TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE YENİ SİYASET ARAYIŞI

TÜRKİYE’NİN SURİYE’DE YENİ SİYASETİ ARAYIŞI
Mısır seçimleri yapılıp neticeler netleşene kadar batının Arap isyanına karşı stratejisinin temel esasları şunlardı; diktatörlükler tabii ömrünü doldurmuştu, halk patlamış ve isyan başlamıştı, istedikleri her şeyi yaptırdıkları Mısır devlet başkanı ile Tunus devlet başkanının feda edilebileceğini ve yeniden organize olacak batılı güçlerle (batının yerli misyonlarıyla-işbirlikçileriyle) bölgeyi yeniden idare etme imkanını kazanmak… Bunun için muhaliflere doğrudan yardım yapmaya gerek yoktu, milletlerarası arenada halkın tarafını tuttuğunu göstermek kafi idi. Mısır seçimlerini Müslüman kardeşlerin kazanmasından ve Mısır’ın batının doğrudan tesir sahasına girmeyeceğinin anlaşılmasından sonra Arap isyanına karşı ABD ve Avrupa bu stratejisinde temel bir değişik yaptı. Kendi kuklası olan diktatörlerin yıkılmasına siyasi destek (kamuoyu desteği) vererek kendi kafasına sıkan batı, muhaliflerin kendilerine ram olmayacağını anladı ve isyanlara verdiği desteği çekti.
İsyan Suriye’ye gelince batı dünyası bir dilemmaya düştü, ilk defa Arap isyanı batı blokundan değil, doğu blokundan bir diktatörlüğe uğramıştı ve batının muhalifleri desteklemesi gerekiyordu. Daha öncekiler batı ittifakı içindeki diktatörlüklerdi ve orada halka destek vermekle fena halde yanıldığını farkeden ve stratejik zaafa düşen batı, ilk defa doğu blokundan bir ülkede başlayan isyana sevinçle destek vermesi ve stratejik zafiyetini telafi etmesi gerekiyordu. Kritik eşik burasıydı, dünya haritası üzerinde yapılan stratejik hesaplarda batının Suriye muhalefetine destek vermesi gerekiyordu ama batı bunu yapmaya yanaşmadı, neden?
Sebebi ve cevabı anlayanlar için açıktı, Ortadoğu son birkaç asırdır büyük devletlerin menfaat savaşlarının sahasıydı ve dengeler orada kuruluyordu. Fakat artık yeni bir güç doğuyor, İslam, tarih sahnesine çıkıyor, Müslümanlar kendi evlerini kiracıların kavga alanı olmaktan çıkarıyordu. Doğu-batı mücadelesinde (dengesinde) yakalanan boşluk, Müslümanların isyanları ve dirilişleri için nefes alma imkanı tanıyor, bir saha oluşturuyordu. Bunun için gerekli olan siyasi irade ve planlama Türkiye tarafından üretiliyor ve tatbik ediliyordu. Türkiye her ne kadar yirminci asır dünya siyasi bloklaşmalarında batı tarafında yer alıyorsa da, son on yıldır kendi planlarını yapmaya başlamıştı. Dünyadaki dev güç dengeleri içinde, her iki kutba da (hatta birine bile) meydan okuyacak güç temerküzü gerçekleşmediği için, batı blokunun imkanlarını kullanarak kendi planlamasını yapan, kendi hedeflerini oluşturan, kendi güzergahını tayin eden bir merkez haline gelmişti.
Suriye cephesinde doğu bloku İran’ında teşvik ve dahliyle rejim tarafından yer almıştı. Türkiye’nin, iki kutup arasındaki dengenin oluşturduğu “boşluğu” genişletme çabası Suriye’de doğu blokuna çok sert şekilde çarpmıştı. Halen batı bloku içinde yer alan Türkiye’nin, stratejisini yürütebilmesi, “boşluğu” genişletebilmesi, ancak batı blokunun güç ve imkanlarıyla gerçekleştirilebilirdi. Ama artık o strateji ömrünü doldurdu, batı, Arap isyanının nereye doğru gittiğini, Türkiye’nin ne yapmak istediğini anladı. Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da laiklik tavsiye etmesinin sebebi, batı blokunun desteğinin devam etmesini temin içindi ve Mısır seçimleri neticeleninceye kadar işe yaramıştı. Artık o siyasetin sonuna gelindi, kuvvetler dengesinde “boşluk” oluşturma ve o boşluğu doldurma siyaseti dünya başkentleri tarafından görüldü.
Türkiye tabii ki niyetinin batı başkentlerinde deşifre olduğunu biliyor. Bir yıldan fazla süredir Suriye’de yalnız başına mücadele ediyor. Doğu bloku ve İran Suriye’de sahaya indi, bizzat savaşmaya başladı, buna mukabil batı bloku muhaliflere destek vermedi, Türkiye bir yıldan fazla süredir Suriyeli muhalifler yalnız başına destekliyor.
Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman BM ve batı dünyasına karşı haşin tavır takınması, onları tahkir etmesi önceki siyasetin bitmesindendir. Konuşmalarında siyasi temalar kullanmaması ve “insanlığa” atıf yapması, bu meyanda katliamları gündeme getirmesi, siyasi temelli stratejinin tıkandığını ve vicdani temelli bir stratejinin kullanılmaya başlandığını gösteriyor. Ne var ki batıda vicdan aramak, cehennemde peygamber aramaya benzer.
Türkiye son bir yıldır Suriye’de yalnız başına kaldı. Bu durum aslında iyiydi, netice alınabilseydi. Hiçbir dış (mesela batı) desteği alınmadan devrim gerçekleşseydi, Suriye tamamen Türkiye’nin tasarrufu altına girecekti. Bizi çok heyecanlandıran bir ihtimaldi ve buna bir müddet ümit bağlamıştık. Ama artık öyle olmadığı görüldü.
Türkiye bir müddettir yeni bir siyaset ve strateji dizisi geliştirme çabasında. Fakat sahip olduğu güç buna müsaade etmiyor. Gücü hedeflerinden küçük… Bir ara Şanghay İşbirliği Örgütüne üye olma meselesini gündeme getirdi, büyük ihtimalle bu hamlesi batıya gözdağı vermekti, bu hamleyle iki blok arasındaki denge siyasetini ateşlemek istedi. İşe yaradı ama netice alacak kadar tesirli olmadı, dolayısıyla yeni bir siyaset geliştirme ihtiyacı hat safhaya ulaştı.
Tayyip Erdoğan’ın ABD seyahati tam olarak bu kritik eşikte gerçekleşti. Bu sebepledir ki çok mühimdi, Türkiye için son birkaç yılın en zor ve en önemli siyasi hadisesiydi.
Tayyip Erdoğan ABD’ye yeni bir siyasi projeksiyon ile gitmiştir. Ne olduğunu bilmediğimiz yeni siyasi projeksiyonun ipuçları, bölgenin ve Türkiye’nin içinde bulunduğu durum doğru anlaşıldığında yakalanabilir. Türkiye doğu blokundan herhangi bir yardım ve destek alma imkanına sahip olmadığı için, batı blokunu bir şekilde ikna etmek zorundadır. Batıyı ikna etmek için masaya süreceği konular ise yaklaşık olarak bellidir.
Batının Suriye’deki hassasiyet yığınağı birkaç noktada toplanıyor. Birincisi İsrail’in emniyetidir. Suriye’deki her ihtimal İsrail’in emniyetini tehdit eder, Esed de kalsa İsrail’in emniyeti için tehdittir, muhalifler de gelse İsrail’in emniyetini tehdit eder. İsrail’in durumu, “kırk katı mı, kırk satır mı?” misalindeki gibidir. Batının İsrail merkezli hassasiyet yığınağını aşabilmek için Türkiye, muhalif cephedeki bazı teşkilatları gözden çıkarmak veya nispeten ılımlılaştırmak zorunda kaldı. Günah keçisi olarak seçilen de, ABD’nin “terörist örgüt listesine” aldığı El-Nusra teşkilatı oldu.
Batının diğer hassasiyet yığınağı ise Suriye’de de Mısır’da olduğu gibi bir İslami idarenin kurulmasıdır. Muhaliflerin, Esed sonrası Suriye’de, liberal, demokratik bir siyasi rejim kurmasını istiyorlar. Türkiye’nin bu konuda taahhütte bulunması tabii ki mümkün değil, neticede Suriye cihadını yürüten muhalif güçler, kendi istedikleri gibi bir devlet ve siyaset nizamı kuracaklardır. Türkiye’nin bu konuda masaya koyabileceği ve batıyı ikna etmese de nispeten işe yaracağı düşünülen kart, yeni Suriye’yi mümkün olduğunca kontrol etme vaadidir.
Türkiye bu türden yeni bir siyaset geliştirme çabalarında “doğru yolda” mıdır? Tabii ki hayır… Fakat unutulmamalıdır ki Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, çölde günlerce susuz kalan birinin şarap bulması gibidir, alkollü içki haramdır ama zaruret sınırındayken bu hüküm yerini canın muhafazasının farz olduğu hükme bırakır.
Yapmamız gereken iş, Türkiye’nin yeni siyaset arayışını tenkit etmek yerine başka imkanlar (şarap yerine su gibi) oluşturmak ve geliştirmektir. Bir yıldan fazla zamandır susuz bırakılan Türkiye’nin önüne, viski kondu, herkes elini vicdanına koyup kararını versin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir