TÜRKİYE İRAN SAVAŞI BAŞLADI MI?

Neler oluyor Ortadoğu’da? Gelişmeler, “olmaması gerekenleri” olduracak kadar sert ve güçlü mü? “Olması gerekenlerin” olmamasını, ülkelerin, farklı siyasi denklemlerde yer almalarından dolayı anlıyorduk ama “olmaması gerekenlerin” olması için çok güçlü ve sert gelişmeler gerçekleşmeli. Böyle bir döneme mi girdik?
Bölgede, Müslümanlar açısından bakıldığında “olmaması gerekenler listesinin” başında, Türkiye-İran savaşı olduğu malum. Fakat her iki ülke de hızlı şekilde birbirine karşı mevzi kazmaya başladı sanki. Gelişmelerin bu istikamette olmadığını ümit etmek istiyoruz tabii ki ama gerçekte neler olduğunu da anlamalıyız.
İran, devrimden sonraki otuz küsur yıllık müktesebatının tamamını, otuz ay bile sürmeyen Suriye tecrübesiyle yerle bir etti. Otuz yıllık müktesebatın yirmi ayda harcanması, izahtan uzak bir akılsızlık değil mi?
İran, Suriye’deki halk ayaklanması başladığında fikri ve siyasi tercihini yanlış kullandı ve yirmi aya yakındır süren hadiseler, muhtemelen hiç beklemediği, hesaplamadığı şekilde fikri ve siyasi birikimini tüketti. Başta girdiği yanlış yoldan dönemiyor veya dönmek istemiyor olmalı ki, yeni stratejiler geliştirme çabasında. Yanlışını, yanlış yaptığı noktada düzeltmek gibi bir “doğru tavır” alamadığı için, yanlışının muhtemel neticelerini ortadan kaldırmak maksadıyla giriştiği yeni stratejiler, “yanlışını” derinleştiriyor.
Baştaki yanlışı, katil bir rejime ve diktatöre destek vermek, halkı katletmesi için her türlü yardımı yapmaktı. Bu yanlışı tüm İslam coğrafyasında yankılandı ve otuz yıllık müktesebatına mal oldu. Bu maliyeti ödememek, bu maliyetten kurtulmak, zararı asgariye indirmek için geliştirmeye çalıştığı yeni strateji, Suriye’deki muhaliflere destek veren Türkiye’yi hedefe almak, yıpratmak, zayıflatmak şeklinde oluşturuluyor. Türkiye’nin Suriye’deki muhaliflere destek vermeye devam etmesi halinde “can yoldaşı” olan Esed’in devrileceği gerçeğini anladığı için, Türkiye’ye karşı, her sahada, ilan edilmemiş bir savaş başlattı. Askeri anlamda PKK’yı destekliyor, fikri anlamda Türkiye’yi ABD kuklası olarak lanse ediyor, siyasi alanda İslam dünyası üzerindeki tesirini azaltmaya çalışıyor. Türkiye-İran savaşı, Akparti hükümetinin akl-ı selimi sayesinde hala başlamadı ama İran tek taraflı olarak Türkiye’ye karşı her alanda savaş açtı. Bunu da gizlemeden yapıyor.
Türkiye-İran savaşının tek taraflı olarak başlaması, İran’ın bu savaşı, siyasi ve askeri yetkililerinin bir kısmı tarafından açıkça ilan etmesi, aynı zamanda Türkiye’yi tahrik ederek, aynı stratejinin karşı tarafı haline getirmeye çalışmaktır. O strateji yanlıştır, yanlış stratejinin neresinde olursanız olun, yanlış yaparsınız. Türkiye, İran’ın geliştirmeye ve tatbik etmeye çalıştığı stratejinin yanlışlığını gördüğü için tarafı olmamaya gayret gösteriyor. Fakat hadiseler öyle bir noktaya geldi ki, “olmaması gerekenlerin” oluş şartları zuhur ediyor. Türkiye, İran’ın “yanlış stratejisinin” tarafı olmamak hususundaki gayretini ne kadar devam ettirebilir? Şimdi temel soru bu?
İran, Türkiye’yi, yanlış stratejisine çekmek için ağır tahrikler yapıyor. Normal zamanlarda, normal iki ülke arasında bu ağırlıktaki tahrik, “savaş sebebidir”. Türkiye-İran savaşı, bölgede “olmaması gereken” işler listesinin başında yer aldığı için Türkiye buna sabrediyor, dayanıyor, direniyor. Ne var ki sabrın bir sınırı var, savaş ilanını kabul etmemek, tahriklere karşı direnmek, ne kadar “sert açıklamalar” yapılırsa yapılsın, kamuoyunu tatmin etmeyecek bir sınıra ulaşabilir. Bir müddet sonra karşı tarafın tahriklerine, muadil cevaplar vermemek (yani sabretmek) “pasif görüntü” oluşturmaya başlar. “Pasif görüntü”, Türkiye’nin bölgede ve dünyadaki itibarını sarsmaya başlar. Prensip gereği (yani idealist bir tavırla) İran’ın savaş teklifini kabul etmemek bir müddet sonra taşınamayacak hale gelir. Bu konudaki sabrın sınırı, sabrederek kaçındığınız zarara, sabrettiğinizden dolayı duçar olmaktır. Sabrettiğinizde uğradığınız zarar ile savaştığınızda uğrayacağınız zarar eşitlenir hatta sabrettiğinizden dolayı uğrayacağınız zarar, savaştığınızda uğrayacağınız zararı geçerse, “sabrın sınırı” aşılmış olur. İran bu sınırı bilerek ve kasten zorladığı görülüyor.
“Sınır aşıldığında ne olur veya ne yapmalı?” sorusunun cevabını aramaya geçmeden önce, “bu stratejinin ömrü nedir?” sorusunu sormak lazım. İran’ın bu stratejisinin ömrü, Suriye düşene kadardır, Suriye düştükten, orada yeni bir devlet ve hükümet kurulduktan sonra, geri dönüş mümkün olmayacağı için İran bu stratejisini sürdüremez. İran, Suriye ve Hizbullah ile oluşturduğu “Şii eksenini” kaybetmek istemiyor, anlaşılmaz şekilde bu eksenin “Müslüman eksen” olmasına karşı çıkarak, “Şii ekseni” halinde kalmasını istiyor. Suriye düştükten sonra bu eksen kırılacağı ve yok olacağı için, “yanlış stratejisini” devam ettirmesinin “maksadı” ortadan kalkacaktır. Eğer, Suriye düştükten sonra da yanlış stratejisini devam ettirirse, çift kuşatmaya düşer, İslam ülkelerinin kuşatması ve batı ülkelerinin kuşatması… Son bir buçuk yıldır ahmaklıklarını tescil ettiler ama ahmaklıklarının bu çapta olacağını beklemek doğru olmaz. Gerçi son bir buçuk yılda sergiledikleri ahmaklığı da beklememiştik ama yine de bu çaptaki ahmaklığı hala beklememeye devam ediyoruz.
Türkiye gerekirse “sabır sınırını” esneterek İran’ın yanlış stratejisine gelmemelidir. Bir gözü İran’da bir gözü Suriye’de olmak üzere, İran’ı mümkün olduğunca yavaşlatmalı, Suriye’deki halk ayaklanmasını da mümkün olduğunca hızlandırmalıdır. “Stratejik sabır sınırını”, Suriye’deki gelişmelere ayarlamalı, gerektiğinde esnetmeli, gerektiğinde sertleştirmeli ama her iki durumda da Suriye’nin düşmesine kadar o sınırın berhava olmasına müsaade etmemelidir.
*
İran’ın stratejilerini “Şia merkezli” geliştirdiği artık sır olmaktan çıktı. Müslümanları topyekun kucaklayacak bir inanç, düşünce ve stratejiye sahip olmadığı anlaşıldı. Bu anlayış, bakış ve tavır alışın tabii neticelerinin neler olacağını bilmemiz gerekiyor. İran, “Şia inadını” devam ettirdiği müddetçe, kendini İslam dünyasından tecrit edecektir. Yakın zamana kadar dünyada “İslam Devleti” olma iddiasında bir devletin bulunmamasından kaynaklanan “tekelci anlayış” çökmeye başladı. Arap baharı ile birlikte, derhal olmasa bile, belli bir süreç ve zaman içinde “İslam Devletleri” kurulmaya başlanıyor. İran, İslam devleti (muhtevasının doğruluğu ayrıca tartışmaya muhtaç) tekelini kaybetmeye başladığından beri “Ehl-i Sünnet” havzasına karşı sürekli hırçınlaşıyor, öfkeleniyor, düşmanlık alametleri göstermeye başlıyordu. Suriye meselesi, tam bu sürecin içinde bir turnusol kağıdı vazifesi gördü ve “ümmet” derdi olmadığını apaçık ortaya serdi.
İran’ın, “Şia İnadını” devam ettirmesi, bu güne kadar batıya karşı kazdığı “mevzilerine” yeni mevziler ekleyecektir. Yeni mevziler, Suriye misalinde de görüldüğü üzere, Müslümanlara karşı kazılmaktadır. Batıya karşı kazdığı mevziler (ki doğru mevzilerdir) dünyada ciddi anlamda yalnızlaşmasına sebep olmaktadır. Bu mevzileniş, dünya görüşünün tabii ve zaruri neticesi olduğu için, yalnızlaşmaya tahammül etmek, onun bedelini ödemek asil bir davranıştır. Fakat buna ilaveten bir de Müslümanlara karşı mevzi kazmaya başlamak, kendini İslam dünyasından tecrit etmektir ki, bunun meydana getireceği yalnızlaşma, tahammül edilebilecek bir durum değildir.
Türkiye, İslam dünyasına dönük tüm projeksiyonlarında İran’ı dahil etmişti. Erbakan’ın D-8 projesinin önemli bir ayağı İran’dı. Akparti hükümetleri de baştan beri İran’ı batıya karşı müdafaa etmişti. İran ise bütün bunlara karşı çok nankör, çok ahlaksız bir siyaset geliştirdi. İslam dünyasının yakın gelecekte kendi aralarında “üst yapılar” inşa etmeye başladığında, İran bunların dışında kalacak. İran, Müslümanlara karşı kazdığı mevzilerini, batıya karşı kazdığı mevzilerden daha derin ve daha muhkem hale getirirse (gelişmeler bunu gösteriyor) kaçınılmaz olarak birinci kuşatma hattı Müslümanlar tarafından gerçekleştirilecektir. Bu durumda kuşatmayı yarmak için, Müslümanlara karşı kazdığı derin ve muhkem mevzileri terketmemek için, batıya karşı kazdığı mevzileri boşaltacak, Müslümanlara karşı mevzilerini kuvvetlendirmek için batıyla (veya doğuyla-Çin ve Rusya ile) birlikte hareket etmek durumunda kalacaktır. Çünkü kuşatmayı yarması gerekir, çift kuşatma altında kalırsa yaşama şansı yoktur. Böyle bir ihtimal, İran’ın “ideolojik intiharı” demektir.
İran’ın çift kuşatmaya düşmesi halinde, dünyada yalnız başına yaşayamayacağı için, kendi içinde çürümeye başlaması mukadderdir. Çift kuşatmaya düşmek, apaçık bir ahmaklık olacağı için, halkı zaptetmesi mümkün olmayacaktır. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, İran’da yakın gelecekte isyanlar başlayacak, İran rejiminin de isyanlara karşı, Suriye diktatöründen daha yumuşak davranmayacağı anlaşıldığına göre, İran sınırları içinde de dehşet katliamlar başlayacaktır. İran rejiminin siyasi ve stratejik ahmaklığı o kadar açık ki, halkın buna razı olacağını düşünmek kabil değil.
*
Müslümanlara karşı mevzi kazan İran, dünyadaki Müslüman nüfusun yüzde onundan az olan Şia nüfusu ile tarihinin en ahmakça işini yapmaktadır. Varlığını devam ettirmesinin tek şartı, siyasetini ve stratejilerini tüm Müslümanları kapsayacak şekilde geliştirmesidir, böyle yaptığı takdirde iki milyara yakın bir hinterlanda sahip olacakken, bunun aksini yaparak yüz milyonluk bir kitleye dayanmaktadır.
Ehl-i Sünnet anlayışı (ana yapı) Müslümanların kahir ekseriyetini oluştururken, siyasetlerini ve stratejilerini, Şia’yı da içine alacak şekilde üretiyor. Buna ihtiyacı olmamasına rağmen yapıyor, Şii nüfusun eksikliği toplam içinde kayda değer bir kıymet ifade etmemesine rağmen yapıyor. Yani, ihtiyacı olmamasına rağmen böyle davranıyor. İran’ın (ve Şia’nın) tüm Müslümanları gözeterek siyaset ve strateji geliştirmesi ise, pratik olarak da hayati bir ihtiyaç fakat bunu umursamıyor. Bu husus dikkatle tetkik edildiğinde görülen şey, Şia’nın İslam konusunda samimi olmadığıdır. Çünkü hem imanının (imanının ne olduğunu da karıştırmaya başladık ya) gereğini yapmıyor hem de pratiğin gereğini yapmıyor.
Müslümanlar için zamanımızın en büyük fitnesi, Sünni-Şii çatışmasının çıkmasıdır. Tam toparlanmaya başlamışken, böyle bir çatışma, Müslümanların tüm enerjisini berhava edecektir. Fakat bu çatışma çıkarsa, Şia dünyası yerle bir olur ve bir daha belini doğrultamaz. Bütün bunları göremeyecek kadar “hastalıklı bir akıl bünyesine” sahiptir Şia ve İran…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir