TEŞKİLAT VE MÜESSESE ÜZERİNE

TEŞKİLAT VE MÜESSESE ÜZERİNE

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

Her dünya görüşü çapına ulaşmış fikir, kendini insanda ve hayatta gerçekleştirmek ister. Fert ve cemiyetin hayat içerisinde akacağı mecraları oluşturmayan fikrin hayatta karşılığı yoktur, bu ihtimalde entelektüel gevezelikten ibaret kalır. Mefkurenin hayata yöneldiği andan itibaren ortaya çıkan ihtiyaç “teşkilat ve müessese fikri”dir. Fikri hayata hakim kılıp, fikrin hayatını inşa edecek vasıtalar, teşkilat ve müesseselerdir. Hayatın deveranını sağlayabilmek ve hayata vaziyet edebilmek için teşkilatlanmak şarttır. Hayat teşkilatsız ve müessesesiz akmaz.
Bir dünya görüşü çapında fikir üretip, medeniyet tasavvuruna doğru ilerlemek ancak; fikrin teşkilatını kurup, müessese fikri ve modelleri oluşturmak ve tatbik etmekle mümkündür. Bunlar aynı zamanda medeniyet temrinleridir. Müslümanlar olarak, insana, hayata ve varlığa dair külli fikirler üretmeli, külli fikrin diğer adı olan medeniyet tasavvurunu merkeze almalı, onun çatısı altında hamle ve hareketi gerçekleştirmeliyiz. Hayatı tüm şubeleri ile ihata edecek imal-i fikirde bulunmayan yaklaşımların eklektizme düşmeleri kaçınılmaz olur. Dolayısıyla hayatın her alanı ile ilgili fikir geliştirmelidir.

