TÜRK TABÂBET TARİHİ -1-

TÜRK TABÂBETİ’NİN BİDÂYETİ

Azgın Moğol istilalarına karşı Oğuz aşiretlerinin bir kısmı Süleyman Şah’ın önderliğinde Ahlat bölgesini terk ederek batıya doğru göç etmekteydi. Yüce Yaratıcının, nesline bereket verdiği Osman Gazi Hazretlerinin verdiği mücadeleler ve emekler ile Kayılar devlet olma yolunda hızla terakki ediyordu. Osman Gazinin ömrü, devletin tamamıyla kurulmasını görmeye kafi gelmemişti. Orhan Gazi zamanında ise ancak ilk kanunlar hazırlanıyor, evvela ülkenin genişlemesi ve savunması için gerekli olan ordunun esasları, Hacı Bektaş Veli’nin duasıyla tesbit ediliyordu. Bir yandan hızla ordunun ikmali tamamlanırken, diğer taraftan ulvi İslam Medeniyetinin tasavvuruna alt yapı teşkil edecek müessese modelleri üzerine kafa yorulmakta idi…

Devlet bu suretle harici ve dahili “oluş” vetiresini tamamlamak üzere çeşitli ilimler hakkında mütehassıslarını vazifelendiriyor, böylece İslam medeniyetinin sütunları dikilmeye başlıyordu. Bu sütunların belki de en önemlisi şüphesiz tıp ilmidir. Müslüman Türk, “hikmet müminin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır.” ölçüsünden hareket ederek hamle istidadını belirleyerek üretilen her türlü bilgiyi ve ilmi hikmet menbaında terkip ve tetkik etmek istiyordu… Bu maksatla Müslüman Türk alimleri Arap, Fars, ve Yunan tâbabet eserlerini derinlemesine inceleyerek yeni Türk tâbabetini kuruyordu… Tabii olarak kurulması gerekiyordu Türk tıbbiyesinin… Zira her geçen gün yapılan fütuhatlar sonucu, coğrafya genişlerek büyüyordu. Nihayet kitabi çapta ilk eser İshak bin Murad’dan geldi. Eserin ismi; Havassü’l-Edviye’dir. Türk tabâbetçileri bir yandan eser telif ediyorlar, diğer taraftan ise yabancı memleketlere seyahatler yaparak tıbbi araştırmalarda bulunuyorlardı. Tâbabet tarihimizin mümtaz bir karakteri olan Hacı Paşa bu zümreden idi… Tedrisatını Mısır’da gören Hacı Paşa, aynı zamanda oradaki hastahanede başhekimliğe kadar yükselmişti. Hacı Paşa, Mısır’da Fennî kehalet (göz hekimliği),  diğer ülkelere göre pek ileri durumda olduğundan göz hekimliği Mısır’dan alınıyordu.

Medeniyetimizin ilim ve fikir adamı, külli idrakin peşindedir. Külli idrak, yani fikri ve ilmi “bütün” olarak tetkik ve idrak etmek. Burası gayet mühim ve hassas bir konudur. İlim adamı fikrini ve ilmini bütün olarak ele alıp değerlendirmeye tabi tutmuyorsa, parça fikir serkeşliğinden kurtulamaz. Bu sebeptendir ki, tababetimize çalışan ilim adamlarımız, aynı zamanda şeriat ulemasıdırlar. Buradan hareketle ilm-i hadis muvacehesinde Hazret-i Peygamberin hadis-i şeriflerinin toplanıp birleştirilmesinden ibaret olan Tıbb-ı Nebevî, önemli eserler arasındadır.

Türk tabâbet eserler ilk yıllarında tercüme eserler ile ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu gayet kısa tercüme devresi geçirdikten sonra süratle rayına oturmuş ve bir müddet sonra da kıymetli eserlerle istiklalini kazanmıştır.

 

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir