TAYYİP ERDOĞAN

TAYYİP ERDOĞAN

Semaver kaynıyordu içeri girdiğimde, başka da ses yoktu zaten odada. Usulca selam verdim, sessizliği bozmaktan ürken bir ses tonuyla, duydu mu bilmem, aldı selamımı başucuyla. Semaverin bir tarafından oturuyordu “dost”, öteki tarafına da ben oturdum sessizce… Semaveri kendime çevirdim, sakilik yapmak niyetiyle, tebessüm etti belli belirsiz. Kendime bir çay doldurdum, önüme aldım, şöyle bir yerleştirdim bardağı, simetrik olsun istedim. Çay ile münasebetini nizami şekilde kuramayanların adam olmakla ilgili eksikleri varmış gibi gelir bana, ehemmiyet veririm o sebeple çaya…

“Tayyip Erdoğan” dedim, “kimdir?”. Başını kaldırmadı, halini değiştirmedi, munis bir ses tonuyla cevap verdi, “Anlamadın mı hala?”. “Anlamış olmalıyım” dedim, “Ama anlayıp anlamadığımı anlamak istiyorum”. Tebessüm etti, görünür şekilde… “O” dedi, “bir ruhtur”, çayından bir yudum aldı ve devam etti, “cemiyetin ruhu…”. Kısa bir sessizlik oldu, zaten odada kimse yok, hoş eşya bile yok, birkaç zaruri ihtiyaçtan gayri… İtiraz ettim tabii, “O, bir hareket adamı, nasıl olabilir?”. Bana döndü, gözünü gözüme dikti, bedenindeki sükunetin aksine gözlerinde derin bir ıstırap vardı, “Sen bile…” der gibi bakıyordu. İtirazımı izah ihtiyacı duydum, sanki anlamamış gibi… “Cemiyetin ruhu, ehl-i tefekkür, ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf değil midir?”. Gözünü gözümden ayırmadı, “Onlar cemiyetin kalbidir, lider o kalpte meskun olan ruhtur” dedi. İçimden ekledim, “kalp yoksa ruh zaten yoktur”. Ama bir problem vardı, hangi kalp böyle bir ruh (lider) doğurabilirdi ki. Hani fikir adamı böyle bir lideri yoğurmuş olabilir, hangi ilim adamı böyle bir lideri doğurmuş olabilir? “Milletin böyle bir kalbi var mıymış, neden haberimiz yok?”. Söylemediklerimi de anladı, fikir ve ilim adamının yokluğunda böyle bir ruh nasıl zuhur edebilir? Anlaşılacağından şüpheli bir eda ile konuştu, “Milletin kalbi, ehl-i kalptir, fikirde ve ilimde aramak beyhudedir”. Kıvranıyorum durduğum yerde, “Aramak beyhude madem, anlamak mümkün olsun” dedim fısıltıyla… “Akıl yoksa yumruk ne yapsın?”.

Birkaç dakika sustu, çayını içti, bardağı boşalınca hemen doldurdum, önüne koydum. Sorum ortada duruyordu ama tekrar edemiyordum, ısrar edemiyordum. O ise çetin bir mevzuu nasıl anlatacağının rahatsızlığında… Tanırım bu halini, izahı olan ama muhatabının idrakini aşan bir mevzu geldiğinde meclise, ruhu kıvranmaya başlar. Sorumun fazla sığ olduğunu farkettim ve ekledim, “kaba bir mantığa mahkum değilim tabii ki”. Bana döndü, acı bir tebessümle, “Çok makul konuşuyorsun” diye başladı. “Çok makul konuşuyorsun, oysa sen akl-ı selim ile meşgul olan birisin, akl-ı selimin girift tarafı, deruni tarafı nerede?”. Gözlerime baktı, sanki kelimelerle değil, başka bir dille anlatmak çabasındaydı, “Bugünkü durumu hangi akıl izah edebilir, hangi akıl bu şartların altından kalkabilir?”. İnsiyaki bir aksülamelle, “Ama bir akıl lazım bize” dedim. Dedim ama dediğime pişman oldum, konuşmasının insicamını bozduğum için pişman oldum, aynı sığlıkla tepki verdiğime pişman oldum, aynı yerde patinaj yaptığıma pişman oldum. Sustum, dost konuşana kadar sustum.