İslam dünya görüşü, hakikati merkeze alarak bütün fikrini oluşturur. Tevhit, vahdet ve kesret bağlamında oluşturulan fikirlerin, fertten başlayarak cemaat, cemiyet, millet ve ümmet zincirinin gerçekleştirilmesi ancak teşkilatlılık hali ile mümkündür. Bu nizami durumunun bizi götüreceği nihai menzil, İslam medeniyet tasavvurudur. Medeniyet zaten nizam ve teşkilatlılık halidir. Tüm insanlığa sunacağımız hakikati ancak; kesif bir teşkilatlılık durumu ile mümkün ve gerçek kılabiliriz.
Fikirteknesi külliyatından da anlaşılacağı üzere tüm yazılarımızı, tefekkürün müntehası olarak ifade edilen “medeniyet tasavvuru” etrafında örmeye gayret ediyoruz. Fertten başlayarak ümmete ve insanlığa doğru akan hayatın kendi haline bırakılması mümkün değildir. Aksi taktirde hayatın akışını kaosa bırakmış oluruz. Kaosun tersi nizamdır. Yerlerin ve göklerin yaratılışını baktığımızda muhteşem bir nizama şahit oluruz. Yaratılmışların en şereflisi olmaya namzet insanın başıboş bırakılması da mümkün değildir. “Yola çıkarken üç kişi dahi olsanız, aranızdan birini imam seçiniz” mukaddes ölçüsünün işaret ettiği ilk mana, teşkilatlılık halidir.
Ferde ve cemiyete de sirayet eden fikir, bir akış güzergahı oluşturur. Fertten başlayarak bir zincirin halkaları gibi, medeniyete doğru akan fikrin ilk muhatabı insandır. İnsan kendi derinliğine doğru ne kadar inebilir ve derinliğinde ki manayı ne derece kavrarsa, bulunduğu o noktadan hayatın yatay anlamda içine ve kılcal damarlarına doğru nüfuz etme istidat ve iktidarına sahip olur. Bidayeti şahsiyet inşası olan bu yürüyüşün, nihayeti İslam medeniyet inşasıdır ki, şahsiyet ile medeniyet arasındaki tüm süreçleri taşıyacak olan teşkilat ve medeniyet müesseseleridir.
Fertten ümmete ve medeniyete doğru olan güzergahta devlet de milletin teşkilatlanmış halidir. Osman Gazinin oğluna yaptığı nasihatte; “’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, teşkilatlılık zincirindeki ilk halka olan insanın, ruhi kaynaklarına kadar nüfuz eden bir idrak mevcuttur çıkar. Külli anlayışımızın insan telakkisine bir atıf olduğu açıktır. İnsanın hayata vaziyet edebilmesinin ilk merhalesi Müslüman şahsiyet inşasıdır. Müslüman şahsiyetin inşa edildiği bu merkez, iman ve ahlaktır. İman ile mayalanan duygu ve düşünce, ahlak marifeti ile hayata yani muhite taşınır, imanın insan derinliğindeki ilk tezahürü olan edep, içtimai sahaya ahlak olarak çıkar. Bu ruhi silsile teşkilat ve müessese fikrimizin mukaddimesidir. “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuran Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın beyan buyurduğu hakikat, her şeyin bidayetinin şahsiyet inşası olduğunu gösteren muhkem bir delildir.
Medeniyet tarihimize baktığımızda, hayatın her sahasının hatta en küçük beşeri münasebetin bile teşkilat ve müessese ile örüldüğünü görürüz. Öyle ki İslam medeniyetlerini ve İslam tarihini, müesseseler nizamı olarak okuyabiliriz. Kadimdeki teşkilat ve müesseseye verilen ehemmiyet ve kurulmasındaki maharet zirveye çıkmışken, bugün bazı Müslümanların “birey” olmaktan bahsetmesi, oryantalist taarruzun derin tesirini göstermektedir. Birey kelimesi, hiçbir irtibat ve nispeti olmayan insan anlamına gelir ve materyalist altyapılı liberal felsefenin ürünü ve neticesidir. Müslümanın birey olması asla söz konusu değildir, Müslüman şahsiyet sahibi olur. Birey, sadece kendini ve kendi menfaatini düşünen insan demektir, şahsiyet ise ferdi ve içtimai hususiyetleri kendinden cem eden, bu sebeple de cemiyet inşasının temel sütunu olan muhteşem mefhumdur. Bireylerden kalabalıklar, şahsiyetlerden ise cemiyet meydana gelir.
Saf ruhi ve ahlaki nizam sadece Asr-ı saadette mümkün olmuş, güzide kadro Sahabe-i Kiram ile içtimai nizam inşa edilmiştir. Asr-ı Saadet, hakikatin maddeye bulaşmaması için müşahhas müesseselerin asgari sayıda tutulduğu, hakikatin saf haliyle izah, idrak ve tatbikinin yapıldığı bir devirdir. Asr-ı Saadette İslam saf haliyle ikmal ve ifade edilmiş, ondan sonra İslam ile inşa devri başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz çağ, hayatın İslami altyapısının çöktüğü, hayatın altyapısının batı tarafından işgal ve inşa edildiği bir olağanüstü bir devirdir. İnsanın ve hayatın İslam’a taşınması, İslam’ın şahsiyet, cemiyet, devlet ve medeniyetinin yeniden inşa edilmesi ihtiyacı içindeyiz. Tüm bunları yapacak manivela teşkilat ve müessesedir.
Medeniyetimizin kurucu şahsiyetlerinden olan ariflerin kalpleri tecelli mahalleridir. Allah’ın Rahman ve rahim isimlerinin de tecelli ettiği bu merhamet zirvesi olan kalb-i selim sahibi insanların etrafında oluşan vakıflar dikkat çekicidir. Merhametin müesses hali olan vakıflar, ancak rahmetin kalblerine indiği büyük şahsiyet sahipleri tarafından gerçekleştirilebilirdi, öyle de olmuştur. Hassasiyet öyle bir zirveye çıkmıştır ki, göç edemeyen yaralı leyleklere bile vakıf kurulmuştur. Kurucu şahsiyetlerin şahikası olan ariflerin talim ve tedrisatının yoğun olduğu devir ve coğrafyalarda vakıfların çokluğu dikkatten kaçmaz. Kendi imanımızın hayatını ürettiğimiz dönemlerdeki müesseselerimiz, insanlık tarihinin mümtaz medeniyetlerini inşa ettiğimizin delilleridir.
Netice olarak; fikrin önce mevcut hayat mecralarına nüfuz etmesi, sonra bizzat kendi mecralarını açması ve hayata vaziyet etmesi teşkilat ve müesseseler marifetiyle mümkündür. Teşkilat ve müesseseyi büyük hamlenin minyatür teşebbüsleri olarak anlarsak, her teşkilat ve müessese ile bir medeniyet temrini yapmış oluruz. Böylece küçücük bir teşkilatı bile medeniyet ufkuna ayarlı şekilde kurma çabasına gireriz. Malumdur ki parçasında olmayan mana ve muhteva bütününde olmaz.
A.BÜLENT CİVAN bcivan61@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir