TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

“Mülk Allah’ındır” hakikati, muhakkak ki bilgi (ve ilmin) Allah Azze ve Celle’ye ait olduğunu gösterir. Allah Azze ve Celle, sonsuz ilim sahibidir ve O’nun ilmi, kendi kudretiyle mütenasip olarak zatına aittir ve “öğrenilmiş bilgi” değildir.
Allah Azze ve Celle, kendi sonsuz ilminden ne verirse, insan ancak o kadarını öğrenme ve idrak etme imkanına sahiptir. Allah Azze ve Celle, bir taraftan “bilinebilirlik” sınırını takdir etmiş diğer taraftan insanı bilme ve idrak istidatları ile teçhiz etmiştir. Sonsuz ilminin bilinebilirlik sınırı insanlık sınırını, insanların her birine ihsanen tahsis ettiği bilme ve idrak istidatları ise ferdi sınırı tespit etmektedir. Her insan, bilinebilir mahiyet taşıyan ve müsaade edilen bilgilerin tamamını öğrenme ve idrak etme iktidarında değildir, her ferd, kendi bilme ve idrak etme istidatlarıyla mahdut bir ufka (sınıra) sahiptir. Bu nokta, Mutlak İlim ile nispi ilimlerin birbiriyle karşılaştığı hale tekabül eder, yani Mutlak İlim ortadadır ve tespit edilmiştir lakin onu muhatap olan insan, illet, zafiyet ve acziyet ile maluldür ki kendi bilme ve idrak istidatlarıyla mahduttur.
*

İslam’ın mevzu haritasının zirvesinde itikat bahsi var, o bahsin zirvesinde ise tevhid bahsi. Müslümanlar için en kıymetli bilgi alanı, tevhid bahsidir ve bu bahsin içinde bulunduğu bilgi havzası, itikat bahsidir. Bu sebeple İslam’ın bilgi telakkisi tevhid üzere inşa edilmiştir, tevhidin fertteki tezahürü iman, cemiyetteki (ve ümmetteki) tezahürü ise vahdettir. Ferden iman etmedikçe, içtimai olarak da vahdete yönelmedikçe Müslümana tevhid güzergahı açılmasa gerektir.
Tevhid, tek olan Allah Azze ve Celle’ye aittir, tek olana şirk koşmamak gerekir. Kainat (varlık), insan ve hayat kesret alemidir. Kesret tevhid edilmez, edilemez, tevhit edilirse çeşitlilik ve dolayısıyla varlık ve hayat yok olur, o ancak terkip edilir, vahdet mihrakına bağlanır. Bilgi de böyledir, bilgi tevhid edilmez, terkip edilir, vahdet üzere tatbik edilir.
Terkip, varlık ve bilgide “bir”e ulaşmaktır, “tek”e ulaşmak değil. Kesretten “tek” olana ulaşmak muhaldir, ancak “bir” olana, mevzu silsilesinin bidayetine, ilk illete ulaşılır. “Tek” olan ise, ancak kendini kendisi beyan eder, kendi isimlerini ve sıfatlarını kendisi izah eder. İnsandaki bilme ve idrak etme istidatları, en fazla “bir” olana ulaşma iktidarındadır ve bu sebeple kendisine din tebliğ edilmemiş kişilerin aklıyla ulaşması gereken nokta, yaratıcının varlığını ve onun “bir” olduğunu bilmektir. Çünkü idrak süreci terkip ile zirveye çıkar, zirve ise “bir”dir.
*
İnsan idraki “bir” olana ulaşamazsa, “tek” olanı bilemez. “Tek” olan zaten idrak edilmez, idrak ufkunun ötesindedir. “Tek” olan, kendini beyan ettiği (Resulleri vasıtasıyla insanlara kitap gönderdiği) için bilinebilir. “Tek” olan, ancak bilinebilir asla idrak edilemez. Öyleyse insanın idrak süreci, güzergahı, mesuliyeti “bir” olana ulaşmaktır.
“Bir” olma halini idrak etmek, idrakin ufkudur. Tahkiki imanın bir mertebesi, “bir” olma halini idrak etmek, “tek” olanı ise bilmektir. “Bir” olma halini de, “tek” olanı bildiğimiz gibi bildiğimiz takdirde “taklidi iman” devam ediyor demektir. “Bir” olma halini hakkıyla idrak etmek de kabil değildir zira “bir” olma hali, “tek” olanın mücerred tecellilerinden biridir. “Bir” olma halini idrak etmek, “bir” olmanın zaruretini idrak etmek sınırına kadardır. “Bir” olma halinin zaruretini idrak ise uçsuz bucaksız bir ufuktur ki, bilginin idrak edilebilirlik sınırıdır. Bu sınırdan sonra ilm-i tasavvuftaki “müşahede” başlar, müşahede ise idrak değildir, saf mananın sadece ruhla bilinmesinden ibarettir.
*
Mutlak İlmin her ölçüsü insanı “bir” olana ulaştıracak “terkip hükmü”dür. Mutlak İlmin yekunu ise “Tek” olana ulaştıracak istikamet ve güzergahı tayin eder.
Her “Ayet-i Kerime” ve her “Sünnet-i Seniyye”, varlık ve bilginin bir kısmını terkip edecek kıymet ölçüsüdür. Tefsir ve teşrih bu sebeple “ilimlerin anasıdır”, yine bu sebeple “terkip” idrak cehdinin zirvesidir.
Mutlak İlim olan kitap ve sünnet, her bir cümlesinde bir ilim dalını ihtiva edecek bilgi hacmine ve derinliğine sahiptir. Kadimden beri bu mesele böyle anlaşılmış, bu sebeple de bazı mefhumlar (bir kelime) için bile bir ilim dalı inşa edilmiştir. Kadim mütefekkir ve alimlerin keşif istidadı ve idrak derinliğini gösteren bu hal, Mutlak İlimdeki muhteşem mana hacmine nüfuz etmek ve hikmet keşfini gerçekleştirmek bakımından insanlık tarihinin en harikulade tefekkür hamlesine işaret etmektedir.
İslam ilim telakkisi, kadimden beri tefsir (tahlil) üzere bina edilmiştir. Zira Mutlak İlim, aynı zamanda sonsuz ilim kaynağıdır. Ne var ki, Haki Beyin yazısında ifade edildiği gibi, tahlil (tefsir) faaliyeti, Mutlak İlimdeki ilahi terkibi takip eden, o terkip mimarisine bir kelimelik dahi aykırılık ihtiva etmeyen bir dikkat ve idrak işidir. Bugün, yeni tefsir çalışması olarak ortaya konulan eserlerin sığlığı ve maksada muhalif ifadeleri, Mutlak İlimdeki ilahi terkip sırrının unutulmasındandır. Tefsir, kadimden beri ilimlerin anası olma kıymet ve itibarına sahip olduğu için, bu imkanı kullanmak isteyen ama ilahi terkip sırrını keşfedemeyen bazıları, kendi küçük akıl ve sığ idraklerini “tefsir” başlığı altında Müslümanlara pazarlama gayretindedir. Önce “mealci” olarak zuhur eden, bu şekilde duvara toslayıp paramparça olan bu anlayış, mealcilikle yapmak istediklerini “tefsir” adı altında yapmaya devam etmektedir. Kitabın veya mevzuun başlığını tefsir koymakla tefsir yapılmış olmayacağı için, Mutlak İlimdeki terkip sırrının ne olduğuna dair bir fikir beyan etmeleri talep edilmelidir. Kendileri bu meseleyi bilmedikleri için, talep olmadan beyan etmeleri muhaldir.
*
Her “Ayet-i Kerime” ve her “Hadis-i Şerif” bir bilgi alanının terkip hükmüdür. İlmi usul çerçevesinde bunların tefsir ve teşrihi yapılırken, ortaya çıkan bilgi miktarını, tefekkürün sağlamasını yapmak için tekrar terkip etmek ve kaynak olan mukaddes ölçüye ulaşmak gerekir. Sadece tahlil (tefsir ve teşrih) yolunu kullanmak, ortaya çıkan bilgiyi tekrar terkip etmemek, bilginin kaynağından bağımsızlaşmasına, dağılmasına, başkalaşmasına sebep olur. Bu sebeple, kadimden beri sadece tahlil değil, tahlil ile birlikte terkip usulü kullanılagelmiştir.
Tefsir ve teşrih yoluyla elde edilen bilgi, terkip yoluyla, kendisinden kaynaklanan mukaddes ölçüye (ayet ve hadise) ulaşılmasını sağlamalıdır. Bununla iktifa edilmemeli, terkip yoluyla elde edilen netice, aynı zamanda Mutlak İlmin yekununa da aykırı olmamalıdır. Mutlak İlmin bir ölçüsünden elde edilen bilgi, Mutlak İlmin başka bir ölçüsüne veya yekunundaki terkip sırrına aykırı olduğu takdirde, ilgili Ayet-i Kerime veya Sünnet-i Seniyye yanlış anlaşılmıştır. Öyleyse terkip usulü, doğru anlayışın sıhhat alametidir ve sıhhatli olup olmadığını gösteren bir testtir.
*
Ümmetin kadim üstatları, tahlil yoluyla elde ettikleri bilgileri murakabe etmek için sürekli terkip etmişler, elde edilen neticelerden kaynağa ulaşılıp ulaşılamayacağını görmek istemişlerdir. Fakat mesele bundan ibaret değildir. Mutlak İlimden tefsir ve teşrih yoluyla elde ettikleri bilgileri (ilimleri) hayata ve ümmete tatbik etmek, onlarla İslami hayatı, İslam cemiyetini ve Müslüman şahsiyeti inşa etmek yani terkip etmek gerekir. Tahlil (tefsir) usulü, manayı idrak, hikmeti keşif, nispi ilimleri tertip etmek içindir. Bu neticeler elde edildikten sonra, eşya ve hayatın bunlarla inşa edilmesi gerekmektedir ki, şahsiyet inşası, cemiyet inşası, hayat inşası gibi devasa meselelere sıra gelir. Bunların tamamı ise terkip usulüne tabidir.
Kadimden beri sadece tahlil usulünün kullanıldığı zannı yanlıştır. Mutlak İlmin muhtevasından keşif ve idrak yoluyla elde edilen mana ve hikmet ile, en hacimli şekliyle ifade etmek gerekirse İslam medeniyetini inşa etmek gerekmektedir ki, insan havsalasını aşan “büyük terkip” işidir. Bu sebeple kadimden beri tahlil kadar terkip usulü de kullanılmış, tahlildeki derinleşme ile terkipteki irtifa kesbi ne kadar inkişaf etmişse o nispette muhteşem medeniyetler inşa edilmiştir.
*
Eşyanın terkibi nispeten kolaydır, zor olan insanlardan müteşekkil bir cemiyet terkibidir. Hem ferdi hürriyet ve asaleti muhafaza etmek hem de bir cemiyet terkip etmek dünyanın en zor işidir. En yumuşak terkip olan cemiyet inşası, “vahdet” gibi harikulade bir mefhumun tasarrufu altında mümkün olmuştur.
Vahdet, müstakil şahsiyet olması gereken fertlerin, yoğun ve katı bir terkip için tek tip haline getirilmesine mani olur. Cemiyet inşasındaki terkip kıvamını keşfetmek fevkalade zordur, terkip cehdi bir miktar fazla olsa ferdi şahsiyet ortadan kalkmakta ve robot varlıklar meydana gelmekte, terkip cehdi bir miktar azalsa ferdi şahsiyet dağılmakta ve serkeşlik başlamaktadır. Bu sebeple olsa İslam cemiyet tasavvurları, terkip mefhumuyla değil, umumiyetle vahdet mefhumuyla ifade olunmuş, vahdete davet edilmiştir. Yer yer yoğun terkip faaliyeti içine giren cemaatler görülmüş, orada ferdi gerçekliğin kaybolduğu müşahede edilmiş, yer yer terkip yoğunluğu azaltılmış ve ferdi gerçeklik aşırı bir hürriyete kavuşarak cemiyet imha edilmiştir.
Vahdet, ferd ile cemiyet arasındaki muvazenenin en mütekamil şekilde kurulmasını mümkün kılan mana hacmine sahiptir. Tabii ki vahdet de bir terkiptir, ne var ki vahdetteki terkip kıvamı, ferd ile cemiyet arasındaki terkibi, muvazene üzere kurmayı mümkün kılmaktadır. Ferd, kendi varlığını inşa ve ikame edecek kadar hür, buna mukabil cemiyetin terkip ve nizamını dağıtmayacak kadar ona merbut, cemiyet ise ferdi hakikati yok etmeyecek kadar seyrek münasebetler ağına sahip, buna karşılık ferdi taşkınlıkları ve had bilmezlikleri budayacak kadar sıkı bir münasebet ağına maliktir. Vahdet, ferd ile cemiyetin birbirine zarar vermesine mani olacak, birbirinin kaynağı ve muhafızı haline getirecek kadar münasebet örgüsü dokuyacak bir terkip kavrayışıdır.
HAMZA KAHRAMAN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir