MEDENİYET AKADEMİSİ İHTİYACI

MEDENİYET AKADEMİSİ İHTİYACI

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Bugün İslam âleminin içinde bulunduğu durum; bir taraftan fiili işgal, bir taraftan oryantalist taarruz ve bir taraftan da epistemolojik işgali resmetmektedir. Batı; Hıristiyanlık ve onun muharref tahakkümü olan skolastik anlayışa karşı zaferini kazanıp kendi dışındaki dünyaya dönmüş, madde planındaki keşif ve tasarruflarıyla siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel sahada hakimiyet kurmuştur. Batı, İslam medeniyeti ile ilk karşılaşmasını Hıristiyanlığın hakim olduğu dönemde yaşamış, Hıristiyanlık İslam’a karşı mukavemet edebilmenin ruhi ve akli kaynaklarını üretememiş, asırlar süren kesintisiz mağlubiyet yaşamıştır. İslam’a karşı dayanamayan ve Orta Avrupa’ya sıkışan Hıristiyan batı, İslam’a karşı mücadeleyi bırakıp Hıristiyanlıkla mücadeleye başlamıştır. Reform ve Rönesans hamlesi, Hıristiyan inançla İslam’a karşı dayanamayan batının, zarureten kendi ruhi kaynaklarına dönmesi ve onunla hesaplaşmasının neticesidir. Kendi bünyesinde Hıristiyanlığın hesabını gören batı, İslam’la hesaplaşmak için de oryantalizmi geliştirmiştir. Okumaya devam et

Share Button

BİLGİ İŞGALİNİN ÖNCÜ KOLU TATBİK İLİMLERİ

BİLGİ İŞGALİNİN ÖNCÜ KOLU TATBİK İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

Tatbik ilimleri, ilmin maddi-dünyevi fayda ciheti ağır basan halidir. Bu kötü bir şey değildir, bilgiden (ve ilimden) dünyada ve dünyevi anlamda da faydalanmak gerekir, yeter ki ölçü kaçırılmasın. Müslümanlar için böyledir, yani nefs bile ölçülü şekilde hakkı verilmesi gereken bir düşman kardeştir. İslam, en özet haliyle söylemek gerekirse “ölçü”dür, ölçüden ibarettir, kıymeti ise ki ilahi ölçü olmasındandır. İnsana kalan mesele ise ölçüyü anlamak ve tatbik etmektir.
*
Batı, dünyanın her yerinde kültürel mukavemetle karşılaşmıştı. Ferdi manada iman, içtimai manada kültür ve gelenek kadar güçlü mukavemet kaynağı yoktur. Son birkaç asırdır maddi ölçülerle ilerleyen, kalkınan, dünyaya fark atan batı, buna rağmen bir kabilenin bile kültür ve geleneğinin direnişini kıramamıştı. Gelenekteki mukavemet gücü akıl alır gibi değildi.
Batı, geçtiğimiz iki asırda dünyanın yarısından fazlasını işgal etmiş ve sömürgeleştirmişti ama orduyla zapt altına altığı ülkelerdeki geleneğin mukavemetini kıramamıştı. Bu mukavemeti kırmak için birçok şey yaptı, bunların en etkilisi ise tatbik bilimlerinin öncü rolüydü. Okumaya devam et

Share Button

BATININ EPİSTEMOLOJİK İŞGALİ

BATININ EPİSTEMOLOJİK İŞGALİ

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Batının dünya üzerinde kurduğu hakimiyetin altyapısı epistemolojik işgaldir. Batının can alan askeri işgalleri, kaynakları sömüren iktisadi işgalleri, iktidarları yöneten siyasi işgalleri, dezenformasyonla husumet ve çatışma üreten istihbarat işgalleri az ya da çok göze çarpmakta, farkına varılmakta, bunlara karşı ferdi ve içtimai sahalarda bazı tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Dünyadaki her kültür coğrafyası kendi hususiyetlerine uygun bazı tedbirler alsa da, neticeye bir türlü ulaşamamakta, batının hakimiyeti kırılamamakta, istiklal mümkün olmamaktadır. Çünkü sayılan emperyal metotların altyapısını oluşturan epistemolojik işgal gözden kaçmakta, dünya bu işgali fark etmemekte, fark edenler ise önce kendi ülkelerinde derdest edilmekte ve itibarsızlaştırılmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?
Mustafa Akyol, fikir adamı edalarıyla tafra satıyor. Fakat küçük ve ince çelişkileri görmek bir tarafa, devasa çelişkileri bile görme istidadına sahip olmayan bir akıl garibanı. Star nam gazetedeki 23.11.2011 tarihli yazısında, siyah ile beyaz gibi açıkça görülen bir hususta, derin bir çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor ve savunuyor. İşin ilginç tarafı, yazısına konu olarak seçtiği Amerika’daki bir dergide yayınlanan makalede doğru teşhis yapılmış olmasına rağmen… Yani Amerikalı Türkiye’nin halini ta oradan doğru teşhis ediyor, bizim adam buradan o teşhisi eğip büküp, dev çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor, utanmadan…
Şöyle başlıyor yazısına…
“Amerika’nın önemli stratejik düşünce dergilerinden The National Interest’te Türkiye’ye dair epey ilginç bir makale yayınlandı iki hafta kadar önce. Derginin editörü Robert W. Merry imzalı ve “Huntington Tezi ve Türkiye’nin Yeni Rolü” başlıklı yazı, yanılmıyorsam bizim basında kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa söylediği şeyler epey “vizyoner” cinstendi.”
Bu makaleyi özetledikten sonra, “yırtılmış ülke” ara başlığı altında şunları yazmış.
“Merry’nin hatırlattığı bir diğer husus, Huntington’ın “merkez ülke”lere verdiği önem. Bunlar, her medeniyetin içindeki en güçlü ve itibarlı ülkeler. “Hem kendi medeniyetleri içinde düzen kaynağı, hem de diğer merkez ülkelerle kuracakları uzlaşmalar sonucunda, medeniyetler arası düzenin güvencesi” olma şansları var. Mesela Batı medeniyeti için “merkez ülke” ABD iken, Ortodoks medeniyeti için Rusya.
Fakat Huntington bu açıdan İslam dünyasında büyük bir sorun teşhis etmiş: Bir “merkez ülke”nin yokluğu. Bunun bir “Osmanlı-sonrası anormallik” olduğunu da görmüş ve Kemalist devrimin Türkiye’yi tarihsel rolünden soyutlamasını eleştirmiş. Çünkü, bu devrim yüzünden Türkiye, “halkının çoğunun bir medeniyete ait olduğu, liderlerinin ise başka bir medeniyete ait olmak istediği” bir “yırtılmış ülke” haline gelmiş.”.
Allah aşkına, Amerikalı yazarın Türkiye ile ilgili teşhislerinin ne kadar isabetli olduğunu görüyor musunuz? Yazıyı buraya kadar okuduğunuzda Mustafa Akyol’un, bu yazıyı anlattığı için, biraz vicdan sahibi, biraz milletperver, biraz Müslüman olduğunu zannediyorsunuz. Takdir etmekte geliyor insanın içinden. Ne var ki bu duygularınızı muhafaza etmek için yazının devamını okumamalısınız. Neden mi? Buyurun…
“Benim bu “merkez ülke Türkiye” vizyonu üzerine diyeceğimse şu: Büyük ölçüde katılıyorum ve hayata geçmesini isterim. Ancak, Türkiye’nin İslam medeniyeti içinde artan ağırlığı, Batı medeniyetinin bizden önce geliştirdiği (ama “evrensel” bir değer saydığım) “liberal demokrasi”den uzaklaşma sonucunu doğurmamalı. Aksine, Türkiye, örnek bir demokrasi geliştirdiği için “merkez” olmalı.”.
Türkiye, İslam medeniyetini temsil edecek ülke olmalı ama batı medeniyet malzemeleriyle… Dahası batı medeniyetinin felsefi ürünleriyle… Ne söylenebilir? “Tecavüzcüsüne aşık olmak mı” denir, “tecavüzden zevk alıyor mu” denir, “bilmem ne sendromu mu” denir… Bu çelişkiyi, ne söylersek ifade etmiş oluruz? Bu ne çapta bir akılsızlık? İnsan nasıl olur da böyle bir zihni evren ile yaşayabilir? Bu çapta bir çelişkiyi nasıl taşır insan aklı? Aklın bu çelişkiyi fark etmemesi mümkün değil. Bu olsa olsa, ruhunu satmış olmakla açıklanır. Ruhunu batıya satmış olmalı ki, akıl, satılmış olan ruh tarafından zapt altına alınsın. Akıl serbest kalırsa bu çelişkiye dayanamaz.
Batının ürettiği değerleri hala “evrensel değerler” diye pazarlama çabası, ülkedeki ulusalcı, Kemalist, ateist, solcu ve bilmem neci garip adamlar tarafından bile bu kadar dillendirilmez oldu. Şimdi yöneticileri ve patronları muhafazakar olan gazetelerde yapılmaya başlandı. Nasıl bir iş bu? Mustafa Karaalioğlu, hangi gazetecilik anlayışıyla bu tür adamları istihdam edip, maaş ödüyor, anlamak kabil değil.
Mustafa Akyol’un sabıkası bundan ibaret değil. İslam ile ilgili her konuda hezeyan saçıyor. Haki Demir’in sitede yayınlanan (www.fikirteknesi.com) “Müslümanlara biçilen yeni rol” başlıklı yazısı, Akyol’un İslam ile ilgili sabıkasını göstermesi bakımından harikulade. Haki Demir bu yazısında Mustafa Akyol’un, “Müslümanların sistem tutkusu” başlıklı yazısını tenkit ediyor. Bir paragraflık iktibas meselenin önemini göstermeye kafi…
“Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.”.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Share Button