TÜRK-YAHUDİ SAVAŞI

Türk Yahudi savaşı başlığı (ifadesi) bazılarının hassasiyetine çarpabilir. Şu yeryüzünün yarım asırlık belalı işi olan anti-semitik çağrışımlar yaptığı düşüncesiyle bu başlığa karşı çıkanlar bulunabilir. Fakat anlatmak istediğimiz konu için bu başlığın gerektiği yazının muhtevasında anlaşılacaktır.
Türkiye ile İsrail arasında sayısını dahi bilmediğimiz kadar anlaşma, işbirliği, ortaklık vesaire bulunuyor. Devletin her kurumunun bir diğerinden habersiz şekilde anlaşma yaptığı ve bunların bir çoğunun gizli olduğu iki-üç ülkeden birisi İsrail’dir. Genelkurmay başkanlığından tutun Hükumet dışındaki birçok kurumun İsrail ve onun kurumlarıyla (genellikle muadil kurumu ile) açık veya gizli anlaşması bulunmaktadır. Hükumetlerarası anlaşmaların da sayısı bellisiz fakat burada ifade etmek istediğim husus İsrail terörist rejimi ile Türkiye’nin hükumetinin dışında da kurumların açık veya gizli anlaşmalar yapmış olmasıdır. Anlaşmaların içinde en önemlileri ise askeri ve istihbari anlaşmalardır ki bu durum genelkurmay başkanlığını konunun merkezine yerleştirmektedir.
Yapılan anlaşmaların çokluğu ve bunların büyük orandaki kısmının gizli olması, İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkileri değerlendirme imkanını ortadan kaldırmaktadır. İsrail ile ilişkiler neden bu kadar önemli veya neden bu ilişkiler kesilemiyor türünden soruların cevabı, anlaşma sayısının çokluğu ve bunların kahir ekseriyetinin de gizli olmasından dolayı verilemiyor. Konumuz ile ilgili birinci “veri” budur.
İsrail, ABD bağımlılığını saymadığımız takdirde dünyada bağımsız olabilen birkaç ülkeden biridir. ABD bağımlılığı ise en az olan ülkelerden biridir. Kaldı ki ABD, İsrail’in politikalarını neredeyse kayıtsız şartsız desteklediği için ABD bağımlılığının bir önemi bulunmamaktadır. Bu da ikinci “veri”dir.
Türkiye ise seksen yıldır ABD, AB, İSRAİL gibi ülkelere bağımlıdır. Bunların her birine farklı tarihlerde bağımlı hale geldiği doğrudur ama bu durum bugünün gerçekliğini değiştirmiyor. Türkiye’ nin bu ülkelere bağımlılığının mahiyeti ideolojiktir. Bu ülkelere bağımlı olmamızı gerektiren hiçbir siyasi, iktisadi ve diplomatik zaruret olmamasına rağmen sıkı sıkıya bağlanmamızın tek açıklaması, ideolojik beraberliktir. Bu üçüncü “veri”miz.
***
Türkiye’deki kemalist rejimin ideolojik tercihlerinin batılı değerler olduğu, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tüm batı değerlerini ülkeye transfer etmeye çalıştıkları, bunun için gerektiğinde şapka giymeyenleri öldürecek kadar ağır zulümler yapıldığı malum… Şapka giymeyenleri idam etmek, mesela gömlek yerine tişört giyenleri idam etmek gibi bir garabettir ki, insanlık tarihinde misli olmayan bir zulümdür. Türkiye’deki kemalist rejimin batılılaşma projeksiyonunun, “batılı görüntüler” oluşturabilmek için vatandaşlarını katledebilecek kadar vahşi olduğu bariz bir husustur.
Kemalist rejimin bu kadar ağır bir batılılaşma operasyonu neticesinde Türkiye, son seksen yılda batıya ve batılı değerlere resmi olarak o kadar bağlandı ki, kendi değerleriyle tüm resmi ilişkilerini kesti. Ortaya çıkan netice, Ankara ve İstanbul’da batılı görüntülerin yoğunlaştığı “uydu kentler” meydana geldi fakat Anadolu bu “yabancılaşmaya direndi.
Ankara ve İstanbul’daki “batılı uydu kent”ler iktidarı ve kuvveti kendinde topladı. Bu kuvvet yığınağı, seksen yıldır aynı merkezde kaldı. Adına devrim dedikleri, sadece şapka için sayısı bellisiz insan astıkları büyük “batılılaşma operasyonu” ile ülke kendi ekseninden kaydırıldı. Fakat ülkenin siyasi rejiminin ekseni kaydı, kültürel ekseni hep aynı kaldı. Siyasi eksen ile kültürel eksenin birbirine “şapka için adam asmak” kadar zıt olduğu bir ülkede, halk ile rejim arasındaki uçurum, İsrail ile Gazze arasındaki uçurumdan daha az değildi.
Son yıllarda Anadolu, İstanbul ve Ankara’daki “batılalaşmış uydu kentleri” işgal etmeye başladı. Batılalaşmış gurupların ellerindeki tüm kuvvet yığınakları yok olmaya ve başka merkezlerde toplanmaya başladı. Anlaşıldığı üzere bu merkezlerin sahipleri Anadolu insanlarıydı. Ülkedeki kuvvet dengesi, “batılılaşmış güç merkezlerinden” Anadolulu güç merkezleri lehine doğru kaydıkça ilan edilmemiş bir iç savaş başladı. Ne var ki dünyada artık hiçbir konu sadece “iç” veya sadece “dış” mesele değil. Özellikle de göbeğinden batılı ülkelere raptedilen Türkiye’de hiçbir konu “iç mesele” olarak tanımlanamıyor. İçerde başlamış olan düşük yoğunluklu ilan edilmemiş iç savaş, paralel şekilde dışarıda da ortaya çıktı.
Şu anda Türkiye’nin durumu, bir tarafta kendi değerlerinde merkezleşmiş kuvvet yığınakları ile diğer tarafta batılı değerlerde merkezleşmiş kuvvet yığınakları arasındaki sert mücadeleden ibarettir. Birinci kuvvet merkezleri bu ülkenin ve milletin tabi mecrası, ikincisi ise bu millete giydirilmiş deli gömleği gibi suni mecradır.
***
Hükumetin, biraz hassasiyetinden, biraz Anadolu mecrasında bulunmasından, biraz dünyadaki gelişmelerden dolayı ülkenin lider olma imkanını elde etmesinden kaynaklanan dış politikası, kaçınılmaz olarak bölgede İsrail karşıtı siyasi mecraya dökülecekti. Tek bir sebebe dayanmayan, içte ve dışta birçok unsurun biraraya gelmesiyle oluşan dış politika denklemi, en azından ortadoğuda tayin edici bir rol oynamak noktasına getirdi. Aslında Ak Parti hükumetinin İsrail’e karşı baştan beri ideolojik bir tavır takınmadığı malum. Hükumetin ilk yıllarında yoğun ilişkiler kurduğu da bilinen bir gerçek. İsrail’in vahşetine dünyada kimse katlanamaz hale geldiğinde hükumet tepkisini vermeye başladı. Burada önemli olan nokta, hükumetin verdiği tepkinin oy kazanmaya dönük bir “hava atmaktan” ibaret olmamasıydı. Bu hükumetin diğer hükumetlerden farkı, İsrail’e karşı ortaya koyduğu tepkide samimi olmasıydı. Bu tepkinin samimiyet kaynakları zaten hükumeti teşkil eden kadroların “Anadolu mecrasından” akarak o noktaya (iktidara) gelmesiydi. Yani tepkinin samimiyet kaynakları, dünya görüşündeki hassasiyetlerinde vardı.
Hükumetin tepki vermesinin samimi olması, kamuoyu önünde verdiği tepkiyi kapalı kapılar ardında da devam ettirmesine sebep oldu. Hükumetin tepkisindeki samimiyet ve süreklilik, İsrail’i çıldırttı. Kapalı kapılar arkasında meseleyi çözemeyen İsrail, aklını geri bulamayacak şekilde kaybetti. Türk-Yahudi savaşı da bundan sonra başladı. Şimdi neden Türkiye-İsrail savaşı değil de Türk-Yahudi savaşı olduğuna bakalım.
***
İsrail, herhangi bir alandaki savaşı, mücadeleyi veya rekabeti, dünyanın her tarafında örgütlenmiş olan Yahudi (siyonist olsun veya olmasın) kuruluşlarla yapmaktadır. Hiçbir mücadele sadece İsrail tarafından yürütülmemekte, mutlaka açık veya gizli olarak dünya Yahudi örgütlerinin koordinasyonuyla yürütülmektedir. Bunun en fazla bilinen misali, ABD deki Yahudi lobisidir.
ABD deki Yahudi lobisinden başka dünyada İsrail’in menfaatlerini koruyan başka Yahudi kuruluşları olmadığını düşünmek için eğitimle kazanılmış bir saflık veya Yahudi ajanı olmak lazımdır. Bu çerçevede, İsrail kaynaklarından ve dünya Yahudi kuruluşlarından elde edilen bilgilere göre, dünya Yahudi nüfusunun çok az bir kısmı, İsrail organizasyonlarının dışında kalmaktadır. İsrail organizasyonları dışında kalan Yahudi nüfus, bahsini ettiğimiz büyük savaşta ihmal edilebilecek kadar küçüktür.
Dünyanın her tarafından örgütlenmiş olan Yahudilerin, İsrail menfaatini herşeyden üstün tutması, cephenin tüm dünya olduğunu gösterir. Bu cephe kaçınılmaz olarak tüm Yahudileri (küçük bir azınlık hariç) kapsamına almaktadır.
Türkiye ise bu savaşı sürdürebilmek için sadece hükumet merkezinde duramaz. Sadece hükumet merkezinde duran ve sadece İsrail hükumetini hedef alacak olan Türkiye, bu savaşı asla kazanamaz. Mecburen tüm dünyadaki Türk nüfusu harekete geçirmek ve bunu lokomotif yaparak İslam coğrafyasındaki ümmetin tüm kavmi unsurlarını da aynı mecraya dökmek durumundadır. Kısaca dünyadaki tüm müslüman unsurları harekete geçirmek durumundadır.
Ümmetin Türkler dışındaki unsurları harekete geçirememe ihtimali (kafi derecede harekete geçirememe ihtimali) karşısında bu savaşın TÜRK-YAHUDİ SAVAŞI olması açıkça görünecektir. Ümmetin diğer unsurlarını harekete geçirme ihtimalinde ise, kumanda heyetini (sevk ve idare merkezini) Türklerin oluşturacağı düşünüldüğünde, dünya kamuoyu tarafından bu savaş, TÜRK-YAHUDİ SAVAŞI olarak algılanacaktır.
***
Türk-Yahudi savaşı resmen başladı. Zira İsrail’in milletlerarası sularda Türkiye bandıralı gemilere saldırması ve Türkiye vatandaşlarını şehit etmesi ve yaralaması, resmi olarak savaş ilanıdır. İsrail (ve dünyadaki Yahudi kuruluşları) Türkiye’ye resmen savaş ilan etti. Bu savaşın başlamamasının tek ihtimali, Türkiye’nin kendine karşı ilan edilmeden açılmış olan bu savaşı kabul etmemesidir. TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ (Sadece hükumet değil, devlet) bu savaşı üzerine almayacak kadar yüzsüz olur mu bilmem.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı kabul etmez ise sebepleri nedir? Yukarıdaki veriler ışığında bu sebepleri tespite çalışalım.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, ideolojik sebeplerle kabul etmez.
İdeolojik sebeplerle bu savaşı kabul etmezse Türk devleti, bizzat kendisi tarafından vahşi şekilde gerçekleştirilen “batılılaşma” operasyonun İsrail tarafından devam ettirildiğini göreceğiz. Batıya benzemeyen insanları asan bir rejimin, yine batıya benzemeyen Gazze’deki müslümanlara yardım götüren kendi vatandaşlarının, batının bir unsuru olan İsrail askerleri tarafından şehit edilmelerine tahammül etmek bir tarafa “razı olduğu” ortaya çıkacak.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, İsrail ile yapılan anlaşmalardan dolayı kabul etmez.
Yapılan gizli anlaşmaların içinde, İsrail ile ilişkilerin “hafif husumet dozu”ndan ileri gitmemesi bulunabilir ve bu durum ABD ve AB gibi güçler tarafından teminat altına alınmış olabilir.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, İsrail’e teslim ettiği sırlarından dolayı kabul etmez.
İsrail’e teslim edilmiş veya İsrail tarafından ele geçirilmiş ciddi sırlar olabilir mi veya olsa da savaşa mani olacak güçte midir, bilinmez. Fakat dünyada kendi milleti ile savaş halinde olan siyasi rejimlerin halkına karşı çok ciddi sırları olduğu ve bu sırların ortaya çıkması durumunda rejimin halk tarafından alaşağı edilebileceği bilinir. Bu türden sırlara sahip bir İsrail var mı karşımızda bilmiyorum. Eğer varsa Türkiye’de kemalist rejimin yıkılması pahasına bu sırları piyasaya sürer mi ondan da emin değilim.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, Ordusunun NATO ve İsrail ordusuna entegrasyonundan dolayı kabul etmez.
Türkiye Cumhuriyetinin İsrail’e teslim ettiği sırlar, İsrail ile savaşamayacak kadar önemli olmalıdır. Özellikle Türk Ordusunun sırlarına vakıf olan bir devlet ile savaşmanın imkansızlığı malumdur. Günümüz teknolojisinde savaş sistemlerinin (uçaklardan karmaşık silah sistemlerine kadar) yazılımlarının savaş maharetini sıfıra kadar indirebildiği bilinir. Kamuoyuna malolan bilgilerden birisi, uçakların yazılımlarının İsrail ve ABD uçaklarını düşman olarak tanımlamadığı için göremediğidir. Düşman savaş sistemlerini göremeyen bir savunma ve taarruz gücüne sahip ordunun yapabileceği şey, yılışık şekilde sırıtmaktan başka bir şey olamaz.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, korkusundan kabul etmez.
Burada bahsini ettiğimiz korku, basit bir korku değil. Hesaplanmış bir korkudan bahsediyoruz. İsrail’in ABD ve AB gibi büyük güç merkezleri tarafından destekleniyor olması, Türk Devletini böyle bir savaştan alıkoyabilir. Bu ihtimal sözkonusu olduğunda Türk Devletinin yapması gereken ilk işin bu güçlere karşı bağımsızlaşmak olduğunu anlamasıdır. Aksi takdirde (seksen yıldır olduğu gibi) batıdan gelen tehdit ve tecavüzler karşısında direnmek yerine sırıtmaktan başka bir yol kalmayacağı açıktır.
*Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu savaşı, eksen kaymasına razı olmayacağı için kabul etmez.
İsrail ve onun hempaları tarafından açılmış olan savaşı, batılı eksendeki bir kemalist rejimin, eksenini değiştirmeden gerçekleştirme ihtimali olmadığı malum. Zira Türkiye bu savaşı kabul ettiğinde karşısında tüm eksen unsurlarını bulacağı için yanında da ancak o eksenin karşısında olanları bulacaktır. Böyle bir yarılma ve cepheleşme, Türkiye’nin tamamen eksen değiştirmesine sebep olur. Türkiye’deki siyasi rejimin bunu göze alamaması durumunda kendine açılmış olan bu savaşı kabul edemeyeceği açıktır.
Bu izah çabalarının içinde, spekülasyon veya komplo teorisi gibi bilgilerin bulunmasının sebebi ben değilim. İsrail’in açıkça ilan ettiği savaşı üzerine almayacak olan devletin (bu ihtimal için söylüyorum) sebeplerini araştırıyorum. Aradığım sebep ise resmi açıklamalarda değil, onların arkasındaki gerçek sebeptir. Açık savaş ilanına karşı hukuk yolu (milletlerarası hukuk yolu) gibi komik tavırlarla geçiştirildiği takdirde yukarıdaki ihtimallerden birinin veya aynı zamanda birkaçının doğru olacağını düşünüyorum.
***
Hulasa edersek, TÜRK-YAHUDİ SAVAŞI gizli veya açık şekilde başladı. Bu hadiseden dolayı Türk devleti açıkça bu savaş ilanını kabul etmezse, ülke ve dünya şartları “gizli savaşı” kaçınılmaz kılacak ve gizli savaş kesintisiz devam edecektir. Eğer Türk Devleti, ilan edilen savaşı açıkça kabul etmez ve gizli savaşı da önlemeye çalışırsa, belli ki bu ülke, kendi devleti tarafından işgal edilmiş demektir. Bu durumda MİLLETİN BU SAVAŞI KABUL ETMESİ VE SÜRDÜRMESİ ELZEMDİR.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir