TEŞKİLAT VE ZEKA

TEŞKİLAT VE ZEKA

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

Zekanın tabiatı bağımsızlıktır. Yüksek zekalarda bu hususiyet ifrat halinde tezahür eder. Bu hususiyet zekayı “teşkilatlılık halinden” uzak tutar. Hatta teşkilatları çözen, dağıtan ve yıkanlar yüksek zekalardır.
Zekanın emir almaktan hoşlanmayan, sıraya girmekten nefret eden, zapt altına alınmaya isyan eden tabiatı, teşkilatlandırılması en zor insan türünün yüksek zeka olduğunu gösterir. Ne var ki yüksek zekanın olmadığı teşkilatlar, küçük hacimli, dar ufuklu, basit yapılı olur ve sürekli bilinen bazı davranışları tekrarlar. Teşkilatların en ciddi paradoksları, yüksek zeka meselesinde ortaya çıkar. Okumaya devam et

Share Button

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT (GÜNÜN KİTABI)

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT
Zeka insanın mizacı içinde en müessir hususiyetlerden biridir. Kişiliği doğrudan etkiler, özellikle de yüksek zekalarda ve dehalarda kişiliğin nirengi noktası haline gelir. Öyle ki sahibini (insanı) ve onun hayatını peşine takar, sürükler, çok zaman da sürüm sürüm süründürür.
Marifet, “şahsiyet” inşasındadır, yüksek zekalar için şahsiyet inşasında en zorlu meselelerden birisi de, zekayı yerli yerine oturtmak, orada tutmaktır. Yüksek zeka aklın (akl-ı selimin değil) hakimiyeti altına girmeyeceği için aklı da peşinden sürükler. Bu sebeple yüksek zekalarda ve dehalarda “şahsiyet” terkibi gerçekleşmez, dağınık bir zihni altyapı, kaotik bir hayat, zikzaklı istikamet kaçınılmaz olur. Batı kültür evreninde özellikle filozofların kahir ekseriyeti böyledir.
Zeka, tabiatı gereği akıl gibi istikamet sahibi değildir, onun bir istikamete yönlendirilmesi, o istikamette yönetilmesi gerekir. İslam, bu meseleyi, ahlak ve akl-ı selim ile halletmiştir. Ahlak ve akl-ı selim, zekayı “çerçeveye” alır ve ona bir istikamet kazandırır. Böylece akl-ı selim, zekanın hamle ve keşiflerinden azami derecede faydalanan enfüsi merkezdir.

20141107_163503
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
Okumaya devam et

Share Button

ORTA ZEKA TUZAĞI

ORTA ZEKA TUZAĞI
Bir halkın zeka haritası, yüzde seksen orta zeka gurubu, yüzde yirmiye yakın alt zeka gurubu ve yüzde bir civarında da yüksek zeka gurubundan oluşur. Bu nispetler umumiyetle biraz aşağı biraz yukarı olabilir ama zeka haritasının ana yapısını değiştirmez.
Zeka, insandaki keşif melekesi, akıl ise intibak melekesidir. Zeka, insandaki hürriyet merkezi, akıl ise nizam merkezidir. Zeka sınır tanımaz, bu sebeple keşif melekesidir. Akıl nizama meftundur, bu sebeple muhafazakardır.
Zeka doğuştan vardır ve artmaz ve eksilmez. Akıl doğuştan bilkuvve vardır ama bilfiil zuhur etmesi için teşkil, terkip ve inşa edilmelidir. Eğitim zaten insanda akıl inşası için yapılır. Zeka doğuştan olduğu için, aklın inşa sürecinde en etkili unsurdur. O kadar ki, aklın ufkunu tayin eden bir-iki ana unsurdan biridir.
Akıl, umumiyetle zeka seviyesini aşamaz. Sadece belli bir sahadaki istidat marifetiyle ve o saha ile sınırlı olmak kaydıyla zekanın ufkunu aşabilir. Aklı zekasının ufkuna ulaşamamış çok insan vardır ama aklı zekasının ufkunu (umumi manada) aşmış insan sayısı nadirattandır.
Hayatı cemiyet halinde yaşamak, aynı zamanda nizami bir altyapıyı gerektirir. Bu sebeple hayatın kahir ekseriyeti akılla yaşanır. İntibak edemeyen insan yalnızlaşır, hayatı yaşamakta zorlanır, cemiyetin dışında bir hayat sahası aramak zorunda kalır. Yüksek zekalar, zeka seviyeleriyle mütenasip bir akıl bünyesi oluşmadığı takdirde yalnızlığa mahkumdurlar. Okumaya devam et

Share Button

“Hacı Devlet Efendi”den Korkan Kemalist Cumhuriyetçiler

“Hacı Devlet Efendi”den Korkan Kemalist Cumhuriyetçiler

Müstebit ve şerir Cumhuriyet’in Adliye Vekillerinden Esat Mahmut Bozkurt’un 27 Mart 1928’de İkdam Gazetesi’nde yazdığı “Hacı Devlet Efendi” adlı yazısı, yapılacak olan anayasaya İslâmî değerlerin yerleştirileceği endişesine kapılan sağ ve sol Atatürkçü ulusalcıların paranoya ihtiva eden “Anayasa Mahkemesi’nin ve yargının laik Cumhuriyet’i koruyan değil, İslamî cumhuriyete geçişi kolaylaştıran kararlar vermesi ve bunda epeyce yol alındığı…” beyanlarına tıpatıp benziyor. Demek ki Kemalizm’in sulbünden olanlar dün nasılsa, bugünde öyleymiş.
Oysa endişeye kapılmalarını gerektirecek hayırlı bir gelişme yok. Çünkü bu ülkedeki Cumhuriyet, Atatürkçü ilke ve inkılâpların hükümferma olduğu, askerî ve sivil mahkemelerin, kararlarına esas aldığı bir Cumhuriyettir ki, cumhurun Cumhuriyeti değildir. Resmî ağızdan Atatürkçü düşüncenin anayasada korunacağı söylenen bir sisteme, “Din-i İslâm” ve “Vatan-ı İslâm” diyerek Millî Mücadele’ye katılan milletin Cumhuriyet’i demek, hakarettir.
Laikçi Cumhuriyet Mahkemelerine “Sizin asli göreviniz rejimi korumaktır, gerisi teferruattır” diyen ve “Hacı Devlet Efendi”den ödü kopan şedit inkılâpçı Esat Mahmut’a göre devleti dini olmazmış. Nisyan ile mâlûl olanları uyandırmak, mülkümüzde hain kurt gibi dolaşan Kemalist dilli Cumhuriyet tapıcılarının atalarından ve darbecilerinden gördüğümüz zulümleri unutmamak ve Cumhuriyeti İslâmlaştırma fikrimizi diri tutmak için millet düşmanı bu şenî Cumhuriyetçinin yazısının hülâsasını duyurmayı millî bir vazife saydım:
“ZEKAT VEREN, NAMAZ KILAN, HACCA GİDEN BİR DEVLET HAYÂL EDEBİLİR MİSİNİZ?”
Okumaya devam et

Share Button

HACİMLİ AKIL

HACİMLİ AKILİnsan hem fikri ve hem de bedeni bir organizma olduğu için yaşadığı veya yaşayacağı her hadise organizmada bir takım etkiler ve değişimler meydana getirebilir. İnsandaki etkileniş, makine gibi lokal nitelikler taşımaz. İnsanın dış dünyadan aldığı bir etki zekâsından aklına, şuurundan vicdanına, hafızasından duygusuna, idrakinden ahlakına, hayat tarzından hayat alanına, dünyayı kavrayışından insan anlayışına kadar tüm zihni ve ruhi dünyasına yönelir. Her hangi bir iç alem unsurunun veya mekanizmasının etkilenmesi ve diğerlerinin etkilenmemesi sözkonusu olmaz. Farklı nispetlerde etkilenmeleri mümkündür ama etkinin birinde emilip yok edilmesi mutlak anlamda imkânsızdır.

İnsandaki etkilenmenin giriftliği (karmaşıklığı), insanın iç dünyasında bir değişime gitmesini tehlikeli hale getirebilir. Değişimin gerekip gerekmediği, gerekiyorsa hangi istikamette ve ne nispette yapılması lüzumu doğru tespit edilmelidir. Hiç değişmemek gerekebilir ve sadece gelişmek kafi gelebilir. Değişmenin kendisi tılsımlı bir formül değildir ve değişmeyi kutsamak her zaman doğru olmayabilir. Fakat değişmek gerekiyorsa eğer, mevcudu muhafaza etmeye çalışmak yıkım olabilir. Okumaya devam et

Share Button

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT

İNSAN ZİHNİDünyadaki zeka ile ilgili literatür, tanımlama problemini dahi aşamamış haldedir. Zeka ile ilgili eski ve yeni anlayışlar çerçevesinde yürütülen tartışmalar her ikisinin de yanlış olduğu için neticeye varma imkanı bulunmamaktadır.

Zekanın akıl ile karıştırıldığı ve daha ileri seviyede ise istidatlarla karıştırıldığı her nasılsa anlaşılmamaktadır. İstidat alanları “çoklu zeka alanları” teorisiyle işgal edilmiş ve zekanın alanına taşınmıştır.

Aklın bazı fonksiyonlarının zeka özelliği olarak kabul edilmesinden dolayı zeka ile ilgili zengin bir literatür oluşmasına rağmen akıl ile ilgili nerdeyse sıfır literatür noktasında kalan bilim dünyası, vahim bir hatanın içinde debelenmektedir. Hayatın büyük bir kısmını akılla yaşayan insanlara akıl ile ilgili bir literatür sunamamak “akıllı insan” tarifinin dahi altyapısını oluşturmaya fırsat vermemiştir. Oysa “zeki insan” nitelemesinin, “akıllı insan” nitelemesiyle beraber kullanılabileceği ve biri olmadan diğerinin bir manasının bulunmayacağı bilinmeliydi. Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-34-YÜKSEK ZEKALARIN TEŞKİLATLANMASI

YÜKSEK ZEKALARIN TEŞKİLATLANMASI
Yüksek zekaların teşkilatlanması veya teşkilatlarda istihdam edilmesi, teşkilat anlayış ve tatbikatının en zor meselesidir. Ne var ki bu meseleyi halledememiş kültür havzalarında büyük ve başarılı teşkilatlar kurmak mümkün değil. Yüksek zekayı istihdam edememek veya yüksek zekalar için teşkilat kuramamak, onlardan faydalanılamayacağı için, teşkilatları, faaliyetleri ve hedefleri “orta zekaya” mahkum etmek olur. Orta zeka seviyesindeki teşkilatlardan beklenecek fazla bir şey olamaz.
Yüksek zekaların bir teşkilatta istihdam edilebilmesi, teşkilatın yetkili mevkilerinde ancak mümkün olabiliyor. Teşkilatın idare heyetinin orta zekalı olması halinde, yüksek zekaları onların emri altında istihdam etmek, insan tabiatına aykırıdır, bunu yapmak iman ve ahlakla mümkün olduğunda bile potansiyel bir tehlike (iç çatışma, ihtilaf, rekabet) ile karşı karşıya kalırız.
Zeka akıl gibi intibak maharetine sahip değil, aksine zeka, bağımsız ve kayıtsız çalışmak ister, hakkını fazlasıyla almakta ısrar eder. Yüksek zekaları orta zekaların emrine vermek, onları isyana teşvik etmektir, zekanın isyanı ise çok yıkıcı olur. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-4-DUYGU ZEKA İTTİFAKI

DUYGU ZEKA İTTİFAKI
Duygunun da zekanın da kuralı yoktur. Bu ikisi, herhangi bir kurala bağlı değillerdir ve bağlanamazlar. Her ikisi de hürriyete aşıktır. Sınırlara, bariyerlere, engellere çok öfkelenirler. Önlerine çıkacak her engele çarparlar, çarpmadan durmayı bilmezler. Çünkü bariyerlerin kendilerine engel olamayacağını zannederler. Bir bariyeri aşıp aşamayacaklarını, çarpmak suretiyle test ederler.
Duygu hedefini bilir fakat güzergahını bilmez. Hedefi, zevk almaktır. Zevk alacağını zannettiği her hedefe kilitlenir ve harekete geçer. Fakat o hedefe nasıl varacağını, hangi yolu ve güzergahı takip edeceğini bilmez. Aslında yolu ve güzergahı da dert etmez, doğrudan ulaşmak ve amacını gerçekleştirmek ister, ne ki, hayat buna müsaade etmez. Hayat birçok iş için dolambaçlı yolları şart kılar. Bu sebeple güzergah, metot gibi imkanlar gerekir. Duygu ise bunları bilmez ve umursamaz. Mesela bir kadından etkilenen erkeğin duyguları, kadından hangi yönden etkilendiyse onu hemen, orada gerçekleştirmek ister. İnsanın herhangi bir işi, ortalıkta yapmamasının sebebi duygu değil, akıl ve ahlaktır. Duygunun zamana tahammülü yoktur, mekan ise her nereyse orasıdır, başka mekan aramaz, metottan ise hiç hoşlanmaz. İnsanın iç dünyasında akıl ve ahlak, dış dünyada ise toplum baskısı olmasa, duygu, hangi hedefe yöneldiyse, o hedefi bulduğu yerde amacını gerçekleştirmek ister. Okumaya devam et

Share Button

AKIL İNŞASINDA ZEKA-1-

AKIL İNŞASINDA ZEKA-1-
Zekanın doğuştan varolduğunu, gelişmediğini ve gerilemediğini, doğumdan ölüme kadar sabit seviye ve hacimde olduğunu Üstattan (Haki Demir’den) öğrendik. Piyasada zekanın geliştiği, çeşitleri olduğu, gerileyebildiği söylenir yıllardır. İlk defa zekanın kapasitesinin ve özelliklerinin sabit olduğunu söyleyen, buna cesaret eden, Haki Demir oldu. Düşünün ki piyasanın tamamı bir konuda yanı şekilde inanıyor ve buna da bilimsel(!) görüş diyorlar. Fakat bir kişi çıkıp bunun tam aksini cesaretle söylüyor.
Tabii ki bu düşünce kuru laf değil. Mesela zekanın çeşitleri olduğuna dair yanlış anlayışın sebebini şöyle izah ediyor. İnsanda zeka, akıl, şuur vesaire gibi iç alem merkezlerinin dışında bir de istidatlar var. İnsanlar istidatlar ile zekayı birbirine karıştırıyor. Mesela “matematik zeka” derken, aslında matematik (soyut) düşünce istidadı olduğunu fark etmiyorlar ve o istidadı da zekaya yüklüyorlar. Bizce sağlam bir düşünce.
Bu girişi şunun için yapıyoruz. Zekanın ne olduğu hususunda piyasadaki yaklaşımlardan farklı bir tanımlamamız var. Zeka ile ilgili teferruatlı bilgi için Haki beyin kitaplarına bakılır. Bu yazılarımız okunurken, zeka ile ilgili yaklaşımımız bilinsin ki, makalelerimiz doğru anlaşılabilsin.
Haki bey zekayı aklın kaynakları arasında sayar, “Akıl Nedir” isimli kitabında. Akıl inşasında bir seri yazının da zeka ile ilgili olmasının sebebi budur. Zeka, aklın kaynaklarından olduğuna göre, akıl inşasında nasıl bir katkısı olduğunu incelememiz gerekiyor.
Çocuk doğduğunda faal halde bulunan tek anlama merkezi zekadır. Öyleyse zeka aklın inşasında öncelikli bir konudur. Tek anlama merkezidir ama anlaması eksiktir. Çünkü “ham idrak merkezi”dir. Zaten tam idrak merkezi olsaydı, muhtemelen akla ihtiyacımız olmayacaktı.
Zekanın eksik anlama merkezi olması, faaliyete başladığı bebeklik çağında insanın hiçbir bilgiye sahip olmamasındandır. Dolayısıyla zekanın anlama faaliyeti, bilgi edinmeye yöneliktir. Bilgiyi anlamaya yönelik değil, bilgi edinmeye yönelik. Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde (akıl öncesi dönemde) zeka sadece hafızaya bilgi toplamak için faaliyet gösteriyor. Akıl oluştuktan sonra esas işi olan “bilinmeyen alandaki keşif” faaliyetlerine başlıyor ama akıl öncesi dönemde sadece bilgi toplama ile ilgileniyor.
Akıl öncesi çağda çocukların kullandığı tek anlama merkezi zeka olduğu için, zekanın nasıl kullanıldığı çok önemlidir. Çünkü bu çağda zeka, alışkanlıklarını kazanıyor. Bu çağda kazandığı alışkanlıkların tamamını veya bir kısmını hayatı boyunca muhafaza ediyor.
Çocuğun sorularına “sen anlamazsın” veya “onu anlayamazsın” gibi cevaplar verildiğinde, zeka, o konulara yönelmeyi bırakıyor. Bu durum, artmaz ve eksilmez özelliği olan zekanın faaliyetlerini sınırlandırıyor. Artmaz ve eksilmez, bu doğru ama kapasitesinin ne kadarını kullanacağı insana bağlı. Daha doğrusu, akıl öncesinde kazandığı alışkanlıklara bağlı.
Akıl öncesi çağda verilen eğitim, ebeveyn ile çocuk arasındaki münasebettir. Ebeveyn çocuğu sınırlandırırsa, her şey gibi zeka da sınırlandırılıyor. Sınırlandırma, kapasitesini azaltmaz fakat kapasitenin tamamını kullanma imkanını ortadan kaldırır. İkisi aynı sonuca çıkmıyor mu? Hayır. Kapasitenin bir kısmının kullanılmaması, hayatın bir döneminde kullanılabilme imkanı olduğunu gösterir. Bu durumun çok enteresan örnekleri var. Einstein örneği ilginçtir. İlkokulda öğretmeni, okuyamayacağına kanaat getirmiş ve ailesine, çocuğu okuldan alıp zanaata vermelerini tavsiye etmiş. Galiba ailesi okul öncesi dönemde çocuğun ufkunu ve zekanın faaliyetini sınırladı. Çocuk okula geldiğinde bir müddet açılamadı. Daha sonra ise okul ve başka sebeplerle zeka kapasitesini kullanmaya başladı.
Yüksek zekalarda akıl öncesi zekanın sınırlandırılması hayatın bir devresinde zekanın kapasitesine kavuşmasına engel olamıyor. Normal zekalılarda ise bu zeka kapasitesine hiç kavuşamıyor veya kapasitesinin hepsine kavuşamıyor.
Zekanın sınırlandırılması, aklın sınırlandırılmasıdır. Aklın inşası sürecinde ve özellikle temelinin atıldığı süreçte çok zararlıdır.

NOT: Hafıza konusuna devam ediyoruz. Akıl inşasının birçok boyutu olduğu için zekaya da başladık. Hafıza ile ilgili 3. yazımız birkaç güne kadar yayınlanacak

Share Button

ZEKA MERKEZİ

ZEKA MERKEZİ

Zeka, kamu malıdır. Bir ülkede nelerin kamu malı olup olmayacağı ideolojik tartışmaların konusu olabilir fakat zekanın kamu malı olduğu konusu ideolojiler üstü kabul edilmelidir. Zeka tabi zenginliklerdendir ve tüm cemiyetin istifadesine sunulması, ahlaki mesuliyet listesinin başlarında bulunmalıdır. Fertlerin sahip oldukları zeka üzerinde mülkiyet iddia ederek bencilce ve hasisçe kullanmaları, en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır. Okumaya devam et

Share Button

FATİH SULTAN MEHMET Mİ, BÜYÜK İSKENDER Mİ DAHA AKILLIDIR?

FATİH SULTAN MEHMET Mİ BÜYÜK İSKENDER Mİ DAHA AKILLIDIR?

Fatih Sultan Mehmet Han ile Büyük İskender arasında birçok benzerlikler var. Her ikisi de yirmili yaşlarda tahta oturmuşlar, yeni savaş teknikleri ve yöntemleri keşfetmişler ve geliştirmişler, büyük idari reformlar yapmışlardır. Tahta oturdukları yaş ve kısa sürede kazandıkları destansı zaferler, her ikisinin de DEHA olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ve benzeri ortak özellikleri iki cihangirin mukayesesi için uygun bir zemin oluşturmaktadır.
Pekâlâ, hangisi daha akıllıydı?
Bu soruyu aslında yalnız sormak doğru değil, zira hangisinin daha akıllı olduğunu tespit etmek için aynı zamanda hangisinin daha zeki olduğunu tespit etmek gerekiyor. Öyleyse soruyu şöyle sormak daha anlamlıdır. Hangisi ne kadar zeki ve ne kadar akıllıydı?

BÜYÜK İSKENDER

Yirmi yaşında tahta geçen İskender, oturduğu tahtın hükümranlık alanının küçüklüğüne karşılık deha olmasından kaynaklanan tatminsizlikle Asya’nın işgali çalışmalarına başlamıştır. Otuz üç yaşında öldüğünde tahtta geçirmiş olduğu on üç yıllık sürede balkanlar, Anadolu, orta asya, Hindistan, Ortadoğu ve Mısır’ı işgal etmişti.
Zekanın özelliklerinden birisi, tatmin olmamasıdır. Eğer zeka, DEHA çapında ise, tatminsizlik son aşamasına ulaşmıştır. Dehaların son nefeslerine kadar hareket halinde olmalarının sebebi budur. İskender, deha çapında zekaya sahip biridir. Yirmi yaşında tahta oturmasına rağmen gözünü Asya’ya dikmesinin sebebi; Asya’nın büyük kıta olması, büyük imparatorlukların kurulmasına imkan vermesidir. Bu sebeple “büyük” devlet adamları ve kumandanlar, ya Asya’dan çıkmıştır veya Asya’ya yönelmişlerdir. Büyük İskender’in tatmin olmaz dehasının da tek istikameti (yönü) vardı ve o da Asya’ydı.
Kısa sürede büyük bir coğrafyayı işgal etmesine rağmen elde ettiği topraklarla tatmin olmamıştır. Hindistan’da hazırlıklarına başladığı son askeri harekattan vazgeçmesinin sebebi, askerlerinin artık isyan etmeye başlamasıdır. Ordu, İskender’in dehasının hırsına ayak uyduramamış ve onu frenlemiştir.
Zekanın bitmez tükenmez hırsına karşılık, akıl daha sakindir. Akıl elde bulunan imkanlar ve malzemelerle hayatı yaşamayı tercih edebilirken, zeka mevcut olanlarla asla yetinmez ve mutlaka keşif yapmak için harekete geçer. İskender, sahip olduğu zeka seviyesine (dehasına) uygun bir akıl sahibi olamamıştır. Zira elde ettiği geniş coğrafyayı idare edebilmek, o çağın şartları düşünüldüğünde mümkün değildir. Sadece işgal etmek, zekanın tatminsizliğinden kaynaklanır. Zekasının seviyesinde akıl sahibi olsaydı İskender, daha az yer işgal eder fakat buna karşılık yerleşik bir devlet düzeni kurarak kendinden sonra gelecek olanların önünü açardı. Dehaların bir özelliği de kendilerinden başkasını umursamamalarıdır. Bu sebeple kendinden sonra gelecek olanların “sistem”i devam ettirmeleri için gerekli düzenlemeleri yapmak yerine işgale devam etmiştir.
Büyük İskender, neredeyse “çıplak zeka” halindedir. Sahip olduğu akıl, zekasının yanında çok küçük kalmaktadır. Eğer aklı da zekası kadar büyük olsaydı, Roma imparatorluğu veya benzeri bir imparatorluk İskender tarafından kurulmuş olurdu. Çünkü zeka isyan ve hürriyete aşıktır fakat akıl nizam (düzen) ve uyumluluğa alışıktır. Zeka nizam kuramaz ve sürekli hürriyet talep eder buna karşılık akıl nizamı ister ve onu kurmak için çalışır. Günlük hayatta da böyledir, zeki fakat akıllı olmayan kişiler, düzensizdirler fakat akıllı kişilerin hayatı yerleşiktir ve düzenlidir.
Zekası ile aklı arasındaki fark o kadar belliydi ki, savaşlardan birinde hayatını kurtaran KLEİTUS’u daha sonra bir tartışmadan dolayı öldürmüştür. Zira zeka asla vefalı ve sadık değildir. hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı minnet duymaz. Vefalı olan akıldır zira kuralları olan akıldır.

FATİH SULTAN MEHMET HAN

Yirmi yaşında tahta oturan Fatih Sultan Mehmet Han, büyük fetihler gerçekleştirmiştir. Fethettiği coğrafya Büyük İskender’in işgal ettiği coğrafya kadar büyük değildir mutlaka ama bunun sebebi, zekası kadar da aklının büyük olmasıdır. Eğer sadece fetih ve işgal ile zeka (veya deha) ölçülecek olursa, Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u 53 günde fethettiği fakat İskender’in Suriye’deki TİRE kalesini 7 ayda alabildiği unutulmamalıdır. İstanbul gibi muhkem bir şehrin zaptedilmesiyle Tire gibi küçük bir liman şehrinin zaptedilmesi arasında büyük bir fark vardır ve İstanbul’un zaptı daha zordur. Buna rağmen İstanbul 53 günde (iki aydan daha az) Sultan Mehmet Han tarafından zaptedilmesine mukabil küçük liman şehri olan Tire kalesi İskender tarafından 7 ayda zaptedilmiştir. Bu iki misal mukayese edildiğinde anlaşılmalıdır ki, Fatih Sultan Mehmet Han eğer sadece fetih için çalışsaydı İskender’den daha fazla coğrafyayı işgal edebilirdi. Fakat fethedilen yerlerde kalıcı bir devlet nizamı, büyük bir medeniyet ve sağlıklı bir içtimai yapı kurmak, büyük coğrafya parçalarını zaptetmekten daha anlamlıdır. İşte bu anlamı kavrayan zeka değil akıldır.
Fatih Sultan Mehmet Han, hem dehadır ve hem de aynı seviyede akıllıdır. Başka bir ifadeyle Sultan Mehmet Han, hem zeka dehasıdır hem de akıl dehasıdır. Deha kavramı aslında akıl ile ilgili değildir ve zeka için kullanılır. Fakat zeka seviyesi kadar akıl seviyesi (veya akıl yaşı) olan kişiler için “akıl dehası” tabirini de kullanmak gerekir.
İstanbul’un fethi, Sultan Mehmet Han’ın zeka ve akıl seviyesini göstermesi bakımından güzel bir misaldir. İstanbul’un onlarca defa kuşatılmasına rağmen fethedilememesi, onun “fethedilemez” olduğuna dair bir düşünceyi yerleştirmiştir. İstanbul’un fethedilemezlik özelliği, aslında onu kuşatmış fakat fethedememiş olanların zeka ve akıl seviyelerini göstermektedir. Fethedemeyenlerin zeka ve akıl seviyelerinden daha yüksek seviyede olan birisi için İstanbul’un fethedilemez özelliği bulunmamaktadır. Düşük zeka ve küçük akıllar, birkaç denemede yapılamayan bir işin “asla yapılamayacağına” inanırlar. Oysa dehalar (zeka ve akıl dehaları için) “asla yapılamayacak” bir iş yoktur. Her iş yapılabilir, yeter ki gerekli şartlar ve imkanlar oluşturulabilsin… Zeka dehası, sınır tanımadığı ve sınırları aşmaktan özel bir zevk aldığı için denenmişi denemekten kaçınmaz. Akıl dehası ise denenmişin “neden gerçekleşmediğini” araştırır ve gerekli şartları ve imkanları oluşturarak işe öyle başlar. Fatih Sultan Mehmet Han’ın, başkalarının onlarca defa teşebbüs etmelerine fethedememelerine rağmen kuşatması, zeka dehasının sınır tanımazlığıdır. Fakat kuşatma için çağının en modern silah teknolojilerini geliştirmesi ve donanımlı bir ordu kurması ise “gerekli şartları ve imkanları” oluşturması bakımından “akıl dehası”nın göstergesidir.
İstanbul kuşatması sırasında gemilerin karadan haliçe indirilmesi, zeka dehasının göstergelerinden biridir. Zira akıl, test edilmiş olan kurallarla çalışır. Gemilerin denizde hareket edeceği kuralı ise yerleşik kurallardandır ve karadan hareket ettirilmesi zekanın sınır tanımazlığı ile ilgili keşif faaliyetine örnektir. Diğer taraftan gemilerin karada nasıl hareket ettirileceği ve bunun şartları, araçları ve imkanlarının neler olduğu konusu aklın faaliyet alanına girer. Zeka, mevcut sınırları aşarak, “gemilerin karada da hareket ettirilmeleri gerektiği” fikrine ulaşır fakat karadan nasıl hareket ettirileceğini ve bunun şartlarının ve araçlarının neler olduğunu ise mevcut malzemeyi tanıyan akıl üretir. Netice olarak gemilerin karadan hareket ettirilerek haliçe indirilmesi faaliyeti, hem zeka dehasının ve hem de akıl dehasının ürünüdür.
Sürekliliği sağlayan akıldır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethettiği toprakların asırlardır Osmanlı imparatorluğunda kalması, Fatih ve ondan sonra gelen padişahların “akıllı” olmalarındandır. İskender’in işgal ettiği toprakların kendinden sonra elden çıkması ve kalıcı bir nizam kuramamış olması, onun zeka dehası olduğunu fakat akıl dehası olmadığını gösterir.

Share Button

ÖNGÖRÜLER -1- İSLAM’IN TÜRKİYE’DEKİ GELECEĞİ

            Müslümanlar son birkaç asırdır hayatın peşinden koşmaktadır. Hayatı kendileri üretmediği için batının ürettiği hayatı anlamakta zorlandığı ve ancak peşinden koşmaya çalıştığı çok açık… Hayatı kendi teorik kaynaklarından üretemez hale geldiği için gerilemeye başlamıştı zaten. Bunun sebebi ise malum… İslam’ı anlamaktan uzaklaşmış ve son anlaşılmış halini de dondurmuş ve zamana mukavemet etmeye çalışmıştı. Fakat zamanın ve hayatın karşısında durmak ne kabil? Herhangi bir dünya görüşünün, kültürün veya medeniyetin gelişme hızı, asgari, zamanın akış hızına veya hayatın gelişme hızına denk olmalıdır. Daha yavaş gelişir veya gelişmesi durursa, zaman, onu tepeler ve yeni “gerçeklikleri” hayatın merkezine diker.

            Son birkaç asırdır Müslümanların yaşadıkları buydu. Son asır olan yirminci asırda, hayatın peşinden koşmakla hayatı üretmek arasında gidip gelmeler başladı. Yirmibirinci asra girildiğinde ise Müslümanlar en azından Türkiye’de hayatı üretmeye başladılar.

 

*

 

            Müslümanların halen dünyada ve Türkiye’de İslam’a nüfuzunun derinliği, insanı keşfetmedeki başarısı ve hayatı inşa etmedeki mahareti, arzulanan seviyede değil. Hatta arzulanan seviyeye göre hala emekleme çağında olduğunu bile söylemek kabildir. Necip Fazıl’ın misal vermedeki üslubu ile söylemek gerekirse, kayayı en keskin aletlerle ve en mahir sanatkarlıkla yontup şaheser bir heykel yapmak gibi, İslam’ı tüm hurafelerden ve eskiden üretilmiş ve bu gün için artık dondurulmuş halde bulunan kültürel tortulardan arındırarak en saf haliyle idrak etmenin fevkalbeşer seviyesine ulaşamamışlardır. İnsanın ruh labirentlerinde dolaşabilmek için, insanlık tarihindeki en harikulade yol haritalarını çıkarmış olan İslam irfanının insan bahsindeki kavurucu derinliğine inememişlerdir. Hayatın bir merkeze bağlanan tevhidi yapısını, çeşitliliğe mani zannetmekten doğan sathi ve sığ bir anlayışa bağlanıp, marifetin çeşitlilik ve çoklukta (kesrette) vahdeti temin etmek olduğunu unutmuş, bu sebeple mizaç hususiyetlerindeki farklılıkları bile atlayacak kadar hacimsiz bir kavrayışta karar kılmışlardır.

            Evet… Hala arzulanan seviyede değildir ama anlaşılıyor ve görülüyor ki, kıpırdama başlamıştır. İçten içe yanan, dumanını yakın zamana kadar dışarı vermeyen, bu sebeple yandığını da göstermeyen volkan, artık kabına sığmıyor ve lavlar püskürmeye başlıyor.

 

*

 

            Müslümanların Türkiye’deki gelişmesinin baştan başlamayan bir akışa sahip olduğu gözden kaçmıyor. Öncelikle İslam’ın anlaşılması gerektiği ondan sonra insana ve hayata doğru bir akışın başlaması, sıhhatli ve nizami bir kavrayış için doğru yoldur. Fakat günümüzdeki gelişmeler tetkik edildiğinde, sondan başlandığı müşahede edilebilir. Bu meyanda İslam’ın anlaşılmasından önce hayatın keşfedildiği (keşfedilmeye çalışıldığı) ve hayattan insana ve İslam’a doğru bir akışın bulunduğu vakadır. Bu sebeple gelişmelerin her alanda ve anlamda İslam’a uygun olmadığı ve daha ziyade hayatı takip ettiği inkar edilebilir bir durum değil. Sanki deneme yanılma yoluyla İslam’ın hangi alanda neyi talep ve teklif ettiği anlaşılmaya çalışılıyor.

            Önce hayatın keşfedilmeye çalışılmasının teorik olarak tavsiye edilmeyeceği, ana yolun, İslam’ı merkeze alarak varlık, insan ve hayat bahislerini anlamaya çalışmak olduğu görülmelidir. Pergelin sabit ucunun kesintisiz İslam’da tutularak diğer ucunun varlık, insan ve hayat bahislerinde dolaştırılması gerekir. Oysa günümüzde pergelin sabit ucunun hayata çivilendiği ve diğer ucuyla İslam ve insana doğru bir daire çizdiği görülmektedir.

            Hayatın öncelenmesi ile hayatın kendini empoze etmesi, birbirinden farklı iki durumdur. Müslümanların bu günkü durumu, hayatı öncelemekten ziyade (yer yer böyle olsa da) hayatın kendini insana icbar etmesi misaline daha uygun görünüyor. Zira bu günün dünyasında zaman (dolayısıyla hayat) çok hızlı akıyor ve peşinden yetişebilmek için bir an bile durmaya, duraksamaya (tereddüde) ve hatta yavaşlamaya fırsat tanımıyor. Kaldı ki, zamanın (ve hayatın) peşinden yetişmek değil, onun önünden gidip istikametini tayin etmek gerekiyor. Bu durumu zaruret olarak tespit etmek doğru mudur bilmiyorum ama bildiğim husus, zamanın gerisinde kalmamanın şart olduğudur. Zaruret veya değil ama vaka budur.

            Hayatın öncelenmesi veya hayatın kendini icbar etmesi karşısında İslam’ın tali kaldığına dair misallerin görüldüğü Müslümanların yaşayışında, itikadi ve ameli (ve şer’i) problemlerin ciddi zaman ve emek aldığı vakadır. Sistemin ters işletilmesinden kaynaklanan bu durum, genellikle mütefekkir eksikliğinden doğmaktadır.

            Bu eksiklikler ve yanlışları teşhis ettikten sonra, Müslümanların Türkiye’deki genel durumuna panoramik olarak bakalım.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar, İslam’ın birkaç şiarını ihya ettikleri ve yeni şartlarda yeniden organize edebildikleri için sair kültürel ve ideolojik gurupların fersahlarca ilerisine geçmiştir.  

*Tesanüt

 

            İslam’ın hayata dair en bariz şiarlarından biri tesanüttür. İslam’ın tesanüt anlayışı, iki kaynağa sahiptir ve diğer kültürlerden temel farkı budur. Kaynağının biri manevi/uhrevi diğeri dünyevi/maddidir. Tesanütün sadece uhrevi kaynağı (gerekçesi) olduğu düşüncesi doğru değildir. Dünyevi gerekçesinin nihai tahlilde uhrevi gerekçe içinde eridiğini söylemek kabildir ama hayatın içinde görünür halde bulunan ve bir seviyeye (kalbi seviyeye) kadar cari olan maddi mahiyeti bulunduğu da vakadır. Kalbi seviyesi, sözkonusu safhalara kadar çıkamamış büyük halk kitleleri için dünyevi gerekçenin unutulmaması ve unutturulmaması faydalı neticeler vermektedir.

            Manevi gerekçe (kaynak), bu dünyada gerçekleştirilen tüm fiillerin ahirette karşılığının görüleceği temel inancı, karşılık beklentisini bu dünyanın sınırlarından öteye taşımaktadır. Daha ilerisi ise malum olduğu üzere, ahirette karşılığının olması bir tarafa, Allah rızası için yapma anlayışıdır.

            Maddi gerekçe ise, hayatı hiç kimsenin yalnız başına yaşayacak kudrete sahip olmadığıdır. En zengininden en fakirine, en cahilinden en âlimine, en kudretlisinden en zayıfına kadar her insanın, hayatı yaşamak için bir içtimai zemine ihtiyaç duyduğu gerçeğidir. Zira hayatın ihtiyaç duyduğu iklim, içtimai kompozisyondur. Beraber yaşama zarureti, tesanütün maddi gerekçesini oluşturur.

            Tesanütün maddi gerekçesi adaleti, manevi gerekçesi fedakârlığı işaret eder. İçtimai hayatın sağlam ve sıhhatli şekilde varlığını devam ettirebilmesi için adalet ve fedakârlık şarttır. Adalet hayatı yalnız başına taşıma kudretine sahip değil midir ki yanına bir koltuk değneği olarak fedakârlığı ikame ediyoruz? Doğrusu; adalet hayatı tek başına taşıma kudretine sahiptir ve hayat için de kâfidir. Ne var ki yeryüzünde mutlak adaleti gerçekleştirmek kabil olmamaktadır. Zulmetmek başka bir şey mutlak adaletin gerçekleşmeyeceğini tespit etmek başka bir şeydir. Mutlak adaletin gerçekleşmemesinin sebebi, kanun koyucunun yanlış kanun yapması ve hâkimin kanunu yanlış uygulaması gibi adaletsizliklerin dışında, hayatın, mutlak adaletin şartlarını genellikle üretemiyor olmasıdır.

             Müslümanların birbiriyle ilişkisinde daha önceleri aşırı bir fedakarlık talepleri olduğu ve bu talebin de adaleti imha ettiği görülmekteydi. Cemaat liderlerinin, ağabeylerin, büyüklerin (her ne isimle adlandırılıyorsa) hiyerarşinin üst kısmının alttan talep ettiği fedakarlık o kadar ileri derecedeydi ki, hem adaleti zedeliyor hem de hayatı yaşanmaz hale getiriyordu. Bundan dolayı da yetişmiş insanlar kendi camialarında kalamıyorlardı. Zira adalet arayışı, insan tabiatının en hacimli mecralarından biridir ve mümkün olan en yüksek adaleti gerçekleştirmek şarttır.             Geçen zaman içinde aşırı fedakârlık talebinin neticeleri müşahede edilmiş olmalı ki, fedakarlık ile adalet arasındaki muvazene arayışı her ne kadar nazari bir çalışmaya konu olmamışsa da tatbikatın ve hayatın icbarı ile gerçekleşmiştir. Bu gün itibariyle fedakarlık ile adalet arasındaki muvazenenin kurulduğu görülmektedir. Bu muvazene, hayat için fevkalade önemli bir şarttır.  

            Yardımlaşmanın ve dayanışmanın birçok faydasından ve neticesinden bahsedilebilir ama en önemlisi hayatın boşluklarını dolduruyor olmasıdır. Hiç kimse veya gurup, kendi dışındakilere yardım etmek bir tarafa kendi eksiklerini bile gideremez. Yardımlaşma ve dayanışma, hayattaki küçük veya büyük boşlukların doldurulmasına imkan sağlamakta ve hayatı yaşanılır hale getirmektedir.

            Yardımlaşmanın genel istikameti, kuvvetliden zayıfa, zenginden fakire, alimden cahile doğrudur. Bu hususiyet, cemiyetteki mağdur ve mazlum insanların hayatta kalmasını temin etmektedir. Materyalist temelli anlayışların mağdur ve aciz insanlardan bir güç doğacağına inanması beklenmez. Doğrusu mağdur, mazlum ve aciz insanlardaki kudretin ortaya çıkarılması ve kullanılabilir hale getirilmesi de zordur. Fakat ortaya çıkarılabildiği misallerde görülmüştür ki onlardaki kuvvet ve kudret, ne milyonluk ordularda, ne milyar dolarlık servetlerde, ne ilmi umman alimlerde bulunmaktadır. Kuvvetin kaynağı, varlık olarak bilinir ve genellikle doğrudur. Fakat “yokluk”taki kuvvetin büyüklüğü hiçbir zaman varlıkta görülmemiştir.

            Yardımlaşma, ferde, cemiyete ve hayata nüfuz etmenin en kestirme, en derin, en kalıcı ve kuşatıcı olan yoludur. Hiçbir fikir çıplak haliyle yardımlaşmadaki tılsımlı tesire sahip olamamıştır. Fikir akıl yoluyla, yardımlaşma duygu yoluyla sirayet ve tesir eder. Akıl yoluyla tesiri küçümsemek akıllı insanların işi değildir ama duygu yoluyla tesiri küçümseyenler de akıllı insanlar değildir.

            Müslümanların bugün için ülkede kurdukları yardımlaşma müesseseleri, cemiyeti ve hayatı kuşatmıştır. Sayısız yardım kuruluşu, hayatın boşluklarını doldururken aynı zamanda muhteşem bir maya çalmaktadır. Hayat, boşluklarında sızıp tükenir. Boşlukları dolduranlar bir taraftan hayata en derin haliyle nüfuz ederken diğer taraftan çelikten bir ağ örmektedirler.

            CHP ve onun eksenindeki kişi ve kuruluşların, AKP üzerinden Müslümanların yardım faaliyetlerine savaş açmalarına aldırmadan bu yolda devam etmek gerekiyor. CHP anlayışı, insanlara yardım etmenin ideolojik altyapısına sahip değillerdir. Yardımlaşmanın gerektirdiği manevi/ahlaki kaynağa sahip olmadıkları ve materyalist bir anlayıştan dolayı da menfaat merkezinde çakılı kaldıkları için yardım faaliyetlerini organize edemezler. Bu sebeple de Müslümanların yaptıklarına mani olmaktan başka çıkar yol bulamayacaklardır.  

 

*Birleşme

 

            Türkiye’de son yıllarda Müslümanların, hayatın birçok alanında birleştiklerini müşahede etmek mümkündür. Birleşmenin organik olması gerektiği veya ancak organik birleşmenin kabul edebileceği istikametindeki yaklaşımlar çok sığdır. Tüm cemaatlerin, tarikatların ve gurupların tek çatı ve tek liderlik altında toplanması gerektiğini söyleyen beylik lafların, hayatın girift tabiatı karşısında çok fazla bir manası yoktur. Kaldı ki, böyle bir birleşme gerçekleşecek olsa, bu çapta bir kitleyi organize ve idare edecek kadro hali hazırda bulunmuyor. Veya şöyle de söylenebilir. Bu kadar büyük bir halk kütlesini organize ve idare edebilecek kadro yetiştiğinde zaten birleşme meydana gelmiş olacaktır.

            Şu safhada lazım ve faydalı olan birleşme, fonksiyonel birleşmedir. Her yapı kendi merkezinde kalmaya devam ederek, her alanda aynı istikamete doğru hareket etmek, fonksiyonel birleşmedir. Bunun çok sayıda misalini bu gün için gördüğümüzü sevinçle ifade edelim. Mesela siyasi alanda tüm İslami yapılar tek partiye ilk defa yöneldiler. AKPARTİ, Türkiye’deki İslami gurupları kendi çatısı altında toplama maharetini gösterdi veya İslami guruplar AKPARTİ saflarında ilk defa bir araya geldiler. Siyasi alanda aynı istikamete yönelmiş olmak, hiçbir gurubun muhtariyetine zeval vermedi. Demek ki olabiliyormuş.

            Siyasi alandaki fonksiyonel birleşme neticesinde görüldü ki, hayal bile edilemeyen bir güce ulaşmışlar. Bugün için ülkede İslami hareketlerin birinci dereceden etkilediği tabanın oy oranı, yüzde 25-30 civarındadır. Bu oy oranı, Müslümanların müsaade etmediği ve inisiyatif almadığı hiçbir hükümet denkleminin gerçekleşmeyeceğini gösterir. Organik birleşme çabalarıyla beyhude zaman kaybedileceğine fonksiyonel birleşme yolunun verimli formüllerine yönelmek daha akıllıcadır.

            Fonksiyonel birleşme misalleri, siyasi alandan ibaret değil. Mesela MÜSİAD, iktisadi alandaki fonksiyonel birleşmenin harikulade misalini oluşturmaktadır. Herkes kendi çevresine baktığında çok sayıda büyük veya küçük fonksiyonel birleşme misallerini görecektir.

 

*Teşkilatlanma

 

            Teşkilatlı olmak, İslam’ın önemli içtimai ve siyasi şiarlarındandır. Herkes, “üç kişiyseniz, birinizi imam/lider/mesul seçiniz” ölçüsünü bilir. Hayatın teşkilatlanmasına bu kadar önem veren başka bir dünya görüşü yokken, Müslümanların teşkilatlanma şiarını yeniden hayata geçirmeleri ve tecrübesini yeniden üretmeleri gerekiyordu.

            Hakikaten üç kişinin bile teşkilatlı olmasına dair bir emir/tavsiye/ölçü sahibi Müslümanların son on-onbeş yıldır hayatın pratiğinde sayısız teşkilatlanma çeşidini keşfettikleri ve uygulamaya başladıkları görülüyor. Özellikle SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI cenahında sayısız dernek, vakıf ve platformla hayatı en büyük alanından en küçük alanına kadar işgal etmeye başlamışlardır.

            Hayatın herhangi bir alanında teşkilatlanmış olmak, o alanda varolabilmektir. Teşkilatlanmamış insanların ve insan topluluklarının gücü ve kıymeti yoktur. Ferdi şecaat lazım fakat beyhudedir. Zira en cesur fert bile kolayca etkisiz hale getirilebilir. Çağımızda zaten hayatın her alanında ferdi üretim nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Şahsa (ferde) sımsıkı bağlı olan fikir üretimi bile ferdi çabalarla verimli olmaktan çıkmıştır. Bir değerin üretilmesi için teşkilatlanmak gerektiği gibi üretilen değerlerin yerini bulması ve hatta muhafazası için de teşkilatlanmak şarttır.

            Ülkede en fazla teşkilatlı olan camia, Müslümanlardır. Hem teşkilatlanma çeşidi bakımından, hem teşkilatın derinliği ve yoğunluğu bakımından, hem teşkilat sayısı bakımından ve hem de en çok alanda teşkilatlanmak bakımından en fazla teşkilatlı kesim Müslümanlardır. Teşkilatlanma, geleceği atılmış bir kementtir. Geleceğe hazır olanlar teşkilatlı insanlardır.

            Müslümanların öz kaynaklarından ürettikleri ve kendilerine ait olan teşkilatlanma tarzı, cemaat ve tarikattır. Müslümanların, cemaatleşmelerine yönelik tüm tenkitleri kulak ardı ederek yollarına devam etmeleri gerekir. Ülkedeki hiçbir kültürel ve ideolojik gurup, cemaatlerdeki kadar derin ve yoğun bir teşkilatlanma imkanına sahip değildir. Cemaat ve tarikatların mensuplarının birbiriyle münasebet yoğunluğu, hiçbir teşkilatlanma tarzında yoktur. Cemaat ve tarikatları tenkit eden laikler, solcular, Kemalistler vesaire, teşkilatlanmadaki derinlik ve yoğunluğa aslında hayrandırlar ama kendileri buna asla ulaşamamaktadırlar. Cemaat ve tarikatların haftada birkaç defa ve mutat olarak bir araya gelmeleri (her ne sebeple olursa olsun) mensupları arasındaki münasebeti kardeşlik seviyesine kadar çıkarmakta ve mütemadiyen birbirinden haberdar olunduğu için hayata karşı mukavemet kaynaklarını ve kudretlerini artırmaktadır.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar, hayatın birkaç özelliğini keşfettikleri için diğer siyasi veya kültürel guruplardan daha fazla hayata vaziyet eder hale gelmişlerdir.  

*Fikir ve bilgi

 

            İşin başı, fikirdir. Onun da başı fikredebilmektir, tefekkür edebilmektir. Tefekkür kudretini kaybetmiş olan fert ve cemiyetler yozlaşmak, çürümek ve yok olmakla karşı karşıyadır.

            Ülkenin son otuz yılına bakıldığında tefekkür faaliyetinin Müslümanlarla liberallerde toplandığı görülmektedir. Laik, Kemalist, solcu ve ulusalcı kesim, ezberleriyle vakit geçirmekten dolayı azami derecede hantallaşmış ve atıl hale gelmiştir. Hırçınlık ve kavga, mizaç ve şahsiyet hususiyeti haline gelmiş olan bu kesimin, hayatı üretme ve ona vaziyet etme imkanı kalmamıştır.

           

 

*Birlikte yaşama

 

            Türkiye’deki Müslüman cemaatler arasındaki hırçınlık, ihtilaf ve kavganın çok küçük sebepleri olduğu vakaydı. Seksen yıldır birlikte yaşama kültürüne bir türlü ulaşamayan Müslüman guruplar, tefekkür maharet ve seviyesindeki yükselmenin yanında üretilen tecrübenin de etkisiyle hayatı birlikte yaşamanın ruhi, zihni ve fiili altyapısına ulaştılar. Daha önceleri birlikte yaşamaktan değil, birleşmeden bahsedildiği ve birleşme de gerçekleşmediği için uzun süre birbirinden bağımsız adalar halinde yaşamışlardır. Fakat artık uzvi (organik) birleşmeden bahsedilmemekte ve birlikte yaşama düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu gelişme fevkalade önemlidir.

            Birlikte yaşamanın aslında birleşmenin de ön şartı olduğu yeni yeni anlaşılmıştır. Zira birlikte yaşamayan insanların birbirlerini tanıma imkanları olmadığı ve birbirlerinden etkilenmedikleri için zaten birleşmenin altyapısını oluşturamadıkları açıktır. Önceleri birleşmeden bahsedildiği için birlikte yaşanamamış fakat bu gün birlikte yaşanabildiği için birleşmenin altyapısı da hızlı şekilde oluşmaya başlamıştır. Zira birlikte yaşayan insanların müşterek anlayışları ve alanları artmış ve ihtilafları azalmaya başlamıştır.

            Birlikte yaşama kültürünün mütemadiyen geliştirilmesi lazımdır. Hatta mümkünse birleşmeden hiç bahsedilmeden yapılmalıdır bu… Birlikte yaşamanın derinleşmesi ve zenginleşmesi halinde zaten görülecektir ki birleşme fiilen gerçekleşmiştir. Fiilen gerçekleşen birleşmeden sonra uzvi birleşme bir formaliten ibaret hale gelir ve hatta o formalite gerçekleşmese de önemli değildir.

            Birlikte yaşamanın derinleştiği her gün görünmektedir ki, kuvvetler aynı istikamete tevcih edilmekte ve güç zayiatı ve zafiyeti yaşanmamaktadır. Müslümanların ilk şiarının, Müslümanlarla beraber olması gerektiği şuurlara yerleşmelidir. Birlikte yaşama kültürü bunu adım adım gerçekleştirmektedir.

 

*Hayatı üretebilme

 

            Müslümanlar son iki asırdan sonra yeni yeni hayatı üretmeye başlamışlardır. Ülkedeki son yirmi yıldır hayatı üreten veya hayatı üretme inisiyatifini eline geçirmeye başlayan kesim Müslümanlar olmuştur.

            Bu gün itibariyle hala hayatı üretmek için lazım olan araçları kendi öz kaynaklarından (teorik kaynaklarından) üretmemişler ve batının imal ve ihdas ettiği araçları kullanmaya devam etmektedirler. Bu durum, ürettikleri hayata kendi fikri damgalarını vurabilmeleri için lüzumlu olan nihai hamleyi gerçekleştiremediklerini göstermektedir. Fakat bu özellik, hayatı üretmeye başladıkları gerçeğini de değiştirmez.

            Batının imal ve ihdas ettiği vasıta ve malzemelerle hayatı üretiyor olmak, fikri problemlerin derin bir şekilde var olduğunu gösteriyor. Üretilen hayat, en nazik ifadesiyle, karma, kırma veya melez oluyor. Batı ile İslam kaynaklarının sarmaş dolaş göründüğü bu kimliksiz hayat, ciddi manada fikri meselelere işaret ediyor. Dolayısıyla İslami bir hayat üretilebildiğini söyleyebilmekten hala uzağız.

            Teorik problemlerle ilgili ihtirazi kayıtlarımızın bulunması şu gerçeği değiştirmiyor. Müslümanlar hızlı bir şekilde hayatın pratiğini üretmeyi öğreniyorlar ve hayata vaziyet etmeye başlıyorlar.

            Hayatı üretmek ve ona vaziyet etmek bahsi, siyasi iktidar, askeri kuvvet ve iktisadi güçten çok daha önemlidir. Cemiyet, hangi hayat havzalarında yaşayabilme imkanı buluyor veya hangisini tercih ediyorsa, hayat o havzada gelişiyor ve ülkeye rengini veriyor. Hiçbir kudret, hayat karşısında dayanma ve direnme kuvvetine sahip olamıyor. Hayata vaziyet edilmeye başlandığında rejimler ve ideolojiler çatır çatır çöküyor.

            Müslümanlar bir taraftan hayatı ürettikleri için vaziyet ediyorlar bir taraftan da yardımlaşma yoluyla hayata vaziyet ediyorlar. Eğitim yoluyla hayata vaziyet etmeleri ise çok daha derin… Hayat artık ülkemizde Müslümanların açtığı mecralarda akıyor ve keza Müslümanların oluşturduğu havzalarda gelişiyor.

 

*İktisat

 

            İktisadın kıymeti ve hayat için ehemmiyeti kafi derece anlaşılmıştır. En büyük gelişme bu alandaki anlayışta olmuş fakat bu alandaki gelişme de neredeyse sınırı aşmaya başlamıştır. İktisadın ehemmiyeti ihmal edilecek gibi değildir ama ondan daha mühim konular olduğu unutulmamalıdır.

            İktisadın hayatla doğrudan ilişkisi, hayatı pratiğinden teorisine doğru öğrenen Müslümanlar için kıymet sıralamasında (listesinde) birinci sıraya yerleşmesine vesile olmuştur. Bu durum, “anlayış şişmesi”dir. İktisat, Müslüman’ın hayatında “maişet” için birinci sırada fakat maişet dışındaki kısmı asla birinci sırada değildir/olmamalıdır. Bugün için birinci sıraya yerleştiğini görmek ıstırap vericidir.

            İktisadın gereğinden fazla kıymete sahip olmasının tabi neticesi olarak hayatı üretme ve ona vaziyet etme bahsinde kafi derecede ve hatta fazla miktarda kaynak oluştuğu söylenebilir. Hayatı üretmek ve ona vaziyet etmek için kafi miktar iktisadi kaynağın şart olduğu vakadır. Fakat tek şart iktisadi kaynaklar değildir ve daha önemli kaynaklar vardır.

Batının ürettiği hayatın temeli iktisat olduğu ve Müslümanların hayatı öğrenme ve üretme tarzları hala batılı kavrayıştan tam manasıyla bağımsızlaşamadığı için iktisadi alandaki “anlayış şişmesi”, beklenen bir gelişmeydi. Batılı tarzda temellendirilen ve çerçevelenen hayatı üretme ve ona vaziyet etme imkanına da böylece sahip olunmuştur. Fakat unutulmamalıdır ki, İslam’ın hayatını üretmek, başka kaynaklar, başka üslup, başka açı, başka zemin ve başka mecralar ister. Bu noktada hala fikri zafiyetin ciddi seviyelerde yaşandığı vakadır.

Ne var ki ülkedeki ideolojik ve kültürel gurupların tamamı, hayatı batının ürettiği araçlar ve malzemelerle anlamaya ve yaşamaya çalıştığı için Müslümanların iktisadi alandaki teorik zafiyetleri, pratik zafiyet olarak kendini göstermemekte aksine pratik kudret olarak zuhur etmektedir.

 

*

             Bugünün Türkiye’sinde Müslümanlar insanın bazı hususiyetlerini anladıkları için diğer yapılanmalardan daha fazla insana (ferde ve cemiyete) nüfuz edebilmektedirler.  

*Eğitim

 

            Malzemesi insan olan bu faaliyet alanı, her konuya mukaddemdir. Eğitimi eline geçiren ideolojik veya kültürel guruplar, ülkenin hakimidirler.

            Eğitimi eline geçirmekten kastımız, milli eğitim bakanlığını ele geçirmek değil. Eğitimi anlamış ve uygulanabilir formüller geliştirmiş olmaktır. Eğitim öyle bir alandır ki, hakikaten uzmanını bulduğunuzda ideolojik tercihlerinin ne olduğuna bakmaksızın çocuğunuzu teslim etmek mecburiyetinde kalırsınız. Zira eğitimin alternatifi yoktur ve eğitim ile elde edilebilecek olan “kıymet” başka hiçbir yolla elde edilmez. Eğitim, ikame değer üretilemeyen bir alandır.

            Müslümanların eğitimle ilgili hassasiyetinin yüksekliği önemlidir ama daha önemli olan eğitimi ülke ortalamasının üzerinde anlamış ve uygulayabilir hale gelmiş olmalarıdır. Laik yobazların meseleye sathi bakışlarındaki “Müslümanların –onların ifadesiyle irticaın- elindeki okul, dershane ve kurs sayısı” ile ilgili bir bahis değildir konu. Konu, ülkede hangi siyasi düşünceden olursa olsun insanların çocuklarını Müslümanların tasarrufu altında bulunan okul ve dershanelere gönderme ihtiyacı hissediyor olmasıdır. Veya Müslümanların ellerindeki okulların ve dershanelerin başarı ortalamalarının yüksek seviyeye çıkmasıdır.

            Bir ülkede halkın tercih ettiği eğitim müesseseleri, o ülkenin gelişme istikametini ve güzergahını tayin eder. Geriye sadece bir zaman meselesi kalır.

 

*İstidat

 

            İstidatların keşfi, eğitilmesi ve istihdamı, stratejik bir hadisedir. Asıl güç kaynağı insansa eğer, insandaki tabi güç kaynakları da zekâ ve istidatlardır. İnsan tabiatına (mizacına) depolanmış olan bu iki güç kaynağı, imal edilebilir özellik taşımazlar. Bunlar ancak keşfedilebilir ve değerlendirilebilirler.

            Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde güç kaynaklarının ne olduğu sorusu seksen yıldır yanlış cevaplandı. Bu soruya verilen cevaplar genellikle, ordu, iktisat, siyaset vesaire şeklinde oldu. Bu cevaplar aynı zamanda ülkedeki despot Kemalist rejimin de en büyük zafiyetleriydi. Pozitivist veya rasyonalist düşüncenin bu soruya vereceği doğru cevap, “insan” veya “zekâ” veya “akıl” veya bunların toplamı şeklinde olmalıydı. Bu düşünce cereyanlarının öz iklimi olan batıda böyleydi ama ülkeye kötü bir kopyası geldiği için sorulara doğru cevap veremedi.

            Müslümanlara gelince, kuvvet ve kudretin mutlak kaynağının Allah olduğuna dair tevhit anlayışını, son birkaç asırdır dünyadan soyutlanmış haliyle kabul etmeye başlamışlar ve hayatla irtibatları kesilmişti. İnsanın, Allah’ın halifesi olduğu hakikatini unutunca olacağı buydu.

            Laik, Kemalist vesaire kesim ile Müslümanlar arasındaki rekabette ilk uyananlar Müslümanlar oldu. Kemalist laikler hala kuvvetin kaynağını ordu, para vesaire zannediyorlar. Ve tabi ki artık çuvallıyorlar.

 

*Zekâ

 

            Türkiye’nin zekâ sekretaryasını artık Müslümanlar oluşturmaktadır. Zekânın kıymetini keşfettikleri ve eğitim yoluyla zeki çocuklara ulaştıkları için ülkenin zekâ kaymağı Müslümanlar tarafından eğitilmekte ve istihdam edilmektedir.

            Bir ülkenin zekâ sekretaryasını kim kurar ve yüksek zekâları ve dehaları kim istihdam ederse, ülkeyi ellerine geçirmelerine mani hiçbir sebep ve güç kalmaz. Zekâ, akıl ve şuurun bir siyasi harekette cem olması, o hareketin milyonluk ordularla bile durdurulamayacağı manasına gelir.

  

*

 

            Yukarıda bahsi geçen konular, hangi kültürel kimliğin tasarrufu altındaysa ülkeye hakim olacaklar onlardır. Bunların bir medeniyet kurmak ve dünyayı etkilemek için kafi gelmeyeceği vakadır. Fakat başlangıç için fena sayılmaz ve içinde yaşanılan ülkedeki rekabet için fevkalade önemlidir.

            Türkiye’de Müslümanlar, bu vasıtaları ellerinde bulundurdukları ve diğer kültürel ve siyasal guruplardan bu vasıtalara sahip olmak ve kullanabilmek bakımından önde oldukları sürece, istikbal kendilerindir. Şu anda görünen ve yakın gelecekte de değişmeyeceği anlaşılan durum, Müslümanların bu konularda açık farkla önde olduklarıdır.

            Müslümanların, sahip oldukları ruhi, zihni ve akli üstünlükler ve maharetler, ülkenin gelecek on yılında merkezi güç olacaklarını göstermektedir. On yılın yakın bir gelecek olduğunu düşünenlerin yanıldıkları nokta, bugünün dünyasındaki zamanın akış hızıdır. Zaman o kadar hızlı akıyor ki artık, bugünün on yılı, mesela beş asır öncesinin iki asrıdır. Bunu tespit etme sebebim, Osmanlının iki asırda yıkıldığından hareketle batının veya ülkedeki Kemalist rejimin de birkaç asırda yıkılacağını zanneden arkaik düşünceli kişiler olmasıdır. Müslümanların bu hususu özellikle anlamaları gerekmektedir. Zamanın akış hızı anlaşılmadan, zamana karşı yarış yapılamayacağı gibi zamanın istikametini tayin edebilmek de imkansızdır.

            On yıl içinde İslam’ın, Türkiye’de merkez güç olmasının hangi alanda ne anlama geldiğini okuyucunun irfanına bırakıyorum.

 

*

 

            Netice olarak ülkede Müslümanlar, ruhi (psikolojik) bariyerleri aştılar, içtimai (sosyal) bariyerleri aştılar, iktisadi bariyerleri aştılar, siyasi bariyerleri aştılar. Önlerinde hala bir bariyer kaldıysa, o bariyer asla aşamayacakları bir engel değildir.

            Artık bu ülkede “heyecan” üreten ve “başarı” hikayesi yazan insanlar, Müslümanlardır. Heyecan ve başarı, hayatı tetikleyen en önemli muharrik güçlerden ikisidir. Fert ve cemiyeti ayağa kaldıran ve harekete geçiren heyecan kimin elindeyse, müthiş bir güce sahiptir. Ayağa kalkan ve harekete geçen insanları başarıya ulaştıran anlayışa kim sahip ve kadroları kim istihdam ettiyse ülkenin geleceği onlarındır. Türkiye’de son yıllarda devasa başarı hikayelerini ve hatta destanlarını yazanlar Müslümanlardır.

            Başarıda öyle bir tılsım vardır ki, deliyi veli, suçluyu kahraman, haramzadeyi asilzade gösterir.

Share Button

Zeki ve Ahmak İnsanların Mahvettiği Ülke

Zekâ insanın doğuştan sahip olduğu keşfetme melekesidir. Gelişmesi mümkün değildir. Çoklu zekâ alanları teorisi yanlıştır. Zekâ, bölünebilir değildir ve bu sebeple geliştirilmesi imkânsızdır.

Akıl ise inşa edilir. Nüvesi potansiyel olarak vardır ama inşa edilmediği takdirde ortaya çıkmaz. Bu sebeple geliştirilmesi ve kuvvetlendirilmesi mümkündür. Esas anlama melekesi akıldır. Zekânın keşiflerini akıl kendi bünyesine alır, değerlendirir, yorumlar ve anlar. Zekânın keşifleri (elde ettiği verimleri) akıl tarafından değerlendirilmediği takdirde hiçbir işe yaramaz. Kullanılabilir hale getirilemez. Zaten anlaşılamamış demektir.


Zekâya paralel hacimde ve kuvvette bir akıl bünyesi oluşmayan insanlarda, zekânın faaliyetlerinden elde ettikleri verimleri, akıl kâfi derecede değerlendiremeyeceği için, “gerçeklik” altyapısına ve özelliklerine kavuşmayacaktır. Zekânın keşiflerinin akıl tarafından “gerçeklik zemini”ne taşınamaması halinde hayal ile karıştırılma ihtimali büyüktür. Hakikaten zekânın keşifleri akıl tarafından elden geçirilmediği takdirde gerçeklik irtibatı kurulamamış olacaktır. Gerçeklikten uzak olan zihni verimleri hayalden ayırt edebilmek fevkalade zordur. Zira hayal, gerçeklikten belli bir mesafede uzak olma durumu değil midir?

Aslında zekânın akıl süzgecinden geçmemiş olan verimleri hayal değildir ama gerçeklikle harmanlanmadığında maalesef hayal olarak görünmektedir. İşte “zeki ve ahmak olmak” tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Nasıl?

Zekâ kendi özelliklerine göre faaliyetini gerçekleştirir ve bir verim elde eder. Zekânın elde ettiği verim; ne hayaldir ne gerçek, ne akıllıcadır ne de akılsızcadır. Bu kavramlar çerçevesinde bakıldığında zekânın verimi nötrdür. Zekânın faaliyetlerinden elde ettiği verimler “ön anlama” cinsindendir. İlgili konudaki anlamanın tamamlanması için aklın o verimleri değerlendirmesi ve kendi özelliklerine göre mayalaması gerekir. Akıl, zekânın verimlerini işlemediği takdirde o verimler tabiri caizse “ortalıkta” kalır.

Ortalıkta kalan zekânın verimleri, zekâ tarafından ciddiye alınır. Zira onlar zekânın faaliyetleri ile elde edilmiştir. Akıl onları işlemediği takdirde ciddiye almaz. Aklın zekânın seviyesine uygun hacimde oluşmaması halinde zekânın verimlerini değerlendirme kuvvetine sahip olmadığı unutulmamalıdır. Akıl zekânın verimlerini umursamaz veya onları değerlendiremez veya ihmalinden dolayı değerlendirmezse, ortalıkta kalan verimlere sahip çıkacak olan sadece zekâdır. Aklın herhangi bir sebeple ilgisizliği neticesinde zekâ yalnız başına kendi verimlerine sahip çıkmak ve onları topluma sunmak durumunda kalabilir. Zekânın kendi verimlerini akıl süzgecinden geçirmeksizin topluma sunması çok ilginç görüntüler oluşturur. Zaten zekânın verimlerini dahi akıl topluma sunar. Normali budur. Zira akıl nasıl sunulacağını da bilir. Zekâ ise keşiflerini tüm çıplaklığı ile sunar. Akılla harmanlanmamış olan keşifler ne kadar orijinal olursa olsun komik kalabilmektedir.

Zekânın keşiflerinin veya başka cinsten verimlerinin ham haliyle ve usulüne aykırı şekilde topluma sunulması, ne kadar zekice olursa olsun akılsızca olmasına mani değildir. İşte, zeki ve ahmak olmanın misallerinden biri budur.

İnsanlar zekice bir düşünceye ahmaklık diyemedikleri için bu özelliklere sahip kişilere “hayalperest”, “maceracı”, “uçuk” vesaire gibi yaftalar yapıştırıyorlar. Zira zekâ kokan herhangi bir verim karşısında insanların başları dik duramıyor ve eğiliyor. Fakat zekânın verimlerinin ham haliyle uygulanabilme imkânının çok sınırlı olduğu doğrudur ve aklı gelişmemiş zeki insanların başarılı olmaları da mümkün olmamaktadır. Bu sebeple diğer insanlar tarafından yukarda saydığımız yaftalarla muamele görürler.

Toplumda zeki ve ahmak insanlara sık rastlanır. Zira zekâ doğuştan vardır ve yüksek zekâ sahibi insanlar ise az sayıda olmaz. Bir toplumda az sayıda olan dehalardır. Yüksek zekâ sahibi insan sayısı toplumda “sürekli görünür” olacak kadar çoktur. Doğuştan varolan zekâya sahip olmak için çalışmak gerekmez fakat gelişmiş bir akıla sahip olmak için çok çalışmak gerekir. Yüksek zekâya sahip insanların akıllarını oluşturmak ve geliştirmek için çaba göstermemeleri halinde ortaya zeki ve ahmak insan tipleri çıkmaktadır. Ülkemizde akıl konusunda kâfi derecede ve sayıda çalışma yoktur. Bundan dolayı da akıl konusu gündeme gelmemektedir. Veya tersi, yani akıl konusu gündeme gelmediği için çalışma yapılmamaktadır. Neticede sokaklar zeki ve ahmak insanlarla doludur. Oysa yüksek zekâya sahip olunmayabilir ama gelişmiş bir akla sahip olmak mümkündür. Daha doğru bir ifadeyle, çalışarak yüksek zekâya sahip olunamaz ama çalışarak yüksek akla sahip olmak mümkün olabilir. Ahmaklık, zekâ ile değil akıl ile ilgili bir kavramdır. Öyleyse, hiç kimse ahmak olmak zorunda değildir. Çünkü ahmak doğulmaz, ahmak olunur ve ahmak olmamak ise kabildir.

*

Türkiye’nin insan kaynakları maalesef, çıplak zekâ ile baş başa kalmışlardır. Akıl konusunun ne kadar az gündeme geldiği hatırlanır ve akıl ile ilgili literatürün ne kadar zayıf (hatta hiç) kaldığı fark edilirse temel bir yanlışlık olduğu anlaşılır. Batıda Rönesans’ı gerçekleştiren zekâ değil akıldır. Bunun bile fark edilememesi çok ilginçtir.

***

Kürtlerle Türkleri aynı siyasi coğrafyada beraber yaşatabilmek için Kürtleri asimile etme düşüncesi, zekice bir düşüncedir. Çünkü Kürtler asimile edildiğinde ülkedeki nüfus yeknesak (homojen) hale gelecek ve Kürtler ile ilgili bir problem çıkmayacaktır. Ancak akıl bunu reddeder. Kürtlerin asimile edilmesi, tabi gerçekliklerinden uzaklaşmaları manasına gelir. Bu durumda Kürtler, kendi hususiyetlerini kaybedip Türklerin özelliklerini kuşanmak durumunda kalır. Bir topluluğa böyle bir uygulama yapmak aklın verilerinden ve tekliflerinden değildir. Zira akıl, her varlığın kendi hususiyetlerini muhafaza ederek hayatı yaşamasını mümkün ve gerekli görür. Asimile etme çabası neticesinde ülkede bugün bir KÜRT MESELESİ vardır. Kürt meselesi, ülkede siyasi rejimin bizzat ürettiği bir problemdir.

Kürtleri asimile etme düşüncesinin zekice olması, bu uygulamanın başarılması için kafi değildir. Asimilasyon uygulamalarına karşılık Kürtlerin akıllarının dimdik ayağa kalkacağını anlamayan kemalister, ne kadar zeki iseler o kadar akılsız yani ahmaktırlar.

*

Müslüman kadınların tesettürüne (aktüel haliyle başörtüsüne) karşı çıkmak ve tüm kadınların kendilerinin istediği (Kemalistlerin istediği) gibi giyinmesini talep etmek zekicedir. Zira İslam’ın ahlak ve iffet anlayışında tesettürün bulunduğu ve ahlak ve iffetin görünür halinin tesettür olduğu bilinir. Buna karşı çıkarak ve toplumun tamamını tesettürden uzaklaştırarak, İslam’ın ahlaksızlık ithamından kurtulmanın yolunu aramaktadır. Tek kıyafet tek ahlak anlayışı ile hem toplumda canlılığını devam ettiren İslam’ın ithamından kurtulmakta ve hem de kendi ahlak anlayışını (çağdaşlık vesaire) topluma empoze etmektedir. Bu haliyle bakıldığında zekice bir yaklaşımdır. Fakat akıl bunu hazmedemez.

Cemiyette farklı hayat gerçeklikleri ve buna bağlı olarak farklı ahlak anlayışlarının bulunması kaçınılmazdır. Kemalist yaklaşım, kendi ahlakını üretemediği için İslam ahlakına alternatif bir hayat ve ahlak teklif edememekte, bu sebeple de ülkedeki tek ahlak olan “İSLAM AHLAKINI” DA ortadan kaldırmak ve görünür olmasına mani olmak istemektedir. Aklın hayattaki ve fikirdeki çeşitliliğe doğru aktığını ve beslenme kaynaklarından birinin de çeşitlilik olduğunu bilmeyenler, tek ahlak icbarının devam edebileceğini zannediyorlar.

*

Ülkede kurulan siyasi rejimin (kemalizmin) varlığını ve hayatiyetini devam ettirebilmesi için sayısız tedbirler alan ve tüm tedbirlerin zirvesine de orduyu rejim muhafızı olarak diken anlayış, zekicedir. Farklı sahalardan gelecek tehditleri göğüsleyebilmek için hukuku rejime bağlamak, rejimi vatan ile özdeşleştirmek, vatanın tek muhafızını ordu olarak göstermek gibi zekice kurgular üretmiştir. Laik rejim için ölmenin şehitlik sayılmasını kim zekice değil diye eleştirebilir? Fakat aklın bunları anlaması ve kabul etmesi kabil değildir.

Siyasi rejim ile vatanın başka şeyler olduğu, millet için kemalizmden daha iyi bulunduğu, ordunun görevinin sınırları korumakla sınırlandırılması gerektiği, siyasi rejime karar vermesi gerekenlerin halk ve onun temsilcilerinden başka kimsenin olamayacağı akıl tarafından zor anlaşılır konular değildir. Hiçbir akıl, nüfusu seksen milyona ulaşmış bir ülkede tatbik edilecek sistemi, birkaç bin kişinin (niteliği ister Kemalist ister başka şey olsun) tercih edeceğini kabul edemez. Böyle bir rejim kurulduğunda adının oligarşik düzen olacağını anlamayacak akıl organizasyonu fazla değildir.

*

Siyasi rejimin korunması için devlet içinde mafya çeteleri kurmanın zekice bir düşünce olduğu doğrudur. Zira kanunsuzluk yapabilmenin en uygun yerinin devletin içi olduğu açıktır. Devlet içinde yuvalanan kahrolası illegal oluşumları arayıp bulacak ve cezalandıracak kuruluşlar da devlet içinde olduğu için açığa çıkmadan ve hoyratça cinayet işleyebilmekte ve katliamlar yapabilmektedir. Zekice bir düşünce değil midir bu? Hukukun yetersiz kaldığı düşünülen yerlerde hukuk dışı yollarla problemleri çözmek (insanları öldürmek) çok kestirme yoldur. Zekice olmadığını kim söyleyebilir bu düşüncenin?

Lakin akıl bu yolları, biraz geç olsa da mutlaka keşfeder.

Akıl, hukukun yetersiz kaldığını kabul etmez. Gerçekten hukuk yetersiz kalıyorsa, hukukta problem vardır. Hukukun değişmesi gerekir. Hukuk değiştirilir ve yola devam edilir. Ne olursa olsun hukukun yetersizliğinden bahsetmek hukuk dışılığa kapı aralamaz. Akıl, nizamın peşine gider. Hukuk dışı yolların kullanıldığını keşfeden akıl artık o ülkede bir siyasi rejim sorunu olduğunu kabul eder. Zeki siyasal kurgulayıcılar aklı fazla küçümsediler. Zira bu günün Türkiye’sinde siyasi rejimin çözmek için uğraştığı problemlerin tamamı devam ettiği gibi uyguladıkları metotlar yüzünden bir de siyasi rejim problemi meydana çıkmıştır. Siyasi rejim problem olarak gördüğü konuları çözemediği gibi bir de kendini gayrimeşru hale getirmiştir. İşte ZEKİ AMA AHMAK İNSANLARIN ELİNDE ÜLKENİN GELDİĞİ NOKTA… Kemalistleri bu maharetlerinden ve başarılarından dolayı kutlamak lazım…

Share Button