TEŞKİLAT VE ZEKA

TEŞKİLAT VE ZEKA

(Terkip ve İnşa dergisi 10. sayı)

Zekanın tabiatı bağımsızlıktır. Yüksek zekalarda bu hususiyet ifrat halinde tezahür eder. Bu hususiyet zekayı “teşkilatlılık halinden” uzak tutar. Hatta teşkilatları çözen, dağıtan ve yıkanlar yüksek zekalardır.
Zekanın emir almaktan hoşlanmayan, sıraya girmekten nefret eden, zapt altına alınmaya isyan eden tabiatı, teşkilatlandırılması en zor insan türünün yüksek zeka olduğunu gösterir. Ne var ki yüksek zekanın olmadığı teşkilatlar, küçük hacimli, dar ufuklu, basit yapılı olur ve sürekli bilinen bazı davranışları tekrarlar. Teşkilatların en ciddi paradoksları, yüksek zeka meselesinde ortaya çıkar.

Yüksek zekalar büyük teşkilatlar kurmuştur. Girift yapıları olan, çözülmeleri zor, büyüme istidadına sahip teşkilatları ancak yüksek zekalar kurar. Hakim (veya lider) olduğu teşkilat zeka için problem oluşturmaz. Mesele, teşkilatı kuranın yüksek zeka olması değil, teşkilatın yüksek zekaları istihdam etmesidir. Bir tane yüksek zeka teşkilatın başında olabilir ve orada bulunduğu müddetçe fevkalade faydalı olur ama başka yüksek zekaları teşkilatta istihdam etmesi zordur. Zira liderlik kadrosu tekdir ve o da doludur. Paradoks, yüksek zekanın yönetilenler listesinde bulunmasında (yani sıraya girmesinde) ortaya çıkar. Zor olan bu…
Yüksek zekayı istihdam edemeyen teşkilatlar, büyüme istidadına kavuşamaz. Belli bir sınırda (liderin ufuk sınırında, liderin hacminde) durur. Teşkilatların büyüme problemlerinin kahir ekseriyeti bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Liderliğin deha olduğu teşkilatlarda yüksek zeka istihdamı mümkün olabiliyor. Çünkü yüksek zekalar liderliğin dehasına ulaşamadığı için ona itiraz etme gücünü bulamıyor veya onun emrinde çalışmak zekanın gurunu kırmıyor. Aksine dehanın emrinde çalışmaktan dolayı kendini tatmin olmuş hissedebiliyor. Fakat bu misaller de fazla değil. Yüksek zekayı istihdam edebilmek için ondan daha yüksek bir zeka arayışının sonu yok. Bu türden bir teşkilat sistemi kurma çabası sınırlı başarıları aşamaz.
Zekanın tabiatında hainlik olduğu zannedilir. Hayatın pratiğinde bu görüntüleri verdiği de doğrudur. Akıl ve ahlaktan tamamen tecrit olmuş zekanın tabiatında hainlik olduğu da doğrudur. Fakat zekanın akıl ve ahlaktan tamamen tecrit olması ihtimali zayıftır. Zekadaki hainlik görüntüleri onlara karşı fevkalade temkinli davranma itiyatları geliştirilmesine sebep oluyor. Bu sebeple liderler, çevrelerinde zeki insanları bulundurmuyorlar.
Yüksek zekayı istihdam etmek için daha yükseğini aramanın dışında yollar geliştirmek gerekiyor. Başka bir yolu bulunamazsa yüksek zeka istihdamı sınırlı kalır.
Zekanın tabiatı ferdi gerçekliğe meyyaldir. Yüksek zekalar ve dehalar ferdi gerçeklik temayüllerini önleyemiyor ve içtimai varlıklar (insanlar) haline gelemiyorlar. Ta çocukluklarından itibaren içtimai şahsiyet olmaları istikametinde eğitim almalarını gerektiriyor. Zaten eğitim, mizaç hususiyetlerini dengelemek için yapılır. Mesela mizacen cimri olan bir çocuğa cömertlik eğitimi vermek gerekir ki en azından ikramda bulunacak kadar içtimaileşebilsin. Mizacen cömert olan çocuğa ise iktisatlı olma eğitimi verilir ki, müsriflikten korunsun.
Yüksek zekaları cemiyetin ve hayatın içinde tutmak, teşkilatlı bir hayatı yaşayabilir hale getirmek için, iman ve ahlak eğitiminin derinleştirilmesi gerekir. Yüksek zeka ve dehaları zaptedecek hiçbir güç yoktur, iman dışında.
*
Bir teşkilatın mahareti, yüksek zekayı istihdam edebilmesiyle ölçülür. Yüksek zekayı istihdam etmemiş, edememiş, etmenin yolunu bulamamış olan teşkilatlar, cemiyetin ayak işlerini yapmaktan ileri geçemezler. Kendilerine sorarsanız çok ciddi işleri yaptıklarını iddia ederler ama yüksek zekayı istihdam edemedikleri için zaten yaptıkları işlerin ciddi olup olmadığını bile anlama iktidarında değillerdir. Zekaları küçük dolayısıyla ufukları da dar olduğu için onların zihni evrenlerine göre yaptıkları iş küçük değildir. Karıncaya on santimlik uzunluğa sahip bir cismin “büyük” gelmesi gibi bir durumdur halleri. Küçük işlerle “büyük” işmiş gibi meşgul olanlardan meydana gelen teşkilatın büyüme ufku ne olabilir ki. Her varlık ancak kendi ufkuna ulaşabilir. Ufku dar ise yapacağı bir şey yoktur.
Teşkilatlanmada en büyük problem yüksek zekaların istihdamıdır. Yüksek zekaların istihdam formülünü geliştiren ve istihdamı gerçekleştiren teşkilatların önünde duracak bir güç yoktur.
Yüksek zekaların istihdamındaki en büyük problem ise onların tatmin edilmesidir. Maddi manadaki tatmin değil, zekanın tatminidir bahsini ettiğimiz. Yüksek zekayı, zekası ile mütenasip bir pozisyonda istihdam etmezseniz, zekanın fazlalığı çalışmaktan vazgeçmez. Bir pozisyona o pozisyonu dolduramayacak birini tayin etmek ile o pozisyondan çok daha hacimli birini tayin etmek arasında yanlışlık bakımından fazla bir fark yoktur. Pozisyonunun gerektirdiği işleri yapmak zekasının üçte, beşte birini ancak meşgul eden mevkii, yüksek zekanın teşkilat içinde patlamasına yol açar.
Zekanın tatmini başka bir şeye benzemez. Zeka tatmin edilmediğinde, sahibi de önünde duramaz. Hele de nefs ham haldeyse zeka ile nefsin ittifakı meydana gelir ki, o zekanın (ve tabii ki nefsin) önünde durmak kabil olmaz.
Yüksek zekalardaki en büyük problemlerden birisi, nefsin saklanacağı en uygun unsurun zeka olmasıdır. Yüksek zeka, nefsinin arzularını, teşkilat için “gereklilik” olarak anlatmanın maharetine sahiptir. Yüksek zekalardaki nefsi genel olarak görmek mümkündür ama bir konu konuşulurken fark etmek neredeyse imkansızdır. Zira nefs zekanın faaliyetlerine öyle bir nüfuz eder ki, onu fark ve teşhis etmek dünyanın en zor işlerinden biri haline gelir.
Yüksek zekayı tatmin etmek, aynı zamanda ondan en yüksek verimi almak olduğu için, doğru noktalarda istihdam etmeye gayret edilmelidir.
*
Yüksek zeka istihdamının kalbi ve zihni altyapısının kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Batı bu istihdamı “menfaat” merkezli gerçekleştirdi. Yüksek zekaları menfaate ayarlı şekilde istihdam etmek için onları teşkilatların tepelerine yerleştirdi. Menfaat ile zirve pozisyonun buluştuğu nokta, banka genel müdürlükleriydi. Bankalar yirminci asırda en fazla para kazanan kuruluşlar oldu. Fakat istihdamın temel gayesi menfaat olduğu için daha fazla kar etmekten başka bir hedef gütmedi. Kar maksimizasyonu nihayetinde tüm sistemi çökertti. Batı yüksek zeka istihdamının en basit şekli olan menfaate yönelmekle ne kadar büyük bir hata yaptığını hala anlamadı. Bu ahmaklık batıya çok pahalıya mal oldu ve mal olmaya devam ediyor.
Batıdaki krizi üretenler, sıradan kişiler değil. Banların başında bulunanlar en az yükse zeka sahibiydi. Batıdaki krizi dehalar ürettiği için krizin çözümü yok. Dehaların ürettiği krizi kimse çözemez.
*Teşkilat ve yüksek zeka istihdamı
Yüksek zekaların istihdamı kadar sıkıntılı bir iş yoktur. Büyük sıkıntılara katlanmanın sebebi ise yüksek zekaların verimlerinin çok fazla olmasıdır. Problemleri ne kadar büyük ve fazla olursa olsun yüksek zeka istihdamının yolunu bulmak gerekir.
Bir teşkilatın yüksek zeka istihdamının ilk şartı, teşkilatın yüksek zeka ürünü olmasıdır. Yüksek zeka, basitlik, sığlık ve aleladeliğe tahammül edemez. Bunları görmesi, fark etmesi ve anlaması ise fazla zamanını almaz. Yanlış ve hata yapılması değil kastettiğimiz, her şahıs veya kuruluş yanlış yapabilir ve zeka bunları bir oranda anlar. Fakat sığlığı gördüğünde, oradan son sürat kaçar.
Ortalama bir zekanın kurduğu teşkilat, aleladedir. Zeka bunu birkaç günde anlar ve daha intibak etmeden itiraz eder. İntibak etmeden yapılan itiraz, mensubiyete mani olur. Mensup olduktan (intibak ettikten) sonra yapılan itiraz, iç itirazdır ve faydalanılabilir. Fakat mensup olunmadan yapılan itiraz dış itirazdır ve yıkıcı tesir icra eder. En küçük zararı yüksek zekayı istihdam edememektir.
Teşkilatı yüksek bir zekanın kurmuş olması, başka bir yüksek zekanın istihdamı için ilk şart fakat kafi şart değildir. Yüksek zekayı istihdam edebilmek için onu tatmin edecek muhtariyet tanınmalı ve alan açılmalıdır. Yüksek zekanın bağımsızlık karakteri, mahkumiyete manidir. Onlar ancak müstakil hale gelmekten alıkonabilir ama bunun yolu da muhtariyettir. İstiklalini ilan etmesi teşkilatı yıkar, böler, etkisizleştirir. İstiklalini önlemek için zapt altına almaya çalışmak beyhudedir. Kainatta sıkıştırılmaya müsait olmayan tek şey zekadır. Çabuk patlar.
Yüksek zekayı patlatmayacak kadar muhtariyet verilmeli fakat bu muhtariyet teşkilatı dağıtmayacak sınırda tutulmalıdır. Teşkilat demek, nihayetinde merkezi bir yapı demektir. Merkezi yapı muhtariyete tahammül edebilir ama muhtariyetin kendini dağıtmasına müsaade etmez. Bu denge fevkalade zor kurulan, bir defa kurulduğunda da sürekli muhafaza edilemeyen, belli aralıklarla yeniden ve başka şartlarda kurulması gereken bir muvazenedir. Hareketli muvazene… İşin zorluğu asıl bu noktada kendini gösterir.
Siyasi rejimler de dahil olmak üzere, keskin bir merkezi yönetim, insanın ve hayatın tabiatına uygun değil. Fakat aynı şekilde mutlak bir ademi merkeziyetçilik de uygun değil. Zayıf mizaçlı insanlar üzerinde katı merkeziyetçi teşkilatlar kurulabilir ama bu insanlardan (zayıf tabiatlı insanlardan) müteşekkil teşkilat, zayıf olur, başarılı olamaz, uzun yaşayamaz. Merkezi yapıyı etkisiz kılacak kadar yayılmış bir ademi merkeziyetçilik ise teşkilatı baştan dağıtır. Diktatörlerin, diktatörlük temayülündeki kişilerin ve buna uygun siyasi düşüncelerin (mesela oligarşik yapıların) piyasayı işgal etmesinden kaynaklanan katı merkeziyetçi düşüncenin tesirinde kalmamak gerekir.
Devlet teşkilatlarından küçük dernekleşmelere kadar, her türlü teşkilat, katı merkeziyetçi yapıyla sürdürülemez. Bunun birçok sebebi var. Bizim konumuzla ilgili kısmına temas etmek gerekirse; katı merkeziyetçi teşkilatlar ilk olarak zeka katliamı yaparlar. Yüksek zekadan tecrit edilmiş teşkilatların ise hayatta ve dünyada yapabilecekleri bir şey yok. İmkan bulurlar da gücü ellerine geçirirlerse, başka yolunu bilmedikleri (çünkü zeki değiller) için büyük katliamlar yaparlar. Küçük teşkilatlarda ise adam öldürme imkanları olmadığı için iftira gibi haysiyetsiz işlere meylederler.
Yüksek zeka istihdamının diğer bir şartı, hiyerarşik akışkanlıktır. Yüksek zekanın önü açık değilse ve başarılı olduğu takdirde yükselmeyeceğini görmüşse, olduğu yerde kalmaz. Mutlaka hiyerarşik yapıyı yıkar veya ona zarar verir.
Teşkilatlanma ve idare anlayışında meydana gelebilecek en vahim hatalardan birisi, yüksek zekayı normal zekanın emrine vermektir. Bu özel şartlarda mümkün olabilir ama geçici olarak… Normal zeka, yüksek zekanın üstünde de olsa onun karşısında kıvranır. Makam olarak sahip olduğu pozisyonu şahsiyet olarak dolduramayan ve koruyamayan insan, tehlikelidir. Normal zeka, üstün zekalı bir kişinin amiri olduğunda çok tehlikeli hale gelir. Yüksek zeka da normal zekanın altında yer aldığında tehlikeli hale gelir. Bu kompozisyonda üretim değil boş yere enerji tüketimi olur.
Yüksek zekaların en uygun istihdam yolu, idari hiyerarşiye katmamak ve uzman olarak faydalanmaktır. Fikir adamı, ilim adamı veya muhtelif uzmanlık alanları yüksek zekalar için çok verimli olur. Özellikle tefekkür istidadı olan yüksek zekaların fikri, ilmi çalışmalarda bulunmasına imkan hazırlamak en yüksek verimi almaktır.
*Yüksek zekaların teşkilatlanması
Yüksek zekaların teşkilatlanması veya teşkilatlarda istihdam edilmesi, teşkilat anlayış ve tatbikatının en zor meselesidir. Ne var ki bu meseleyi halledememiş kültür havzalarında büyük ve başarılı teşkilatlar kurmak mümkün değil. Yüksek zekayı istihdam edememek veya yüksek zekalar için teşkilat kuramamak, onlardan faydalanılamayacağı için, teşkilatları, faaliyetleri ve hedefleri “orta zekaya” mahkum etmek olur. Orta zeka seviyesindeki teşkilatlardan beklenecek fazla bir şey olamaz.
Yüksek zekaların bir teşkilatta istihdam edilebilmesi, teşkilatın yetkili mevkilerinde ancak mümkün olabiliyor. Teşkilatın idare heyetinin orta zekalı olması halinde, yüksek zekaları onların emri altında istihdam etmek, insan tabiatına aykırıdır, bunu yapmak iman ve ahlakla mümkün olduğunda bile potansiyel bir tehlike (iç çatışma, ihtilaf, rekabet) ile karşı karşıya kalırız.
Zeka akıl gibi intibak maharetine sahip değil, aksine zeka, bağımsız ve kayıtsız çalışmak ister, hakkını fazlasıyla almakta ısrar eder. Yüksek zekaları orta zekaların emrine vermek, onları isyana teşvik etmektir, zekanın isyanı ise çok yıkıcı olur.
Zeka, iki şey karşısında eğilir, daha yüksek zeka ve iman… Zekanın başka bir zeka (kendinden yüksek zeka) karşısında eğilme imkanı vardır ama bu ihtimal bile çoğunlukla gerçekleşmez. Zeka iman karşısında eğilir ama iman etmesi zordur. Neticede zekanın bu iki kıymet karşısında eğilmesi, onun nasıl istihdam edileceğinin ipuçlarını verir. Zeka, ya kendisinden çok daha ileri bir zekanın emrine verilmelidir veya sağlam bir imana kavuşturulmalıdır. Tatbikatta iman sahibi zekaların bile baş eğmekte, itaat etmekte, belli bir çerçeve (teşkilat) içinde yaşamakta zorlandıkları görülüyor.
Zekaya baş eğdirebilecek hacimli tek iç alem merkezi, “akl-ı selimdir”. Akıl, zekaya baş eğdiremez, akıl, zekayı kuşatacak hacme ulaşamazsa zeka karşısında direnemez. Akıl, akl-ı selim ihtimali dışında hiçbir zaman “yüksek zekayı” zapt altına alamaz. Aklın zekayı kontrol edebildiği misaller, normal zeka seviyeleri için söz konusudur.
Zeka, ruhi istidattır, ruhun bir özelliğidir. Ruhi istidatların doğrudan tecelli eden az sayıdaki özelliklerinden biridir zeka. Ruhun doğrudan tecellisi olan zekaya boyun eğdirecek olan, ruhun doğrudan tecellisi olan veya ruhun doğrudan tecellilerinden beslenen başka bir iç alem unsurudur. İşte akl-ı selime ihtiyacımız tam olarak burada ortaya çıkar.
Akl-ı Selim (yani şuur), doğrudan ruhtan (ve kalpten) beslendiği için, akla nispetle çok daha güçlüdür, zekadan da güçlüdür. Zeka akl-ı selimi tanır, aynı kaynaktan zuhur ettiğini bilir, ona karşı isyan etmeye cesaret edemez.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dehası da olsa, akl-ı selim sahibi olmuşsa, zeka zapt altına alınmıştır. Zeka zapt altına alındığında deha (veya yüksek zeka) istihdam edilebilir. Yüksek zekaları akıl zapt edemediği için çok tehlikelidirler, çok yıkıcıdırlar, onlarla ilgili en sıhhatli ve muhkem yol, akl-ı selim sahibi olmalarını temin etmektir.
Yüksek zekalar için müstakil teşkilatlar kurulması başka bir yoldur. En sıhhatli yol da budur. Yüksek zekalar diğer teşkilatlara kafi sayıda dağıtılmalıdır. Birbiriyle kavga edecek kadar çok sayıda değil, her teşkilata, o teşkilatta rahat çalışacak, yıkıcı değil de inşa edici şekilde çalışma imkanı sağlanarak dağıtılmalıdır. Geri kalanları ise yüksek zekaları istihdam eden teşkilatlara sevk edilmelidir.
Yüksek zekaları istihdam edecek teşkilat nedir, nasıl kurulur, yüksek zekalar burada nasıl istihdam edilir? Yüksek zekaların teşkilatlanması olan bu durum, tatbiki sahalara değil nazari alanlara yönelik faaliyet gösterir. İlim, fikir, sanat ve benzeri nazari sahalarda faaliyet gösteren teşkilatlar, dehaları istihdam edebilir. Çünkü bu tür teşkilatlar, makam gibi, rütbe gibi kıymetlere değil, nazari imalata mütemayildir. Bu sebeple bu tür teşkilatlardaki istihdam, alt-üst yapısını, emir-itaat münasebetini gerektirmez.
Bu tür teşkilatlarda yüksek zekaların hürriyetleri kısıtlanmaz, sadece nazari çalışma ve üretme imkanları temin edilir. Zaten yüksek zekaların istihdamı, hiçbir şartta normal zekaların istihdamı gibi değildir. Aynı türden ölçülerle (mesela sabah 08.00 akşam 17.00 gibi mesai uygulaması ile) istihdam etme çabasına girildiğinde verim alınamaz.
Dehaları ve yüksek zekaları, pratiğin hengamesine sokup da mücadele ile ömürlerini tamamlatmaktan çok daha verimli olan, nazari sahalara sevk etmektir. Cins kafalar, nazari sahalarda fevkalade verimli olurlar, fikir, ilim ve sanat alanlarında muhteşem eserler verirler. Yüksek zekalardan en fazla bu şekilde faydalanılabilir.
AHMET MUHTAR TURAN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir