İBRAHİM SANCAK’IN YAZISI YENİ ŞAFAK’TA

Yazarımız İbrahim Sancak’ın yazısı Yeni Şafak’ta… Yazarımızın “Kazalar, Kurtarma Çalışmaları ve Siyaset” başlıklı yazısı, gazetenin “Düşünce GÜnlüğü” sayfasında bugün yayınlanmıştır.

Yazının internet linki;
http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/kazalar-kurtarma-calismalari-ve-siyaset-17.05.2014-647957

Share Button

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-ŞAHİN ALPAY ZURNANIN SON DELİĞİ

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-ŞAHİN ALPAY ZURNANIN SON DELİĞİ

(17.04.2014)

Gerçekten bir istiklal mücadelesi yürüttüğümüz doğru, bu mücadelenin bir medyaya ihtiyacı olduğu da doğru. Ne var ki istiklal cephesi medyası meselenin ciddiyetini yeterince anlamış görünmüyor. Yaptıkları haberler, haber yapma üslupları, hadiseleri değerlendirme yeterlilikleri, süreçleri izlemedeki ferasetleri, stratejik hesaplamalar yapacak hacimli akılları yok. Pireyi deve yaparak mücadele ettiklerini zanneden genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları, muhabirler filan işin tadını iyice kaçırdı. Mücadele aracı olarak kullandıkları “mübalağa” sanatı, ne zaman karşı tarafa zarar verir, ne zaman bize zarar verir bilmiyor, anlamıyorlar. İhanet örgütünün aleyhine haber yapmayı, bunun için her sebebe tutunmayı mücadele etmek zannediyorlar. Hacimli bir akıl, keskin bir idrak, kuşatıcı bir kavrayıştan nasibini almamış bir alay adam, çoğunluğu da konjonktürel kontenjandan cepheye sürülmüş yetersiz kişilikler karanlığa kurşun sıkıyor, kurşun bizden birini mi yoksa karşıdan birisini mi vuruyor umurunda değil. Mücadele etmeyi sadece ateş etmek zanneden kifayetsizler, her yöne ve her şekilde ateş ediyor, sıktıkları mermi kimseye zarar vermese bile mühimmatı (gazete sayfalarını) boşa harcamak gibi bir zararları var.
Okumaya devam et

Share Button

Yazarımız İBRAHİM SANCAK’ın yazısı YENİ ŞAFAK’ta

Yazarlarımızdan İbrahim Sancak’ın, “Akparti niye mağlup edilemiyor?” başlıklı yazısı Yeni Şafak gazetesinin bugünkü nüshasında yayınlanmıştır. Gazetenin “Düşünce Günlüğü” sayfasında yayınlanan yazının internet linki şudur; http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/ak-parti-niye-maglup-edilemiyor-06.04.2014-634470

Share Button

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-23.03.2014-MUSTAFA AKYOL VAKASI

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-23.03.2014-MUSTAFA AKYOL VAKASI

Zaman gazetesinin 21.03.2014 tarihli nüshasında, Mustafa Akyol ile ilgili bir haber var. Haber, Mustafa Akyol’un, New York Times gazetesine yazdığı bir yazı… Haberin başlığı ise; “Seçimlerden sonra ‘cadı avı’ başlayabilir”… Mustafa Akyol’un Amerikan gazetesine yazdığı yazısının özeti, hükümetin doğru yolda olmadığı, seçimden sonra bir “cadı avı” başlatabileceği istikametinde şekillenmiş.

Malum olduğu üzere Mustafa Akyol Star gazetesi yazarıdır. Zaman gazetesinin haberinden anladığımıza göre bir de Hürriyet Daily News gazetesinde yazıyormuş.

Mustafa Akyol, fikir adamı değil, herhangi bir sahada kendinden faydalanabileceğimiz bir hususiyeti de yok. Gazetedeki köşesi kapatıldığında bir haftada unutulacak türden biridir. Varlığı ve kıymeti işgal ettiği gazete köşesinin ebadı kadar olan, tefekkür çapı ve mahareti, bir ihtiyacı karşılamayan, kendi kendine varoluşunu gerçekleştirme istidadı taşımayan bir figür. Bunları söyledikten sonra kendisiyle neden ilgilendiğimiz sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor ki o cevap şudur; Mustafa Akyol, Türkiye’de bir “gazeteci figürüne” denk gelir. Meselemiz Mustafa Akyol’un kişiliği değil, prototipini oluşturduğu bu gazeteci figürüdür, konumuz da tam olarak bu figür.
Okumaya devam et

Share Button

İBRAHİM SANCAK’IN YAZISI YENİ ŞAFAK’TA

Yazarımıız İbrahim Sancak’ın, “Yeni Çağın İlk Büyük İmtihanı” başlıklı yazısı Yeni Şafak gazetesinde, bu gün (13.02.2014) yayında…

Yazının linki, YENİ ÇAĞIN BÜYÜK İMTİHANI

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(09.02.2014)-CEMAAT “DIŞ GÜÇ” OLDU

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(09.02.2014)-CEMAAT “DIŞ GÜÇ” OLDU

Yeni Şafak gazetesinin 09.02.2014 tarihli internet sitesinde “Şantaj Üssü Philadelphia” başlıklı bir haber var. Haber şu paragrafla başlıyor;

“Önce 7 Şubat, ardından 17 Aralık komplosuyla hükümete yönelik girişimlerini sürdüren ‘paralel yapı’nın, siyaset ve ekonomiye yönelik vesayet aracı olarak kullanmak için biriktirdiği ‘istihbarat arşivi’ni iki yıl önce kademeli olarak ABD’ye taşıdığı ortaya çıktı. Güvenlik birimlerinin takibinden kaçmak isteyen örgüt, kendilerine karşı kapsamlı bir soruşturma ihtimali belirince ‘delillerin ele geçirilmemesi için’ İstanbul-Bahçelievler ile İzmir-Çiğli’de saklanan istihbarat arşivini okyanus ötesine götürdü. Fethullah Gülen hareketine bağlı ‘paralel imam’ların, sözkonusu arşivi önem derecesine göre kademeli olarak naklettikleri öğrenildi.”

İşte meselenin püf noktası burası… Fethullah Gülen hareketi, bir legal bir de illegal kanadı olan kendi içinde de paralel bir yapıdır. İllegal kanadından legal kanatta faaliyet gösteren tabanın birçoğu habersizdir. Habersizdir ama illegal kanadı besleyen ve perdeleyen de legal kanadı temsil eden tabandır.
Okumaya devam et

Share Button

YAZARIMIZ NURETTİN SARAYLI’NIN YAZISI YENİ ŞAFAK’TA

Yazarımız Nurettin Saraylı’nın, “Bu Kavgada Tarafız” başlıklı yazısı Yeni Şafak Gazetesinin bugünkü (24.12.2013) nüshasında yayınlandı. Sitemizde, 22.12.213 tarihinde yayınlanmış olan yazı, bir “beyanname” mahiyeti taşımasıyla dikkat çekmişti.

Yazının linki, http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/bu-kavgada-tarafiz-24.12.2013-596528

Share Button

FATMA BARBAROSOĞLU TEFEKKÜR TEMRİNLERİ YAPIYOR

FATMA BARBAROSOĞLU TEFEKKÜR TEMRİNLERİ YAPIYOR
Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, tefekkür temrinleri yapıyor. Kendisi, yaptığı işi tefekkür faaliyeti zannediyor ama aslında sadece tefekkür temrinleri yapabiliyor. Tefekkürün ne olduğuna dair bir sayfalık “fikir” sahibi olmayanlar, tefekkür ehli gibi ortada salınıyor. Zihni faaliyet ile tefekkür faaliyeti arasındaki farkı bilmeyenler, zihni çalkantılarını tefekkür zannediyor. Zihni evrende mayalanan duygu, bilgi, hatıra vesaire birçok şeyin kuralsız şekilde hareket halinde olduğunu, bunların toplamının zihni faaliyeti oluşturduğunu, tefekkür faaliyetinin ise bu hengamenin içinde; sebebi, maksadı, istikameti muayyen, hikmeti muhtevi, derinliği zaruri, dili ve üslubu berrak, iradi bir faaliyet çeşidi olduğunu anlatmak zor iş. Türkiye’de fikir ve ilim adamlarının hala bir tefekkür tarifinin olmaması hazin, buna rağmen fikir ve ilim ehli oldukları iddiası ise komik.
Müslüman yazarların kalp ve zihin evrenlerine nüfuz eden iki tane öldürücü zehir var; birincisi kifayetsizliklerine aldırmadan “orijinal bir şey söyleme” çabası, ikincisi ise batıdan bir yazarın (filozofun, sanatçının, bilim adamının) eserinden iktibas etme gayreti. Birincisi tefekkür zafiyetinden kaynaklanan, hamile olmayan kadının doğurma çabasındaki ıkınmayı, ikincisi ise hala üzerlerinden atamadıkları “aşağılık kompleksini”, batılı yazarları okuduğu intibaı vererek aşma çabasını gösteriyor. Biraz ağır gibi görünen bu tespit ve tenkitler, meselenin özündeki kıymete dikkat çekme mesuliyetinden kaynaklanıyor. Okumaya devam et

Share Button

MEHMET ŞEKER-1-ZEVZEKLİĞİ GAZETECİLİK SANAN ADAM

MEHMET ŞEKER-1-ZEVZEKLİĞİ GAZETECİLİK SANAN ADAM
Mizah yazarlığı yapanların daha ciddi olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Mizahçılar, çok ciddi meseleleri mizah dil ve üslubu ile anlatıyorlar. Bir taraftan gülüyoruz ama diğer taraftan da bakıyoruz ki, o mesele o kadar derinliğine ancak mizahla tenkit edilir. Buna karşılık bazı “ciddi yazarlar” var ki, mizah yazarlarındaki ciddiyet yok. Mizah yazarı da olmadıkları için, yazdıklarına gülemiyoruz da. Yani iki taraftan da berbat haldeler.
Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı, Mehmet Şeker, ne mizah yazarı olduğu belli ne de ciddi bir yazar… Fikir adamı olmadığı ise aşikar… Hakkında bilinebilen tek hususiyet, fikir adamı olmadığı… Çünkü her yazısında fikir adamı olmadığı o kadar belli oluyor ki, herkes anlar.
Yazar, 06.01.2012 tarihli, “Sabah’ı sen al, atv’yi ben” başlıklı yazısında, öyle tuhaf şeyler yazmış ki, ciddiye alınamaz, mizah sayılmaz, boşluk doldurmaz, eksik gidermez, olsa olsa bir iki hususta itiraf sayılabilir. İlla ki bir tavsif yapacak olursak, tamamı “gevezelik”… Gevezelik nasıl olmuşsa Türk medyasında “gazetecilik tarzı” haline gelmiş. Hürriyet’in kurucusu (hangi Nadir idi o), “fikirsiz gazete çıkaracağım” dediğinde Necip Fazıl gülmüş, “öyle gazete mi olur” diye. Hürriyet gazetesine baktığınızda gerçekten de olduğunu görüyorsunuz değil mi? Hürriyet ile sınırlı kalsaydı razıydık, hatta o cinsten gazetelerle (Milliyet, Vatan filan) sınırlı kalsaydı yine razıydık. “Bizim” gazetelerde de, “fikirsizlik”, başka şekilde zuhur etti. Sırnaşıklık, gevezelik, sığlık vesaire şeyler, köşe yazısı olarak yayınlanıyor. Bazı yazarlar(!) her yazılarında aynı şeyi yaptıkları halde, yazmaya devam ediyorlar. Hani haftada bir kez gevezelik yapsa, insan biraz sabreder. Fikir adamı olmadıklarını anladık da, gazetecilik diye bir şey var. Yaptıkları sadece “köşe doldurmak” ve maaş almak… Mehmet Şeker de onlardan biri. Nasıl oluyor da yazmaya devam edebiliyorlar, af edersiniz, soruyu şöyle soracaktım, nasıl oluyor da yazmasına müsaade ediliyor? Bunun gibi adamların işine son verilse, okuyucular eksikliği, aşağı yukarı on yılda hissetmezler.
Problem şu; Hürriyet, Vatan, Milliyet gibi gazetelerde yazar homojenliği var. Tüm köşe yazarlarının seviyeleri neredeyse aynı, eşitliği, sığlıkta bulmuşlar ve bundan mutlular. Fakat Yeni Şafak gazetesinin bir sayfasında (12. Sayfasında) Yusuf Kaplan yazıyor, biraz ileriki sayfalarında (19. Sayfada) Mehmet Şeker yazıyor. 06.01.2012 tarihli gazete nüshasını elinize alın ve iki yazarın köşe yazılarını kesip yan yana koyun ve okuyun. Fikir adamı ile kahvehane müdavimi arasındaki farkı görürsünüz. Veya şöyle bir mukayese yapılabilir; Profesör ile ilköğretim ikinci sınıf öğrencisi gibi… Bunu niye söylüyorum, aynı gazetede “fikir adamı” var ve “gerçek fikir” yazısı kaleme alıyor fakat sayfaları çevirdiğinizde “kahvehane müdavimi”nin “gevezeliğini” köşe yazısı olarak görüyorsunuz. Okuyucuyu, bu ikisi arasındaki farkı göremeyecek kadar aptal mı sanıyorsunuz? Yusuf Kaplan veya Alaaddin Özdenören’in yazdığı gazetede, Mehmet Şeker ve Salih Tuna gibi adamlar niye yazıyor? Hangisi yanlış, Özdenören’in yazması mı, Şeker’in yazması mı?
Gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Bu yazarlar aynı gazetede yazdığında ortaya çıkan manzara (kompozisyon) şöyle bir şey; sekiz on kişilik bir sohbet meclisinde, üç-dört kişi, ağır fikri meseleler üzerine konuşuyor, insanlığın kurtuluşu için kafa patlatıyor, yan koltukta ise üç-beş kişi yüksek sesle bulmaca çözüyor, arada bir fikir adamlarının sözünü kesip onlardan, bulmacada bilemedikleri soruların cevaplarını istiyorlar. Veya şöyle bir manzara; ameliyathanede beyin ameliyatı yapan birkaç doktor var, eline diken batan bir hastayı pansuman için ameliyathaneye getirip, beyin ameliyatı yapan doktorların araç gereçlerini kullanmaya çalışan hemşireler…
Bize kızıyorlar, bu yazıları yazdığımız için… Yazmayalım ama manzara çok komik. Mehmet Şeker kendi yazısından başka köşe yazısı okumuyor olmalı. Çünkü aynı günkü gazetede, hem kendi yazısını hem de Yusuf Kaplan’ın yazısını yan yana koyup okusa, bir daha yazı yazmaz. Fikir haysiyeti olan adam o manzara karşısında bir daha yazı yazamaz, diyeceğim ama fikir haysiyeti fikir adamında olur. Mehmet Şeker fikir adamı değil ki…
Birkaç iktibas yapalım da, okuyucular Mehmet Şeker’in yazısını okumak ihtiyacı duyup da vakitlerini zayi etmesinler. Sabah ve atv satışı ile ilgili şunu söylüyor;
“Duyar duymaz hali vakti iyi durumda olan bir arkadaşa haber verdim. “Sen al, yabancıya gitmesin” dedim. Güldü, o kadar parası olmadığını söyledi. Destek çıkabileceğimi söylemem de kar etmedi. Hayretimi gizlemedim. “Yahu ben de seni zengin sanıyordum”.”
Yorum yapmamıza gerek var mı? Buna köşe yazısı diyor adam. Bu durum karşısında ne yapabilirsiniz ki? Bundan ibaret değil, bunun gibi başka gevezelikler de var. Mesela şu;
“Gazetenin ilk yıllarında patron işe geç gelmelerden rahatsızdı. Yönetim toplantısında “Herkes sabah 9’da işbaşında olacak” kararı alınmıştı. O dönem Yazı İşleri Müdürü olan Hakan Albayrak, toplantı arasında dışarı çıkınca kararı duyurdu. “Kimse geç gelmeyecek arkadaşlar! Bir dakika geç kalmak bile yok! Patron fena kızgın, aynen böyle söyledi”. Karar güzeldi ama itiraz etmek gerekiyordu. Teknik olarak mümkün olmadığını söyledim. “Nasıyani?” diye sordu Hakan. Açıkladım. “Herkes istenen saatte kapı önünde olsa bile içeri girecek, kartını okutacak, turnikeden geçecek… Yüzlerce kişi olduğundan, ister istemez bazıları birkaç dakika geç gelmiş görünecek”. Elbette bu bir nükteydi ve gülüştük. “Dur ben toplantıya döneyim de teknik açıdan mümkün olmadığını söyleyeyim” dedi. İçeride aynı şekilde aktarmış. Kulakları çınlasın, Recep Kış’tı galiba o itiraz karşısında şöyle tepki vermiş: “Zevzekliğin sırası değil kardeşim!”.
Anladık, nükte yapabiliyorsun, iyi de bunun köşe yazısında ne işi var. Dost sohbetinde anlatır gülersiniz. Köşe yazısında zevzekliğin ne alemi var. Ayrıca bunu itiraf ediyorsun?
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak@gmail.com

Share Button

SALİH TUNA NEDEN KAHVEHANEDE DEĞİL DE GAZETEDE

SALİH TUNA NEDEN KAHVEHANEDE DEĞİL DE GAZETEDE
Takip edebildiğim kadarıyla Salih Tuna’nın, herhangi bir konu hakkında orijinal bir tespit yaptığını, bir teklif sunduğunu, bir fikir ürettiğini görmedim. Varsa benim takip eksikliğime verilsin.
Fikir adamı (ve yazar) olmadığını anladık da, yazdığı karalamalar, kahvehane dili, üslubu ve seviyesinde. Neden kahvehanede değil de gazete köşesinde. Doğrusu benim bildiğim bazı kahvehanelerin dili daha edepli, daha seviyeli, daha orijinal… Neden kadınlar hamamında değil de gazetede diyeceğim ama erkek olup olmadığı hususunda kamuoyunda bir tartışmaya rastlamadım.
Her gün yazı yazmanın ne kadar zor olduğu malum… Eğer her gün yazacak kadar hacimli, dolu ve üretken değilseniz, birçok yazarın yaptığı gibi haftada birkaç gün yazın. Makul yolu bu… Çapınız müsaade etmiyor fakat yine de her gün yazmaya çalışıyorsanız, kahvehaneyle gazete köşesini karıştırmaya başlarsınız.
Yazarı anladık, o maaşını alıyor ve köşesini dolduruyor. Peki gazete yönetimi ve patronları neden bu zırvalara tahammül ediyor? Üstüne bir de maaş vererek…
01.12.2011 tarihli yazısına bakın; başlığı da “Hayatınızı Yiyim!”… Kahvehane gevezeliklerini gazetede yapsınlar diye maaş verecek kadar zengin gazete patronu var mı bu ülkede? İş dünyası akılsızlığa müsaade etmez, çünkü riskleri çok yüksektir ve insanı batırır diye biliyordum. Fakat gazetelerdeki yazarlara bakınca (sadece Salih Tuna değil) gevezelikler için maaş ödeyen çok sayıda iş adamı (gazete patronu) olduğunu görüyorum. Bir kısmı milyar dolarlarla bir kısmı yüz milyon dolarla meşgul olan gazete patronlarının bu gevezeliklere para ödeyeceğini zannetmiyorum. Problem ne öyleyse?
Emin Çölaşan vakasında olduğu gibi, köşe yazarlarını aslında gazete patronlarının dışında başka güç merkezleri mi tayin ediyor? Bu durumu Aydın Doğan gazetelerinde görmüş ve kanıksamıştık. Muhafazakar gazetelerde (hele de fikir gazetesi rolünde) bu tür yazarların bulunmasının anlamı ne? Bu gazetelerin yazar kadrosunu damı patronların dışında güç merkezleri tayin ediyor? Tamam da Salih Tuna’nın yaptığı gevezeliklere maaş ödeyecek gazete patronu dışında bir güç merkezi varsa, onların da akıbeti “derin devlet”, nam-ı diğer “Ergenekon” gibi olur. Çünkü derin devlet denilen herze, son dönemlerde “toplumun gerisinde kalan bir akıl formuna” sahip olduğu için yenildi. Mücadelenin dayandığı son merkez akıl hacmidir çünkü. Eğer Yeni Şafak gazetesinin yazarlarını da başka güç merkezleri tayin ediyorsa, yenilmeye mahkumdurlar. Bu seviyedeki insanlara “yazar” muamelesi yapıyorlarsa, zaten yenilmişlerdir, haberleri yok. Teorik alanda yenilmemek gerek, bu alanda yenildiğinizde pratikteki sonuçları biraz zaman alır ama mutlaka ortaya çıkar.
Yazının ortasına koyduğu pasaja bakın.
“’Ayakkabılarım su alıyor anne!..’
‘Tamam kızım, biraz daha sabret, alacağız…’
‘Simiiiyt, sıcak simiiyt…’
‘………………..’
Pardon, araya ‘mamat’ karıştı; biz ‘hayata’ devam edelim.”
Ne demek lazım buna? Bu yazının bir gazetede köşe yazısı olarak yayınlanması karşısında insan ne yapabilir? Bu yazıyı yazan, yayınlayan, yayınlanmasına müsaade edip üstüne para ödeyenlere söylenecek bir söz var mı? Sözün bittiği yer derler ya… Bu ondan daha beter.
Yazının her tarafı aynı… Çeşitlilik sadece zırvalama şeklinde… Şuna bakın…
“KCK. Aziz Yıldırım. Dersim. Kürt. Alevi. Öcalan. Kürt sorunu. Mehmet Eymür. İnönü. Nihat Doğan grup seksi İsrail’e bağladı. Celal Bayar. Balyoz. Kılıçdaroğlu. Sabiha Gökçen. Bomba. Ergenekon. UEFA. Şike. Heron. Tarihle yüzleşme. KCK. Operasyon. Suriye. İçişleri Bakanı. Heron. Hantepe. Gürsel Tekin. Askeri Şura. Hülya Avşar hala taş gibi.”
Bu arada öğrendik ki, Hülya Avşar da hala taş gibiymiş. Büyük bir bilgi ihtiyacımızı karşıladı sağolsun yazar.
Bunu yayınlayanlara hayret ettiğimizi ifade ederken, sansürden bahsetmiyoruz. Yazarların yazılarına müdahale eden bir yönetim ve patronaj talebimiz yok. Bizim derdimiz, gazete köşe yazarlarının bir seviyesi ve çapı olması gerektiği hususudur. Bu kadar seviyesiz biri yazar olamaz. Kahvehane dilini gazeteye taşıyamaz.
Gazetenin ve fikir dünyasının ve hayatın seviyesini düşürenlere ödül gibi maaş verilmesi hayra alamet değil. Batılılaşmış olan elitlerin bu ülkede bir “misyoner” gibi çalıştıklarını biliyoruz. Ülkeyi ve milleti batılılaştırarak tarihlerinden uzaklaştırmanın gönüllü misyonerleri… Muhafazakar medyanın böyle bir şey yapmayacağı kanaatindeyiz. Fakat onlarda seviyesizliğe fikir muamelesi çekmeye mi başladılar ne? Ülkedeki toplam kalitesizlik her şeye, herkese, her kuruma sirayet ediyor demek ki.
Bu türden eleştiri getirdiğinde ilginç savunmalar yapıyorlar. Yazarın “tarzı”, onun orijinal “üslubu” filan gibi. Yahu zırvanın tevili olur mu kardeşim? Ne tarzından, üslubundan bahsediyorsun, eldeki malzeme zırvanın ta kendisi.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Share Button