TEŞKİLAT VE FERD

TEŞKİLAT VE FERD

*Nefs ve teşkilat
Nefs, özünde teşkilata muhaliftir. Fakat nefs bile bilir ki, menfaatin büyüğü teşkilatlılık halindedir. Ferdi hayat gerçekliğinde kaldığı müddetçe elde edeceği menfaat küçük çaplı olacaktır. Özünde ferdi menfaati esas aldığı için teşkilatlanmaya karşı olan nefs, daha büyük menfaatleri elde edebilmek için teşkilata karşı çıkmaz. Hatta teşkilatlanmayı teşvik bile eder. İşin merkezinden kaydığı nokta da tam olarak burasıdır.
Nefsin talep ettiği teşkilat, kendi merkezinde oluşmalı ve çalışmalıdır. Ferdiyetçiliğin ve ferdi menfaatin zirve noktalarından birisi budur. Kurulacak veya kurulmuş olan bir teşkilatın, tek kişinin ekseninde çalışmasını talep etmek, teşkilat değil menfaat manivelası tesis etmektir.

Teşkilat, üyelerinin ferdi menfaatlerini de gerçekleştirir muhakkak. Üyelerinin menfaatlerini gerçekleştirmek teşkilat için tabii bir neticedir. Tamamen üyelerinin ferdi menfaatlerinin dışında hedefleri olan saf idealist teşkilatlar kurulabilir tabii ki. Fakat teşkilatların çoğunluğu üyelerinin menfaatlerini de gerçekleştirmek gibi hedeflere sahiptir. İşin ölçüsü, üyelerinin menfaatlerini gözetirken, en azından tüm üyelerinin menfaatlerini gözetir. Her bir üyenin menfaatini, tüm üyelerin menfaati çerçevesinde temin eder. Bunu yaparken de cemiyetin aleyhine bir iş yapmaktan imtina eder.
Nefs merkezli teşkilatlar, bir kişinin hakimiyetine girme istidadına sahiptir. Her nefs, teşkilatın hakimiyetini talep eder. Hakimiyeti elde etme istidadı olan fertler ise kıyasıya mücadele eder. Bu tür teşkilatların kurulması, yaşaması ve etkili olabilmesi, zaruret sınırlarındadır. Nefsin zarureti ise yalnız başına elde edemeyeceği menfaatlerdir. Bu sebeple başka bir yerde menfaatlerini elde edebileceğini anladığı andan itibaren o kişiyi teşkilatta tutmak mümkün olmaz.
Menfaate (nefse) dayalı teşkilatlar çabuk kurulur. Menfaat sıcak (kinetik) enerji demektir. Fakat çabuk kurulduğu gibi de çabuk çözülür ve yıkılır.
Nefs merkezli zihni evrenler, katı ferdiyetçidir. Katı ferdiyetçilik, teşkilatlılık haline manidir. Teşkilatlar katı ferdiyetçilikle (mesela liberalizmle) kurulamaz ve devam ettirilemez. Kurulanlar, mütemadi iç çatışmalarla meşgul olurlar. CHP misaline bu açıdan bakıldığında ne demek istediğimiz anlaşılır. CHP gibi nefs merkezli teşkilatlar, ters denkleme sahiptir.
Müslümanların teşkilat fikri, nefs merkezli zihni evrenden uzak “ruh merkezli teşkilat” anlayışıdır. Nazari olarak böyle bir tespit yapmak, fiili durumun böyle olduğu manasına gelmez. Müslümanlar, ferdileşme sürecini maalesef ifrat noktalara kadar götürdüler. Bir tür liberalizasyon sürecini Müslümanların da yaşadığı bir çağdayız. Ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasındaki muvazene, İslam’a uygun şekilde kurulamadı. Cemaatçi anlayıştaki ferdi gerçekliğin reddine tepki olarak doğan liberalizasyon (ferdileşme) süreci, cemaatçi anlayıştaki yanlışı ters kutupta yaptı. Muvazene dışındaki savrulmaların hiçbiri diğerine tercih edilmez. Tepkiyle kalkan, yanlışla oturuyor, tepki gösterdiği yanlışı zıt kutupta yapmaktan kurtulamıyor.
Netice olarak Müslümanların teşkilat anlayışının çerçevesini İslam, muhtevasını iman, sistemini ahlak, manivelasını da akıl oluşturur. Zekaya düşen de keşif maharetidir.
Nefs ile ilgili problem çok girift ve naziktir. Hoyratça ve normal zeka seviyesi, normal akıl terkibi ile üstesinden gelinemez. Nefsin en büyük mahareti, her şeyin (her fiilin) muhtevasına nüfuz edebiliyor olmasıdır. Namaza bile nüfuz eden nefsin, hayatta nüfuz edemeyeceği bir konu olduğu zannına yakalanmamak gerekir. Nefs, zekaya da nüfuz eder, akla da nüfuz eder, şuura da nüfuz eder. Sistemlere de nüfuz eder, teşkilatlara da nüfuz eder, cemiyete de nüfuz eder.
Dikkat çekici nokta, nefsi nefsin fark etmesidir. Bir insanın nefsinin zuhurunu, başka bir insanın (mesela muhatabının) nefsi fark ediyor. Çünkü nefs, nefsi tanır. Nefsi nefsin fark etmesi, nefse karşı nefsin mücadele etmesini tetikliyor. Cemiyette umumiyetle nefslerin önünü başka bir nefsler kesiyor. Bu durum nefslerin azmanlaşmasına mani olmak bakımından faydalı neticeler verebiliyor ama cemiyet de nefsler kumkuması haline geliyor. Bu netice ise çok berbat bir durum oluşturuyor.
Nefsin panzehiri iman ve ahlaktır. Nefs, ahlaka da nüfuz edebilir ama kişi ahlaka riayet ettiği müddetçe en azından başkalarına zarar vermez. Kendi yaptıklarını nefsi için yapmış olmak gibi bir garabete düşer ve manevi mükafatına kavuşamaz fakat çevresine ve teşkilata zarar vermez. Bu sebeple ahlak bahsi, teşkilat mevzuunda, imandan sonraki en önemli ikinci meseledir.
*Teşkilat ve zihni organizasyon
Ferdi oluş süreci bir şahsiyet terkibine ulaşmalıdır. Şahsiyet terkibinin alt yapısı, kalb dünyası ile zihni dünyanın organize olmasıdır. İnsanın ilk teşkilatı, kalbi evrenin organizasyonu, ikinci teşkilatı, zihni evrenin organizasyonudur. Kalbi ve zihni evrenleri organize olmayan insanların, duygu ve düşünce dünyası kaotiktir. Kaotik iç alem, dış alemde bir teşkilata mensup olmayı imkansız kılar.
Ferdi oluşun nihai hedefi şahsiyet terkibidir, tezahürü ahlak, muhtevası ise duygu ve düşünce dünyasıdır, kaynağı kalb, yeşerdiği havza ise zihni evrendir. Manivelası ise akıl ve zeka… Kalbi evren, ruhun imanı ve istikametidir. Zihni evren aklın ve nefsin at koşturduğu havzadır, iman ve ahlak tarafından zapt altına alınmalıdır. Akıl, iman ve ahlaka bağlı olmalıdır. Akl-ı selim haline geldiğinde ise imana bağlı fakat ahlakı zamana göre sürekli yeniden terkip etme salahiyetine sahiptir. İşte teşkilatın ferdi derinliklerdeki özü burasıdır.
Akl-ı Selim sahibi insanlar teşkilatın kurucu unsuru (kurucu aklı) olur. Akıl sahipleri ise itaat edicileri… Çünkü teşkilatın nazari alandaki ismi (karşılığı) ahlaktır. Ahlakı her an yeniden terkip edecek olan salahiyet, akılda değil, akl-ı selimdedir. Akıl, itiraz etmeksizin itaat ile mesuldür.
Akl-ı Selim haline gelemeyen ham akıl, asla yeni bir ahlak terkibi gerçekleştiremez. Ahlak ile aklın eşit olduğu seviye, akl-ı selimdir. İslam’ı içinde yaşadığımız çağda tatbik edebilecek akıl, akl-ı selimdir ki akl-ı selim bu işi, ahlak anlayışını yeniden terkip ederek gerçekleştirir. Zira ahlak, İslam’ın tamamına şamildir, hukuk ise İslam’ın bir kısmına şamildir. Hayatta her hal ve hadisenin bir ahlakı var fakat bazılarının hukuku vardır. Bu sebeple hukuk sistemi İslam’ın bir kısmını ihtiva eder. Bu sebeple İslam’ın tatbiki, ahlak anlayışını inşa etmek ve hayata geçirmekle kabil olur.
Zihni evrenler organize olamazsa, her türlü problemin kaynağı haline gelir. Fakat en büyük zararı, teşkilatlara ve teşkilatlılık haline verir. Merkezi bir yapıya kavuşmayan, nizami bir organizasyon ifade etmeyen zihni evrenler, teşkilatların zehiridir. Merkezinde akl-ı selimin taht kurmadığı zihni evrenler, sadece itaat etmekle mükelleftir. İtaat ederken, idrak etmeye ve akl-ı selimi inşa etmeye gayret etmelidir.
Teşkilatlılık hali, nizam halidir. Teşkilat, nizamın kurucu müessesesidir. Bunlar, “nizam fikri”ne ihtiyaç duyar. Nizam fikri üretilemeden, nizam fikrinin tatbikatı olan ahlak kuşanılamadan, teşkilattan ve teşkilatlılık halinden bahsetmek kabil olmaz. Nizam fikri ise, istikamet kazanmış kalbi evren ve tanzim edilmiş zihni evren ile mümkündür.
Ferdi oluş süreci nizama ulaşmamış kişilerden meydana gelen kalabalığa cemiyet denmediği gibi bu kişiler teşkilat da kuramaz. Kurmaya teşebbüs ettiklerinde meydana gelen yapıya teşkilat denmez, birbirlerinin etini yedikleri (gıybet ettikleri) bir mezbahane bina etmiş olurlar.
Teşkilat, hususi bir yapıdır. Yeryüzündeki tüm teşkilatlar, az veya çok “emir-itaat” omurgasına sahiptir. Zihni organizasyonunu gerçekleştirememiş olanlar itaat edecek, akl-ı selim sahipleri ise emir verecektir. Akl-ı selim sahibi olmayanlar itaat ettiklerinde umulur ki, zihni organizasyonlarını teşkilat içinde gerçekleştirirler. Teşkilatın ve teşkilatlılık halinin bir faydası da, zihni organizasyonunu gerçekleştiremeyenlere bu konuda katkıda bulunmaktır. Fakat zihni evreni kaostan kurtulamayanlar, asla ama asla teşkilatta söz sahibi olmamalı, emir verecek mevkide bulunmamalı, karar alacak salahiyeti kuşanmamalıdır.
Meşveret, akl-ı selim sahiplerinin işidir. Ham akıllılarla istişare etmek, ameliyatın nasıl yapılacağını kasaptan sormaktır. Fakat akl-ı selim sahipleri, seviyelerinin ilzam ettiği salahiyeti, imtiyaz haline getirmeyecek, her Müslüman’ın akl-ı selim sahibi olması için gereken tedbirleri alacak, usulleri geliştirecek, çalışmaları yapacaktır. Ehliyet, imtiyaz kaynağı değil mesuliyet kaynağıdır.
*Akıl ve teşkilat
Akıl ile teşkilat arasında birbirini teyit eden tabiat ve münasebet var. Zaten teşkilat, zekanın değil aklın eseridir. Aklın bünyesinin teşekkül etmesi, yani zeka gibi yeknesak değil terkibi bir mahiyet taşıması, teşkilat ile yoğun münasebet içinde olduğunu gösterir. Akıl bir çeşit teşkilattır, zihni teşkilat… Teşkilat da bir çeşit “içtimai akıldır”.
İnsanın kalbi ve zihni evreninde teşkilata en fazla benzeyen akıldır. Bu cihetle teşkilat anlayışını aslında aklın bünyesinden çıkarmak kabil ve doğru bir yoldur.
Akıl, hem ferdi ve ferdi derinliği hem de içtimai hayatı ve örgüyü ifade eder. Akıl, insanın kendine ait olanlarla, cemiyete ait olanların harmanlanarak bünyeleşmiş halidir. İnsanın sadece kendine ait olan malzeme (unsurlar) ile akıl inşası kabil değildir, böyle bir teşebbüs akim kalır, akıl ortaya çıkmaz.
Akıl, ferd ile cemiyet arasındaki müşterek alanı oluşturur. Tabii ki ferd ile cemiyet arasındaki tek müşterek alan akıldan ibaret değildir, aslında ferd ile cemiyet arasındaki müşterek alanın adı, ahlaktır. Zaten bu sebeple aklın temeli, bünyesinin asli unsurlarından birisi ahlaktır. Ahlak, insanın zihni evreninde, idrak istidadı ile harmanlanarak merkezleşmiş ve bünyeleşmiş halidir. Akıl, tüm cemiyette cari olan ahlakın, ferdileşmiş şeklidir.
Ahlakın aklileşmesi veya aklın ahlakileşmesi olarak isimlendirilmesi mümkün olan akıl ve ahlak, ferd ile cemiyet arasındaki münasebetleri, müşterek alanı, birlikte varoluşu ifade eder. Teşkilat da tam olarak budur. Teşkilat, ne sadece ferdi bir vakıa ne de sadece içtimai vakıadır. Teşkilat, ferd ile cemiyet arasındaki örgünün adıdır. İçtimai havza ile ferdi derinliği bir arada bulundurabilme maharetinin adına teşkilat diyoruz.
Akıl, ferd ile cemiyet arasındaki müşterek kıymetlerin, kıymet ölçülerinin nazari çerçevede bünyeleşmesidir, aynı işlemin tatbiki adı teşkilattır. Teşkilat, ferdi kıymetlerle içtimai kıymetleri birbirine derin bir örgü ile bağlar, bu sebeple teşkilat, kalabalıkları cemiyet haline getirir. Teşkilatsız halk, kalabalıktan ibarettir, teşkilatlı halk ise cemiyet haline gelmiştir.
Akıl, hem ferdi istiklali muhafaza eder hem de içtimai havzayı daim kılar. Akıllı ferdler yoksa ortaya çıkan teşkilat değil, lider, emir, memur teslisine teslim olan bir yapı zuhur eder. Buna teşkilat demiyoruz, demeyiz, dememeliyiz. Yapı, emir-itaat parantezinde gerçekleşiyorsa, o örgünün adı teşkilat değil başka bir şey olmalıdır. Birlikte olmak, beraber yaşayabilmek, bunları da nizami bir çerçevede yapabilmek için hem akıl hem de teşkilat gerekir. Teşkilat yoksa emir-itaat parantezinde bir yapı inşa edilmişse akıl zuhur etmez, akıl yoksa kurulan yapı teşkilat değil başka bir şeydir.
Teşkilat, ferdi oluşları mümkün kılar, ferdi, cemiyete ezdirmez. Diğer taraftan teşkilat, cemiyeti, ferdi aşırılıklara karşı muhafaza eder. Teşkilat, insani oluşları, ferdi aşırılıklardan ve cemiyetin ceberrut tesirinde korurken, her ikisi arasındaki yüksek muvazeneyi ve harikulade kıvamı yakalamalıdır. Ferd ile cemiyet arasındaki muvazene ancak teşkilat (müessese) ile kurulabilir, bu muvazenenin teşkilatsız kurulması ütopya bile değildir. Lakin her teşkilat (ve müessese) bu muvazeneyi kuramaz, kurarsa da uygun kıvamını bulamaz. İşte teşkilat fikrine ihtiyacımızın azami noktaya çıktığı hususlardan birisi budur. Ferd ile cemiyetten herhangi birini diğerine tercih etmek, muvazeneyi biri lehine bozmak, diğerine karşı istibdada savrulmak vahim neticelere yol açar.
Ferd ile cemiyet arasındaki muvazene ve muvazene kıvamı, ancak “büyük fikir” ile mümkündür. Büyük fikir, büyük terkiptir, bu ise medeniyet fikridir. Tefekkürün ve tatbikatın nihai menzilini, meselenin bidayetinde anlamayanlar, ferd ile cemiyet arasındaki muvazeneyi ve kıvamını yakalayamazlar. Büyük fikir (veya medeniyet tasavvuru) olmalıdır ki, maksat, istikamet ve güzergah belli olsun.
Medeniyet tasavvuru, binanın mimari planıdır. Mimari planı hazırlanmamış olan binanın inşaatına başlanmaz. Hangi işin ne zaman, hangisinden önce veya sonra yapılacağını, hangi işin nereye yapılacağını bilme imkanı mimari plan ile mümkündür. Mimari planı olmadan inşaata başlayanlar, saray değil en fazla gecekondu yaparlar. Tam da bu sebeple büyük plan (medeniyet tasavvuru) olmadan başlanmamalı, teşkilat fikrini de medeniyet tasavvurundan devşirmelidir.

EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ ebubekirsiddik2000@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir