Tefekkür Mecrası Siyasi Mecradan Bağımsızlaşmalıdır

Siyasi alan, hayatın en geniş alanlarından biridir. Hayatın hemen hemen tamamına yakınını ilgilendirir. Siyasi alandaki gelişmeler, hayatın diğer alanlarına farklı derecelerde olsa da yansır. Siyasetten tamamen bağımsızlaşmak mümkün değildir. Buna rağmen siyasetten uzak durma çabaları, insanları hayattan uzaklaştırmaktadır. Hayata müdahil olma çabası ile siyasetten uzak durma çabası, derin çelişkiler meydana getirir. Derin çelişkiler, hayatı izah etmeyi ve yaşamayı imkansızlık sınırına kadar taşır.
Herhangi bir insanın, gurubun, cemaatin, fikri cereyanın siyasetten uzak olduğu beyanı, özünde devlet işini başkalarına bıraktığı manasına gelir. Bu durum, “kast sisteminin” halk tarafından ve gönüllü olarak kurulduğu veya bazı sınıfların kurduğu kast sistemine razı olunduğunu gösterir. Hayatta az da olsa siyaset dışı alanın bulunduğu doğrudur ve bu alanlarda faaliyet göstermek mümkündür. Fakat o alanlarda faaliyet yapmak, siyasetten bağımsızlaşmayı şart kılmaz.
Siyasi alanın kapsayıcılığı, siyaset ile ilgilenmeyi kaçınılmaz kılar. Siyaset ile açıkça ilgilenmeyenler ise bunu gizli şekilde yapmak durumunda kalırlar. Siyaset dışı alan, hayatı yaşamak için kafi derecede geniş değildir ve hayatın herhangi bir aşamasında siyaset insanın veya gurupların önüne gelir. Siyasetin kaçınılmaz olduğu noktaya gelen kişi veya guruplar, hala siyaset ile ilgilenmediğini söylüyorsa, ya yalan söylüyordur ve gizlice ilgileniyorlardır veya gerçekten ilgilenmiyorlarsa hayatın tamamen dışına savrulmaya başlamışlardır. Her iki ihtimal de birbirinden vahimdir.
*
Siyasi alan, “fikir mi öncedir yoksa fiil mi öncedir” sorusunun en önemli olduğu yerlerden biridir. Siyasi alanın büyüklüğü ve özellikle de iktidarın bu alanda vücut bulması, bu soruyu daha da kıymetli ve acil hale getirir.
Siyasette fiilin önce zuhur etmesi, fikrin zuhuruna nerdeyse imkan ve fırsat vermez. Kuvvet ve iktidar temerküzü, fikrin hem zuhuruna hem de müdahalesine karşı insan tabiatının girift labirentlerinde mazeret üretebilmekte ve manevra yapabilmektedir. İnsan tabiatının kuvvete karşı meyli, tefekkürün en büyük düşmanlarından biridir. Fikrin önce zuhur etmemesi halinde meydana gelen kuvvet, “fikrin iktidarı”nın kurulmasına manidir.
Tefekkür cehdi ve mahareti olmayan insanların iç dünyası, “kuvvet iştiyakını” dehhameleştirir. Kuvvetin tek gerçeklik haline gelmesi, tefekkürün bu gerçeklikten etkilenmesine sebep olur. Fikrin kuvveti oluşturulamadığı için ortaya çıkan yumruk, “deli yumruğu”dur. Deli yumruğu, nizamın tesis ve devamını temin etmediği gibi kaosun müsebbibi haline gelir. Arzulanan ise bu değildir.
Siyaset çözüm müessesesidir. Çözüm üretmek aklın işidir ve yolu tefekkürdür. Siyaset (dolayısıyla iktidar) fikirden önce meydana geldiğinde, çözüm üretme usulü fikir değil, çözüm üretme merkezi de akıl değildir. Geriye kalan nedir? Kuvvet… Kuvvet, çözüm üretme bahsinde yalnız kaldığı andan itibaren zulüm yapmaya başlar. Fikirsiz kuvvet, deli yumruğu olduğuna göre, deli yumruğunun üreteceği çözüm, zulümden başka bir şey olamaz.
Bahsini ettiğimiz konu Türkiye’ye ne kadar aşina… Ülkede hiçbir zaman fikir siyasete mukaddem olmadı. Kemalist rejim, sadece kuvvet ve iktidarı elde etti ve onun temeline asla fikir yerleştirmedi. Çıplak iktidar sahibi olan Kemalistler, kaçınılmaz olarak problemlerin çözümünde “deli yumruğunu” kullandılar. Deli yumruğunun bir müddet herkesi ezdiğini, sindirdiğini gördükleri için başka çözüm yollarının olmadığına inanmaya başladılar. Fakat anlamadılar ki, deli yumruğu altında ezilen halk için iki yol vardı. Ya halk toptan çıldıracaktı veya Kemalistlere “deli” muamelesi yapmaya başlayacaklardı. Ülkenin bu günkü durumuna bakınca, her iki ihtimalin de birbirine paralel olarak gerçekleştiği görülüyor.
Kemalistlerin bu ülkeye ve millete en büyük kötülüklerinden birisi, fikirsiz siyaset yapmayı alışkanlık haline getirmeleridir. Ülkede yerleşik hale gelen manzara; fikrin siyaset yapamaması, siyasetin de asla fikir sahibi olamamasıdır. Bu vahim hadise, ülkedeki tüm fikir hareketlerini şumulü içine almıştır. Siyasetin fikirden önce gelmesi ve dolayısıyla fikri tahakküm altına alması, tam manasıyla içtimai hastalıktır. Ülkeye yayılmış ve kalıcı hale gelmiş olan bu salgın hastalık, siyaseti güçler mücadelesi haline getirmekte ve fikir, kendine zuhur kanalları bulamamaktadır.
*
Müslümanların bu hastalıktan acilen kurtulmaları gerekiyor. Zira kim bu hastalıktan önce kurtulur ve fikri, siyasetin önüne geçirirse ülkenin geleceğine sahip olur.
Akparti iktidarının oluşturduğu fiili durum, öncelikle Müslümanların tefekkür zafiyetini gösterir. İktidar olacak kadar güçlenenlerin, muadil bir fikir üretimini gerçekleştirememesi, bir zaviyeden komik, bir zaviyeden dramatiktir.
Güçlü bir iktidara, siyasi sistem fikrine ulaşmadan sahip olmak, çok tehlikelidir. Bu tehlikenin hızlı şekilde ortadan kaldırılması gerekiyor.
Fikri olmayanların elde ettiği kudret, konjonktüreldir ve hak edilmemiştir. Fakat madem elde edilmiştir, öyleyse hak edilmelidir.
Ülkenin umumi manzarasına bakıldığında enteresan olan; iktidarı en çok hak edenlerin Müslümanlar olduğu zira diğer siyasi gurupların hepsinden daha fazla fikir ürettikleri gerçeğidir. Zaten bu sebeple iktidar olmuşlardır. Fakat bu durum mukayeseli olarak elde ettiğimiz bir neticedir ve konunun aslına bakılırsa, Müslümanların ülkede elde ettikleri kudret, onu hak etmelerini gerektirecek çapta fikir üretimine sahip olmadıklarını göstermektedir. Tehlike tam bu noktada ortaya çıkıyor. Mukayeseli olarak bakıldığında en fazla fikir üretimini Müslümanların gerçekleştiriyor olması ve kuvveti ellerinde bulundurmaları, mevcut fikri üretimin kafi geldiği zannını besliyor. Dolayısıyla ortaya uçsuz bucaksız bir fikri rehavet ve atalet çıkıyor.
Elde edilen kudrete uzun zamanda ulaşıldığı için üzerine titremek ve onu korumak gerekir. Fakat tefekkür faaliyetlerinin (zihni mesailerin) tamamına yakınının mevcut gücü korumak için seferber olduğu görülüyor. Bu durum, aklı yumruğun emrine vermek gibi garip bir vaka oluşturuyor. Aklın ve fikrin, kuvvetin emrine girmesi, mantık silsilesini ters çevirmektir ki bu durum, amuda kalkarak yürümek ve öyle yaşamak çabasına denk bir ucubeliktir.
*
İslam tefekkür mecrasının veya daha iddiasız ifade ile Müslümanların tefekkür faaliyetlerinin, siyasetten ve iktidardan bağımsızlaşması zamanı geldi ve geçti. Fikrin siyasetten bağımsızlaşması, yukarıda anlatıldığı gibi siyasete alakasız kalması manasında değil, kendi saf mecrasını oluşturmak ve kuvvetin ekseninden kurtulmak içindir. Kuvvetin tasallutundan kurtulmak, kendi usulüne uygun üretimini gerçekleştirmek, teorik kaynaklarına uygun fikir vahitlerini üretmek ve bunlardan sonra siyasete müdahale etmek, siyaseti tanzim etmek, siyasette kendini gerçekleştirmek… Kısacası illiyet rabıtasını; iman, fikir, hayat silsilesi haline getirmek ve sıhhatli kılmak… Yapılması gereken bu…
Bu yapılmadığında, hedefini belirlememiş hareketlerin nereye varacağını bilmemesi, vardığı yerin “varması gereken hedef olduğunu zannetmesi” gibi tuhaflıklar yaşanacaktır. Doğrusu yaşanmaya da başlandı.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir