TRABZON ORTAHİSAR DÜŞÜNCE ARAŞTIRMA DERNEĞİ SEKRETERİ ARSLAN BALTA İLE MÜLAKAT

ARSLAN BALTA: KUR’AN İSLAMI KANAATİMCE PROJEDİR

GEÇMİŞTEKİ BİLGİLER REDDEDİLEMEZ

METİN ACIPAYAM: Hadis ve Sünnet inkarcıları yerli oryantalistler midir? Bu inkarın tabii neticesi olarak Hz. Peygambersiz bir İslam anlayışı istenildiği aşikar. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

ARSLAN BALTA: Hiçbir zaman bir başkasını kendi öznel düşüncemden yola çıkarak tanımlama taraftarı değilim. Ben sadece bugün hadis ve sünnet çerçevesinde var olan düşünceye karşı kendi düşüncelerimi olabildiğince ilmi boyutta ortaya koymaya çalışıyorum. Kim kendisini nasıl tanımlamak istiyorsa öyle tanımlasın. Benim usulüm böyle. Ben var olan tüm düşüncelerin bir ön yargı olmaksızın anlaşılmaya çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Anlamaya çalıştıkça önceden önyargıyla baktığım birçok düşüncenin, hiçte düşündüğüm gibi olmadığını görmüşümdür. Eleştirilerimiz makaleler üzerinden olmalıdır. Birbirimizi inkâr ederek hiçbir yere varamayız. Tam aksine düşünce dünyamızı fakirleştiririz. Batıya eleştirel gözle bakmakla birlikte, düşünce dünyalarındaki renkliliğin, bilgiyi üretmede kendilerine ciddi katkılar sağladığını görmek gerekir. İslam düşünce tarihinde çok önemsediğimiz bazı alimlerin birbirini eleştirmek yerine, tekfir etme gibi bir yol seçmeleri bence iyi olmamıştır. Bu gelenek maalesef bugün değişik bir boyutta devam etmektedir. Birbirimiz hakkında hüküm verme yerine, düşünce planında seviyeli bir tartışma ortamı hazırlamalıyız. Genç kuşaklara bizler böyle bir zemini miras bırakmalıyız.

Bu girişten sonra ki, bu girişteki yaklaşımım tüm mülakatın üslubu olacaktır, soru üzerinden konuşmaya başlayabiliriz. Bu konunun, son zamanların popüler konusu olduğunu biliyoruz. “Kur’an İslam’ı” söylemi çerçevesinde tartışılan bu meseleyi, tüm boyutları ile ele almak bu mülakatın çerçevesini aşmakla birlikte, görüşlerimi ifade etmeye çalışayım.

 

Batılı oryantalistlerin ve emperyalistlerin İslam dünyası üzerinde sosyal, siyasi, ekonomik, askeri, etnik, dini, düşünsel, birçok plan yaptıklarını biliyoruz. Hedeflerine ulaşmak için tüm imkanlarını kullandıkları da malumdur. Hedeflerine ulaşma adına oportünist ve pragmatik bir ahlaka sahip olduklarını biliyoruz. Bu manada bizdeki bazı düşünme biçimlerinin, bilerek veya bilmeyerek bu hedeflere hizmet ettiği söylenebilir.

 

Daha önce bu konuyla ilgili yazdığım “Kur’an İslam’ı İddiasının Yapı Çözümü” adlı makaleden alıntı yaparak; Peygambersiz bir İslam olabilir mi?  Başka bir deyişle hadis ve sünnet olmaksızın Kur’an’ı anlama çabamızın düzeyi ne olabilir? Bu sorulara cevap bulmaya çalışalım.

 

Geçmişte üretilen bilgileri ve peygambere ait sözleri, Kur’an’ı anlamanın önünde engel görmek, Müslümanları Kur’an’ın teklif ettiği hayat biçiminden uzaklaştırmanın yeni usulü olsa gerektir. Bu usûl ile beraber, İslam dünyasında peygamberden bu tarafa Kur’an’dan ilham alınarak kurulan medeniyet köksüzleştirilmektedir. Kur’an, hayatta kurucu, şekillendirici ve yönlendirici bir otorite olmaktan çıkarılmakta; kayıtsız, pozitivist salt aklın ve zihin işleyişinin bencilce tercümesine terk edilmektedir. Aklın, vahyin üstünde imtiyazlı bir konuma getirilmesi, vahyin, hayatı manalandırmada referans noktası ve düşünme biçimimizin objesi olmaktan çıkarılması, hümanist bir paradigma çerçevesinde dinin anlaşılmasını önermek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşımda peygamber, bir medeniyet kurucusu, örnek bir ahlak timsali olmaktan çıkarılmış demektir.

 

Hz. Peygamber, insanlığa, Kur ’anla birlikte farklı bir zihin işleyişi, farklı bir düşünme biçimi, farklı bir ahlaki hayat, farklı bir kalbî duyarlılık, farklı bir insan, madde ve hayat görüşü ile nasıl bir yaşam kurulacağının zemini hazırlayan ve ilk örneklerini sunan kişidir. O, Kur’an’ın insan tipini ve hayat teklifini insanlığa gösteren şahsiyettir.

 

Yüce Allah, insanlar arasından peygamber seçerek, Kur’an’ın dünyalılaşma ve yaşama uygulanma sürecine müdahil olmuş, ulûhiyet merkezli bir hayatın kurulmasını Peygamber eliyle göstermiştir. Eğer siz Peygamberi aradan çıkarırsanız, modern zamanların idealize ettiği, insan merkezli dünya kurgusunun tuzağına düşmüş olursunuz. “Kur’an İslam’ı” iddiasında, modern insanın bencil, nihilist, pozitivist, oportünist, hümanist, sekülerist baskıların ve yönlendirmelerin etkisinde olduğu göz ardı edilmiş gibi görünmektedir.

 

Bizden Hristiyanlar incili nasıl anlamışsa Kur’an’ı öyle anlamamız, İncil’in hayatlarındaki fonksiyonu neyse, Kur’an’ın hayatımızdaki fonksiyonu aynı olması istenmektedir. Daha açık söylemek gerekirse kanaatimizce bu bir projedir. Bu iddia, bir komplo teorisidir denilip geçilecek, basite alınacak bir durum değildir.

 

İslam’ın ilk dönemlerdeki yaşanmışlıkları, peygamberi müdahaleler göz ardı edildikçe, dinin tüm boyutları ile anlaşılmasına engel olunmakta, insanlığa rehber olma etkisi ve gücü azaltılmaktadır. Tercüme faaliyetiyle Kur’an’ı anlama çabası, Kur’an’ın hayata müdahalesine engel olmak, O’nun farklı bir insan ve farklı bir yaşam önerisi iddiasından uzaklaşması demektir. Ayetlerin nüzul sebeplerini, kendi sosyolojik şartları içerisinde düşündüğümüzde, Kur’an’ı anlamak için ve hakikate ulaşmak için, tüm tarihi sürecin dikkate alınması gerektiğini rahatlıkla görebiliriz.” Bu noktada Malik Bin-Nebi’ye sözü bırakalım:

 

Peygamber (S.A.V)’in “mübarek hayatının her bir vak’ası malumdur ki, Kur’an’ı teşriin bir safhasını teşkil etmektedir. İlahi kanunlar beşeri topluluklar içindir ve bu sebeple insanlardan birisinin günlük hayatından alınmış hadiselere istinat etmezse insanlar için hiçbir mana ifade etmez”

 

İfk hadisesi peygamberimizin hususi hayatına ait bir vak’adır. “Vahyin şahitlik müessesesi hakkında belirli hukuki prensipler vazetmesine sebep olmuştur”

 

VARLIĞIMIZI BAŞKALARININ YOKLUĞUNDA BULMAMALIYIZ

 

METİN ACIPAYAM: Kemalizmin kısmi olarak tasfiyesinden sonra, Anadolunun ruhen ve fikren işgali, Ehl-i sünnet dışı camialar tarafından mı yapılmaktadır? Bu tezimize katılıyor musunuz?

 

ARSLAN BALTA: Maalesef son iki yüz yıldır belki de daha fazla, bu topraklar ve aynı zamanda İslam dünyası zihni ve fikri, dolaysıyla ilmi bir fakirliği yaşamaktadır. Bunun birçok sebebi vardır. Ancak en önemli sebeplerinden biri özgüven eksikliğidir. Bir diğeri kendi medeniyet birikimimizden, düşünce tarihimizden bihaber oluşumuzdur. Gençliğimiz geçmişini sağlam kaynaklar üzerinden okuyamamaktadır. Daha açık söylemek gerekirse, -bu çok acıdır ve bir milletin kendi medeniyetine büyük saygısızlığıdır- gençlerimiz yüz yıl öncesinde yazılan bir eseri okuyup anlayamamaktadır. Hatta bizler için de aynı şeyler geçerli. Batı içimizdeki işbirlikçileri ile öyle bir algı yaratmış ki, bizlere tüm geçmişimiz kötü gösterilmiş, gençliğe kendi tarihi ve medeniyeti havzası değil de, batı medeniyeti sevimli gösterilmiştir. Bunun için, tüm algı operasyonları yapılmıştır. Bu milletin tarihini 1923’den başlatma çabası, bu millete yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Milletimizin tarihi gençliğimize hiçbir komplekse kapılmaksızın öğretilirse sizin soruda belirttiğiniz Anadolu’nun ruhen ve fikren işgali sona erecektir.

 

Evet, en sağından en soluna kadar, tüm ideolojik ve dini grupların bu işgalde rolü vardır. İdeolojik ve dini kaygılar, esası öğrenmemize ve özümsememize engel olmuştur.

 

Bizim düşünce tarihimizdeki olumsuzluklardan biri de, bilgiye kendi inanç ve ideolojilerimize destek verip vermemesine göre değer atfetmemiz olmuştur. Bu çerçevede bırakın ehl-i sünnetin dışındakileri, ehl-i sünnetin içinde de ruhi ve fikri işgale maruz kalmışızdır.

 

Her zaman altını çizerek söylediğim ve önemsediğim bir tespiti tekrar söyleyeyim; İslam bize yeni bir hayat teklif etmiş ve bir insan modeli sunmuştur. İslam düşüncesini oluşturan tüm bilgi alanları bu önerilen hayatı kurmak için üretilmiştir. Bizlere düşen tüm bu bilgi alanlarında üretilen bilgilerden yararlanmak ve gelecek tasavvurları oluşturmaktır.

 

Ehl-i sünnet dışı camiaları bilerek ve fakat gözümüzde büyütmeksizin, esasa dönük çalışmalar yapmalıyız. Varlığımızı başkalarının yokluğunda bulmamalıyız. Yani var olmak için başkalarını yok etmek gerekmiyor. İslam medeniyeti ile Batı uygarlığı arasındaki en temel farklardan biride budur. Bir zamanlar yukarıda bahsettiğim özgüvene sahip olan İslam dünyası, hiçbir korkuya kapılmaksızın bütün farklılıkları kendi içinde hal edebilmiştir. Ancak Batı dünyasında bu özgüven hiç olmamıştır. Var olmak için kendisine benzemeyen herkesi yok etmeye çalışmışlardır. Batı için doğru, kendisidir. Kendisine benzenildiği oranda bireye ve toplumlara değer atfeder. Kendisine benzemeyenlere tepeden bakar ve aşağılar. Bunun için de onların yok olması umurunda değildir. Ruhi ve fikri fakirlik bu fakirliğe sebep olanları yok ederek değil, kendi düşüncemizi ve insanımızı bu durumlara karşı uyanık yetiştirmekle olur. İnsanımız iyi yetiştirilerek onların etkisine açık olmaktan kurtulmalıdır.

 

Günümüzde Anadolu erenlerinin Anadolu’yu İslamlaştırırken insan ruhuna dokunuşundaki özen ve hassasiyeti iyi bilmek ve anlamak gerekir. Sorunuzdaki bu tezimize katılıyor musunuzun cevabı, girişte belirttiğim üslup gereği, Anadolu’nun ruhi ve fikri işgalinin sona ermesi için, hiçbir kişi veya grubu hedef almaksızın ne yapmamız gerektiği üzerinde kafa yormaktır. Bunun için özetle söylemek gerekirse, ontolojik ve epistemolojik yaklaşımlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Bir başka yapacağımız şey, kendimizi ve batıyı iyi tanımaktır. Ruhi ve fikri işgal, kendi dışımızdakileri en iyi biçimde tanıyarak, yapılmak istenenleri iyice tetkik ederek ortadan kaldırılabilir.

 

Bazı akademisyenler bile bazen öyle şeyler söylemektedir ki, milletimizin Müslüman oluşunu, bu milletin geri kalmışlığının sebebi olarak görebilmektedir. Oysa milletimizin Müslüman olduktan sonraki tarih sahnesindeki rolüne baksa, dünyayı yönetme tecrübesini İslam olduktan sonra elde ettiğini objektif olarak değerlendirebilse, durumun böyle olmadığını anlayabilecektir. Osmanlının son döneminde bazı kişilerin, batıda eğitim almanın etkisiyle nasıl derinlikten yoksun, sığ fikirleri bu millete empoze etmeye çalıştığını hepimiz bilmekteyiz. Batı merkezli ve kendi içimizdeki işbirlikçilerin bütün bu ruhi ve fikri dönüştürme çabası bizi onların düşündüğü gibi ilerletmemiş, tam aksine bu alanlarda var olan zenginliğimizi de kaybettirmiştir.

 

Ayrıca şunu da belirtmem gerekir. İslam ruh iklimi içinde oluşan tarikat, cemaat ve benzeri yapılar, zaman içerisinde ortaya çıktıkları niyet ve samimiyeti kaybederek, toplumumuzun ruhi çöküntüsünde ciddi rol oynamışlardır. Elan Anadolu toprakları içerisinde devam eden bu yapıların yapıp ettikleri meşguliyetleri gözlemlenirse ne demek istediğim anlaşılacaktır. İnsanımızın ruhi inşaasına katkısından çok, ekonomik katkılarından söz edilebilir durumdadırlar.

 

 

 

MÜSLÜMAN İLİM ADAMLARI DÜŞÜNCE TARİHİMİZDE HAYATIN TÜM ALANLARINI KUŞATAN BİLGİLER ÜRETMİŞLERDİR.

 

METİN ACIPAYAM: İslam ilim telakkisi nasıl oluşturulur teklifiniz var mıdır?

 

ARSLAN BALTA: Bu mülakatta bir teklif sunma imkânı takdir edersiniz ki olmaz. Bu iş, anında üzerinde uzun uzun düşünülmeden teklif edilecek bir şey değildir. Ancak ben bu konunun temel ilkeleri üzerinde düşüncelerimi paylaşabilirim.

 

Batı düşüncesinde bilim, reform-Rönesans-aydınlanma üçlüsüyle tanrısal bir hüviyet kazanmıştır. Zaten bilimi yapan insan, yeryüzünde tanrının yerine geçmiştir. Bilimsel ilerleme ve daha önce insanoğlunun çözemediği bazı şeylerin bilim tarafından çözülmesi, tanrının yeryüzünde olmaması gerektiği, insanın yeryüzünde her şeyi çözebileceği özgüvenini oluşturdu. Bilgi değeri olan şeyler sadece gözle görülen, elle tutulan, laboratuvarda incelenmesi mümkün olan şeylere atfedildi. Metafizik alan bilinemez alan olarak ilan edilip, bu alanın varlığı ve yokluğu üzerinde büyük şüpheler oluşturuldu. Zihinler maddeye hükmetme, onu kendi çıkarları çerçevesinde kullanma şeklinde kodlandı. Bilimsel faaliyetler, varlığı anlama, hayatı anlamlandırma, varlığın var edicisini bulmak için değil, insanın arzularının tatminine indirgendi. Modern insan bilimi bencil, nihilist, pozitivist, oportünist, hümanist, sekülerist baskılar altında yaptı.

 

Kur ’an ’la birlikte farklı bir zihin işleyişi, farklı bir düşünme biçimi, farklı bir ahlaki yaşam, farklı bir kalbî duyarlılık, farklı bir insan, madde ve hayat görüşü ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce, evren tanrı merkezlidir. Müslüman zihin, varlığı ona hükmetmek için değil, onun var edicisini anlamak için gayret gösterir. Alak suresindeki “oku” emrinin mahiyeti, varlığı nereye dayandıracağımızı, varlığın ontolojik temellerini bize öğretir. Biz idrake bu temelden başlarız. Bilme bize göre beşikten mezara kadar sürecek ve her nerede ise peşine düşülecek bir faaliyettir. İslam da ilim kendini bilmekle başlar. Ancak Batı, bilmeye kendi dışındakilerle başlamıştır. İslam, bilinecek şeylerin gözle görülen, elle tutulanla sınırlı olmadığını söylemektedir. Salt aklın ürettiği bilginin hayatı anlama ve anlamlandırmada yeterli olmadığını, vahyi bilgi ihtiyacına vurgu yapmaktadır. Hakikate bu iki bilgiyle varılacağını ifade etmektedir. Aklın çözemediği, Batı insanının görmezden geldiği metafizik sorulara tatmin edici cevabı, vahyi bilgi vermektedir. Çünkü İslam ilim telakkisinde bilinecek olan şeyler bir bütündür. İnsan hem Allah’ı bilecek, aynı zamanda kendini bilecek ve nihayet evreni bilecek. Bana göre İslam ilim telakkisinde Kur’an’ın ayetlerinin yanında evrendeki her şey ayettir. Müslüman zihin ilmi faaliyetlerde vardığı her sonuca bir ayeti anlama, hakikate yaklaşma olarak bakar. İslam ilim telakkisinde, dini ilimler ve dini olmayan ilimler diye bir ayrım yoktur. İslam düşünürlerinin zihninde böyle bir ayrım olmamıştır. Varlığa Allah’ın yaratması bağlamında baktığı için, Matematiğin, Fiziğin, Kimyanın ve diğer ilmi sahaların öğrenilmesi ile Kur’ani ilimlerin öğrenilmesi aynıdır. Bütün bilgiler bu bilgileri var edeni anlamak içindir. Batının metafizik bilgileri yok sayması, başka bir ifadeyle, vahyin bilgi değerine şüphe ile bakması, varlığı ve hayatı anlamlandırmada her zaman eksik kalmışlardır. Teknolojik gelişmelere, bilimsel buluşlara rağmen insanlık huzur bulamamaktadır. Batı ilim telakkisinde, üretilen en ileri teknolojik silahlarla her şeye hakim olmakta, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü insanları yok etmekte bir sakınca görülmez. Hatta ürettiği silahlar üzerinden para kazanma adına, insanlar arasında savaş çıkarmakta bir beis yoktur. Bu durum İslam ilim telakkisinde adalet içindir. Zulmü ortadan kaldırmak içindir.

 

Müslüman ilim adamları düşünce tarihimizde hayatın tüm alanlarını kuşatan bilgiler üretmişlerdir. Akla bedene ve ruha dönük bilgiler üreterek hayatı anlamada boşluk bırakmamaya çalışmışlardır.

 

 

SALT AKLIN VE MUTLAK POZİTİVİZMİN MEYDAN OKUMALARINA KARŞI, VAHYİN BİLGİ DEĞERİNİ İNSANLIĞIN DİKKATİNE SUNMA KONUSUNDA DÜŞÜNMELİYİZ

 

METİN ACIPAYAM: İslam maarif anlayışı çerçevesinde, temel telakkilerden olan, insan telakkisi, varlık telakkisi, hayat telakkisi, tedrisat telakkisi, müderris telakkisi, talebe telakkisi, medrese telakkisi, sınıf telakkileri hakkındaki görüşleriniz nelerdir?  Bu temel telakkilerden oluşan müesseseleşmeler zaruret teşkil ediyor mu?

 

ARSLAN BALTA: Ayrıntıya girmeden önce, ülkemizin eğitim sisteminin nasıl bir felsefe üzerine oturtulduğu, daha doğrusu bir eğitim felsefesinin olup olmadığı üzerinde konuşmak gerekir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğitim sistemimizin temelinde batı kaynakları vardır. Yani eğitim felsefemiz oluşturulurken, batının eğitimcilerinden yararlanılmıştır. John Dewey bunlardandır. Yerli olmak yerine batıya yönelmişlerdir. Zaten yukarıdan aşağıya yeni bir toplum oluşturma niyeti taşındığı için bu yola tevessül edilmiştir.  Sistemi kuranlara göre Batılılaşmanın hızlı bir şekilde gerçekleşmesi, batı değerlerini önceleyen bir eğitim sisteminin olmasını gerektiriyordu. Bunun için yerli olan ne varsa, bizi medeniyet köklerimize bağlayan hangi unsurlar mevcutsa yok edilmeliydi. Bunun için başta dil olmak üzere, birçok alanda geçmişle bağlar koparılmıştır.

 

Hali hazırda yapılan çalışmalarda bizim bir bilgi felsefemiz, bilim felsefemiz, insan felsefemiz, eğitim felsefemiz ya da var olan bu felsefelere dair bir değerlendirmemiz var mı? soruları önemlidir ve yetkililerin buna cevabı var mıdır bilmem. Ancak benim var olan sisteme dair görüşlerimi söylemem gerekirse şunları söyleyebilirim.

 

Yukarıdan aşağı baskıcı, tek tipçi, insanı şekle şemale, kalıba sokulması gereken bir varlık olarak bakan, bireyin tüm kabiliyet ve yeteneklerini körelten ve insana kölelik vaad eden, bireyin kendi geleceği ile ilgili karar verme hakkını elinden alan, eleştiremeyen, kendi bilgisini kendisi inşa edemeyen, nasıl bir insan olacağına dair karar verme imkan ve bilgisinden yoksun, nasıl bir insan olması gerektiği kendisine öğretilen bir eğitim sistemine sahibiz.

 

Kendi medeniyet kodlarımızdan ve değerlerimizden hareketle, en azından nasıl bir insan olacağına, özgürce karar verebilen insan yetiştirmek için, yeni bir paradigma imkanı konusunda kafa yormak ve bilgi üretmek gerekir

 

Salt aklın ve mutlak pozitivizmin meydan okumalarına karşı, vahyin bilgi değerini insanlığın dikkatine sunma konusunda düşünmeliyiz. Eğitim sistemimizde vahyi bilginin yeri ne olmalıdır sorusuna bir cevap üretmeliyiz

 

Yani bizim eğitim sistemimizin insan ve toplum algısı, ekonomik ilişkileri, bilime bakışı nasıl olacaktır sorusuna cevap aramalıyız. Kısaca, ideal gördüğümüz insan modeli, toplum yapısı, ekonomik yaşam hangi kriterler üzerine inşa edilmiş bir eğitim sisteminden çıkacak? sorusunun cevabını aramalıyız.

 

Eğitim sistemimizin özgün inşasına geçmeden önce, batının bize dayattığı paradigmanın insan modeli, sosyal yapı ve ekonomik işleyişi üzerinde durmak istiyorum. Bu tespitleri, eğitim sistemimizi kurgularken kendi dinamiklerimizle oluşturacağımız paradigmanın niteliklerinin sahiciliği için önemli bulmaktayım.

 

İnsanın ruh ve bedenini akıl ve duygusunu parçalayarak, salt aklı ve onun ürettiği bilimi putlaştıran ve çağdaş pagan kültürü oluşturan batının bilgisi, vahyin, bütüncül ve kuşatıcı derinliğinin eksikliğini bugün dünden daha çok hissettirmektedir. Bu nakıs bilgi anlayışı, “insanı insanın kurdu” yaparak adeta insanı şiddet ve savaşa tahrik etmiş, insanı sadece bedensel zevk ve hazlarının peşinden koşan sıradan bir canlı durumuna düşürerek değersizleştirmiştir.

 

Temeli Grek düşünürlerine ait olan “insan her şeyin ölçüsüdür ya da insan hakikatin ölçüsüdür” sözüyle beraber vahiy merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya geçilmiş ve mesele burada kalmayarak insanın ulûhiyet iddiasına kadar varabilmiştir.

 

Bilimi sadece görünen ve elle tutulan şeylerin bilgisi olarak gören pozitivist bakış, toplumları parçalayarak, kendi olma imkân ve iradesini elinden alıp, farklılıkları yok ederek, herkesi kendine benzetme ve homojen bir dünya kurgusunu dayatmıştır. Sınırsız ve ölçüsüz bir özgürlük anlayışıyla aşırı bireyciliğe düşen fertler, dokusu zayıf bir toplumsal hayat oluşturmuştur.

 

Batının ekonomik anlayışının temellerini “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” sözü oluşturmuştur. Bu ölçüsüz serbestlik, hayatı  sadece menfaat, ve insan hazlarının doyurulması gereken mekana çevirmiştir. Bu anlayış kendi dışındaki birçok toplumun tabii zenginliklerinin sömürülmesine ve bu çağda bile açlıktan ölen insanların olmasına sebep olmuştur. Yeryüzünün zenginliği adil paylaşımdan uzak, belli ellerde birikerek adaletsiz bir sistemin kurulmasına yol açmıştır.

 

Sonuçta insan, kendi menfaat ve benciliğinin peşine düşen “ekonomik hayvan” olarak görülmeye başlanmıştır. Oluşturulan batı kaynaklı paradigmaların insan, toplum, bilim ve ekonomi tasavvurlarının insanlığı getirdiği nokta ortadadır. Bilim ve teknolojinin geldiği seviye insanlığa mutluluk getireceği yerde hayatı ve zihinleri parçalayan kurgusu ile, insanı egoizmin, hedonizmin ve çağdaş paganizmin hegomanyasına teslim etmiştir. Bu tespitlerden sonra, kendi sistemimizin kriterleri üzerinde düşünebiliriz.

 

Özellikle ve öncelikle eğitim-öğretim sistemimiz zengin medeniyet havzamızdan beslenmelidir. Çünkü o medeniyet havzasını batının bilimle yan yana düşünemediği vahiy ve akıl birlikte inşa etmiştir. Medeniyetimizin temelini oluşturan kitabı mukaddesin ilk emri “oku” ’dur. İslam medeniyetinde bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı vurgulanmıştır.

 

Bilginin mü’minin yitiği olduğu söylenmekte, onu nerede bulursa alması gerektiği teşvik edilmektedir. “Alimler peygamberlerin mirasçılarıdır” denilerek hak ettikleri gerçek değerleri teslim olunmaktadır. İnsan bizim medeniyetimizde “eşrefi mahlûkattır. Cemiyet ise, kardeşler topluluğudur. Komşusu açken tok yatmayacak kadar fertler, duyarlılıkla hareket eder. Bu cemiyetin çocukları ise, batının ihtişamlı bilim ve teknolojisi karşısında peşinen yenilgi şartlanmışlığı ve kompleksiyle değil, bu muhteşem bilginin temelinde var olan katkılarımızı sorgulayarak işe başlar. Batının bilgi ve teknolojisi karşısında acziyet değil özgüven oluşmalıdır. Gençlerimiz kendilerine sağlanacak imkan ve ortamlarla kabiliyetlerini keşfederek, batıda üretilen bilgileri tüketmenin bilimsel faaliyet olduğu şeklindeki kolaycılığı reddedecek bizzat kendisi bilgiyi üretecektir.

 

Maalesef günümüzde öğrenci, bilgiyi insan olmanın bir gereği, varlığı anlamanın bir aracı, insanlığa katkı sağlamanın yolu olarak değil, para kazanmanın, bedensel haz ve istekleri karşılamak için maddi imkanlar elde etmenin aracı olarak bakmaktadır.

 

Şartlanmış ve esir olmuş zihinlerin kendi özgün bakışlarını ortaya koyma zamanı gelmiştir. Üniversitelerimizin önderliğinde gençliğimizde insanlığa nefes aldıracak yeni bir bakış açısı getirme isteği uyandırılmalıdır. Olup bitenler bir mağlubiyeti ve ümitsizliği değil, tam aksine yeni bir paradigma oluşturma zemininin habercisi ve tahrik edicisi olmalıdır. Oluşturulacak olan bu yeni paradigma, eğitim biliminin mevcut tüm birikimlerinden tabii ki yararlanacaktır. Burada vurgulanan değerlerimize dayanan sahici ve tanıdık bir eğitim sisteminin çok daha heyecan verici ve teşvik edici olacağıdır.

 

Kendi zengin birikimimiz üzerine oturtacağımız eğitim sistemimiz ve üniversitelerimizden yetişen insanlarımız, topluma yabancılaşmayacak, tam aksine toplumla ilişkileri çok daha samimi ve güven verici olacaktır. Üniversitede üretilen bilgiler üniversitenin içinde kalmayacak, bütün kurum ve kuruluşlarla, yöneticilerle ve toplumla paylaşılacaktır. Hazırlanacak uygulanabilir projeler ilgili birimlerle paylaşılacak, sorunların çözümü bilimsel katkılarla kolaylaşacaktır. Üniversiteler her türlü sivri fikirlerinin konuşulduğu özgürlük alanları olmalıdır. Sığ ideolojik kamplaşmaların olduğu mekanlar olma yerine, ekip çalışmalarının örnekleri verilmelidir.

 

Okullar öğrencinin günde altı yedi saat sıralarda oturduğu yer olmaktan çıkarılmalı, insanın yapısına uygun hale getirilmelidir. Öğrenci okulda kendi kabiliyetlerini keşfedecek alanlara ve imkanlara sahip olmalıdır. Bilgiye öğrencinin kendi başına ulaşabileceği donanımlara sahip yerler olmalıdır. Öğrencilerin mecburen orada olmak zorunda oldukları yerler olmaktan çıkarılmalıdır. Öğrenci okulda mecburen olmam gerekir diye düşünmemelidir. Hep düşünmüşümdür, biz ne zaman okulları öğrencinin çıkarken sevindiği kadar, gelirken de sevindiği ve yüzünün güldüğü mekanlar haline getiririz, o zaman işler yoluna girdi demektir. İvan İliç’e sorarsak, okula da gerek yok. Belkide doğrusu budur ve insanlık buraya doğru gitmektedir.

 

Öğretmen kendisini öğrencisine adamalı, öğrenmeyi, öğretmeyi, insanı seven birisi olmalıdır. Öğretmenliği geçimini sağlamak için yapmamalıdır. Öncelikle ve özellikle medeniyet tarihi ve düşünce tarih dersleri okullarımızda okutulmalıdır. Bu arada en problemli alanlardan olan din eğitimi problemine de değinmek gerekir. Din eğitimi din alanında salt bilgi sahibi olma ekseninden, ihtiyaç eksenine kaydırılmalıdır. Çünkü din eğitimi, zihnin teorik bilgi ile doldurulmasından çok, ruhun ihtiyacının pratik olarak giderilmesi faaliyetidir. Mesela, ibadet etme ihtiyacı, ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapıldığı bilgisine sahip olunarak değil, bizzat yapılarak giderilebilir. Su ihtiyacımızı bizzat içerek giderdiğimiz gibi. Susuz bir insana, su içildiğinde duyulan huzuru ne kadar anlatırsanız anlatın susuzluğunu gideremezsiniz.

 

Peygamberin söylediklerinin ve İslam düşünce tarihi içerisinde üretilen bilgilerin yok sayılması, en basit bir ifade ile İslam medeniyetinin hafızasını reddetmektir.

 

 

METİN ACIPAYAM: İslam medeniyet tasavvurunun kadim kaynaklarına yapılan operasyonel hareketleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Müçtehitlerden sahabeye, sahabeden Hz. Peygambere kadar uzanan reddiyelerin din adına yahut din adamı kisvesi altında yapılmasının manası nedir?

 

ARSLAN BALTA: Peygamberin söylediklerinin ve İslam düşünce tarihi içerisinde üretilen bilgilerin yok sayılması, en basit bir ifade ile İslam medeniyetinin hafızasını reddetmektir. Bilim tarihindeki başarılar, insanlığın hafızasının birleşmesinin sonucudur. Her bir bireyin, geçmiş olmaksızın her şeye yeniden başladığı bir hayattan söz etmek mümkün görünmemektedir.

 

Eğer İslam dünyası bir medeniyet iddiasındaysa ve insanlığın sorunlarına çözüm üretmede farklı bir bakış açısı geliştirebileceğini düşünüyorsa, tarihi süreç içerisinde ürettiklerine ve hafızasına sahip çıkmak durumundadır. Bir ümmetin hafızasını inkâr etmesi, iddialarından vazgeçmesi demektir. Kökleri ile bağları kopmuş bir topluluğun, alelade bir toplum olacağını görmek gerekir. Bir usule sahip olmaksızın üretilen bilgiler, derinliksiz gündelik bilginin ötesine geçemez. Geçmişi putlaştırmadan ve geçmişte üretilen bilgileri bir son görmeden, yeni zamanlara söz söyleyebilmek gerekir. Söylenecek sözün kıymeti ve özgünlüğü, nasıl bir paradigmayla hayatı değerlendirdiğinize bağlıdır. Paradigma üretmek, felsefi bir derinliği, felsefi bir derinlik de, beslenilen kaynağın gücüne bağlıdır. Bin dört yüz yıllık hafızanın, birikiminin basite alınması, görmezden gelinmesi, düşüncemizin gücünü azaltacağı gibi, kendimizi inkâr etme gibi bir basitliğin, garipliğin içerisine düşmemize sebep olacaktır. Geçmişte üretilen bilgilere inkârcı bir yaklaşım, ucube toplum yapılarının oluşmasına sebep olarak egoist yani değer yargıları olmayan nihilist bireylerin çoğalmasının önünü açacaktır. Geçmişi inkâr tarihsizleşmektir. Bunun sonu Kur’an’ın varlığını sorgulamaya kadar gider.

 

Hazreti Peygamber İslam’ı anlatmakla görevlendirilmiştir. Hazreti Peygamberin söz söylemeden dini anlatması düşünülebilir mi? Peygamberin sözünü yanlış anlayan ve eksik aktaranlar tabii ki olmuştur. Böyle bir handikap tüm geçmiş bilgilerle ilgili de söylenebilir. Geçmişten gelen bilgilerde her zaman olabilecek eksiklikler, geçmişin inkârını gerektirmemelidir. İslam bilginlerinin geçmişe ait bilgileri ve özellikle peygamberimize ait sözleri toplamada gösterdiği titizlik düşünce tarihimizde meşhurdur.

 

Geçmişte üretilen bilgilere karşı bu özensizlik, zannedersem bize özgü bir durumdur. Batı, kendi geçmişini eski ve güçlü göstermek için, sahip oldukları en basit şeyi koruma altına alırken bizim artıyla eksisiyle kendi düşünce dünyamıza bu kayıtsızlığımız akıl alır gibi değildir. Bizde kendi geçmişindeki bilgileri terk edilmesi gereken bilgi olarak görenler, sıra Aristo, Eflatun, Konfüçyüs, Sokrat gibi filozoflardan alıntı yapmaya gelince, bunu entelektüel derinlik olarak görebilmektedir. İnsanın bu derin çelişki karşısında şaşırmaması elde değildir

 

Ben sadece şunu soruyorum. Geçmişte Müslüman düşünürler, kendi zamanlarında, Kur’an ve Peygamberin hadislerini temel alarak bir hukuk sistemi kurmuşlar ve hiçbir ayrıntıyı da atlamamışlardır. Her düşünce eleştirilebilip konuşulabilir. Bu çözümlerin yeterli olmadığını düşünmek gayet doğaldır. Yeni durumlar gereği sorunlar, sorular, ihtiyaçlar, beklentiler çerçevesinde insanlar çözüm beklemektedir. Zamanın tüm soru, sorun, ihtiyaçlarına dönük Kur’an merkezli pratik çözümlerinizi sistematik bir şekilde insanlarla ne zaman paylaşacaksınız? Kur’an’ın teklif ettiği hayatın pratiğini sizin anlayışınızla ne zaman hayata geçirebiliriz?

 

 

BÜTÜN İLİMLER AĞACIN DALLARI GİBİ DÜŞÜNÜLMÜŞ, HER DALIN, AĞACIN YAPISIYLA UYUM İÇİNDE, KENDİ YAPRAKLARINI YEŞERTİP KENDİ MEYVELERİNİ OLGUNLAŞTIRACAĞI KABUL EDİLMİŞTİR.

 

METİN ACIPAYAM: Müslümanların bilgi telakkisini oluşturmasının yolu, ilimlerin tasnifinden geçmektedir. İlimlerin tasnifinin bugün yapılması gerekmez mi? Tetkik ilimleri, tatbik ilimleri, terkip ilimleri hakkında görüş ve değerlendirmeleriniz nelerdir?

 

ARSLAN BALTA: Ben ilimlerin tasnifi meselesine hayatı anlamlandırma çabası içerisinde nasıl bir yöntemle ve öncelikle yol alacağımızın ilanı olarak bakıyorum. Hayatı anlamlandırırken hangi ilimler bana yol gösterecek sorusunun cevabı olarak görüyorum. Öncelik ve sıralamam benim niyetimi ortaya koyuyor.

 

İlimlerin tasnifi bir hiyerarşiye dayalıdır. Bu sıra yüzlerce yıl Müslümanların eğitim düzenin zeminini oluşturmuş, çerçevesini çizmiştir. İlimlerin birliği, bu süre boyunca, en başta gelen, en önemli ilke olmuş değişik ilimler bu ilkelerin ışığında öğretilmiştir. Bu tartışılmaz ilkeden hareketle bütün ilimler ağacın dalları gibi düşünülmüş, her dalın, ağacın yapısıyla uyum içinde, kendi yapraklarını yeşertip kendi meyvelerini olgunlaştıracağı kabul edilmiştir. Bir ağaç dalı nasıl sonsuza kadar büyüyemezse, bir ilim dalı da belirli bir sınırı aşmaya çalışmamalıdır. Ortaçağ Müslüman müellifleri, belirli bir bilgi dalını kendi sınırlarını aşması için zorlamayı -böylece eşyadaki uyumu ve orantıyı bozmayı- faydasız ve hatta meşru olmayan bir etkinlik saymışlardır. -Tıpkı bir ağaç dalının hiç durmadan uzayarak sonunda bir bütün olarak ağacın uyumunu yerle bir etmesi gibi-

 

Müslüman ilim adamları, ilimler arasındaki orantıyı ve sırayı korumanın aracı olarak gördükleri sınıflandırmayı işte bu yüzden bu kadar çok önemsemişlerdir. Bu yolla her ilim dalının bir bütün olarak bilgi şemasındaki yeri ve hedefi sürekli göz önünde bulundurulmuştur.” Seyyid Hüseyin Nasr’dan aktardığım bu bölüm, Müslüman alimlerin niçin bir tasnife gitmiştir sorusuna cevap olmuştur sanırım.

 

Ben bu arada kendi Yüksek lisans Tez konum olan Faslı modernist düşünürlerden Muhammed El- Cabirî’nin ilimlerin tasnifi konusundaki eleştirilerinin faydalı olacağı ve ufuk açısı olacağına inanıyorum. Muhammed El- Cabirî,  mevcut ilimler tasnifinin dış görünümlere ait farklılıklar çerçevesinde yapıldığını eleştirerek, tasnifin tam aksine, “parçalara bütünden hareketle bakan ve çokluk içinde birliği sağlamaya çalışarak, sınıflamada sadece dış görünüme değil, içyapıya da dayanan bir bakışla” yeniden ele alınması gerektiğini söylemektedir. Bu yeni tasnif, “Birbirinden bağımsız olarak görülen alanlar arasındaki organik birliğin vurgulanmasını sağlayacaktır.”

 

El- Cabiri mevcut tasnifin, “ Akli ilimler, nakli ilimler veya din ilimleri, dil ilimleri ya da Arap ilimleri, acem ilimleri gibi tasnifler yerine örneğin; fıkıh, nahiv ve belagat, metod ve içerik bakımından birbirlerinden bağımsız ilimler veya kelam ile felsefeyi birbirini tamamlayan komşu ilimler ya da tasavvufu dini ilimler, kimya’yı fen ve tabiat ilimleriyle birlikte akli ilimler arasında zikretmeyi,  dış görünümü esas almak şeklinde görür. Bu tasnifler yerine yeni bir tasnif şekli aramamız gerekmektedir diyerek, hem eleştirisine devam etmekte hem de önerisini sunmaktadır. Mevcut tasnif türleri; eski zamanda hayvanların- dış görünümlerine bakılarak- kara, deniz ve kara-deniz hayvanlar olarak tasnif edilmelerine benzemektedir. Oysa bizim için Arap kültürünün içyapısında bilgi üretiminin zeminini oluşturan epistemolojik temeli gözetmek daha gereklidir. Ancak bu takdirde bilginin içyapısını yani araç, mekanizma ve temel anlayışlarını göz önünde bulunduran ve yeni ufuklar açılmasını sağlayacak bir tasnifle karşılaşmamız mümkün olacaktır. Tıpkı hayvanlarla ilgili olarak modern çağda yapılan omurgalılar-omurgasızlar gibi tasniflerin yepyeni ufuklar aralaması gibi. Öyle bir girişimde bulunulduğunda engin Arap İslam kültür mirasını oluşturan bilgi hazinesini üç ana guruba ayırmak mümkün olacaktır diyerek, önerisini şu şekilde ortaya koymaktadır.

 

a- Beyan ilimleri; nahiv, fıkıh, kelam, belagat, v.d.leri. Bunlar, gaibin şahide kıyas edilmesine dayanan tek bir bilgi sisteminin tesis ettiği ilimlerdir. Bu ilimler, bilgi üretiminde “Arap-Dini Ma’kul” olarak adlandırdığımız ve Arapçanın asli tedavül sahasıyla sınırlı olan bir sisteme dayanırlar.

 

b- İrfan İlimleri; tasavvuf, şii düşüncesi, ismailiyye felsefesi, Kur’an’ın batini tefsiri, işraki felsefesi, kimya, tababet, astroloji, büyü, tılsımlar gibi ilim dalları olup, metod olarak “keşf, visal” ve “itme-çekme” gibi yollara dayanan bir bilgi sistemi tarafından üretilirler. Cabiri bu sistemi “akli irrasyonalizm” olarak da isimlendirmiştir. Bu sistem bakış açısı ve açılım bakımından hermestçiliğin koyduğu dine değil akla mensubiyeti esas alır

 

c- Burhan İlimleri; mantık, matematik, tabiat, metafizik ve ilahiyat ilimleri gibi ilim dalları olup, deneysel gözlemleri ve akli çıkarsamaları esas alan bir bilgi sistemi tarafından tesis edilmişlerdir. Bu sistemi “akli ma’kul” şeklinde de ifade eden Cabiri, bu ismin, bakış açısı ve açılım bakımından akli önermeler üzerine kurulu akılcı bir bilgi sistemini ifade etmektedir” der.

 

Cabiri’nin ilimler tasnifinde zihin dünyasını ve yapısalcı yönteminin ipuçlarını bulmak mümkündür. Cabiri, bütünün parça ile olan organik bağını kurarak tikel olay ve olguların bütünün içerisinde anlamlı hale geleceğini söylemektedir. Bu tasnif tabii ki son değil, ancak öncekilerden farklı olarak yeni bir bakış açısı ortaya koyuyor. Bizler de kendi zamanımızda, Müslüman alimlerin tasniften kastını iyice kavrayarak, yeni bakış açıları getirmeliyiz.

 

 

KANAATİM ODUR Kİ, BİZİ, BU KADAR PARÇALAMA GAYRETLERİNE RAĞMEN, GÜÇLÜ ORTAK BİR MEDENİYET BİRİKİMİZ VE BİRLİKTE OLUŞTURDUĞUMUZ GELENEKLERİMİZ BİR ARADA TUTMAKTADIR.

 

METİN ACIPAYAM: İçinde bulunduğumuz devir, İslam medeniyetinin inşaası bakımından benzeri yaşanmayan bir zaman dilimidir. İslam tarihi medeniyet tarihidir. İslam tarihinde ilk defa Müslümanlar medeniyet çerçevesinde ve seviyesinde yaşamadıkları bir devirdedir. Hala bir ve beraber oluşumuzun sebepleri nelerdir?

 

ARSLAN BALTA: Müslümanlar aslında bir uygarlık çerçevesinde ve seviyesinde yaşıyor. Ancak yaşadığı bu uygarlığın çerçevesi ve seviyesi kendine ait değil. Batı’nın insanın sınırsız nefsi arzularını keşfederek, bedensel hazların tatmini temelinde oluşturduğu bir uygarlığın etkisinde yaşıyoruz. Bilindiği üzere Batı uygarlığının ortaya koyduğu yaşamsal ilişkilerin temelinde bedenin ihtiyaçları ön plandadır. Batı bu sınırsız hazlar temelinde kurduğu düzeni, her gün yeni tahrik edici unsurlarla destekliyor ve yeni ihtiyaçlar üretiyor. Bu anlamda baktığınızda gerçekten biz, kendi medeniyetimizi yaşamıyoruz. Özgür olduğumuzu zannediyoruz, fakat ne giyeceğimiz, ne yiyeceğimiz, neye güleceğimiz, neye ağlayacağımız bile başkaları tarafından belirleniyor. Bu durum göz önünde bulundurularak, genç kuşaklarımızda nasıl baskı altında yaşadığımız hususunda farkındalık oluşturmalıyız.

 

Bütün bu savrulmuşluğa rağmen bizi birlikte tutan nedir sorusu gerçekten anlamlıdır. Kanaatim odur ki, bizi, bu kadar parçalama gayretlerine rağmen, güçlü ortak bir medeniyet birikimiz ve birlikte oluşturduğumuz geleneklerimiz bir arada tutmaktadır. Bizi Osmanlının hinterlandı ve bu toprakların birlikte yaşama tecrübesine sahip olması bir arada tutmaktadır. Osmanlıdan sonra bu coğrafyada barış bitmiştir. Osmanlı hinterlandında yaşayan halk, hala Osmanlıya aşina durumda. Bizler oralara gittiğimizde kendimizden birçok şey bulabiliyoruz. İşte yapılması gereken bu ortak yönleri öne çıkarmaktır.

 

Bizi bir arada tutan bu önemli hasletler, bu birliği bozmak isteyenler tarafından bilinmektedir. Bundan dolayı operasyon, bu birlik unsurlarına karşı yapılmaktadır. Medeniyet bilinci, ilmi birikimi, tarihi ve kültürel arka planı yok edilmiş nevzuhur bir topluluk haline getirilmeye çalışılıyoruz. Operasyon hafızamıza ve en güçlü tarafımıza yapılmaktadır. Bunun farkında olmamak büyük bir felakettir.

 

 

İNSANLIĞI İNSANLIĞINDAN UTANDIRACAK SEVİYESİZLİKTEN KURTARACAK TEK ÇARE, İSLAM’IN ÖNERDİĞİ İNSAN VE HAYAT MODELİDİR.

 

 

METİN ACIPAYAM: Yaşadığımız dönemi vasıta sistem devresi olarak kabul ediyor musunuz? Yani geçiş dönemi. Nihai sisteme geçiş mümkün müdür?

 

ARSLAN BALTA: Ben yaşadıklarımızı İslam dünyasının düşünsel krizi olarak düşünüyorum. Gazali’nin yaşadığı düşünsel kriz gibi, topyekün bir kriz yaşıyoruz. Bu durum tabii ki geçecektir. İslam dünyası kendi sorunları başta olmak üzere, insanlığın sorunlarına kendi medeniyet havzasından çözümler üretecektir. İnsanlığı insanlığından utandıracak seviyesizlikten kurtaracak tek çare, İslam’ın önerdiği insan ve hayat modelidir. Bunu bir hamaset ve slogan olarak söylemiyorum. İslam’ın geçmişte yön verdiği toplumların somut örneklerinden yola çıkarak söylüyorum. Son söz olarak, Müslümanların beslendiği kaynak kıyamete kadar çözüm üretecek derinliktedir. Müslüman insanın malzemesi tükenmez, sözü bitmez. Bittiği zaman kıyamet gelmiş demektir zaten. Yapmamız gereken özgüvenimizi kazanmak, çalışmak, çalışmak, çalışmak…

 

METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederiz.

 

ARSLAN BALTA: Rica ederim.

 

 

Arslan Balta Kimdir?

 

ARSLAN BALTA

TRABZON ORTAHİSAR DÜŞÜNCE ARAŞTIRMA DERNEĞİ SEKRETERİ.

EĞİTİM YÖNETİMİ VE DİN FELSEFESİ ALANLARINDA YÜKSEK LİSANS YAPTI,

HALEN TRABZON MERKEZ FEN LİSESİNDE DİN KÜL. AHLK. BİL. ÖĞRT.

 

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir