmek değil midir?
Ülkede yaşayan halkın bir kısmına insan bir kısmına hayvan muamelesi yapmak, yeryüzünün en büyük organize suçudur. Bu suçu işleyenler, suça yardım ve yataklık edenler en büyük organize suç örgütüdür. Halkın kahir ekseriyetine hayvan muamelesi yapmak, vatanın tüm sathını temerküz kampına çevirmek gibi devasa suç, ancak anayasa gibi “temel hukuk metni” ile ve ancak ordu çapındaki büyük örgütlenmelerle gerçekleştirilebilir.
*
Diktatörlüklerde ve oligarşilerde tüm ülke alenen temerküz kampına çevrilir. Adına demokrasi dedikleri ama laiklik, Kemalizm, basçılık, faşizm, sosyalizm gibi siyasi cereyanların birini veya birkaçını asıl unsur sayan rejimler ise, temerküz kampının duvarlarını şeffaf malzemeyle kaplarlar. Bu çeşidi yirminci asrın modern keşfidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ANAYASA MI TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU MU?

ANAYASA MI TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU MU?
Anayasa ile Teşkilatı Esasiye Kanunu arasındaki fark nedir? Anayasaya, ülkedeki hukukun kaynağıdır. Teşkilatı Esasiye Kanunu ise ülkedeki devletin çatı örgütlerinin kanunudur.
Anayasaya hukukun kaynağı muamelesi yapmak, onunla hakları ve hürriyetleri dağıtmak demektir. Anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtma tekelini elinde bulundurmak, sıfır noktasından başlamaktır. Anayasa yazılırken, hiç kimsenin hiçbir hakkı yoktur, anayasada hangi hak ve hürriyetler bahşedilirse insanlar onlara sahiptir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise hak ve hürriyetlerden bahsetmez. Hak ve hürriyetler mevcut ve sabittir. Bu vasatta devletin ana teşkilat yapısının nasıl olacağını, salahiyetlerinin ve sınırlarının neler olduğunu gösterir. Dolayısıyla insanlar hak ve hürriyetlerini nereden (hangi kaynaktan) alıyorlarsa, devlet (ve onu teşkil eden örgütler) de salahiyetlerini oradan alır. Ferd, cemiyet ve devlet hukuk karşısında aynı sıraya dizilmiştir, eşittirler. Devlet olmaktan kaynaklanan bir imtiyaz yoktur.
*
Anayasayı hukuk (hak ve hürriyetler) kaynağı olarak görmek, onu yapanlara hak ve hürriyetleri bahşetme yetkisi vermek demektir. Anlaşılmayan nokta tam da burası… “Anayasa nasıl olmalıdır?” sorusu yanlış sorudur. Doğru soru, “Anayasa nedir?” sorusudur. Anayasa hukuk kaynağı ise, halka bazı hakları bahşedip bazılarından mahrum edecek salahiyeti baştan tanımış oluruz. Anayasayı ise bir ülkedeki en güçlü siyasi, felsefi, dini vs guruplar yapıyor. Tatbikat tecrübeleri hep bunu göstermiştir. En güçlünün yapageldiği ve mahiyeti hak kaynağı olan anayasa anlayışı, hukuk mücadelesi değil “güç mücadelesi” olur.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise, her insanın ve her kuruluşun (devlet de dahil) eşit olduğu noktasından hareket eder. Dolayısıyla hak dağıtmaz, insanların haklarının eşit olduğu, kuruluşların ise insanların ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmekten ibaret olduğu düşüncesine dayanır.
*
Anayasa hukuk kaynağı olarak kabul edildiği için devleti insana önceler. Devleti imtiyazlı ve kudretli kılar. Dolayısıyla halkı devletin hizmetkarı (kulu, kölesi) yapar. Özünde hak ve hürriyetleri bahşetmek gibi bir “uluhiyet” iddiası olduğu için bunu yaparken vicdanı kımıldamaz bile… Anayasada devlet-insan eşitliğini sağlamak mümkün değildir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu, devlet ile insan arasında fark gözetemez. Dolayısıyla devleti önceleyip insanı hizmetkar yapamaz. Devlet teşkilatlarının ihtiyaca uygun olarak kurulması ve yönetilmesini temin eder.
*
Anayasayı hak kaynağı olarak gördüğümüzde, onu yapanların hak dağıtımına da razı olacağız demektir. Dolayısıyla gücü elinde bulunduranlar halkın bir kısmını “dost”, bir kısmını “düşman” olarak tarif edebiliyorlar. Kültürel anlamda eline böyle bir yetki verilen güç sahiplerinin “tanrı” gibi davranmasına mani olacak şey nedir? Yine güç… Türkiye seksen yıldır ürettiği kültürle anayasaya hak kaynağı olarak bakmıştır. Dolayısıyla gücü elinde tutan Kemalistler, ülkede dost, düşman tarifleri yaptı. Hak ve hürriyetleri halkın bir kısmına sınırsız dağıttı, diğerlerine damlattı. Hakların kaynağı anayasa, anayasanın kaynağı da güç ise, anayasaya karşı mücadele etmenin yolu da güçten geçmez mi? Seksen yıldır bir de anlamaz edalarla soruyorlar, “İnsanlar niye isyan ediyor?” diye… Allah Allah… Niye isyan ediyorlar ki…
*
İlla adı anayasa olacaksa, mahiyeti şudur. Anayasa, insanlara hak ve hürriyetlerini bahşedemez. Böyle bir haddini bilmez dil ile yazılamaz. Anayasa, insanların hak ve hürriyetlerini muhafaza altına alır. Onların kullanılmasını mümkün kılan tedbirleri alır. Bir ülkede ne kadar farklı siyasi düşünce varsa hepsini kuşatır ve hepsinin hayatını kendi düşüncesi istikametinde yaşamasını mümkün kılan düzenlemeleri yapar ve tedbirleri alır.
Devlet ile halkın eşit olmasının birinci şartı, devleti tanzim eden kanunla, vatandaşın haklarını muhafaza altına alan kanunun eşit olmasıdır. Birine “ana yasa” diğerine “yasa” dediğinizde, devlet ile halkın eşit olmasının teorik altyapısını imha etmiş olursunuz.
Temel hak ve hürriyetlerin doğuştan varolduğunu kabul etmeyen bir kültür ve anlayış anayasaya ihtiyaç duyar ve anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtır. Bu düşüncenin insanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. İlla da bir ilgisi olduğu kabul edilecekse, “köle düşünce sistemi” olarak isimlendirilebilir.
Temel hak ve hürriyetler, kazanılmaz. Doğuştan da kazanılmaz. Onlar, insanın varlığının asli parçalarıdır. İnsan olarak doğmak, bu hak ve hürriyetlere sahip olmaktır. Temel hak ve hürriyetlere sahip olmadan doğduğu düşünülen varlığa insan demiyoruz ki. O başka bir varlıktır. Bu sebeple, hak ve hürriyetlerin dağıtımından bahseden yaklaşım, insanlardan değil başka bir varlıktan bahsediyor. Bunların insanlıkla ilgisi yok, görüldüğü yerde başı ezilmelidir.
*
Teşkilatı Esasiye Kanunu, Osmanlı isimlendirmesidir. Osmanlının ölürken yaptığı isimlendirmeler bile harikuladedir. Zira bir medeniyet izi taşır. Osmanlı siyasi sisteminde bulunan Saltanat, bu mahirane isimlendirmeye gölge düşürebilir. Bu sebeple, Osmanlı siyasi sisteminin tedailerini tecrit etmek için “Devlet Teşkilat Kanunu” ismini verelim.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SUÇLULARIN YAPTIĞI ANAYASA

SUÇLULARIN YAPTIĞI ANAYASA
12 Eylül 1980 de ülke milli ordu(!) tarafından işgal edildi. İşgal ile başlayan süreç, işgal güçlerinin başının cumhurbaşkanı olmasıyla sureta neticelendi. İşgal ile işgal çetesinin reisinin cumhur reisi olması arasındaki süreçte, milyonlarca suç işlendi. Bu suçların en büyüğü ise işgal çetesinin ülkeye dayattığı 12 Eylül anayasasıdır.
12 Eylül askeri işgalinin yöneticileri ve sorumluları aleyhinde bir soruşturma yürütülüyor. Soruşturmaya konu olan bu kadro, ülkenin en büyük “suç örgütü” olma yolunda. Bu ülkede yaşayan herkes biliyor ki, o askeri işgali yapan örgüt, milyonlarla ifade edilen suçu işlemiştir. Sadece bir cezaevinde yaşanan hadiseler bile binlerce suç oluşturur.
Niye bu kadar net ve emin yazıyorum. Çünkü o işgal çetesi tarafından 1984 yılında lise 2. Sınıftayken sıkıyönetime götürülen birisiyim. Düşünün ki, ta 1984 yılına kadar K.Maraş sıkıyönetim komutanlığında, lise ikinci sınıf öğrencilerine karşı işkence, sorgulama metodu olarak kullanılıyordu.
Düşünün ki bir ülkede, o ülkeyi işgal eden çete anayasa yapıyor. “12 Eylül çetesinin” yaptığı anayasa ile yaklaşık otuz yıldır yaşıyoruz. Çetenin ülkeyi işgali esnasında canlarına okuduğu bazı siyasi düşünceler (mesele CHP, MHP) o anayasaya sahip çıkıyor. Özellikle de ilk üç maddesini “kırmızıçizgi” ilan ediyorlar.
Şimdi… Manzara şu…
Askeri cunta anayasasının herhangi bir maddesine sahip çıkmak, o anayasayı yapan cunta çetesi ile aynı düşüncede olmak, o cunta çetesinin işlediği suçlara ortak olmak, o cunta çetesinin zulmünü devam ettirmek demektir.
Cuntanın ve suçluların da “doğru” yapabilme istidadı var. Bozuk saat gibi bazen (farkında olmasalar da) doğru yapmış olabilirler. Bu ihtimali göz önüne alarak, 1982 anayasasında doğru maddelerin bulunmasını mümkün görmek gerekir. Fakat buna rağmen cunta ile aynı çerçevede resim vermemek için, en azından usul gereği anayasanın tamamına karşı olmak ve anayasayı yeniden yazmak gerekiyor. Mevcut anayasada doğru maddeler varsa onları da ekleyerek… Ama asla muhafaza ederek değil…
En önemlisi değişmez ve değiştirilemez maddeler meselesi… İnsan, beş adet cuntacının (şu anda şüpheli sıfatıyla savcı önündeler) anayasanın ilk üç maddesini, haşa “ilahi emir” gibi ve kendilerini de haşa “ilah” yerine koyar gibi, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklinde tanzim etmesine nasıl tahammül edebilir? İnsanın ruhu buna nasıl dayanır? İnsan aklı bunu nasıl kabul eder? Bu soruların tek cevabı, o maddelere ve değiştirilmezliğine “inanmalarıdır”.
Adamların zihni haritası ve bu haritanın mihenk taşları, askeri mahiyet taşıyor. Atatürk de askerdi ya… Bundan dolayı mıdır başka sebeple midir bilinmez, adamlar “doğuştan asker”…
*
Bir ülkenin cunta tarafından yapılan bir anayasa ile 30 yıl yaşaması zaten büyük bir travma… Bu kadar uzun sürdüğünden midir nedir, travma yerleşik hal almış. Ruhlar, zihinler ve akıllar, cunta anayasası ile yaşamayı normal karşılamaya başlamış.
Suçlular tarafından anayasası ve kanunları yapılan ve bunu kanıksayan insanlarla “uzlaşma”dan bahsetmeyin. Bunların akılları askıda… Belirsiz bir tarihe kadar akıllarını kullanmamak hususunda karar kılmış olmalılar. Kadim bir ölçüdür ki, mutabakat için karşılıklı taviz vermek gerekir. Oysa ruh taviz vermez. Tavizi veren ve dengeyi bulan akıldır. Adamlar belirsiz bir süreye kadar akıllarını askıya almışlarsa, mutabakat nasıl olacak?
Savunma hatlarını yarın geçin ve anayasayı yapın. Cunta anayasasının 30 yıl sürdüğü ve bunun kanıksandığı düşünülürse, “iyi bir anayasa” daha uzun sürer ve daha kolay hazmedilir. Bir daha 330 milletvekilini kim alacak da yeniden anayasa yazacak? Laf-ı güzaf…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com