Kaç dakika sürdü sessizlik bilmem ama bana çok uzun geldi. “Akl-ı Selim, değil mi ki akıl üstü akıldır, değil mi ki doğrudan kalbe bağlıdır, değil mi ki nefsin kemendinden kurtulmuştur, öyleyse deruni bir makuliyet mevcuttur onda”. Dikkatle dinlediğimi görünce iştiyakla devam etti; “İnsan ne kadar giriftse, hayat da o kadar girifttir, kader ise tüm bu giriftliklerin ana rahmidir ve çözülmez muammadır”. Anlama çabam tüm uzuvlarımı son haddine kadar gerdi, dikkatle dinliyorum. “Akl-ı Selim, insanın idrak ufkunun, kaderin tecellisine en fazla yaklaştığı merhaledir. Sanki kaderin tecelli membaını seyredecek mevkie ulaşmıştır, ne var ki akıl zaten perdedir ve bir noktadan öteye gidemez.”

Heyecanla atıldım, “Kaderin tecellisi…”. Pencereye baktı bir müddet, sanki gaipten haber bekliyor gibiydi. “Kaderin bir konudaki en hacimli tecellisi liderliktir. Kaderin, bir milletin istikametini değiştirmek için tecelli etme vakti gelmişse, o millete bir lider hediye eder.” Aynen böyleydi, binlerce yıllık insanlık tarihi bunun delilleriyle doluydu. Fikir diye diye liderliği unutmuşuz, hayret… “Lider cemiyetin ruhudur, o olmadan halk harekete geçmez, bir istikamete yönelmez, bir dava sahibi olmaz” diye devam etti. “İşte bu” dedim kendi kendime, “halk harekete geçmez…”. Milyonluk kütleleri harekete geçirmek ne çetin bir davadır…

Yine sükut… Çaylarımızı tazeledim, biraz semaverin fokurtusunu dinledim. Bu arada zihninde mayalamaya çalışıyordum duyduklarımı… “Görevli olmalı Erdoğan” dedim, kendi kendime… Sert sert bana baktığını görünce, sesli düşündüğümü farkettim. Başımla, “değil mi?” gibisinden bir hareket yaptım. “Değil tabii” dedi biraz sert bir sesle… “Ama…” diyecek oldum, konuşturmadı beni, kesti sözümü, “O Fethullah Gülen mi ki görevli olsun” diye ekledi istihza ile… Ne anlatmaya çalıştığını farkedemedim önce, “Ama izahlarınızın tabii neticesi bu değil mi?” diye itiraz edecek oldum. “Hayır” diye başladı konuşmasına, “Seksen milyonluk Türkiye halkından, iki milyarlık ümmetten bahsediyorum, her bir Müslüman ne kadar görevliyse, Erdoğan da o kadar görevli”. Tamam, meselenin temeli böyleydi ama bir fark olduğu da görülüyordu. Sormadığım sorumu anlamış gibi cevap verdi; “Dünya, imtihan ve sabır mahallidir, mevkiin ehemmiyeti yok, herkes bulunduğu mevkiin imtihanına muhatap”. Anlayıp anlamadığımı hissetmek için durdu, bana baktı, devam etti, “Hangi mevkide olursanız olun, imtihanın neticesi son nefeste belli olur, akıbet, gözden perde kalktığında anlaşılır”. Tasdik ettim, “tabii ki…”. Tasdik ettim ama tasdikim soru gibiydi. Anladı ve devam etti. “Kimse hak ettiği mevkide değil, herkese bir yer teslim edilmiş, haliyle orada imtihan ediliyor.”. Tabii ki böyleydi, insan neyi hak etmiş olabilirdi ki, kendi kendisinin (mesela gözünün) bile bedelini ödememişti, neyi hak ettiğini iddia edebilirdi.

Çayları doldururken, “anladım” dedim. “Anlamalısın” dedi kararlı bir sesle, “Biz Tayyipçi değiliz ama doğru istikamette olduğu müddetçe Fethullahçıların Fethullah’a bağlılıklarından daha derin bir bağlılığımız var ona” diye bitirdi. Bir şey daha soracak oldum, eliyle “yok” der gibi bir hareket yaptı, anladım, bu günkü sohbet bitmişti.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir