MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-35-TEŞKİLAT VE MENSUBİYET

TEŞKİLAT VE MENSUBİYET
Teşkilat, şahsiyet, mensubiyet meseleleri, sığ teşkilatlarda ve sığ teşkilat fikrinde tezat teşkil eder ve bir araya gelmez. Teşkilat ile mensubiyet birbirinin “mütemmim cüzü”dür ama teşkilat ve mensubiyet meselesine şahsiyeti eklediğimizde konu giriftleşir. Şahsiyet, ferdiyetin tamamlanması, yalnız başına varoluşun gerçekleştirilmesi şeklinde anlaşılır, bu anlayış özü itibariyle doğrudur. Ne var ki ferdiyet, cemiyet ile irtibatını koparmış değildir, böyle anlaşıldığında doğru olduğunu düşündüğümüz tarifi tekzip etmek gerekir.
Şahsiyet, tefekkür kudret ve maharetine sahip olmaktır. Bu hususiyet, emirle hareket etmek, kendi düşüncesine aykırı hareketlere katılmamak şeklinde anlaşılır. Oysa teşkilat, müşterek karar, müşterek hareket demektir. Şahsiyet sahibi bir insan, teşkilatta, herhangi bir konu müşavere ve müzakere edilirken, kendi düşüncesinin dışında bir karar alınması halinde, o karara uymamayı, akıl ve şahsiyet meselesi haline getirdiğinde, teşkilatın ne olduğunu anlamamış demektir. Ferdi tefekkür ile içtimai (veya teşkilatlı) tefekkür arasında bir fark olmak gerekir. Teşkilat, içtimai akıl olduğuna, olması gerektiğine göre, teşkilatta alınan karar, tüm mensupların düşüncelerini ihtiva etmeyebilir, onların üzerinde (bazen dışında) kararlar alabilir. Teşkilat mensubu ve şahsiyet sahibi bir insan, kendi fikrinde ve kararında ısrar ettiğinde, teşkilatlılık hali sona ermiş demektir.
Teşkilatın aldığı karar, teşkilat mensuplarının iştirakiyle oluşan aklın verimidir. Müşterek karar, mensupların akıl seviyesi ortalamasını gösterir. İçlerinde yüksek zeka, derin akıl, keskin idrak, kuvvetli tecrübe sahibi insanlar olabilir, böyle durumlarda teşkilat mensuplarını o şahsın beyanlarına, fikirlerine, kararlarına itibar ve ittiba etmelerinde tabii ki fayda var. Ama bu kişiler, kendine ittiba edilmediği için teşkilatı terkedemez, teşkilat mensuplarının akıl ortalamasıyla meydana gelen karara ittiba etmekten imtina edemez.
Teşkilatta bazen yanlış karar da alınabilir buna rağmen teşkilatlılık halinin devam etmesi gerekir. Teşkilatın yanlış ve bozuk düşünceler tarafından işgal edilmesi başka bir şeydir, bazen yanlış kararlar alınması başka bir şey… Bir teşkilat mensubunun, teşkilatın aldığı yanlış kararın tatbikatına iştirak etmesi nasıl talep edilir, bu durum nasıl izah edilir? Bu sorunun cevabı, Uhud gazası müzakerelerinde mevcuttur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, Uhud gazası öncesi müzakere meclisinde (Mescid-i Nebevi’de), kendi reyinin aksine rey ileri sürüldüğünü, o reyin de taraftarlarının kafi derecede çok olduğunu görünce, ashabının (yani ümmetin) reyine ittiba ediyor. Bir kararın yanlış olduğunu, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden daha iyi anlayacak yeryüzünde başka bir insan yaşamamıştır, buna rağmen çoğunluğun reyine ittiba etmesi, teşkilat, teşkilatlılık hali ve sevk ve idare bahislerinde “ölçü” vazetmektir. Hemen hatırlatmak gerekir ki, bu tür hadise, din ile ilgili bir vakıada hiç cereyan etmemiştir, Uhud Gazası müzakeresinde istişare edilen husus, stratejik bir konudur, “düşman ordusuyla açık alanda mı karşılaşalım yoksa Medine’de kalıp müdafaa savaşı mı yapalım?” sorusuna cevap aranıyor. Bu soru, “mubahlar” alanındaki bir mesele karşılık geldiği için Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, çoğunluğun kararına ittiba etmiştir. Dini bir meselede zaten O’nun olduğu yerde kimsenin söz hakkı yoktur.
Uhud muharebesindeki malum netice husule geldikten sonra da, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, kimseye kahretmemiş, onları mesul tutmamış, teşkilatın, teşkilatlılık halinin, sevk ve idare bahsinin temel ölçü ve ehemmiyetini göstermiştir.
*
Yüksek zeka, hacimli akıl sahiplerinin teşkilatta istihdam edilmesinin zorluğu malum. Mensuplardan daha derin ve geniş düşünme istidat ve mahareti olan bir kişinin, orta zeka ve normal akıl seviyesine sahip teşkilat mensuplarının kararlarına ittiba etmesinin istenmesi, bu insanların kalbi ve zihni evrenlerinde fırtınalar koparır. Doğru olan bu insanların teşkilatta hakettikleri mevkide bulunmalarıdır ama bu mümkün olmadığında dağıtıp yıkmak gerekmez.
*
Bu günün dünyasında herkes her şeyi “en iyi bildiği” iddiasındadır. Bu durum çok tatsız bir iklim oluşturuyor. Bir insanın anlamadığı açık olan bir hususta iddialar savurması ve kendisine ittiba edilmesini talep etmesi, çok çirkin, çok iğrenç bir tavırdır ve asla tahammül sınırları içinde değildir. Bu türden güdük akıl sahiplerinin çoğaldığı bir vasatta, teşkilatlanma ile ilgili hangi ölçüyü koyarsanız koyun, asla müspet neticeler vermez.
Yağ gibi ele gelmeyen ama mütemadiyen üste çıkan kişilik tipleri (şahsiyet değil) ile dolu cemiyette, bir teşkilat mayası çalmak, göle yoğurt çalmaktan daha iddialıdır. Tabii ki bu durumun farkındayız, buna rağmen bir şeyler yapmak gerekiyorsa, ki gerekiyor, duruma uygun esaslar üretmeye çalışıyoruz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir