TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-22-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-21-NEFS(BENLİK) SAFHASI-10-

Nefs, ruhun bedene taalluk etmesinden sonra zuhur eder. Ruhun beden ile birlikte yaşamasını mümkün kılan, belki beden ile birlikte yaşamasını zaruret haline getiren bir merkezdir. Nefs, bedene yöneliktir, bu cihetle dünyaya aittir. Beden ve dünya yönelik olması, hayatı yaşamayı mümkün kılan kaynak olduğunu da gösterir. Ruh için bu dünya “gurbet”tir, bu dünyada durmasının sebebi tabiatı değil, “emir”dir. Emre itaat ederek bu dünyaya gelmiştir, geldiği yere göre bu dünya “aşağıların aşağısıdır”, bu sebeple tabiatına uygun değildir. Emir, insan terkibinin gerçekleşmesi, dünyada (gurbette) imtihan edilmesi, başlangıçtaki safiyetini bu dünyada tekrar kazanarak ahirete intikal etmesine yöneliktir. Kendi haline bırakıldığında bu dünyada kalması, yaşamaya devam etmesi için bir sebep yoktur zira geldiği ve gideceği yer bu dünyaya nispeten tabiatına daha uygun olan vatanıdır.
Ruh, emirle bu dünyaya gelmiş, bu dünyada belli bir süre ikamete mecbur edilmiştir. Bu ikamet esnasında beden hapishanesinden sıyrılma, ayrılma, hürleşme (belki kendi alemine gitme) gibi teneffüslere izin verilmiştir; uyku ve rüya ile… Uyku, “yarım ölüm” mahiyetinde olup, ruhun bedenden ayrılabilme imkanıdır, ayrıldığında gittiği yerde (her nereyse) orada yaşadıklarını da insan zihnine haber veriyor.
Uyku ve rüya, deha ile geri zekalı olması farketmeksizin her insana eşit olarak dağıtılan (çünkü her insanda ruh var) ruhun, ahiretin, Allah’ın, kısaca maveranın en sarih delilidir. Uyku ve ruhu, materyalist yaklaşımla izah çabaları, saçmalamaktan başka bir neticeye varmaz. Uyku ve rüya bahsi tabii ki çok girift, çok uzun bir meseledir ve bu kitabın muhtevasını aşar. İnsan ile ilgili diğer kitaplarımızda bu mesele tetkik edilmiştir.
Ruh dünyayı sevmez, sevemez. Vatanı burası değildir, buraya gelmeden önce yaşadığı hayat süresi (orada zaman olup olmadığını bilmiyoruz) dünya zaman ölçüsüyle binlerce yıldır, buradan gideceği ahirette de sonsuz bir hayat yaşayacaktır. Bu sebeple dünya hayatı ruh için itibar edilebilecek, meyledilebilecek, sevilebilecek bir özellik taşımaz. Aslında bu dünyaya gelmek istemez, emre itaat ederek gelir, gurbete geldiği içinde gözünü açar açmaz ağlar. Yükseklerden aşağılara inmek, sevinilecek bir durum olmadığı için, ağlamaktan başka bir tepki vermesi beklenmez. İşte nefsin zuhur sebeplerinden (hikmetlerinden) birisi de budur, ruhu dünyaya bağlamak… Dünya ruhu kendine bağlayamaz, dünyadaki nimetlerin tamamı bile ruhun bildiği lezzetlere nispetle hiç kıymetindedir, bu sebeple dünyaya meyletmesi beklenmez. Nefs, ruhun tabiatından zuhur eden fakat beden (ve dünya) ile harcı karılan bir merkezdir, tabiatında ruhun da harcı olduğu için ruh dünyaya değil nefse meyleder. Nefse meyli, nefs tarafından dünyaya meyil haline getirilir.
*
Nefs insanın derunundaki ruhtan sonra ikinci kaynaktır. Ruha rağmen değil, ruhla birlikte ikinci kaynaktır. Ruh, insan iç aleminde “nihai kaynak” mahiyetindedir, diğerlerinin tamamı enerjisini ruhtan alır. Ruh bedeni terkettiğinde nefs de duramaz, varlığını devam ettiremez başka merkez ve unsurlar da…
Nefs, ruhun derinlere çekilmesiyle birlikte zihni evreni yalnız başına işgal ettiği için tek kaynak gibi görünür. Ruh ile irtibatını son noktasına kadar kesenler için de aşağı yukarı tek kaynak haline gelir. Her halde ruh nihai kaynak olma hususiyetini kaybetmez ama o kadar derinlere iner, o kadar gizlenir ki, hem kişinin kendisi için hem de dışarıdan bakanlar için nefsten başka hiçbir şey görünmez olur. Özellikle materyalist düşüncelere sahip insanlarda ruh kabul edilmediği için ruh ile irtibat son noktasına kadar kesilmiş olur, bu durumda zihni evren tamamen nefsin işgaline uğrar.
Ruh ile irtibatın kesilmesi, ruhun insanla (kalbi ve zihni evreni ile) irtibatını kestiği manasına gelmez. İnsanın kendi ruhu ile irtibatını kesmesi, onu reddederek, onun ihtiyaçlarını karşılamaması, onun zuhur etmesi için uygun mecraları açmaması, onun zuhurunun neticelerini verime çevirecek havzalar inşa etmemesidir. İnsan ne yaparsa yapsın, ruh insanın nihai kaynağıdır ve o olmadığında, yani bırakıp gittiğinde ölüm gerçekleşir. Ruh, ister kabul edilsin, isterse reddedilsin, kendisine dünyada verilen mühlet bitene kadar insanın “hayat” gücünü ve enerjisini sağlar.
*
Nefs zuhur ettikten sonra ruhu perdelemek, onun zuhuruna mani olmak ister. Nefs çok nankördür, kendi enerjisini bile aldığı ruhu gizlemek ister, gizlediği nispette de zihni evrenin tek hakimi haline gelir, insanın tek sahibi olur. İlk isyan, ilk inkar, ilk haksızlık, nefsin ruha karşı hamlesidir. Varoluşunu, varlığının devamını kendisine borçlu olduğu ruhu, insanın dikkatinden ve anlayışından uzak tutma çabası, en ağır isyan ve inkardır. Ruhun nefsin meydana gelmesindeki katkısı, anne ve babasının çocuğunun meydana gelmesindeki katkısından mukayesesiz daha fazladır. Bu sebeple nefsin ruha karşı isyan ve nankörlüğünün muadilini bulmak kabil değildir. Bundan daha ağır olan inkar, insanın Allah Azze ve Celle’yi inkarıdır ama bu inkarın yolu da zaten nefsin ruhu inkar etmesiyle başlar. Ruhu inkar etmeyen, ruhi mecraların açılmasına mani olmayan nefs, zaten Allah’ı inkar edemez, Allah Azze ve Celle’nin inkar edilebilmesini mümkün kılan “enfüsi” hal, nefsin ruhu inkar etmesi, onu perdelemesidir.
*
Ruh ile nefs arasındaki münasebeti doğru anlamadığımız takdirde insan ile ilgili söyleyeceklerimiz eksik kalır, çoğunluğu da yanlış olur. Müslümanlar, ruh ile nefsi birbirinden müstakil merkezler halinde anlama temayülüne sahipler, birbirinden müstakil ve her biri diğerinin gücüne muadil bir kudret merkezi… Bu yanlış, bu şekilde insan telakkisi geliştirmek mümkün olmuyor veya geliştirilen “telakki”, insanı, insani oluşları tam manasıyla ifade edemiyor. Özellikle de “nefs terbiyesi” bahsini tamamen boşa çıkarıyor.
Nefs ruha isyan edebilen, şartlarını ve imkanlarını oluşturduğunda ruhun hamlelerine mani olabilen, daha ileri safhaya kadar gidip ruhu inkar edebilen bir merkezdir. Bu sebeple insandaki kalbi ve zihni faaliyetler, ruh-nefs geriliminde cereyan eder. İmtihan da zaten ruh-nefs geriliminde yaşayan insanın, aklıyla doğru, iyi, güzel ve faydalı olanı tercih ve tatbik etmesidir. Fakat tüm bunlar nefsin, ruh olmadan, ruh hayat hamlesini gerçekleştirmeden varolabileceği manasına gelmez. Nefs de nihayetinde ruhtan beslenir, bu manada insan tabiatında (her varlıkta olduğu gibi) vahdet mevcuttur, dolayısıyla vahdeti gerçekleştirmek mümkündür, zaten hedef de budur.
Nefs terbiye edilemezse, edilemeyecekse birçok maksat gerçekleşmeyecek, birçok “İslami hüküm” altyapıdan mahrum kalacaktır. İnsan tabiat haritası yanlış çıkarıldığında (insan telakkisi yanlış kurulduğunda) İslam ile insan arasındaki muvafakat izahsız kalıyor. Bu durum, insanı İslam’dan uzaklaştıran, İslam ile arasındaki mesafeyi kapatmasına mani olan, İslam ile irtibatını sadece “akıl” üzerinden kurmasına sebep olan, üstelik de “akl-ı selimi” inşa etmeyi bile imkansız kılan bir idrak zafiyetidir. Bu tür marazi insan telakkileri, bu günkü şartlarda İslami hükümlerin bazılarının (haşa) tatbik edilemezliğini düşünmeye kadar gidiyor. Müslümanlar bunu sarih olarak söylemekten imtina ediyorlar ama onlar da meselenin çevresinden dolaşarak aynı neticeye varıyorlar; “yeni içtihat lazım” düşüncesinin kaynaklarından birisi de bu. Yeni içtihat her zaman lazım olabilir ama “yeni içtihat lazım” denilen konulara bakınca, meselenin yeni içtihat mevzuu değil, anlayış ile ilgili marazilik olduğu farkediliyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir