TEHDİT-KORKU DENGESİNDE AKIL

TEHDİT-KORKU DENGESİNDE AKIL

Tehdit hedefi belli olan ve mahiyeti anlaşılabilen bir tehlikeyi ifade eder. Genellikle aksiyon şeklinde zuhur eder. Korku ise tehditten müstakil olarak insanın zihni organizasyonundaki mevcudiyetini muhafaza kaygısıdır. Tehdit ile korku her ne kadar birbirinden müstakil iki “hal” olsa da korkunun zuhuru, tehdidin varlığına bağlıdır.
Korkuyu harekete geçiren dış faktör tehdit olduğu için, tehdit ile kordu tahterevalli misali birlikte düşünülür. Teorik olarak da, korkunun derecesi, tehdidin şiddeti nispetindedir. Pratikte ise tehdit ile korku dengesinin tam manasıyla kurulduğu misale hiçbir zaman rastlanmaz. Tehdidin mahiyetinin veya şiddetinin teşhisinde yanılmak sanki mukadderdir. Ya tehdidin şiddetinin az olduğu veya çok olduğu istikametinde gerçeklikten uzaklaşılır. Gerçeklikten uzaklaşmak, “suni gerçeklik” üretmektir ki bu durum paralel gerçekliği oluşturur.
İnsanın başına gelebilecek felaketlerden birisi de “suni gerçeklik” üretmek ve zihni organizasyonunda paralel evrenler oluşturmaktır. Gerçeklik, objektif dünyada olduğu gibi dururken, insanın zihni organizasyonunda başka bir gerçeklik formu meydana gelir. Hangisi daha gerçektir veya hangisi daha etkilidir? İnsanın zihni organizasyonunun ürettiği “suni gerçeklik” mi yoksa objektif dünyadaki gerçekliğin ta kendisi mi? İnsanların duygu ve düşüncelerini etkileme bakımından “suni gerçekliğin” daha önemli ve öncelikli olduğu vakadır. Duygu ve düşünceleri “suni gerçekliğin” daha ağır şekilde etkilemesi, aklın “suni gerçeklik” tarafından vakumlandığını gösterir.
Aklın “suni gerçeklik” tarafından vakumlanması, gerçeğin dışında bir “gerçeklik kavrayışı” üretmesine ve zihni evrene yerleştirmesine sebep olur. Akıl önce bu kavrayışı üretir sonra bu kavrayışla düşünmeye başlar. Çünkü akıl, insan zihninin “gerçeklik zemininde” faaliyet gösterir.
“Suni gerçeklik”, objektif gerçeklik abartılarak üretilmişse, ortaya çıkan şahsiyet tipi, korkak şahsiyettir. Bunun aksi vaki ise, cüretkar şahsiyet meydana çıkar. Korkak insan olmak, haysiyetsiz olmaktır. Cüretkar insan olmak ise akılsız olmaktır. Lüzumlu olan ise, objektif gerçekliği “olduğu gibi kavramak” ve buna muadil bir akıl formu üretmektir. Ne korkak olmak ne de cüretkar olmaktır. Başka bir ifadeyle, korkaklığa savrulmamış bir “tedbir kavrayışı”, cürete savrulmayan bir cesaret tavrı, mütekamil şahsiyet formu için şarttır.

*

Korkağın aklı olmaz. Zira korku, aklı vakumlar ve başka bir gerçekliğe, “suni gerçekliğe” savurur. Gerçeklik kavrayışının suni gerçeklik temelinde oluşması, aklın ağırlık merkezini (bir manada denge merkezini) yanlış yerde kurmasına sebep olur. Artık o akıl, hayattan uzaklaşmıştır. Hayatın dışındaki akıl, akıl olarak tarif edilebilir mi?
Korkunun toplum hayatının merkezine yerleşmesi aklın o toplumdan uzaklaşmasına sebep olur. Seksen yıllık cumhuriyet tarihinde cemiyeti tanzim eden tek faktör, korkudur. Bu ülkede Müslüman’ın Müslüman olma, komünistin komünist olma velhasıl her insanın bağlı olduğu dünya görüşüne mensup olabilme şartı, cesaretli olmaktır. Çünkü cesaret bu ülkede akıllı olabilme şartıdır. Cesur olmadan akıllı, akıllı olmadan Müslüman olma imkanı yoktur.

*

“Eskişehir İl Jandarma Komutanı Kıdemli Albay Recep CENCOĞLU, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı ve Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman ŞANAL’ın talebiyle gözaltına alındı. Albayın gözaltına alınarak sorgulanması için Erzurum’a gönderilmesi sırasında Erzincan 3. ordu komutanlığına bağlı 25 askeri araç Erzurum’un Üzümlü ilçesine kadar gidip döndü. Askeri yetkililer, dikkat çeken hareketliliğe “tatbikat” dedi.”
Basında bu ve benzeri şekilde yer alan mezkur haber, farklı yorumlara yol açtı. Yukarıdaki girişimiz, bu haber misalinde anlatmak istediklerimizin teorik dibacesidir.
Medyadaki genel yorumlara bakıldığında, 3. ordu komutanlığının “gözdağı” verdiği cihetinde yoğunluk kazanmaktadır. Neden gözdağı verdiği şeklinde yorumlanıyor? Askeri hareketliliğin, askeri yetkililere sorulduğunda, “tatbikat” olduğu ifade ediliyor. Buna rağmen neden “gözdağı” olarak yorumlanıyor? Haberde bahsi geçen askeri hareketlilik, “tehdit” veya “gözdağı” niyetiyle yapılmışsa, ilgili askeri yetkililer bu niyetlerini açıklayacak cesarete sahip değillerdir. Onların sahip olmadıkları cesaretin, onlarda olduğunu vehmetmek ne demek? Adam “tatbikat” diyorsa, tatbikattır. Tatbikat değil de tehdit ise tehdit eden kişinin bunu açıkça söyleme cesaretinin olması gerekir. Söyleyemiyorsa zaten tehdit edecek cesareti yoktur.
Ordunun, cumhuriyet tarihi boyunca yaptığı darbe ve darbe teşebbüsleri, cesametlerinin, muhayyilelerde büyümesine vesile olmuştur. Darbe dönemlerinde yüzbinlerce insanın işkencelerden geçirilmesi ve öldürülmesi, insanların muhayyilesindeki “muktedir ordu” intibaını sürekli beslemiştir. Bütün bunlar doğru. Fakat bu gün için başka bir doğru daha var. Son yıllarda ve özellikle de “balyoz darbe planı”nın basına yansımasıyla beraber subay kadrosu için medyada yazılanlar tetkik edildiğinde görülecektir ki, hiçbir haysiyet sahibi insan bu kadar ağır tenkitlere dayanamaz. Subayların da zaten köşe yazarlarının yazılarını okuduklarında dayandıklarını söylemek mümkün değil. Her köşe yazısını okuduklarında sabahlara kadar uyuyamıyorlar ve yatak odasında veya yatakta cinnet geçiriyorlar. Buna rağmen neden tepki vermiyorlar? Bu sorunun tek cevabı var. Korkuyorlar…
Evet. Korkuyorlar. Korkmasalar, aleyhlerine yazılan bu kadar yazıyla kışlalarından fırlarlar ve tankları köşe yazarlarının üzerine sürerler. Ama bırakın tankları sürmeyi, koltuklarından kalkacak dermanı bulamıyorlar. Nasıl ki halk orduya karşı “korku duvarını” yıktı, bunun karşılığında subaylarda halka karşı bir “korku duvarı” oluştu.

*

Yıllarca halktaki orduya karşı oluşan ve yerleşen korku, aklını vakumladı ve orduyu dokunulmaz kıldı. Şimdi subaylarda halka karşı oluşan korku, akıllarını vakumlamaya başladı. Halkta ve özellikle de aydınlarda bir cesaret patlaması meydana geldi. Subaylarda ise korku girdabı oluştu.
Ordunun silahlı güç olması sebebiyle her zaman tehdit teşkil etme imkanına sahip olduğu doğrudur. Bu noktada yanlış teşhis yapıp, objektif gerçekliği küçümseme hatasına düşülmesini tabi ki istemeyiz. Fakat bir çok ülkede ordu var ve tehdit teşkil etmemektedir. Zira o ülkelerde hukuk var. Kozmik odanın aranması esnasında Genelkurmayın, aramaların durdurulması talebini mahkemenin reddetmesi, bu ülkede artık ordunun “tayin edici korkuyu” üretemediği manasına gelir. Genelkurmay hakimlere tasarruf edemiyorsa, hakimler genelkurmaya tasarruf edecektir. İşte şimdi genelkurmayın korkma vakti gelmiştir.
Subay kadrosunun bu zamana kadar göregeldiğimiz cüretleri, aslında özü itibariyle cesaret değildir. Daha doğru bir ifadeyle “saf cesaret” değildir. Akli bir cesarettir.
Saf cesaret, neticenin ne olacağını (nelere katlanılacağını-hangi bedeller ödeneceğini) umursamaksızın hamle yapabilme istidadıdır. Akli cesaret, herhangi bir bedel ödemenin gerekmediği durumda hamle yapabilmektir. Türkiye’de subayların cesareti, “saf cesaret” değil, “akli cesaret”tir. Niye? Çünkü hukuk onlara işlemez (di). Çünkü onlar dokunulmaz (dı). Çünkü onlar en güçlü (idiler). Hesap sorulamayan ve elinin altında milyonluk asker yığını verilmiş olan subay kadrosunun cesaretinde ne var? Bu güne kadar yaptıkları, kendi cesaretlerinden değil, sivillerin korkaklıklarındandır. Cesaretlerinin denklemi basittir. Sorumsuzluk (+) yargılanmamak (+) Genelkurmayın hamiliği (+) sivillerin korkaklığı… Bu denklemin bir unsurunu ortadan kaldırdığınızda, kimin cesaretli kimin korkak olduğu derhal ortaya çıkar.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir