TASAVVUF YAZILARI -1-

TASAVVUFTA VECD HALİ

Özet:

Sâlikin tevhide giden yolda karşılacağı üç halden en ehemmiyetli olanı vecd halidir. İsmullahı zikreden mürid, zikri ve ibadetleriyle beraber ulvi bir heyecana gark olur. Bu manevi heyecandır. Vecd hali kesbi (sonradan kazanılmış) değil, vehhi (fıtri)’dir. Bir anda ortaya çıkan vecd halinin gelişi ve ne zaman gideceği belli olmaz. Belli olmadığı gibi fark da edilmez. Bu çalışma, ehl-i tarikın ulvi yolculuğunda yaşadığı/yaşayacağı vecd halini izah etmek kabilinde kaleme alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: Vecd, tevâcüd, aşk-ı ilahi, heyacan, sâlik

Giriş

Erbâbı tasavvuf, tasavvufi yolda bazı haller ve heyecanlar yaşarlar. Bu hal ve heyecanlar, eserin yani insanın, eser üzerinden müessire ulaşması yolunda kalbe ani olarak gelen hal ve heyecandan ibarettir. Kalbe gelen bu heyecanlardan müsbet olana vecd, menfi olana hatarat diyoruz. Selçuk Eraydın Tasavvuf ve Tarikatler isimli eserinde “v-c-d” kök fiilinden üretilen vecd mefhumunu şu sözlerle tanımlar; “yitiği ve aradığını beş duyu, şehevî ve gazabî kuvvet veya akıl yoluyla bulmak; öfke, hüzün, hüznü gerektiren keder; şikâyet etmek, bolluk ve zenginlik, istediğine kavuşmak, güç yetirmek, kolaylık, aşırı sevgi, aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek ve yüksek heyecan” manalarıyla izah eder. [1]

Vecd iki türlüdür: vecd-i mülk, vecd-i likâ. Sâliki bulan ve ona hâkim olan her vecd mülk vecdi, sâlikin bulduğu vecd ise likâ (karşılaşma) vecdidir. Hakk’tan gelen tecellilerle beraber kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer vecddir. [2]

  1. His ve Heyecanın Tasnifi

Bu tasnifi üç başlık halinde tetkik etmemiz gerekmektedir. Bunlar;

  • İrade ile vecde gelme (tevâcüd)
  • İradesiz vecde gelme (vecd)
  • Vecdin en ekmel (mükemmel,tamamlanmış) olanına ise vücûd denir.

Bu tasnifte görüldüğü üzere, his ve heyecan halinin bidayeti (başlangıç) tevâcüd, vecd orta, vücûd ise nihayet yani son haldir. Tevâcüd halindeki salike mütevâcid, vecd ve vücûd halinde olana ise vâcid denir. Vecdin zıddı fakd halidir.

III. Vecd- Fakd hali

Vecd-Fakd: Buluş-Kaybediş. Nûri der ki: “Rabb’imi bulunca kalbimi (kendimi), kalbimi bulunca, Rabb’imi kaybediyorum.” Vecd ile fakd yer değiştiren iki ruh halidir. Biri gelince öbürü gider. Onun için fakdı olmayanın vecdi olmaz. [3]

  1. Sûfîlerin Tasnifi

Sûfîler üç kısımdır; Sâlik (yolcu), vâsıl (erişen) ve vâcid (bulan) Sülûku sırasıyla vürûd, şuhûd, vücûd ve humûd izler. Her şeyden önce kişinin niyeti olacak (kusûd). Niyeti salim olan derviş, başlangıçta sülûku arzular, bundan sonra vürûdu amaçlar. Niyeti, ya tevâcüd izler veya doğrudan vecde girilir ki, burası ilâhî şuâların gelmeye başladığı yerdir (vürûd). Bunu, müşâhede hâli (şuhûd) izler. Daha sonra vecdi hedefler ve nefsini dindirir. [4]

 

  1. Tevâcüd

Tevâcüd, vecd olgunluğuna ermemiş kişinin onu istemesidir. [5] Tevâcüd, vecde talip olma arzusudur. Bu arzu sâlikın çaba ve gayretidir.

Zorlamak suretiyle meydana gelen vecdin bir kısmını mezmûm, bir kısmınıda makbûl sayan İmam-ı Gazâlî (ö.505/1111), müflis olduğu hâlde riyâkâr davranarak kendisini iyilerden göstermeye çalışan kişinin zorlayarak yaptığı vecdi mezmûm bulur. Fakat kişinin kendini zorlayarak iyi hâllere sahip olmaya çalışmasını makbul kabul eder. [6]

  1. Vecd Hali

Sâlikte tecâvüdden sonra başlayan vecd halidir. Tecavüd kesbi iken, vecd hali vehbidir. Vecd, öylesine ulvi bir haldir ki, insana insan olduğunu hatırlatan, sâlikin elem ve çileli yolunda Ben Kimim? Sualini cevaplayacak olan haldir. Hayat, bu sual etrafında düğümlü ve gizlidir. “Kendini bulan, haddini, haddi bulan ise Rabbini bulur” düsturu gereği, herşeyin başı insanın kendini tanıma meselesidir. Sâlik ise, kendini tanımayı vecd ile gerçekleştirir.

VII. Sufilere Göre Vecd Hali

Sûfilere göre vecd halini tadanlar ve yaşayanlar bilir. O, ilâhî bir sır olmakla beraber yaşayanına göre gayet hususi bir hal arz eder. İlk sûfîlerden Amr b. Osman el-Mekkî (ö. 291/903) bu durumu şöyle ifade eder: “Vecdin keyfiyeti sözle anlatılamaz. Çünkü o, Allah’ın iman ve yakîn ehli katındaki sırrıdır. Vecd haliyle beraber sâlikin vefası yani bağlılığı artar, ruhun gaflet uykusundan uyanmasına, zihni dünyanın çeşitli dağdağlarıyla meşgul olmamak vecd halinin şahsa yüklediği manevi hallerdendir. Hücvirî’ye göre vecdin keyfiyeti ifadelere sığmaz. Yani vecd hali, kelimeler ve ifadeler üstü bir halin ulvi tecellisidir.

 

 

VIII. Vecdin Süresi-Vecd ve Zaman

Meydana gelmesiyle sona ermesinin çok çabuk gerçekleşmesinden dolayı, vecde ünsiyet peyda etmek de mümkün değildir. Hatta denilebilir ki, vecdin meydana geliş ve sona erişi neredeyse birlikte olur. Bu sebeple meydana gelişiyle tam bir sevince bürünmeden kaybetmenin hüznü başlar. Vecd sırasında titreyip sarsılma, baygınlık, organların dumura uğrayıp hissiz hâle gelmesi ve vecdin akla hâkim olması, vâridâtın büyüklüğünden, etkisinin güçlülüğündendir. Alışılmamış bir vâridde, korku ve ürküntü veren her duyguda, durum aynıdır. Vecdin süratle meydana gelip çabucak kaybolmasında, önemli ve apaçık bir hikmet vardır. Allah, dostlarını tutmasa ve kalplerinden bu hâli atmamış olsa, onlar sürekli buna dayanamaz ve akılları başlarından gider, kendilerini unuturlardı. Allah’ın velî kullarına olan şefkat ve merhameti gereği, velî kulların görevlerini unutmamaları için bu vecd hâli, bir an, bir göz açıp kapayacak bir zaman kadar bile sürmez. [7]

Not: Bu yazı serisi devam edecektir.

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

–BİBLİYOGRAFYA-

Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992

Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, Beyrut 1412/1992, c. II,

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayınları, 2. Baskı İstanbul 2005

Abdu’l- Bârî En-Nedvî, Kitap ve Sünnetin Ruhuna Göre Tasavvuf ve Hayat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1998

 

 

 

 

 

 

[1] Doç. Dr. Selçuk Eraydın, M.Ü. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s.194

[2] Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayınları, 2. Baskı İstanbul 2005, s.376

[3] A.g.e s.376

[4] İbn Kayyım el-Cezviyye, Medâricu’s Sâlikîn, Beyrut c. III, s. 428

[5] Kuşeyri, er-Risale, s. 61

[6] Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn, Beyrut 1412/1992, c. II, s. 408.

[7] Serrâc, el-Luma’, s. 385.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir