TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR
Birinci cihan harbine kadar dünyada sömürgeleştirilememiş tek coğrafya parçası, Osmanlı ülkesiydi. Birinci harpten sonra, Osmanlı coğrafyası da sömürgeleştirildi. Birinci cihan harbinden sonra Anadolu’da başlayan “kurtuluş savaşları” süreci, İslam coğrafyasının tamamında, ikinci cihan harbinden sonrasına kadar devam etti. Bu süreç “birinci kurtuluş savaşları” dalgasıydı ve Müslüman halkların savaşmasına rağmen, savaş sonrası kurulan siyasi rejim ve iktidarlar, batılı, Batılılaşmış, batının yerli ajanları tarafından kuruldu. Kurtuluş savaşında kendilerine karşı savaşılan ve her ülke de ortalama yüzbinlere ulaşan şehit sayısına rağmen, barış anlaşmalarının yapıldığı günün ertesinde, sömürge yönetimlerinin aynısı ve daha şiddetlisi, yerli(!) iktidarlar tarafından kuruldu. Buraya kadarı herkesin bildiği bir yirminci asır hikayesi.
Bağımsızlığını kazanan Müslüman ülkelerin siyasi coğrafyaları öyle bir çizildi, siyasi rejim ve iktidarlar öyle bir kuruldu ki, ya sınır ihtilaflarıyla birbirine düşman edildi veya her ülkede “azınlık” guruplara iktidarlar teslim edildi ya da monarşiler ve askeri diktatörlükler kurularak ülkeler ve halklar zapt altına alındı. Küçücük kıvılcımlar bile diktatörlere kabuslar gördürdü ve devasa güçlerle üzerlerine yürüdüler. Suriye’nin önceki Yezid’i olan Hafız Esad’ın Hama katliamının veya Irak’ın önceki Yezid’i olan Saddam’ın Kuzey Irak’taki kimyasal silahla yaptığı katliamının hatırlanması kastımızın anlaşılması için kafidir. Buraya kadar bahsini ettiğimiz hadiseler de herkes tarafından biliniyor.
Birinci harpten sonra Osmanlı siyasi coğrafyasında kurulan onlarca ülkeyi birbirine karşı tahrik ettiler. Mesela Araplara, Osmanlının kendilerini sömürdüğünü anlattılar, Türkiye’ye, Arapların kendilerine ihanet ettiğini, arkadan vurduğunu anlattılar. Bu düşünceler, iki taraftaki siyasi rejimlerin batılı angajmanları tarafından olduğu gibi kabul edildi. İki taraf da, dehşet bir “şuur çarpılması” ile, aslında birbirini ortadan kaldıracak olan bu düşünceleri, halklarına yaymaya çalıştılar. Osmanlı emperyalist bir devlet ise Araplar Osmanlıya ihanet etmedi, Osmanlıya karşı kurtuluş savaşı yaptı. Diğer taraftan, Araplar Osmanlıya ihanet ettiyse, Osmanlı emperyalist devlet değildi. Birbirinin nakzeden, birbirini çürüten, birbirini yok eden iki zıt düşünce, batının zehir olarak zerkettiği fakat yerli siyasi rejimler tarafından “ilaç” niyetine içildi. Buraya kadar anlatılanlar Müslümanlar tarafından biliniyor.
Türkiye’deki Kemalist siyasi rejimin taraftarları, bir taraftan Osmanlıya küfretti, diğer taraftan Araplara, “Osmanlıya ihanet etti” iddiasıyla küfretti. Oysa Kemalist siyasi rejim taraftarları, Osmanlıyı tasfiye eden, tüm alametlerine kadar yeryüzünden silmek için elinden geleni yapan, Osmanlının gördüğü ihanet zincirinin son halkasıydı. Osmanlıya en büyük ihaneti kendiler yapmıştı ama Araplara Osmanlıya ihanet ettiği iddiasıyla küfrediyordu. Osmanlı ihanet edilecek bir devlet idiyse, Araplar, Kemalistlerden önce ihanet etmekle daha ileri görüşlü, daha basiretli, daha akıllılardı. Türkiye’deki Kemalist rejim ve taraftarları, bunu bile anlamayacak kadar “akıl çarpılması” yaşıyorlardı. Bunları ise ülkedeki Kemalistlerin dışındaki herkes biliyor.
Sözde bağımsız devletlerin siyasi rejimleri, batılı projeksiyonları ülkelerinde gerçekleştirmek için birbiriyle yarıştı ve birbirine düşman oldu. Batının attığı nifak tohumları, batılı ajanların kurduğu siyasi rejimler eliyle halka enjekte edilmek için onlarca yıl uğraşıldı. İslam coğrafyasındaki batılı rejimler yerinde durduğu müddetçe “İSLAM BİRLİĞİ” hayaldi fakat bu hayali, tüm İslam ülkelerindeki halklar sevdi, rüyasına girdi. Batılı siyasi rejimlerin baskısına, zulmüne, propagandasına rağmen bu rüyayı her gün görmeye devam etti. Her gün görülen rüya, muhakkak gerçekleşir, gerçekleşmeyecek rüya her gün görülemez.
İslam ülkelerinin çoğunluğunda siyasi rejimler değişiyor. Sadece Arap baharı çerçevesindeki gelişmelerden ibaret değil değişim, diğer İslam ülkelerinde de farklı süreçlerle gerçekleşiyor. Dünyada bu süreci durduracak bir güç yok. Yeni bir irade doğuyor, bu irade tüm İslam ülkelerine uğrayacak ve onları kendilerine getirecek.
*
Türkiye’nin dış politikası doğru… Artık hem dünyada hem İslam coğrafyasında hem de Türkiye’de eski düzen bitti. Bazı ülkelerde eski rejimlerin devam ettiğine bakmayın, eski düzenin altyapısı çöktü, onların da devrilmesi sadece zaman meselesidir. Siyasi rejimlerle halk buluşuyor. Bir bakıyoruz, Mısır’da halk da yeni hükümet de bizim burada on yıllardır söylediğimiz fikirleri seslendiriyor, hem de üslubu bile aynı. Birbirimizden o kadar kopmuştuk ki, birbirimizin ne düşündüğünü bile bilmiyorduk, devrimler başlayıp da, dikkatimiz oralara çevrildiğinde gördük ki, birbirimizden habersiz aynı düşünceleri mayalamışız. Bu ne muhteşem bir hadisedir. Apaçık belli ki, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ümmete ihsanda bulunuyor.
Eski düzen tüm tortularıyla ortadan kalkacak. Her İslam ülkesi yeni düzene farklı zamanlarda da olsa geçecek. Eğer dış politika günlük gelişmelerle ilgilenmekten ibaret değilse, eğer orta ve uzun vadeli projeksiyonları olacaksa, Türki dış politikası doğru istikamette seyrediyor. Komşularla ve İslam dünyası ile “sıfır sorun” projesinin yeniden hayata geçmesine az kaldı. Yeniden hayata geçtiğinde ise coğrafya temizlenmiş, yeni bir dönem başlamış olacak.
İslam coğrafyasında halk yönetime el koymaya başladı. Değişmemiş olan yönetimlerin ömrü kısaldı. Eski düzeni temsil eden iktidarlarla işbirliği yapmak ve halka karşı tavır almak, günlük dış politika bakımından faydalı görünebilir ama o halklar yönetime el koyduğunda kimin dost kimin düşman olduğunu unutmayacaklar.
Büyük hedeflere ulaşmak, büyük hamleleri gerçekleştirmek, büyük işler yapmak tabii ki zahmetli, riskli ve zordur. Bunları göze almayanlar, küçük işlerle meşgul olurlar. İnsanların ve devletlerin boyu, düşüncelerinin ve işlerinin boyu ile orantılıdır. Küçük iş, küçük insan ve küçük devlet demektir. Son iki asırdır Türkiye’nin önüne böyle bir fırsat gelmedi, bu fırsat kaçırılmamalı. Sovyetlerin çöktüğü 1990’lı yıllarda Türk dünyası için daha küçük çaplı bir fırsat gelmişti ayağımıza, Demirel gibi batı angajmanlı birine rastladı ve heba edildi. Cenab-ı Allah’ın ihsan ve lütfuna bakın ki yirmi yıl sonra daha büyük bir fırsat kapımızı çaldı. Hem de devletin tepesinde Demirel ve Sezer gibi biri yok, aksine tüm Müslüman halkların gördüğü müşterek rüyanın aktörleri var. Bu kadar uygun şartlar ve imkanlar bir daha gelir mi, gelirse ne zaman gelir, bilinmez.
*
Dış politika, uzun nefesli projeksiyonların hazırlanacağı faaliyet alanlarından biridir. Bir devletin en geniş faaliyet alanı, dış politikadır, dış politika, “gezegen politikasıdır”. Dünya çapında alana sahip olan dış politika, en uzun nefesli projeksiyonları şart kılar. Konjonktürel dalgalanmalar, dış politikanın istikametini değiştirmez, sadece yeni manevra imkanları oluşturur.
Kural şudur; bir yapı (devlet, teşkilat, müessese vesaire) ne kadar büyükse, düşünce ufku, projeksiyonu, planlama kapasitesi o kadar büyük ve uzun nefeslidir. Bu kural aynı zamanda şu manaya gelir; bir yapı, büyük olmak istiyorsa, büyük düşünmek, geniş bir ufka malik olmak, uzun nefesli projeksiyona sahip olmak zorundadır. Küçük düşünerek, dar bir ufka sıkışarak, kısa mesafeli projeksiyonlara ümit bağlayarak büyük olunacağını düşünmek komiktir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir