İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et

Share Button

AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI

AHMET SELİM, HASSASİYETSİZLİĞİN BU KADARI
İnsanları tanımak zaman istiyor. Zaman, dikkat, emek… Fikir adamlarından bahsediyorum. Kendimi çok kötü hissettiğim yani yanlış tanıdığımı farkettiğim birisi Ahmet Selim’dir. Yanlış tanıdığımı, yanlış değerlendirdiğimi kabul etmekte zorlandığım, uzun süre de direndiğim birisidir Ahmet Selim. Türkiye’deki az sayıda “fikir adamı”ndan birisi olduğunu düşünüyordum. Gerçekten enteresan bir durum, fikir adamlarının her konudaki düşüncelerini okuyana kadar karar vermemek gerekiyormuş. Ben tam aksini düşünüyordum, bir fikir adamının orta halli bir makalesinden (kafi derecede uzun bir makalesinden) tüm fikriyatının ortaya çıkacağı zannındaydım. Bu zannımın hala nazari çerçevede doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat Türkiye pratiğinde doğru netice veren bir yaklaşım olmadığını gördüm.
Aslında meselenin özü şu; fikir adamı dediğimiz kişilerin, bağlı olduğu dünya görüşünün tamamına nüfuz etmiş olduğunu düşünüyoruz. Bu tarif, nazari çerçevede doğru… Dünya görüşünün bir kısmına (parçasına) nüfuz etmiş birisine fikir adamı denmesi, “fikir adamlığına” irtifa kaybettirmektir. Ne var ki Türkiye’de İslam’ın tamamına nüfuz etmiş, dolayısıyla zihni ve kalbi evrenini İslam’ın yekunu ile inşa etmiş adam bulmak samanlıkta iğne aramaya benziyor. Garip bir şekilde “parça fikirler” ile meşgul olan adamlarla dolu piyasa ve bu durum insanı aldatıyor. Bir yazara bakıyorsunuz, bir alanda, konuda, meselede dikkat çekici bir düşünce inceliğine ve derinliğine sahip fakat konu değiştiğinde baştan sona problemli hale geliyor. Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR

YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR
Yusuf Kaplan’ın saf bir tarafı var, saf yani çocuksu… Bu hoş bir şey… İnsanların kafalarında kırk tilkinin cirit oynadığı bir dünyada, saf bir tarafın olması gerekiyor. Saf bir tarafın, insanın kendinden bile kaçarak iltica edebileceği bir zihni vahanın olması gerek.
Saf bir zihni vaha, insanlardan ve insanın kendinden muhafaza edilmiş, bilgiden ve fikirden bile korunmuş bir vaha… Sadece duygunun, duru bir duygunun deveran halinde olduğu, ruhun saf tecellilerine mahal olabilecek kalbi ve zihni bir vaha… Çağımızda bilgi ve fikir kirlendi, bilgi ve fikre itimat etmek zorlaştı. Her insan kendi bilgi ve fikirlerine itimat ediyor, bunu da tabii görmek gerekir. Tabii görmek, doğru görmek değildir. Zihni evren, bilgi ve fikrin ağır baskısı altında “doğru-yanlış” cetvelini bazen şaşırıyor. İnsan zihni, doğruyu mantıkta aramaya başladığında, sayısız mantık örgüsü meydana getiriyor, bunlara teslim oluyor ve doğru mikyasını kaçırıyor.
İnsan düşünebilen bir varlık olduğu kadar da hissedebilen bir varlık. Halk arasında “duygusallık” isimlendirmesiyle hakir görülen mesele, aslında bambaşka bir kıymet ifade ediyor. Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” fermanıyla, bilgi ve fikre atıf yapmıyor, doğrudan duyguya atıf yapıyordu. İfrat ile tefrit arasına salıncak kuran günümüz insanının zihni, duygu meselesinden bahsederken, aklı, fikri, bilgiyi ihmal ettiğimizi zannedebilir. Niyetimiz ve çabamız aklın ve fikrin kıymetini inkar değil, bilakis onların kıymetini teslim etmekle birlikte, bir de duygunun olduğunu, her birinin kendi mahalli ve kıymeti olduğunu ifade etmek. Duygu ve düşünce arasında muvazene kurulamadığında da her ikisinin kendi merkezinden uzaklaştığını, toplamının da arzulanan “şahsiyet terkibini” meydana getiremediğini dikkate sunmak… Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-12-İNSAN TELAKKİSİ-9-

Zevkte vahdeti gerçekleştirmek, İslam Maarifinin temel hedeflerinden biridir. Zevkte vahdeti gerçekleştirmek, sadece zevk alabilir hale gelmektir, bir taraftan zevk alırken, diğer taraftan ıstırap çekmemektir.
İnsan tabiatı düşünüldüğünde zevk vahdeti, fevkalade zordur. Nefs merkezinde “zevk vahdeti” gerçekleşmez. Ruh ne kadar köreltilirse köreltilsin, beka vasfını kaybetmeyeceği için, nefsin zevklerine mutlak manada iştirak etmez. Ruh ne kadar bedene, nefse, dünyaya meyledecek hale getirilse de (önündeki perdeler artırılsa da), hakikat bilgisi onu bekaya doğru çeker. Ruhun perdelenmesi mümkün fakat söndürülmesi, öldürülmesi, etkisizleştirilmesi imkansızdır. Nefs merkezinde yoğunlaşan zevk anlayışı, ruhu ne kadar perdelerse perdelesin, ne kadar baskı altına alırsa alsın, ruh bir şekilde tezahür eder ve kendine rağmen ve kendine aykırı kurulan insan iç dünyasını darmadağın eder. Bunlar ruh patlamalarıdır. Ruh, kendi tezahürlerine hiç itibar edilmeyen insan ve hayattan intikamını alır. Her arzuladığına sahip olan zengin insanların intihar etmelerinin sebebi, ruhun intikamıdır. Ruhun nefsten intikamı o kadar ağırdır ki, nefsi öldürür, insanı intihar ettirir. Nefs merkezli hayatın yoğunluğu bir noktayı aştığında, ruhun tezahürleri sıfır kıymetine indiği için, ruh varlığını, nefsi öldürerek gösterir.
Zevkte vahdet, “ruhi zevk” merkezinde gerçekleştirilebilir. Çünkü ruh, insanın nihai merkezi ve kaynağıdır. Nefs, ruha irca edilebilirse ve ruhun aldığı zevke iştirak edebilir hale getirilirse, zevk vahdeti gerçekleştirilir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-

İnsandaki temel tezatlardan biri de, zevk-ıstırap zıtlığıdır. Bu zıtlık, hissi kaynakla ilgili olduğu için doğrudan hayata dairdir. Hayatın her alanında, her anında kendini gösteren, insanın hayat ve faaliyetlerini etkileyen, istikametini tayin eden, zafiyetlerini tespit eden bir zıtlıktır.
İnsan, tabii olarak “zevk”in peşine gider, ıstıraptan uzaklaşır. Başka bir ifadeyle zevk de cazibe kudreti mevcutken, ıstırapta aksi mevcuttur. Hayat ıstıraptan hali değildir bu sebeple insan ıstıraptan müstağni olamaz. Tercih etmeksizin maruz kaldığı ıstırap, zevkin peşine gitme iştiyakını da artırır.
Hayatı zevkten uzak tutma çabalarının hiçbiri netice vermez. Zevkin aleyhine söylenecek sözü kimse dinlemez, dinleyenler anlamaz, anlayanlar gereğini hakkıyla yerine getiremez. Zevksiz bir hayat inşa edilemeyeceği için, zevksiz bir dünya görüşü örülemez, örülürse tatbik edilemez, tatbik edilirse mensubu, cemiyette istisna teşkil edecek kadar az olur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN
Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Kalb-i Selim, tasavvuf mecrasının, Zevk-i Selim, sanat mecrasının, Akl-ı Selim ise ilim ve tefekkür mecralarının menzilidir. Bir cihetten menzili, başka bir cihetten ise kaynağıdır. Hem bu mecraların hedefi onlardır hem de bu mecraların kaynağı (merkezi) onlardır.
*
Kalb-i Selim sırça sarayın (tekkenin) işidir. Ağyar ile hemhal olmaz, olursa kirlenir. Hakikat küçücük bir lekeye bile tahammül edemez.
İslam cemiyetinde diğer mecralar mevcut ve müesseseleri sıhhatliyse, tasavvuf mecrası kendi sırça sarayına çekilir ve asli vazifesi olan “keşif” ve “terbiye” ile ilgilenir. Keşfedilen manaları, tatbik edilmesi ve faydalanılması için diğer mecralara döker. Diğer tüm mecralar, tasavvufun “derin keşfinden” elde ettiği mana haznesi ile beslenir.
Kalp, mananın suret ihtiyacı duymadan doğacağı veya tecelli edeceği kainattaki tek mekandır. Mekanın da saf halde bulunduğu tek mahaldir. Saf mana saf mekana misafir olur. Bu sebeple kalb, temiz tutulmalıdır, kirlenirse temizlenmelidir. Saf mana, mekanı saf halde bulamadığında oraya misafir olmaz, mekan ne kadar kirliyse oraya o kadar kirlenmiş muhteva (mana değil) girer. Mekanın safiyeti, orada ikamet edeni de saf halde tutar, yani ruhu… Dünyayı içine almamış kalb, dünyaya (bedene) bulaşmamış ruha ev sahipliği yapar. Saf manaya mazhar olan saf kalb, ona muhatap olan da saf ruhtur. “Alem-i Ervah”ta Allah’ın hitabına muhatap olan ruh, aynı safiyetini muhafaza eder veya tekrar kazanırsa, o safiyetiyle ikamet ettiği kalpte, saf manaya, Kur’an-ı Kerim’e, muhatap olur ve onu anlar. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ileri noktası, ruhun ve kalbin “alem-i ervah”taki hitabı hatırlayacak noktaya ulaşmasıdır. Hatırlayacak kadar temizlenmesidir.
Anlamak için kelimeye (ve sair suretlere) ihtiyacı olan akıldır, ruh ve kalb değil… Anlamanın ne üst seviyesi, manaya suretsiz olarak muhatap olabilmektir. Ve bu durum, anlamak değil, “keşif”tir. “Mana” akla hiçbir zaman saf haliyle gelmediği, her zaman surete bürünmüş olarak tecelli ettiği için anlamak, suretteki manaya nüfuz etmektir ve aklın işidir. Manaya saf haliyle ulaşılabiliyorsa, artık idrak değil “müşahede” başlamıştır. Bu sebeple müşahede (ve keşif) idrakten daha yüksektedir ve orada kelam, kıylü kaldir.
*
Zevk-i Selim, Kalb-i Selim ile keşfedilen mananın, sanatkarane tatbikidir. İslam İrfan ve Medeniyetinde sanatın kaynağı, zevk-i selimdir.
Zevk-i Selim, kalbi selimin “güzel”e yönelişinde “hususilik” kazanmasıdır. “Saf mana”, doğru, güzel, iyi ve faydalı tasniflerine tabi tutulamaz. O hepsini cem etmiş haldedir. Saf manadan ne inşa etmek isterseniz, o mümkündür. Kalb-i Selim, hususen “güzel”e yöneldiğinde, zevk-i selim zuhur eder.
Zevk-i Selim, kalb-i selimin hususi istikameti olmakla kalb-i selimden doğar, hayattaki mecralarını, şekillerini, suretlerini akl-ı selim oluşturduğu için de akl-ı selime bağlıdır. Zevk-i Selimin insanın derununda meydana gelmesi, hayatta karşılığının bulunduğunu göstermez. Hayat güzelleştirilmemiş, güzelliğin suretleri tesis edilmemişse, zevk-i selim hayattan geri çekilir. Zevk-i Selimin hayat ile irtibatını kuran akl-ı selimdir.
*
Akl-ı Selim, Kalb-i Selimin keşfettiği mananın suretini inşa eder. Akl-ı Selimin bir boyutu da, yukarıdan aşağı inen hakikati, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştireceği inşa faaliyeti ile karşılamaktır.
Akl-ı Selimin aşağıdan yukarıya doğru inşa faaliyeti, varlık, insan ve hayatın mahiyetini anlamakla ilgilidir. Varlığı anlamadan mananın sureti için lazım olan malzemeyi, hayatı anlamadan, mananın ikamesi için lazım olan müesseseyi, insanı anlamadan mananın mahfazası olan kalbi evreni muhafaza ve zihni evreni inşa etmek kabil olmaz.
Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar. Ruhun keşfettiği manalar ancak akl-ı selim ile hayata tatbik edilir. Akl-ı Selim yoksa “velayet” kendine münhasır kalmaktadır. Bu çeşit velayet, “mürşit” vazifesine sahip olmamakta ve sahibine ait olarak kalmaktadır. İrşad vazifesi, ruh ve kalbin keşfettiği saf mananın cemiyet ve hayata arzedilmesidir. Arzeden manivela ise akl-ı selimdir. Ya mürşidin akl-ı selimi veya onun vazifelendireceği mütefekkirin akl-ı selimi…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA

İslam İrfanı iki mecra açmıştır. Tasavvuf ve ilim mecraları… Üçüncü mecra olan tefekkür (hikmet) mecrası yer yer yalpalamış, zaman zaman kesilmiş, yatağını mütemadi kılamamış en zayıf mecradır ki bu gün şiddetle ihtiyacımız olan bu mecranın açılması ve sulanması gerekiyor. İslam İrfanının açmış olduğu mecra üç tane değildir tabii ki, bunlar ana mecralardır. Bunların dışında sayısız mecra açılmış, eserlerini vermiş, hayatta yerini almıştır.
Tasavvuf mecrası, ruhi-kalbi mecradır. Şahsi-ferdi-enfüsi mecra… İlim mecrası, zihni-akli mecradır. Afaki-içtimai mecra… Tefekkür mecrası da zihni-akli mecradır fakat “zamani” (aktüel) mecradır. Üç mecra ile ilgili tavsif çabamız, ana hatlarını tespit bakımındandır, yoksa birbirinden kesin hatlarla ayrılan ve müstakil hale gelen mecralardan bahsediyor değiliz. Nihayetinde bu üç mecra, İslam İrfan bahçesinin farklı yemişlerindendir ama hepsi tek bahçenin çiçekleridir.
*
İlim mecrası, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gider, uzun bir güzergahtır ve müntehasına ulaşmak kabil değildir. Zira “malum yekunu” (yani kainat), sonsuz değildir ama bitmez tükenmez sayı ve çeşide sahiptir. İlim maluma tabii ise, bu güzergahın kıyamete kadar bitmesi beklenmez. Öyleyse bu güzergah hakikate ulaşamaz. Gerçekten böyledir çünkü varlığın Allah’a mesafesi sonsuz uzaklıktadır.
Kıyamete kadar müntehasına ulaşılamayacak olan mecra (ve bu mecradaki ilimler), hakikatin keşfini değil, hayatın yaşanmasını mümkün kılar. Ariflerden birinin sözü bu hususta istikamet tayin edicidir; “bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur”. Kıyamete kadar müntehasına ulaşmak kabil değilse, ne olduğunu anlamak imkansızdır. Kaldı ki, kıyamete kadar müntehasına ulaşılması ihtimal dairesinde görülse bile, müntehasına ulaşana kadar geçen zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlar için netice aynı olacaktır. Hakikat nedir? Hakikat, belli bir seviyede, anlaşılır şekilde ifade edilmek istenirse, “ilahi murad”dır. İlahi murada kıyamete kadar ulaşmak kabil değilse, bunun başka bir yolu olsa gerektir.
*
Varlığın ve (tabii ki insanın) Allah’a uzaklığı sonsuzdur ama Allah insana “şahdamarından daha yakın”dır. Hakikaten hiçbir varlık Allah’a ulaşamaz, asla ulaşamaz. Eğer Allah, insana ihsanda bulunup da, şahdamarından daha yakın olmasaydı, hakikat muhal olurdu ve agnostikler de haklı çıkardı. Varlık Allah’a o kadar uzak fakat Allah insana (sadece insana) bu kadar yakın… Aslında insan da Allah’a ulaşamaz fakat kalb-i evrenini temiz tutarak (tesviye ve tasfiye ederek) Allah’ın tecellisine mazhar olabilir, tecelliyi celp edebilir. Allah ise mümin kulunun kalbine tecelli etmek arzusundadır. Tasavvuf mecrası bu cihetle, “kestirme yol”dur. İlim mecrasındaki namütenahi yol, tasavvuf mecrasında bir insan ömrüne indirilmiştir. İlim mecrasındaki hız yürümeye muadilse, tasavvuf mecrasındaki hız ışık hızına muadildir.
İnsana bu kadar yakın olan Allah’a ulaşmanın yolu, tasavvuf mecrasıdır. Bu yolun altyapısı, kalp ve ruhtur. Ruh Allah’ın hitabına, “alem-i ervahta” doğrudan muhatap olabildiği için, ona ulaşma imkan ve istidadına sahiptir. Bu imkan ve istidat için bir hususi yol gerekir ki o da tasavvuftur. Tasavvuf hakikati kainatta aramaz, insanın derununda, kalbi evreninde, ruhunda arar. “Rabbini bilmek için kendini bilme” çabasındadır. Kainattaki hiçbir varlık çeşidi, ruh kadar Allah’a yaklaşma istidadına sahip kılınmamıştır. Bu sebeple ilim mecrası uçsuz bucaksız kainatı tararken, tasavvuf mecrası kainattaki mevcut varlık çeşitleri içinde Allah’a ulaşma istidadına sahip tek varlık olan ruh ile ilgilenmektedir.
*
Tefekkür-hikmet mecrası, tasavvuf mecrasında keşfedilen “saf manalar” ile ilim mecrasında keşfedilen ölçüler (bir cihetten suretler) arasında köprü kurar. Her iki mecranın verimlerini telif ve tatbik eder. Zamani boyut zaten tam bu noktada ortaya çıkar, tatbikat, zamani bir idrak gerektirir. Tasavvuf mecrasında keşfedilen “mana haznesi” zaman üstüdür, ilim mecrasında keşfedilen ölçüler de nispeten öyledir. Tefekkür ve hikmet ise doğrudan doğruya zamanîdır. Tefekkürün zamani olması, “donmalara”, “tortulaşmalara” sebep olabiliyor, tarihte de bunun birçok misali var. Bu sebeple tefekkür mecrası diğer mecralarla münasebetini kesmemelidir.
Tefekkür mecrası, hayatın “gerçeklik altyapısını” inşa eder. İslam’ı hayata tatbik etmenin, hayat cihetinden lazım olan malzemelerini, müesseselerini, vasıtalarını temin ve inşa etmelidir. İslam’ın muhtevasını keşfetmenin, izah ve ifade etmenin yalnız başına bir kıymeti muhakkak ki var ama bu kıymet tatbiki bir kıymet değil. İslam’ın muhtevasının hayatta “gerçekleştirilmesi” lüzumu apaçık orta yerde duruyor. Muhtevada mahfuz olan her bir ölçü, hayatta bir münasebete, bir müesseseye, bir tatbikata tekabül eder. Faizin haram olması, helal olan faizsiz borçlanmanın müessesesini inşa etmeyi gerektirir. Faizin haram olmasıyla ilgili ne kadar hikmet keşfedilirse keşfedilsin, faizsiz borçlanma müessesesi inşa ve ihdas edilmedikten sonra tatbiki bir kıymet üretilememiş demektir. Fikir ile fiil terkip olunamamışsa İslam, (haşa) entelektüel bir meşgale haline getirilmiş olmaz mı?
Akıl, hayat ile hiçbir zaman münasebetini kesmediği için, İslam’ın ihtiva ettiği mana haznesini tatbik etme mesuliyetine sahiptir. Tefekkür mecrası (dolayısıyla akıl) muhtevanın hayattaki malzemelerini temin etmek, gerektiğinde inşa etmek durumundadır. Aksi takdirde ilim mecrası ne kadar ilerlerse ilerlesin, hayat ile irtibatı kesilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-UMUMİ BAKIŞ

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1- UMUMİ BAKIŞ
Medeniyet tasavvuru, tefekkür faaliyetinin ve hikmet mimarisinin en çaplı olanıdır. Derinlik boyutuyla meseleye bakıldığında tefekkür faaliyetinin müntehası tevhid, genişlik boyutuyla bakıldığında ufku medeniyettir. Tefekkür faaliyeti, varlık, insan, hayat bahislerinin hangisinden ve bunların herhangi birinin hangi cüz’ünden başlarsa başlasın, medeniyet çapına varamıyor, tevhide ulaşamıyorsa, İslam’ın ana mecralarına dökülmüyor, nihai havzaya vasıl olamıyordur. Bu durumda “parça fikir” olarak ortada dolaşıyor, bazen faydalı bazen de zararlı oluyor.
Medeniyet, bilindiği üzere, insan fiillerinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar insan efalinin yekunudur. Nasıl bir yekundur? Bütünlüğü olan, bir merkeze bağlı bulunan, bir çerçeve belirten, insan ve hayat yekunudur. Medeniyete insan fiillerinin (efalinin) yekunu demek, onun sun’i olduğunu tespit etmektir. Evet, medeniyet, tabii olanın yanıbaşında insan inşası olarak, sun’idir. İslam medeniyet tasavvurunun en zor, en girift olan konusu da, tabii olan ile sun’i olanın hangi muvazeneye sahip olacağı, ikisi arasındaki sınırın nerede bulunduğu, vuslatın mimarisinin nasıl kurulacağıdır.
Tabii olan ile sun’i olan arasındaki münasebetin nasıl kurulacağı istikametindeki temel sorunun cevabı, İslam irfanı tarafından, “meçhul alandan” alınıp “malum alana” (en azından müphem alana) taşınmıştır. Hakikat arayışının güzergahını (hedefini değil) tayin eden temel şiar, “ilmin maluma tabii” olduğu istikametindeki ölçüdür. Bu ölçüyü esas alacak “hakikat arayış güzergahı”, aşağıdan yukarıya doğrudur. İnsani faaliyetin bir boyutu budur. Fakat hakikat, asla aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip etmez, aksine, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eder. Hakikatin bu dünyaya gölgesinin bile inmiş olması, tenezzülendir.
Hakikat, “levh-i mahfuz”daki ezeli ve ebedi ilim olan “mana haznesi”dir. Bu mana haznesi (yani sonsuz ilim) merkeze alındığında, “ilim maluma tabii değil”, “malum ilme tabiidir”. Varolan, var kılınan, yaratılan her şey (küllü şey’in) “levh-i mahfuz”daki mana haznesine tabiidir. Öyleyse varoluş sürecinin bidayetinin bidayetinin bidayetinde “malum ilme tabiidir”. Tabii olan her şey, evvelin evvelinden itibaren “sonsuz ilmin” tezahürü, tecellisi, tecessümü, teşekkülü, teessüsüdür. Sonsuz ilmin tecelli ve tezahürü yeryüzüne kadar indiğinde, vasıfsız akla kadar ulaşır. Akıl, sonsuz ilmin tecelli ve tezahür zincirinin (illiyet zincirinin) son halkasını görür. Bu noktadan bakan ve başlayan vasıfsız akıl, aşağıdan yukarıya (veya satıhtan derununa) doğru mesafe alır (almalıdır). İşte bu noktadan başlayan terakki ve tekamül seyri, projektör olarak, “malum ilme tabidir” ölçüsünü kullanır.
Medeniyet, en çaplı inşa faaliyetidir. İnşa faaliyeti, suretten manaya, şekilden esasa doğru değil, manadan surete doğrudur. Hakikatin keşif faaliyeti olan aşağıdan yukarıya doğru olan seyir, inşa faaliyeti başladığında yukarıdan aşağıya doğru döner. Keşif faaliyeti ile ulaşılacak tecrit seviyesi nereyse oradan elde edilen manalar, o seviyeden aşağıya doğru başlayacak olan inşa faaliyetinin bidayeti ve kaynağı olur. Satıhta kalan fikir ve ilim adamlarının neden medeniyet tasavvurundan bahsetmediğini tam bu noktada aramak gerekir, zira satıhtan görülenler (keşfedilenler) bir medeniyet tasavvuru oluşturacak çap ve derinliğe sahip olamaz. Birinci kata çıkan adamın görebileceği alan sokaktan ibaret olur ki, bir sokak için medeniyet kurmak gerekmez.
“İlim maluma tabiidir” güzergahında alınacak mesafe ne kadar büyükse (çıkılacak seviye ne kadar yüksekse) o seviyeden başlamak üzere aşağıya doğru, “ilmin malumu”, “mananın sureti”, “esasın şekli”, “ruhun cismi” inşa edilir. Tabii olan ile sun’i olanın vuslatı ne kadar yüksekte gerçekleşirse, aradaki ahenk o nispette derin, muhkem ve müzeyyen olur.
İnşa faaliyeti, münhasıran “suret” inşası değildir. Hangi mananın suretini inşa ettiğini bilmeyenler (usul meselesi ayrı bir bahis olarak duruyor) ancak gecekondu inşa eder. İnşa faaliyeti, keşfedilen mananın suretini inşa etmektir. Meseleye mananın suretini inşa etmek şeklinde bakıldığında, “ilmin malumunu” inşa etmek olduğu anlaşılıyor. Öyleyse mesele, “sonsuz ilmin” yukarıdan aşağıya doğru tecelli ve tezahür silsilesine mümkün olan en yüksek seviyede nüfuz etmek ve oradan aşağıya doğru inşa faaliyetini başlatmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button