CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(17.02.2014)-Ekrem DUMANLI ile Yusuf KAPLAN’IN MÜNAZARASI

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(17.02.2014)-Ekrem DUMANLI ile Yusuf KAPLAN’IN MÜNAZARASI

Bugün (17.02.2014) Ekrem Dumanlı ile Yusuf Kaplan, her biri bir cepheyi temsilen aynı mahiyette yazılar yazmışlar. Tam da münazaralık iki yazı… Yusuf Kaplan’ın yazısının başlığı şu; “İslâm dünyasının umutlarını söndürmenin bedelini ödeyebilecek misiniz?”. Ekrem Dumanlı’nın yazısının başlığı ise şu; “Hesabını veremezsiniz!”.

Önce bir hususu tespit ve itiraf edelim; Yusuf Kaplan, Ekrem Dumanlı için ağır gelir. Bu ikisini münazara masasına oturtmak Ekrem Dumanlı’ya haksızlık olur, çünkü Ekrem Dumanlı, Yusuf Kaplan’ın karşısında sinek sıklet kalır. Bu durumda her ikisini aynı masaya oturtmak apaçık bir haksızlık olduğuna göre, bu haksızlığı yapmamamız gerekmez mi? Evet… Normal şartlarda böyle bir adaletsiz uygulamayı yapmamamız gerekir. Ne var ki Ekrem Dumanlı tüm kifayetsizliğine rağmen haddini bilmez bir eda ile meydanda dolaşıyor ve naralanıyor. Hal böyle olunca, bizde münazara masasını kurduk, buyurun;

*
Yusuf Kaplan umumi bir giriş yapmış Ekrem Dumanlı ve benzerlerinin seviyesini tespit için;
Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN YAZAR AİLEMİZE KATILDI

YUSUF KAPLAN YAZAR AİLEMİZE KATILDI

Yusuf Kaplan ile K.Maraş’ta yapılan 18.05.2013 tarihli, İSLAM MEDENİYETİNE DOĞRU BÜYÜK DOĞU programında yaptığımız sohbetlerden çıkan neticelerden biri de, yazılarının sitemizde yayınlanacak olmasıdır.

Yusuf Kaplan, kendisine olan muhabbetimizi bilir, kendisinin de bize olan muhabbeti malumumuz, istedik ki bir şekilde beraber olalım, beraber olmanın, aynı çerçevede görünebilmenin elan başka bir imkanı yok. Ümit ederiz ki başka çerçevelerde de beraber olabiliriz.

Yeni Şafaktaki yazılarını bir gün sonra sitemizde yayınlayacağız. Aynı gün yayınlamak istedik, kendileri de bundan memnun olacaklarını ifade ettiler ama gazete ile telif meselesi yaşanması ihtimali, bu imkandan mahrum etti.

Arada bir sadece bizim site için yazı kaleme alacağını düşünüyoruz.

Yusuf Kaplan, aramıza hoşgeldiniz, teşrif ettiniz.

Share Button

ZAYIFKEN KEMALİST OLMADIK GÜÇLÜYKEN Mİ OLACAĞIZ

ZAYIFKEN KEMALİST OLMADIK GÜÇLÜYLEN Mİ OLACAĞIZ
10 Kasım geldi, Müslüman entelektüellerin bazıları (mütefekkirler değil) tuhaflaştı. Murat Menteş’in yazısındaki ucubelik, Müslümanların tefekkür dünyalarına bodoslama daldı. Müslümanların zihni evrenlerinde ilk ayaklanan, “hassasiyet” oldu. Çünkü Menteş, temel hassasiyetlerden birini dinamitledi. Hassasiyet meselesi, tüm fikriyatın üzerinde mevzilenmiş, tüm fikri müktesebatın muhtevasına sirayet etmiş kıymettir. Hassasiyet, fikirden, idrakten, izahtan öncedir. Tefekkürün, idrakin, istikametin ana mecrasıdır, hassasiyet olmadan bunlar vücut bulamazlar. İslami hassasiyeti kaldırdığınızda, Kur’an-ı Kerimi okuyan Müslüman alim ile müsteşrik bilim adamı arasındaki farkı izah edemezsiniz. Zaten de böyle mi oldu ne? İslam, imandan sonra talep ettiği en mühim mesele olan hassasiyet kaybıyla okunmaya ve anlaşılmaya başlandı, her şey ile eklektik bir harmanlamaya konu olmaya başladı.
Hassasiyet meselesi her nedense pek konuşulmaz. Gündeme getirilmediği için ne olduğu bilinmez. Müslüman şahsiyet terkibindeki yeri hatırlanmaz. İdrake mukaddem olduğu anlaşılmaz. Hele de iman ile idrak arasındaki koridor olduğu hiç farkedilmez. Bu koridor ortadan kaldırıldığında imanın, idrakin mebdei ve mansıbı olduğu asla kavranamaz. Hal böyle olunca, kapitalist Müslüman, anti-kapitalist Müslüman, Kemalist Müslüman, çağdaş Müslüman ila ahir gibi ucube sentezleme (terkip etme değil) çabaları kendine yol bulur hatta “naif yaklaşımlar” olarak itibar da görmeye başlar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-24-YUSUF KAPLAN’IN DİLİ, “İŞTE BU”

İSLAMCILIK MESELESİ-24-YUSUF KAPLAN’IN DİLİ “İŞTE BU”
Yusuf Kaplan’ın 02.09.2012 tarih, “Hakikat yolculuğu: İlahi ahlak ve üç mertebesi” başlıklı yazısında kullandığı dile bakınca, güneşi, atlas kumaşa sarıp sandıkta sakladığı anlaşılıyor. Oysa güneş görülmeli, görülmeli ki göstermelidir. Hem güneşi görmeye, hem de ışığı ile gösterdiklerini görmeye ihtiyacımız var. “Niye saklıyorsun, bu kıymetin cimriliği mi olur?” diyeceğim, kızacak. Dil böyle bir kıymettir, hem kendi görülmek ister, hem de gösterdiklerinin görülmesini… Çünkü “gösterebilme” istidadı olan az sayıdaki “kıymetten” biridir.
“Hakk, kendisini hakikatte dercetmiş, setretmiş ve tecellî ettirmiştir.”
Bu cümle, terkip unsurları olan mefhumlar değiştirilerek başka bir kelime gurubuyla örülebilir mi? Cümle kırk şekilde yazılabilir de, bu manayı vereceğini söyleyebilecek bir yiğit var mı? Tüm kelimeleri bir tarafa bırakın, sadece “tecelli” mefhumunu cümleden çıkarın, tüm mana çökmez mi? Bu cümledeki manayı, başka kelimelerle ifade ederek, “bak oldu, ne var bunda, dil dediğin bir araç” diyenler, bu cümledeki manaya asla nüfuz edemezler. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU

İSLAMCILIK MESELESİ-21-YUSUF KAPLAN’IN VAROLUŞ YOLCULUĞU
Yusuf Kaplan, 30.07.2012 tarihli, “İslamcılık: Varoluş yolculuğumuz” başlıklı yazıda, yaygın fikirleri dikkat çekici dil ile ifade ediyor. Yaygın olması, “doğru” olmasına mani değil, Kaplan, doğru fikirlerden bahsediyor fakat ifade şekline bakıldığında, artık lise talebelerinin bildiği ve anladığı fikirleri (bu kadar yaygınlaşmış olanları) kendi keşfetmiş gibi yazıyor. Şu ifadedeki dil hariç muhteva tüm fikir adamları tarafından bilinmekte ve dillendirilmektedir; “Müslüman toplumlar, İslâm’la ilişkilerini, başkaları üzerinden, çağdaş seküler zeitgeist (zamanın ruhu) üzerinden kuruyorlar. Bir kendi’leri, kendi zeitgeist’ları yok çünkü.” “İslam’ı batıdan anlamayın, bizzat İslam’ın kendisinden, kendi kaynaklarından anlayın” diyecek fakat bu gerçeği herkesin bildiğini bildiği için, onu orijinal bir şekilde söylemeye çalışıyor. “Müslüman toplumlar, İslam ile ilişkilerini batı üzerinden kuruyorlar” demek isterken, kendisi bizzat İslam ile irtibatını (kullandığı dil itibariyle) batı üzerinden kuruyor.
Fikir adamlarının başına gelebilecek en kötü şey, tıkanmaktır. Hem yüksek perdeden fikir adamlığı taslamak zorundadır (pozisyonundan dolayı) hem de imali fikir istidadını kaybetmiştir. Bu durumda çok fazla ihtimal kalmaz önünde. Çoğu, orijinal bir şeyler söylemek, fikir adamlığını göstermek için “saçmalamaya” başlar. Zeki olan bazıları ise “dil” ile oynamaya başlar. Yusuf Kaplan ikincisinden, çok şükür ki saçmalamıyor. Yeni bir şey söyleyemeyeceğini farkettiği zaman dil ile oynuyor, farklı bir dil kullanıyor, herkesin bildiği ve kullandığı bir gerçeği bile başka bir dil ile ifade ederek günü kurtarıyor, kurtardığını zannediyor. Bir fikri aynıyla tekrar etmek fakat tekrar olduğunu gizlemek için dil ile oynamak, “fikir hilesidir”. Türkiye’de bu hile çok yaygın… Okuyucuların idrak zafiyetine sığınarak pervasızca kullanılan bu “hile”, artık ömrünü doldurmuş olmalıdır. Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN’IN DİLİ İLE İLGİLİ YAZIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA

YUSUF KAPLAN’IN DİLİ İLE İLGİLİ YAZIMIZ HAKKINDA AÇIKLAMA
İslamcılık tartışmasının psikiyatrik incelemesi-1-önsöz yazımızın sonunda, “İlk yazımız Yusuf Kaplan’ın dili ile ilgili bir inceleme” olacak demiştik. Bu yazımızın yayınlanmasından sonra Yusuf Kaplan’ın köşesinde yayınlanan yazıya baktık da, bizim üzerinde çalışma yaptığımız eski yazılarındaki “dil” kalmamış, yerine berrak bir dil gelmiş. Böyle bir dil kullanmaya başlamışken, yazdığımız yazıyı yayınlamak, üzüm yemekten ziyade bağcı dövmek olacaktı. Her ne kadar Yusuf Kaplan bize bir “yazıya” mal olduysa da, “şan olsun” diye yazı yazmadığımızın bilinmesini isteriz. Bu arada yazıyı kendisi isterse gönderebiliriz.

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-18-YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-1-

İSLAMCILIK MESELESİ-18-YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-1-
Malum olduğu üzere konumuz Yusuf Kaplan değil, yazı serimizin üst başlığı olan “İslamcılık Meselesi”… İslamcılık meselesi tartışılırken, muhtevanın, muhtevanın içine döküldüğü mahfazanın yani dil bahsinin konuşulmaması mümkün değil, olmamalı. İslamcılık tartışmasına katılırken, her yazar ile ilgili değerlendirmeleri, onlarda temayüz eden “müspet” ve “menfi” cihetlerle tetkik etmeye çalışıyoruz. Dil meselesini Ali Bulaç ile değerlendirmemiz zannediyorum eksik kalmasına sebep olur, zira Ali Bulaç’ın böyle bir meselesi olduğuna rastlamadık. Fakat hem yazılarında menfi ve müspet tezahürlerine rastladığımız hem de dil bahsinde hassasiyetini bildiğimiz Yusuf Kaplan üzerinden dil meselesini konuşmak faydalı olabilir.
Yusuf Kaplan’ın İslamcılıkla ilgili yazılarında kullandığı dilin dikkatlere sunulması, idrak edilmesinin sağlanması gerekiyor. Aslında kullandığı dil, Yusuf Kaplan’ın umumi dilidir ve İslamcılık yazılarına hasrettiği bir dil değil fakat bu bahis, “hususi bahislerimizden” olduğu için, burada kullanacağı dilin daha hassas olacağı zannındaydık.
Yusuf Kaplan’ın kullandığı dilde, dikkat çeken bazı hususiyetler var. Birincisi önceki yazımızda (İslamcılık meselesi-17-Yusuf Kaplan’ın yazı dili) bahsettiğimiz, bize ve kendine, tabii olarak da İslam’a ve fikriyatımıza uygun olmayan “yabancı dil” kullanmasıdır. Bu hususu, önceki yazımızda izah etmeye çalıştığımız için bu yazıda konu edinmeyeceğiz. Bu yazımızın konusu, Kaplan’ın “fikir dili”nde dikkat çeken üç hususiyettir.
Birincisi, Kaplan’ın “dil inşa” etme çabası… Mevcut lisan havzasında “dil inşası” ile uğraşan, böyle bir konu olduğunu farkeden, bunun ihtiyaç olduğunu anlayan çok az sayıda fikir adamı var, birisi de Yusuf Kaplan… Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ PSİKİYATRİK İNCELEMESİ-1-ÖNSÖZ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ PSİKİYATRİK İNCELEMESİ-1-ÖNSÖZ
İslamcılık tartışması başladığından beri heyecanla gazeteleri takip ediyoruz. Heyecanlanmamak mümkün değil çünkü ilk defa (diğer arkadaşlarda bahsetti ama zikretmeden geçemeyeceğim) medyada bu kadar önemli bir mesele tartışmaya açıldı. Özellikle ve dikkatle takip ediyoruz.
Tartışmaya www.fikirteknesi.com sitesinden iki yazar “seri yazı” ile katıldı. İbrahim Sancak, tartışmayı, Türkiye ortalamasının çok üzerinde götüren, özellikle de tartışmanın istikametini tayin etmeye çalışan, tartışmayı önemli meselelere çekmeye uğraşan yazılarıyla güzel bir katkıda bulunuyor. Nurettin Saraylı’nın kendine özel bir alan açması da dikkat çekici, İslamcılık tartışmasının haricileri yazı serisi, tartışmayı “cepheden” savunan bir pozisyon alışın misali. Gerçekten çok hoş…
Aslında bu mesele benim işim değildi. Tartışmaya yazılarla katılmak yerine okuyucu olarak dahil oluyordum. Son zamanlarda medyada boy gösteren bazı yazılar (Nurettin beyin konu edindiği yazılar), biraz dikkatle incelendiğimde benim sahama girdiğini gördüm. Psikiyatrik zihni organizasyonlarla karşı karşıyayız ama kimse bunun farkında değil. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-17-YUSUF KAPLAN’IN “YAZI DİLİ”

İSLAMCILIK MESELESİ-17-YUSUF KAPLAN’IN “YAZI DİLİ”
Her ilim dalının, her fikri çerçevenin, her beyanın bir dili var. Dil bunların hepsinden öncedir, önceliklidir. “Dil bir vasıtadır” demek için, dilbilimle birkaç gün bile ilgilenmemiş olmak gerekir. Dilbilim ile ilgili orta halli bir kitap okuyan insan, o zamana kadar ilgilenmemişse, her şeyi bırakır ve dil bahsi ile ilgilenmeye, zihni evrenini yeniden inşa etmeye koyulur.
Meseleyi Haki Demir’in yaklaşımıyla ifade edecek olursak, “önce iki ilim vardır, tüm ilimler bu iki ilim ile idrak ve izah edilir, bunlar dil ve matematiktir” der. “İslam Medeniyet Tasavvuru, Terkip ve Tasavvur” isimli kitabında, ilimlerin tasnifi kısmında, matematiğin de bu günkü haliyle “eksik” olduğunu, ya yeni bir matematik ilminin kurulmasını veya mevcut olana yeni bir alan eklenmesi gerektiği söyler. Diğer taraftan insanın doğumdan sonra zihni evreninin açılması, gelişmesi, hacminin büyümesi ve düşünce zeminin ve malzemelerinin oluşması için dilin şart olduğu, insanın öğrendiği dil ile doğrudan zihni evrenini inşa ettiği, dilin “mana haritasının”, zihni evrendeki tüm düşünce ve duygu mayalanmalarının kaynağı olduğu, bilenlere malum.
Sahip olduğunuz dilin mana haritası, tabii olarak düşünce ufkunuzu oluşturur. Dil bahsini sadece bir araç olarak görenler, “dil hapishanesine” düştüklerini bile anlamayan fikir garibanlarıdır. Çünkü dil, mana haritasıyla, hem bir potansiyel fikir yekunudur, hem bir mantık örgüsüdür, hem de bir anlayış çerçevesidir. Sahip olduğu dilin anlayış çerçevesini aşan, mantık örgüsünü geliştiren, fikir yekununu artıranlar ise “büyük adam” olarak tarihe geçmiştir ki dili geliştiren bunlardır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR, “DÜŞÜNCE AJANI”
İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç, Zaman gazetesi yazarı, işin ilginç tarafı, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin kahir ekseriyeti de Zaman gazetesinden çıktı. Üstelik Zaman gazetesi, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin hayat alanı oldu. Sanki İslamcılık meselesine ve tartışmasına cepheden tavır alan, bu tartışmayı doğmadan boğmak isteyen, İslamcılık cereyanının da yeniden canlanmasını engellemeye çalışan bir mevzi kazmaya başladı. Gerçekten böyle midir yoksa bunlar bizim yanlış anlamalarımız mıdır bilinmez. Yanlış anlamış olmayı gazetenin genel yayın yönetmeninden daha fazla arzu ederiz. Ümit ederiz ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanmasına müsaade ettiği yazılar “hususi” bir seçim neticesi değildir de, tartışmaya katkıda bulunma düşüncesinden kaynaklanıyordur.
Düşünceye yol açmak, tartışmaya katkıda bulunmak, “bir de bu boyutu var” türünden bir açılım sağlamak mıdır yapılanlar? Doğrusu karar vermek zor, ne var ki karar veren biri var; Yusuf Kaplan… Yusuf Kaplan son yazısında, gazete yönetimini Fethullah Hoca’ya şikayet ederken, Bilal Sambur gibilerinin yazılarını, “düşünce sınıfından” saymıyor, tam bir hezeyan kabul ediyor. Bu tavrıyla da doğrusu isabet kaydediyor.
*
Bilal Sambur, 19.08.2012 tarihli yazısında, falso yapmaya hiç vakit kaybetmeden, başlığında başlıyor; “İslam, İslamizmden Ayrılmalı”. Yazının başlığı, muhtevasını tamamen özetliyor, aslında sadece başlığı atsaydı ve başka bir şey yazmasaydı da zaten konu anlaşılmış olacaktı. Fakat anlaşılan o ki, Bilal Sambur’un falso yapma istidadı çok yüksek. Muhtemelen editörün seçimi olan, yazının başlığı altındaki “spot”ta, şu ifadeler dehşet;
“İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir.” Okumaya devam et

Share Button

“İSLAMCILIK MESELESİ” YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

“İSLAMCILIK MESELESİ” YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMA
Yazı serisine başlarken, şöyle düşünmüştüm, tartışmaya katılan bir yazarın fikirlerini değerlendirmeyi bitirene kadar ona devam etmek, ondan sonra başka bir yazarın fikirlerini değerlendirmeye başlamak… Gelişmeler bu tertip içinde yazmamıza mani oluyor. Ali Bulaç o kadar yoğun yazdı ki, onun yazılarını bitirmek mümkün olmayacak ve diğerlerine sıra gelmeyecek. Sıra gelse bile aktüelliğini kaybedecek. Yazarların fikirlerini değerlendirirken, belli aralıklarla durup, nazari tespitler yapmak, tekliflerde bulunmak gerekiyor ki bu durumda yazı tertibimiz iyice verimsizleşiyor.
Yazı serisinin tertibini değiştirdik. Bir yazarın bir miktar yazısını değerlendirdikten sonra ara verip, nazari tespitlerimizi aktaracağız ve başka bir yazara geçeceğiz. Daire tamamlandığında başa dönüp aynı yazarlardan devam edeceğiz.
*
Bu arada, Nurettin Saraylı’nın da sitemizde İslamcılık tartışmalarıyla ilgili yazı serisine başlaması güzel oldu. Nurettin bey, zekice bir kararla, meselenin “eksik” kalan boyutunu kendine saha olarak seçti. İslamcılık tartışmasının “haricilerini” yazı serisi yapmaya karar verdi, kendisine kolay gelsin diyor, teşekkür ediyorum. Teşekkürümün sebebi, benim yalnız başıma tüm tartışmayı takip etme kifayetsizliğimdir. Nurettin beyin sahiplendiği alana ait bazı yazarlar benim listemde vardı, onları da Nurettin beye tevdi ettim. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-1-GENEL BAKIŞ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-1-GENEL BAKIŞ
Bir konu gündeme gelmeden, gündemi oluşturan fikir adamları o konuyu konuşmadan (tartışmadan) muallakta kalıyor, ne olduğu belirlenemiyor. O konu ile ilgili olduğu zannedilen fikir adamlarının da bakışı, kavrayışı, seviyesi anlaşılmıyor, kamuoyu sadece zanlarıyla baş başa kalıyor. İslamcılık tartışması bu hadisenin orijinal bir misalini oluşturdu. Tartışma başlamadan önce, kamuoyunda tanınan birçok fikir adamı (yoksa köşe yazarı mı demeliyiz) “İslamcı” zannediliyordu. İslamcı zannedildiğini söylediğimiz fikir adamlarının bulunmadığı mecliste, onların fikri hüviyeti konuşulsa, herkes ittifakla “İslamcı” olduğuna hükmederdi. Bu ne demek? Kamuoyunda tanınan köşe yazarlarının, fikri hüviyetlerini kafi derecede ortaya koyamadığı anlamına gelmiyor mu? Başka bir ifadeyle, yazılarını okuduğumuz köşe yazarları, fikri hüviyetlerini ifade etmekten aciz halde değiller mi? Ya da bu bir acizlik değil de fikirsizlik hali mi? Yani bir konu tartışmaya açılana kadar, herhangi bir köşe yazarının o konuyla ilgili tavrı, kararı, tercihi, yaklaşımı belli olmuyor. İnsanlar “zanlarıyla” baş başa kalıyor, kendi zanlarıyla inşa ettikleri bir fikri hüviyeti onlara giydiriyor ve o şekilde okumaya devam ediyor. Fikir piyasası için dehşetengiz bir durum… Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ
Vatan gazetesi, Yeni Şafak gazetesinin 18.02.2012 tarihli nüshasında yayınlanan Yusuf Kaplan’ın “Neyin kavgasını verdiğimizin farkında mıyız acaba?” başlıklı yazısını, “Yeni Şafak gazetesinde Ergenekon sanıklarını savunan isyan!” başlığı ile haber yaptı. Vatan gazetesi yöneticileri, bu faaliyete “gazetecilik” adını veriyor olmalılar. Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN-3-FİKİR ADAMLARININ YAPAMADIĞINI HALKTAN BEKLİYOR

YUSUF KAPLAN-3-FİKİR ADAMLARININ YAPAMADIĞINI HALKTAN BEKLİYOR
Türkiye’de ciddi bir mesele var, siyasi ve içtimai süreçler, ortasından okunuyor. Müslümanların, Özal ile başlayan Akparti ile devam eden yeni imkanlar elde etmeleri, işin kaynağına inilmeksizin değerlendiriliyor. Yazarın biri çıkıyor, cipe binmelerinden şikayet ediyor, başka biri lüks kıyafetlerine takıyor, diğeri pahalı restoranlarda yemek yemeleriyle boğuşuyor. Tenkitlerinin sonunda hiçbir teklifleri yok, bir teklif getirme mecburiyetinde olduklarını bildiklerinden, en kolay yola başvuruyor ve “sade yaşayın” türünden birkaç klasik laf ediyor ve yazıyı (konuyu) kapatıyor. Tenkitlerin tamamına yakını da doğru fakat teklifsiz tenkit, “gece konduyu” sıhhatsiz mesken olduğu için yıkıp, yerine bina yapmadan oradaki aileyi kışın ortasında sokakta bırakmaya benziyor. Gecekonduyu yıkma gerekçesi tamamen doğru, adam da bu doğruya yaslanıp, hiçbir tefekkür çilesi çekmeksizin ve kendi “yazarlık konforunu” bozmaksızın gecekonduyu yıkıyor. Yıkma gerekçesi doğru ya, gerisini hiç dert etmiyor. “Yahu sen deli misin, aile çocuk, ihtiyar sokakta kaldı” diyecek olduğunda, yıkma gerekçesini gözünün içine sokuyor ve “bu yanlış mı?” diye soruyor. O doğru olmasına doğru da be adam, doğrunun bir kısmı, “yarım doğru” hayatı ne hale getirir bilir misin? Ama bilmez… Oraya kadar okumadı. Çünkü ülkede “fikir adamı” nedir, bilen yok. Hayatın içinden bir parça fikir kırıntısı kapan, meydan yerine, Üstad edalarıyla ve nara atarak giriyor. Dünyanın en başarılı kalp ameliyatını yapan cerrahın, göğsü kapatmadığını, dikmediğini filan düşünür müsünüz, neye yarar o kadar başarılı ve “doğru” iş yapmış olması?
İçtimai süreçleri ortasından okumak veya süreçlerin bir aşamasını, parçasını, kısmını tetkik etmek, Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle “konformizmdir”. Ne konformiz mi? Yazar konformizmi… Fikir adamı konformizmi değil, fikir adamlarının konformizmi daha farklı…
Bu tuzağa Yusuf Kaplan’ın düşeceğini zannetmiyordum. Süreçleri ortasından okumak, değerlendirmek, tenkitler yapmak… 10.02.2012 tarihli “Tükiye’nin “din”i: Araçsallaştırma” başlıklı yazısı, orijinal teşhisler ihtiva ediyor gibi görünen fakat tam olarak bu zihni tuzağa düşmenin misalini oluşturan türden.
Daha önceki yazılarımızda görüleceği üzere, Yusuf Kaplan, kıymet verdiğimiz, yazılarını takip ettiğimiz bir fikir adamı. Bu sebeple Yusuf Kaplan’ı diğer köşe yazarları ile aynı çerçevede değerlendirmek ve tenkit etmek niyetinde değiliz, hiç olmadık. Yusuf Kaplan, fikir adamı olarak tenkit listemizde, köşe yazarı olarak değil… Fikir adamı olması, daha hassas daha dikkatli bir tenkit gerektiriyor. Fakat aynı zamanda fikir adamı olması, kendisinin de daha hassas ve dikkatli olmasını gerektiriyor. Köşe yazarlarının çoğunda “normal” karşıladığımız yanlışlar, fikir adamlarında (misalimizde Yusuf Kaplan’da) normal değil. Çünkü fikir adamlarının köşe yazarlarına nispetle seviyeleri (ve standartları) daha yüksektir.
*
Yusuf Kaplan, mezkur yazısında özet olarak “dinin araçsallaştırılmasından” bahsediyor. Tespiti doğru. Fakat bir problem var. Laik, Kemalist, ateist siyasi ve hukuki rejimin seksen yıllık tatbikat ve tortuları, dine ancak bu kadar yer açtı. Dinin araçsallaştırılmasından başka bir imkan alanı açması beklenmezdi zaten. Çünkü laik/seküler hayat anlayışı, hiçbir “üst kıymet” kabul etmez, dünyada ve hayatta varolan her şey, araçtır, araç kıymetindedir. Böyle bir vasatta, “kendi haline bırakılan” her kıymet, tabii ve mecburi olarak araçsallaşır. Zaten kendisi de, yazısında laik/seküler anlayışın laikliği de araçsallaştırdığını söylüyor. Bu noktaya kadar uzanan tespiti, ilginçtir ki burada kalıyor. Bu kadar mühim bir konunun, bir köşe yazısında kafi derecede izah edilebileceğini düşünmüyoruz tabii ki. Fakat yazının toplam kompozisyonundaki eksiklik, meselenin “merkezi konusu”dur. Merkezi konusuna temas edilmeyen her mesele, eksiktir hatta hiçtir. Bu sebeple ilgilenmek ihtiyacı duyduk.
Seksen yıllık cumhuriyet operasyonu, ülkede İslam adına hiçbir emare bile bırakmamak için tüm gücünü seferber etti. Operasyonun başlangıcında Müslüman ilim adamları katledildi, İslami müesseseler binalarına kadar imha edildi, Kur’an-ı Kerim yakıldı ve yasaklandı. Bunlar yaşanırken Müslüman insanlar, imanları ile hayatları arasında tercih yapmak zorunda kaldılar. İslam adına bir adet kitap bulamadıkları dönemde, hayatın tüm altyapısı Allahsızlık üzerine bina edildiği için, İslami hayatı inşa etmek bir tarafa, İslam’ın ne olduğunu bile öğrenemediler. İslam, bu ülkede, cumhuriyet operasyonuyla, “orta malı” haline getirildi. Herkesin söz sahibi olduğu, özellikle de Allahsızların söz sahibi kılındığı bir sahipsiz mal…
O kadar ağır şartlarda yaşayan Müslümanlar, imanlarını köylere, dağlara, mağaralara, yer altına girerek muhafaza ettiler. Bazen imanlarını muhafaza etmenin tek yolunun “yobazlık” olduğu şartlar manzumesine mahkum edildiler. Evet… İmanlarını bazen yobazlık formunda muhafaza ettiler. Yirmili, otuzlu, kırklı yılların “yobaz Müslümanları” tarihin, dinine en sadık Müslümanlarıdır. Her şey İslam’ı tekzip için organize edilmiş haldeyken, İslam imanını, her şeye rağmen muhafaza edecek kadar kıymetli insanlardı. Bu günün Müslümanları, dinlerini ve varlıklarını, o zamanın “yobaz Müslümanlarına” borçludur. O yobaz Müslümanlar olmasaydı, bu gün bu ülkede İslam’ın adı bile kalmazdı.
Gün geçti, zaman döndü, Müslümanlar birtakım imkanlara kavuştular. İslami eğitim müessesesi kalmadığı için İslam’ı öğrenmekten mahrum, İslami hayatı inşa etmenin imkanları kalmadığı için İslam’ın hayatından mahrum, İslami anlayışın zihni, kalbi ve akli kodları kaybolduğu için İslam ilim ve fikriyatını inşa etmekten mahrum bir halk ile karşı karşıyayız. Kendi haline kalan, hayatın tabii seyirlerine ve süreçlerine mahkum olan, İslam’ı bazı alametlerden ibaret gören bir halkın içtimai, siyasi ve iktisadi süreçlerine şahit oluyoruz. Peki ne bekliyoruz?
Müslüman fikir ve ilim adamlarının, İslam’ın medeniyet tasavvurunu geliştiremediği bir fikir piyasasında halktan ne bekliyoruz? Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslami hayatı inşa edecek “kurucu düşünce” seviyesine çıkamadığı, “kurucu şahsiyeti” terkip edemediği bir vasatta halktan ne bekliyoruz? Müslüman fikir ve ilim adamlarının, İslami müesseselerin sistem ve modellerini geliştiremediği bir ülkede halktan ne bekliyoruz? Mesela bir “Karz-ı Hasen” müessesesini bile oluşturamayan, kuramayan, işletemeyen fikir ve ilim adamlarının piyasasında halktan “yüksek idrak” mahsulü tavır, eda, tatbikat vesaire beklemek ne demek? Biraz ayıp olmuyor mu?
*
Cemiyetin ufku kim? O cemiyetin fikir ve ilim adamları değil mi? Fikir ve ilim adamı edalarıyla ortada dolaşanların ufku, bu halkın ufkundan ne kadar ileridir ki? İslam’ı anlayacak ve tatbik edecek, tatbik fikrini ve müesseselerini inşa edecek, tatbikatı takip ve murakabe edecek olanlar fikir ve ilim adamları değil mi? Bunların eserleri nedir ki, halkın hayatı ne olsun? Fikir adamı müsveddelerinin en kolay düştüğü tuzak, halkı tenkit etmek… Halkın murakabe altında bulundurulması lüzumu açık… Fakat halkın önüne hiçbir şey koymadan onu tenkit etmek, çok ucuz değil mi? Hiçbir fikri derinliği olmayan, hiçbir İslami kültürle donanmayan iş adamlarının biraz para kazandığında ne yapmasını bekliyorsunuz? Fikir ve ilim ile iştigal edenlerden ne gördük ki, hayatı boyunca para kazanmak için uğraşan, bir taraftan da Müslüman kimliğine sahip olan adamlardan ne görelim. Bu yük (mesuliyet) fikir ve ilim adamları tarafından taşınabiliyor mu ki, işadamları tarafından taşınabilsin.
*
Doğrusu tüm bunların Yusuf Kaplan’a meçhul olmadığı zannındayız. Öyleyse niye yazıyoruz? Çünkü fikir kıymetli… Dikkatsizliğe gelmiyor, idraksizliğe gelmiyor, ucuzluğa gelmiyor. Fikir adamı, kendine meçhul olmayanı, meçhul bırakmamalı. Meçhul bırakırsa, kendine meçhul olduğu zannını besler.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak@gmail.com

Share Button

FİKİR ADAMLIĞI VE KÖŞE YAZARLIĞI

FİKİR ADAMLIĞI VE KÖŞE YAZARLIĞI
Fikir adamı olmak, birçok konuda kapsayıcı fikir sahibi olmaktır. Derinliğine ve genişliğine doğru hacimli fikirlere sahip olmak, gazetede küçük alanlara sıkışmaya manidir. Köşe yazarlarına ayrılan alanlar, hangi fikrin anlatılması için kafi gelir ki. Gerçekten fikir adamlarının köşe yazarlığı yapması ciddi bir handikaptır. Herhangi bir konuda sahip olunan fikrin, dibacesi bile sığmaz o köşelere.
Buradan hareketle fikir adamlarının gazete köşe yazarlığı yapmaması gerektiği neticesine varılmaz. Bir doğru üzerine bir yanlış inşa edilmez. Bir gazetedeki köşe yazarlarının en az yarısının fikir ve ilim adamı olması şarttır. Mesele, fikir adamlığı ile köşe yazarlığı arasındaki münasebetin doğru kurulmasıdır.
Fikir adamları gazetedeki köşeleri nasıl değerlendirmelidir? Soru şu şekilde de sorulabilir, fikir adamları köşe yazarlığını nasıl yapmalıdır?
Kısa yazılarla çok şey anlatmak imkanı var mıdır? Vardır. Zordur ama vardır. Gerçek fikir adamlarının kısa yazılarla çok şey anlattıkları vakidir. Fakat bu noktada başka bir problem ortaya çıkar. Kısa yazıyla çok şey anlatmak, fikri dürüp bükerek öz haline getirmeyi gerektirir. Bir konudaki fikri ne kadar öz (özet) haline getirirseniz, o nispette anlaşılması zorlaşır.
Fikri kısaltmak (özetlemek manasında) zordur. Hakikaten bir fikrin “efradını cami, ağyarını mani” olacak şekilde özetlemek, her yiğidin harcı değil. Her yiğidin harcı olmadığı gibi yiğitler bile fikri özetlerken bir taraflarını kırar döker. Çünkü fikrin özetlenme istidadı sınırlıdır. Fikir adamı ne kadar mahir olursa olsun, fikrin özetlenmesi, özetlenebilme istidadına çarpar. Öyleyse önümüzde üç adet problem var; birincisi özetlenen fikrin derinleşmesinden ve giriftleşmesinden dolayı anlaşılması zorlaşıyor, ikincisi özetlemek için maharet gerekiyor, üçüncüsü fikrin özetlenme istidadına riayet edilmesi şart.
Bu problemler nasıl aşılır? Fikir adamları bu problemleri nasıl aşıyorlar? Piyasada görüldüğü kadarıyla fikir adamları köşe yazarı olmuyorlar. Veya gazeteler fikir adamlarına köşelerini açmıyorlar. Daha önceki yazılarımızda tenkit ettiğimiz üzere, gazetelerin fikir adamlarını istihdam etmemesi, büyük bir problem. Gazeteler mi istihdam etmiyor yoksa fikir adamları mı köşe yazarlığı yapmıyor bilmem ama gazetelerde fikir adamı fevkalade az. Gazetelerin köşe yazarlığından uzak durmak, fikir adamlarının bahsini ettiğimiz problemle karşılaşmalarına mani oluyor. Gazetelerde bulunan az sayıdaki fikir adamları bu problemi nasıl aşıyor?
Bir kısmı köşe yazarlığı ile fikir adamlığını birbirine karıştırmıyor. Fikir adamı kimliğiyle kitap yazıyor ve yayınlıyor. Gazetede ise haber-yorum dedikleri cinsten işlerle meşgul oluyorlar. Bu yaklaşım nispeten problemle yüzleşmekten uzak tutuyor. Fakat bu yaklaşım aynı zamanda az da olsa çalıyı dolaşmak gibi geliyor. Haber-yorum cinsinden yazılar yazmak sanki daha çok gazetecilerin işiymiş hissine kapılıyorum. Fikir adamlarının haberlerden (hadiselerden) mücerret bir hayat yaşamaları gerektiğini söylemiyoruz tabii ki. Ayrıca haber-yorum yazmaları da gerekebilir ve yazarlar. Mesele fikir adamı hüviyetiyle “fikir yazıları” yazmak noktasındaki mesuliyetleriyle ilgili…
Bazıları da (zaten hepsi ne kadar ki) fikir yazıları yazıyor. Özetlenmiş haliyle fikir yazıları yazan birkaç yazar (fikir adamı) var. Bunlar nasıl yapıyor?
Herhangi bir konudaki fikri özetledikten sonra o fikrin derli toplu halde bulunabileceği kaynağa atıf yapıyorlar. Yani bir kitabın özeti veya bir dergi yazısının özeti veya yapacakları bir çalışmanın özeti şeklinde ortaya çıkıyor. Köşe yazısı yazdıkları konunun teferruatıyla izah edildiği kaynağa, kitaba veya başka bir malzemeye atıf yapmakla, adres gösteriyorlar. Bu yaklaşım bir taraftan “reklam” yapmak şeklinde anlaşılabilir. Fikirden anlamayan biri rahatlıkla bu yaklaşımı reklam olarak görebilir. Oysa reklam değil, fikri adamlığı ile köşe yazarlığı arasında kurulması zor münasebetin tabii ve zaruri neticesidir. Köşe yazısı ile anlatılabilecek olan fikir, özetin özeti olacağı için bir kaynağa (derli toplu bir çalışmaya) atıf yapılması şarttır. Aksi takdirde köşe yazılarını “seri yazı” şeklinde yazmak gerekir ki bu durumda da ortaya çıkan köşe yazısı değil “kitap tefrikası”dır.
Fikir adamlığı ile köşe yazarlığı arasındaki münasebetin doğru kurulamamasından dolayı verimsizlikler zuhur edebiliyor. Mesela idrak derinliğinden tereddüt etmediğim yazarlardan biri olan Ahmet Selim, ne zamandan beri “saf fikir” yazıları yazmıyor (yoksa ben mi bir türlü denk gelmiyorum). Haber-yorum türünden yazdıkları da diğer köşe yazarlarının yazılarına nispetle seviyeli ama ben Ahmet Selim’den “saf fikir” yazıları okumayı tercih ederim.
Bu konuda Yusuf Kaplan dikkat çekicidir. Köşe yazıları, bir meseleye işaret etmek, atıf yapmak ve o meselenin ipuçlarını vermek türünden. Bu bakımdan da başarılı bir fikir adamı-köşe yazarıdır. Son yazıları üzerinden bu konuya bakıldığında tam olarak anlatmak istediğimizin misali görülebilir.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak@gmail.com

Share Button

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ
Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak’taki son birkaç yazısı ve Haki Demir’in sitedeki (fikirteknesi) “İslam Medeniyet Tasavvuru” başlıklı seri yazısı… Konumuz bu yazıların üslubu ve bu iki yazar. Bu yazıyı yazmak benim için zor çünkü her iki yazar da sevdiğim, takip ettiğim ve etkilendiğim fikir adamları. Bu sebeple yazıda “ayar” oluşturmak zor.
Her iki yazarın da medeniyet meselesi ile ilgili yazılarında dikkatimi çeken bir üslup hususiyeti var. Hakim bir dil, vaziyet eden bir tavır… Tam bir muallim (öğretici) edası… Yani satır aralarında (hatta satırlarda, açıkça) şöyle sesleniyorlar gibi hissediyorum, “bu böyledir, böyle biline…”. Sanki her manaya vakıf olmuş, her problemi çözmüş, her meseleyi halletmiş, her mevzuu yerli yerine oturtmuşlar gibi… Konunun nihayetine varmışlar, hacmi ölçülemeyecek kadar büyük olan medeniyetin tüm teorik izahlarını yapmışlar, inşa faaliyeti için insanların önlerinde sıraya girmesini talep etmişler gibi bir duruş… Bana mı böyle geliyor yoksa hakikaten böyle mi? Özellikle Haki beyin “idrak” ile ilgili yazılarına bakıldığında görülecektir ki, “anlamak”, uçsuz bucaksız bir faaliyettir ve insan ömrü anlama faaliyetini sonuna kadar götürmeye kafi değildir. Bu tür fikirler kaleme alan bir fikir adamının üslubunu bu şekilde tespit etmek yanlış olmalıdır diyorum içimden ama medeniyet tasavvuru ile ilgili makalelere bakınca her nedense “hakim tavrını”, “muallim edasını” hissediyorum. Eğer gerçekten yanlış anlıyorsam bu yazarlardan çok çekeceğim olduğunu biliyorum çünkü kalemlerinin ne kadar güçlü olduğu açık… Yusuf bey beni tanımaz ama Haki bey samimiyeti mi bildiği için sanırım o cepheden göreceğim hasar hafif olacaktır. (İşi biraz espriye alıyorum ki hasarı hafif atlatayım).
“Hakim tavır” konusunda hangisinin daha ileri gittiğini anlama çabam netice vermedi. Sanki ikisi de aynı seviyede hakim tavır sergiliyorlar fakat üslupları farklı olduğu için aynı ağırlıkta olduğu gözden kaçıyor. Yusuf Kaplan’ın üslubu daha keskin ve daha sert… Bu sebeple Yusuf beyin yazılarındaki “hakim tavır” açıkça görülüyor. Haki beyin üslubu ise mukayeseli olarak daha munis… Bu sebeple “hakim tavır” bağırarak kendini izhar etmiyor. Fakat Haki beydeki “konuyu çerçeveleme cehdi” o kadar ileri ki, yazıyı okuduğunuzda başka bir ihtimal bırakmak istemediğini görüyorsunuz. Oysa her zaman başka bir ihtimal var. Dolayısıyla her ikisindeki hakim tavır da, sanki aynı seviyede.
Üslupta hakim tavır, etkileyicidir. Gerçekten içini dolduran insanlardaki hakim tavır “ham” kaçmıyor ve tesirli de oluyor. Bu sebeple “hakim tavır”, kolay vazgeçilecek bir üslup özelliği değil. Ne var ki İslam İrfanı “hakim tavrı” hoş görmez. Daha doğrusu İslam İrfanı, kat’i olan hususlarda “hakim tavrı” tavsiye eder, Şeriat’ın izhar ve ifadesinde olduğu gibi… Mesela farzların ve haramların beyanında tavsiye ettiği üslup, hakim tavırdır çünkü mesele kesin ve mühimdir. Şeriat’ın temeli olan farz ve haramlar, fikirde lazım olan müphemliğe kurban edilemez. Diğer taraftan hikmet ve tefekkürle meşgul olanların “hakim tavrını” reddeder.
Gerçekten derin idrak sahibi insanların az olduğu fikir piyasasında, bunlar gibi adamlara tahammül etmemiz gerekmez mi? Tabii ki nazlarını çekeriz ama birilerinin de bunlara “ayna tutması” ihtiyaç değil mi? Demem o ki, bazı konuları derinliğine idrak etmek, aklı azmanlaştırmıyor mu? Hala dengelerini koruduklarını görmek sevindirici fakat denge dediğin bir gramlık fazlalık veya eksiklikle bozulmuyor mu? Sanırım herkese bir Molla Kasım gerek.
Yahu beyler, üç-beş tane matematik denklemi mi çözüyorsunuz ki, bu kadar hakim bir tavır, bu kadar kesin ifadeler kullanıyorsunuz. Kızmayın, bu yazıyı, kavgayı göze alarak yazıyorum, samimiyeti mi buradan anlayın. Hakikaten yazılarınıza attığınız her başlık, yüzlerce ciltlik eserle telif edilmesi gereken konular ama bir makalede halletmiş edalarla çevrenize tavsiyeler (yoksa emir mi demeliydim) saçıyorsunuz.
Tamam, hakkınızı yemek haddim değil. Yazılarınızı dikkatle takip ediyorum ve fevkalade faydalanıyorum. Zaten derdim (doğru anlatabildiysem eğer) muhteva ile ilgili değil. Şurası yanlış diyeceğim bir husus yok. Fakat üslubunuz biraz daha “hikmetli” olsa ya… Hikmet dediğiniz kıymetin bir tarafı “müphem” alanda değil mi? Öyleyse bu “kesinlik” ve “keskinlik” niye? Şu piyasada hepi topu beş-on adam var, onların da her biri Üstad kesildi başımıza. Yahu tamam, serkeşlik yapmayalım ama siz de demoklesin kılıcı gibi tepemizde sallanmayın. Hayır, dert etmeyeceğim, zaten uğraştığımız bir sürü adam var da, hassasiyetime çarpıyor.
“Medeniyet çapında düşünen kaç tane adam var memlekette, sende herkesi eleştirmek zorunda mısın?” diyenler çıkabilir. Evet, benim işim eleştirmek… Sitede yazmamın sebebi, eleştiridir, özellikle de kitap eleştirileri. “Eleştiri kapsamına kendi sitemiz ve yazarları da giriyor muydu?” derseniz, insan bir defa eleştirinin iştihasına kapılmaya görsün, hızını alamayıp kendi kendini bile eleştiriyor.
Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor. Bu iki yazarın medeniyet konusundaki tespitleri doğru fakat bu tespitleri öyle bir tavırla ortaya koyuyorlar ki, sanki arayış ve gelişme orada duracak, donacak, tıkanacak zehabına kapılıyorum. Be vicdansızlar bari üslubunuzu biraz müphemleştirin de, tefekkür ve arayış devam etsin.
Aslında daha uzun yazmayı düşünüyordum ama bu kadarı kavga için kafi. Bu aralar ağır hasar almaya niyetim yok. Daha zinde olduğum bir zamanda, daha uzun bir yazı yazmaya niyetliyim. Zaten esas kavga kitapları basıldıktan sonra…
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

İslam medeniyetinin yeniden inşa edilmesi lüzum ve ihtiyacı nedense Müslüman fikir ve ilim adamlarının fazla dikkatini çekmiyor. Tefekkür faaliyetini medeniyet çapında gerçekleştirmenin zorluğu açık… Varlık ve vakıaların en üst perdeden “terkip” edilmesini gerektiren medeniyet fikri, tabii ki “parça fikir” sahiplerinin altından kalkabileceği bir iş değil. En hacimli terkibi gerçekleştirebilmek için İslam’ın “mana haznesinin” mümkün olan en derin noktalarına kadar dalmak gerektiği malum. Beyni çatlatan, zekayı çıldırtan, aklı patlatan, şuuru dağıtan bir cehd gerekir ki, geriye sadece kalp ve ruh kalsın, ruhun, “alem-i ervah”taki saf hali, kalbin doğumdan önceki pak hali ortaya çıksın. Değil mi ki Allah’ın kelamına, Resulünün sünnetine muhatap olacak “saf insan” budur. Lakin lazım olan melekut alemine geçmiş “saf insan” değil, “ademiyet” aleminde kalan “kamil insan”dır. Saf insan olmadan kamil insan olunur mu? Muhal… Saf insan medeniyet kurar mı? Saf insan medeniyete neden ihtiyaç duysun ki.

İnsan iç aleminde bulunan zeka, akıl, şuur (akl-ı selim) ve başka unsurlar, kalb ve ruha ulaşmaya manidir. Bunların her biri ayrı ayrı perdedir. Doğrusu bunlar ruhun manivelalarıdır fakat aynı zamanda da perdeleridir. Bu perdelerin tamamını yırtıp atmak, kalbe ve ruha ulaşmak, orada bir müddet ikamet etmek ve oradan elde ettiği saf manaları demet demet bünyeleştirerek yeniden zihni evreni inşa etmek gerekir ki elde edilen akl-ı selim, Allah’ın beyanını, Resulünün sünnetini anlayabilecek seviyeye ulaşabilsin. Bunun dışında kalanların sözleri, ariflerin ifadesiyle “kıyl-ü kal” değil midir?

Buraya kadar tamam da, meseleyi “mücerret tefekkür” alanına hapsetmek, kal ile hal’in terkibini çözmek, dağıtmak, parçalamak olmaz mı? Temel kaynaklarımız meseleyi nazari çerçevede zaten izah etmiyor mu? Öyleyse yapılması gereken, milyonlarca kitaplık külliyatla telif edilen “mana haznesini”, bugünkü hayatın şartları ve imkanları çerçevesinde fakat aslına uygun olarak, suretlendirmek, şekillendirmek, zarflamak, böylece tezahürünü celp etmek değil midir?

Türkiye’deki efkar-ı umumiye, iddialı tavır ile iddialı fikri birbirine karıştırıyor. Fikir ve ilim adamı sıfatlı bazıları, iddialı tavır ve edalarla konuşuyor lakin iddialı bir şeyler söylemiyor. Fikre nüfuz edemeyenler, adamların tavrına bakıp, “önemli şeyler söylüyor” diye birbirine fısıldıyor. İddialı fikir, büyük terkip, derin tahlil, keskin teşhis, doğru teklif, tashih edici tenkit olmadan, “iddialı tavır” çok komik kalıyor. Kur’an-ı Kerim’in mızraklara takılması gibi, “Kur’an şöyle buyuruyor” diyerek Ayet-i Kerime ile söze başlayanlar, Allah’ın kelamını anladıklarına dair hiçbir alamet taşımamalarına rağmen, iddialı tavırlar takınmaktan uzak duramıyorlar. Kur’an-ı Kerim, her biri milyarlarca sayfadan oluşan milyarlarca ciltlik kitapla tefsir edilse, mana haznesi hala tamamen keşfedilmemiş olacak bir kitaptır ama adam onu anlamak bir tarafa, sadece tekrar ederek iddialı tavırlar takınıyor. Küçücük meseleleri Kur’an-ı Kerim ile çözemeyen adamlardan, medeniyet fikrini üretmelerini beklemek tabii ki saflık olur.

İddialı fikir nedir? İddialı fikir, nefsin en hacimli tezahürü olan “bilgiçlik” hali değil, İslam’ın, insan ve hayata dair tekliflerinin ne kadar derin bir teşhis, ne kadar kuşatıcı bir terkip ifade ettiğini göstermektir. İslam’ın bitmez tükenmez bir kaynak olduğunu, her zaman ve mekan parantezinde taze kaldığını göstermek… Nispet İslam’dır ve iddia da ona aittir. Bunu göstermenin en iddialı çerçevesi, “medeniyet fikri”dir. İslam’ın inşa edeceği (ve ettiği) medeniyetin ne kadar “doğru” temeller üzerinde, ne kadar “güzel” bir hayat sunacağını göstermektir. Bunu yapamayanlar, medeniyet fikri bir tarafa “fikir kırıntıları” ile meşgul olanlar, iddialı fikirler yerine, iddialı tavırlar takınıyorlar.

*

Ufkun genişliği, hedefin büyüklüğü, gayretin devamlılığı, aklın hacmini büyütüyor. Fakat büyüme istidadı olan aklın hacmini büyütüyor. Hamsiyi okyanusta da besleseniz büyüme istidadı sınırlı fakat balinayı mutlaka okyanusta beslemelisiniz çünkü büyüme istidadı var. Ruhi şartlar ve imkanlarla fiziki ve içtimai şartlar ve imkanlar mütenasip olmalıdır. Büyüme istidadı olmayan akıllarıyla büyük hedef edinenler var, bunlar büyüyemeyeceği için, büyük görünmek çabasına giriyorlar. Büyük meselelerle ilgilenme çapları olmadığı için de büyük meseleleri küçültüyorlar. İsmi iddialı olan konularla ilgileniyorlar fakat o konularla ilgilenebilmelerinin tek yolu da kendi çaplarına indirmek. Kendileri büyüyemeyince, meseleleri küçültüyorlar. Ne var ki hiçbiri meseleleri küçülttüklerini söylemiyor aksini iddia ediyor. Fakat ne yaparsanız yapın, bir bardak, bir sürahi suyu almaz.

Bu duygu ve düşünceler içinde okudum Yusuf Kaplan’ın son üç yazısını. “Alim, Arif, Hakim:Seyyaliyet, sey/ya/riyet, devamiyet” başlıklı yazı ile “Bediüzzaman’ın açtığı nebevî çığır” başlıklı seri iki yazısını.

Bu yazılara dair Yusuf Kaplan ile e-mail yazışmalarımızda, “Fütuhat-ı Medeniyye” isimli bir kitap üzerinde çalıştığını, kitabın bittiğini, yazıların da kitaptan “hulasat’ül hulasa” kabilinden teşhisler ihtiva ettiğini söylediler. Mesele böyle olunca tecessüsüm harekete geçti ve yazıları, makale değil, kitap olarak okudum. Kitabın hulasası olarak…

Birinci yazısında İslam İrfanının inşa ettiği üç şahsiyet çeşidini ifade edişi harikaydı. İslam Medeniyeti, İslam İrfanının tecessüm etmiş hali olduğuna göre, medeniyet fikrinin bu üç “şahsiyet terkibinden” başlaması gerekirdi. Üç şahsiyet terkibi, aynı zamanda İslam İrfan ve Medeniyetinin, temel üç sütununa tekabül eder, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim”… Başka bir zaviyeden bu üç şahsiyet terkibi, “Akl-ı Selimin” üç farklı terkip mahfazasıdır. Arif, üç sütunu şahsiyet terkibinde cem eden mahfaza, alim, akl-ı selim ile zevk-i selimi cem eden mahfaza, hakim ise sadece akl-ı selimi temsil eden mahfaza… Böyle bir taksim ve tasnif, Müslüman ferdlerin kudretleri nispetinde ulaşabilecekleri farklı menziller olduğunu göstermesi bakımından mühim.

Bu üç şahsiyet terkibi de “kurucu şahsiyettir”. Mesele medeniyet inşası olduğunda, “kurucu fikir” ve “kurucu şahsiyet” her meseleye mukaddemdir. Medeniyet bahsinin tam olarak buradan başlaması, sıhhatli bir tefekkür, isabetli bir teşhis, kuşatıcı bir teklif olarak görülmelidir.

Son iki yazısından anlaşıldığı üzere, meseleyi (medeniyet tasavvurunu) Bediüzzaman ve Risale-i Nur merkezinde oluşturmuş. Risale-i Nur ile ilgili “hususi çalışmam” olmadığı için, meselenin bu boyutunu mahfuz tutuyorum fakat bu cihetini ayrıca merak ediyorum.

Kitabın ismi, Yusuf beyin de ifade ettiği gibi “iddialı”. Fakat akl-ı selim sahiplerinin iddialı sözler söyleme, iddialı tezler üretme, iddialı fikirler beyan etme zamanının tam ortasında yaşıyoruz. Batı hızla çökerken, ümmet büyük çaplı isyan dalgasını başlatmışken, iddialı fikirler serdedilmelidir. İddialı tavırlardan itina ile imtina etmeli aynı zamanda da İslam’ın ne çapta bir kaynak olduğu iddialı fikirlerle gösterilmelidir.

*

“Fütuhat-ı Medeniyye”… Muhtemelen kitap, şöyle bir terkibin peşindedir. Asr-ı Saadetten başlayarak, farklı coğrafya ve Müslüman kavimlerin elinde olsa da, kesintisiz şekilde devam eden İslam Medeniyeti, son birkaç asırdır inkıtaa uğradı. (Yusuf Kaplan, Moğol istilası dönemini de medeniyet krizi kabul ediyor ama bu günküne nispeten çok hafif kaldığı için o krizi fazla önemsemiyorum). İslam medeniyetinin tarihi seyrine göz attıktan sonra, inkıtaa uğrama sebepleri üzerinde durmuş olmalıdır. Son İslam Medeniyeti olan Osmanlı-İslam medeniyetindeki çürüme, yozlaşma, üretim ve inşa zafiyeti bahisleri kısaca da olsa tetkik edilmiştir.

Tarihi seyrin lüzumu açık tabii ama konunun merkezi, bu günün dünyasında İslam Medeniyeti tasavvurunun ne olduğu, nasıl terkip edileceği, nasıl inşa edileceği, nazari kaynaklarının neler olduğu hususlarında yoğunlaşmış olmalıdır. İslam medeniyetinin üç mecrası (irfan, ilim, hikmet), üç sütunu (kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim) ve üç şahsiyeti (veli, alim, hakim), terkip ve tasavvur faaliyetinin temelini, çerçevesini, zeminini oluşturmuştur. Tüm bunların, ana kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye nasıl nispet edileceği meselesi tabii ki kitabın özü olarak ortaya konulsa gerek.

İslam Medeniyet Tasavvurundaki tılsımlı bahis, aynı kaynaktan doğan ve beslenen irfan, ilim, tefekkür-hikmet mecralarının aynı havzaya nasıl döküleceği hususudur. Tevhid gibi bir teklikten başlayıp (doğup) insanın ruhi-kalbi ve zihni-akli mecralarından akarak elde ettiği verimleri, kesretin kaynaştığı adına hayat denilen “bütünlüğü olan havzaya” dökme hamlesi-ameliyesini gerçekleştirmek… Bu istikametin aksine gidenler, bu mecraları birbirinden tefrik etmek, müstakilleştirmek gibi zihni savrulmalar yaşıyorlar, böylece, hem medeniyet tasavvurunun inşasına mani oluyor hem de ana kaynağın anlaşılmasında ciddi problemler meydana getiriyorlar. Dolayıyla üç mecranın taşıdığı “mana haznesini” aynı havzaya dökmek de mümkün olmadığı için, medeniyet inşası “ütopik entelektüel meşgale” haline geliyor. Yusuf Kaplan, “tılsımlı bahse-sırra” vakıf birisi, bu sebeple kitap, bu mesele üzerinde derinliğine ve ısrarla duruyor olmalıdır.

Üç mecra, üç sütun, üç şahsiyet… Bunlar Bediüzzaman ve Risale-i Nur’dan hakkıyla üretilebilir mi? Bilmiyorum ve merak ediyorum. Fakat bu unsurları esas alan inşa çabası, kimden ve hangi metinden çıkarılırsa çıkarılsın, “Medeniyet Tasavvuru” başlangıcı olması ve meselenin tartışmaya açılması cihetlerinden harikulade…

Biliriz ki her şeyin ilki, ibtidaidir, zaman içinde tekamül eder. Fakat her şeyin ilki ibtidai olsa da “keşif konusu” olması bakımından, o şeyin en mütekamil halinden bile kıymetlidir, çünkü çığır açar. İlki ibtidai olmayan tek istisna, Kur’an-ı Kerim’dir. Bu sebeple Yusuf Kaplan’ın çalışması, muhtemelen çok tartışılacak ve tenkit edilecektir. Benim için en mühim hususiyeti “ilk” olmasıdır.

Bazen “ilk” olanlar, çapsız olduğu için “cenin-i sakıt” haline gelir. İlk olanın ibtidai olması başka şey, çığır açacak istidatta olması başka şeydir. Yusuf Kaplan’ın idrak derinliği, ufuk genişliği, terkip mahareti, “cenin-i sakıt”a müsaade etmez. Bu cihetle ehemmiyet verdiğim ve sabırsızlıkla beklediğim bir kitap… Hayırlı ve faydalı olsun.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

YUSUF KAPLAN-2-GERÇEK FİKİR ADAMI

YUSUF KAPLAN-2-GERÇEK FİKİR ADAMI
Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’ın, 23.12.2012 tarihli, “Alim, Arif, Hakim:Seyyaliyet, sey/ya/riyet, devamiyet başlıklı yazısı harikulade. Yazarın toparlayıcı, bir mihenge bağlayıcı ve çerçeveleyici anlayış ve anlatışı çok güzel… Fikir piyasasının, Haki Demir’in ifadesiyle, “parça fikir” ile iştigal eden insanlarla kaynaştığı bir vasatta Yusuf Kaplan’ın bu yazısı, hakikatin övgüye değer. İslam irfan ve medeniyetini ifade edişteki mahareti, derin idrak sahibi olduğunu açıkça gösteriyor. Ki derin idrak sahibi olduğu, başka yazılarından da malumumuz.
Yusuf Kaplan ile ilgili ikinci yazımız bu. Daha önce “Yusuf Kaplan, bari sen yapma” başlıklı yazımızı okurlar hatırlayacaktır. O yazımızda da Yusuf Kaplan ile ilgili müspet şeyler söylemiştik. Fakat o yazımıza konu edindiğimiz makalesi, “dil” bakımından problem ihtiva ediyordu ve biz de onu tenkit etmiştik. Yanlış yanlıştır. Sahibi kim olursa olsun. Fakat Yusuf Kaplan, bir yanlış yapmakla gözden düşecek biri değil. O kadar kıymetsiz değil. Biz insanların yaptıkları bir hatayı sürekli gündemde tutacak ve o hata üzerinden sürekli tenkit geliştirecek bir hafifmeşreplikten Allah’a iltica ederiz. Tenkit etmenin nasıl bir iştihayı harekete geçirdiğini de biliriz. Yaptığımız işin salt tenkit olmadığını veya menfi tenkit olmadığını, bu iştihaya kapılıp gitmediğimizi göstermek bakımından, Yusuf Kaplan’ın 23.12.2012 tarihli yazısını görmezden gelmemiz mümkün değil.
*
Yazı, İslam İrfanının tarihi seyrini, ana mecraları işaretlemek bakımından mahirane bir şekilde ve kısa bir makalede ifade etmiş ki, bu maharet arayıp da nadir bulabildiğimiz bir kıymettir. Alim, Arif ve Hakim’in şahsında izah etmeye çalıştığı ilim, irfan ve hikmet mecraları, İslam medeniyet ve tarihinin özetidir. Bunlar arasındaki münasebetin, tartışma ve çatışma değil, birbirine paralel seyreden mecralar olduğu, yer yer birbiriyle birleştiği, yer yer ayrıldığı, her ayrılmada kendi mecralarının verimlerini topladıkları, her birleşmede ise kendi mecralarında topladıkları verimleri irfan sofrasında birleştirdikleri ve birbirini besledikleri mealindeki ifadeleri, hakikaten bir tarih tezi çapındadır. Yusuf Kaplan tam olarak böyle söylemese de biz böyle anladık. Zaten yazı, yazarı ile okuyucunun maksadının toplamından meydana gelmez mi? Eğer o güzelim yazıda bunları kastetmediğini düşünenler varsa, yazdıklarımızı müspet tenkit (katkıcı tenkit) olarak anlasın. Böylece bir makaleye sığmayacağı açık olan o mevzuu tamamlamış olalım.
Şu ifadenin önünde tazimle eğilmek, fikir namusu gereğidir.
“Alimin yaptığı iş, esas itibariyle bir tafsil işiydi: Eşyanın, alem’in ve insanın oluşturucu zahiri ve batini unsurlarını ayrıştırıyor, belirliyordu. Arif, bu unsurları terkip ediyor; Hakim ise, tevhid ediyordu”. İşte bu… Biri tahlil ediyor, biri terkip ediyor, diğeri ise tecrit ve tenzih ediyor. İslam da zaten bu… Sadece tahlil edersen, yıkarsın, dağıtırsın. Sadece terkip edersen, hayatı yaşayacak malzeme bulamaz, hayatı imha edersin. Sadece tecrit ve tenzih edersen, yerinden kımıldayamaz, nefes bile alamazsın, zikrini bile kalbinle yapmak zorunda kalırsın, zaten kalbinden başka bir uzvun çalışmaz hale gelir. Bu işleri ayrı şahsiyet çeşitlerinin üstlenmiş olması ile bir şahsiyetin üstlenmiş olması teferruattır. Mesele, medeniyet yatağınızda ve irfan bahçenizde bu üç nehrin de akıyor olmasıdır.
Yazı uzun… Mutlaka okunmasını tavsiye ederim. Ben, zevkle okudum. Yazarın kalemine sağlık… Fakat bu kadar övgü sanki ölçüyü aştı gibi… O zaman dengeyi kuralım. Bir tenkidim var bu yazıyla ilgili. Yine yazının diline dair. Gerçi yazının dili çok güzel, fakat bir ifade çok çiğ kalmış, tespit etmeden geçemedim.
Üçüncü paragrafın ilk cümlesinde, Alim, Arif ve Hakim’den bahsederken, bunlar için “kurucu figür” gibi bir tabir kullanmış. “Figür”… Bahsettiği şahsiyet çeşitlerinin yaptıklarını söylediği (üstlendiklerini söylediği) vazifelere bakınca, “figür” kelimesi çok abes kalmış. Derdim figür kelimesiyle ilgili değil, bu kelimeyle yaptığı terkip ve bu terkibe yüklediği mana… İfade tam olarak şöyle;
“Sonuçta bu üç “kurucu figür”, Yaratıcı’nın eşyada, alemde ve –küçük alem- insanda tezahür ve tecelli eden hakikatin izdüşümlerinin gizlerini araştırıyor, derinliklerinde hiç bitmeyen bir kendini keşif, eşyayı keşif, kainatı keşif ve nihayet Yaratıcı’yı keşif yolculuğu yapıyordu.”.
Alim, Arif ve Hakim isimleriyle ifade edilecek olan şahsiyet terkipleri için fazla hafif değil mi o kelime? Her neyse… İnsanın bir boşluğuna geliyor işte.
Tekrar tebrik ederim, Yusuf Kaplan’ı…
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Share Button

YUSUF KAPLAN SEN YAPMA BARİ

YUSUF KAPLAN SEN YAPMA BARİ
Yusuf Kaplan’ı nasıl tanırız? Temel meselelerde düşünebilen, dahası temel meselelerin neler olduğunu bilen birisi olarak tanırız. Ülkedeki fikir piyasasının esas hastalığı, hangi meselelerin önemli ve öncelikli olduğunun dahi bilinememesidir. Sıradan konular üzerinde “kurtarıcı fikir” üretilmeye çalışılır. Komiktir. Öyle meseleler üzerinde yıllarca emek sarfedilir ki, insan hayretten dona kalır. Yusuf Kaplan, bu tür akıl oyunlarına yakalanmayan, temel meselelerin haritasını çıkarmaya çalışan, batı ile cepheden hesaplaşma gayretinde olan birisidir. Böyle bir intiba bırakmıştır, bizde ve sanırım piyasada.
Problem ne? “Dil” ile ilgili yazdığı makalenin “dili”… Şaka gibi, ama dil meselesi ile ilgili yazdığı makalenin “dili” problemli. Birçok yazar müsveddesinde karşılaştığımız “sıcak çelişki” kanıksanacak çokluğa ulaşmıştı ama Yusuf Kaplan’da da karşılaşınca garipsedik.
Makale, Yeni Şafak’ta, 11.12.2011 tarihinde yayınlanan “Türkçe’nin dini, Kutadgubilig’in üstdili” başlıklı yazı. Yazı, dil bahsi ile ilgilidir ve dil bahsindeki tökezlemelerden biri, yazının başlığından itibaren bağırıyor. “Türkçe’nin dini”…
Yazı, yer yer güzel tespitlerle tezyin edilmiş. Dikkat çekici ve önemli… Zaten dil bahsi temel meselelerden biridir. Kaplan’da buna temas etmeye çalışmış. Ama dili yanlış kullanarak, daha doğrusu ıstılahı yanlış kullanarak… Ne demek istediğimizi Yusuf Kaplan anlar. Çünkü dil ile lisan arasındaki farkı bilir. Dilin kalbinin de “ıstılah” olduğunu, ıstılahı ise “mefhumların” inşa ettiğini anlamayan biri değildir, Yusuf Kaplan.
Din mefhumu, bu ülkede (ve İslam coğrafyasında) İslam karşılığı kullanılır. Çünkü Allah katında din, ancak İslam’dır. Dolayısıyla din tektir, başka din yoktur. İslam tek din olduğuna göre, “din” mefhumu, içinde yaşadığımız medeniyet havzasında (Kaplan medeniyet meselesini bilir ve sever) sadece İslam için kullanılır. Ya da böyleydi. Dilin bozulması, yozlaşması, işgale uğraması neticesinde “din” mefhumu başka muhtevalar için de kullanılmaya başlandı. Batılılaşmış kafalar tarafından kullanılması, Kaplan’ın sevdiği tabirle söylemek gerekirse, semantik operasyondur. Fakat Müslümanların da kullanmaya başlaması nasıl açıklanır? Son birkaç on yıldır şöyle ifadelerle karşılaşıyoruz, “Kemalizm de bir dindir”, “materyalizm de bir dindir” ila ahir…
“Kemalizm de bir dindir” türünden ifadeler, aynı mefhumla hem İslam’ı hem de Kemalizmi ifade etme garabetidir. Her iki muhtevayı da aynı dil hazneleri, aynı dil suretleri, aynı dil manivelaları ile ifade etmek nasıl bir ucubeliktir. Hak din, batıl din tasnifi yapılması ayrı ama aynı ıstılahla kullanılması, kategorik eşitleme değil midir? Kategorik eşitleme, temel bir sapma oluşturmaz mı? Yusuf Kaplan’ın bu tür ifadeler kullandığını hatırlamıyorum, muhtemelen kullanmaz. Sahip olduğunu zannettiğim derinlik, bu tür hafifmeşrep hata yapmasına mani olmalı. Ne var ki, dil bahsini tetkik ederken benzer bir hataya düşmesi neden?
“Dilin dini”, “eğitimin dini”, “iktisadın dini” türünden ifadeler, dil ve din meselesinde hassas olanlar tarafından normal karşılanır mı? “Din” mefhumu herhangi bir terkipte kullanılabilir mi? Kullanılmalı mı? “Hak din” gibi terkiplerde kullanılmasının mümkün olduğu açık ama bu “imkan alanı” hoyratça genişletilebilir mi?
Fikir ve ilim adamlarındaki temel hastalıklardan birisi, söylediği söze tesir kuvveti katma gayreti. Bu çabanın çok zaman ölçüleri, sınırları, çerçeveleri, hassasiyetleri ihlal ettiği görülüyor. Türkiye’de fikrin kıymeti olmamasından kaynaklanan bir psikolojik sapma gibi görünüyor. Normal ifadelerle söylenen söz, her nedense piyasa bulamıyor. İlla ki tuhaf bazı ifadelerin olması gerekiyor. Böyle bir piyasada, söyleyecek sözü olduğunu düşünenler, dikkat çekmek, etkili olmak, yer edinmek vesaire gibi sebeplerle, yazılarında ve konuşmalarında bazı kelimeleri, mefhumları, terkipleri hoyratça kullanıyorlar. Nurettin Saraylı’nın sitede (www.fikirteknesi.com) yayınlanan, Mustafa İslamoğlu ile ilgili yazılarında görüldüğü üzere, zaman zaman sapkınlıklara kadar varan bir ölçüsüzlük var. İslamoğlu’nun vicdan için ““Onun için vicdan, insanın içine Allah’ın yerleştirdiği peygamberdir. Vicdanın üstünü örten kişi, içindeki peygamberi susturmuş olur.”, demesi gibi…
Yusuf Kaplan, İslamoğlu gibi sığ biri değil. İslamoğlu, etkisini tamamen bu tür zırvalıklarla sağlamaya çalışan bir seviyesiz. Yusuf Kaplan, orijinal tespitleri olan biri. Etkilemek iştiyakına herkes gibi oda yakalanıyor ama umumiyetle ölçülüdür. “Türkçe’nin dini” ifadesi tabii ki İslamoğlu’nun hassasiyetsizlik ve hoyratlığının yanına yaklaşamaz fakat bu gibi noktalardan başladığını biliyor olmalı Yusuf Kaplan… Yani bir defa başlarsa, nerede duracağı belli olmaz.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Share Button