Türkler Hakk’a tapan millettir

Türkler Hakk’a tapan millettir

Türkler, Türklüğünü asırlardır İslâm’la idrak ettiği ve soydaşı olsun, ümmetdaşı olsun bütün Müslümanlarla ünsiyeti bu kimlik üzerinden olduğu için;

Hüviyetini kavmiyete bağlı değil, İslâm’la vücut bulan içtimaî, medenî ve siyasî bir kimlik olarak addettiği için;

Hiçbir amel ve siyasetinde kavmiyetçi ve seküler ırkçı düşüncelerle varlığını dikte etmediği, kendini bütün İslâmların kardeşliğini tesis etmek, korumakla mükellef bildiği için;

İslâmlaşmış millet temsilcisi olarak bu hüviyetiyle İlâ-yı Kelimetullah’ı yaydığı, uhrevî vazifelerinde olduğu gibi dünyevî muamelat ve siyasetini Müslümanca yaptığı için;

Hâlen içinde yaşadığımız bu toprakları, Müslümanla aynı mânayı taşımaya başladığından bu yana Kur’an-ı Kerim üzere vatan yaptığı için;

Hakk’a tapan millettir.

Bu ulvî nasip sebebiyledir ki ne Jöntürk’üz, ne Gençtürk, ne de Atatürkçü-seküler ulusalcı Türk’üz. Ağyarını mâni, efrâdını câmi bir ifadeyle İslâmlaşınca millet vasfını haiz olan, Alparslan Gâzi Hz.leri ve Âl-i Osman’la “din ü devlet mülk ü millet” anlayışını hayata geçiren, yâni Müslümanla aynı mânaya gelen Türk’üz…

Haçlı dünyasının bildiği ve bütün İslâmların ümitle bağlandığı Türk budur.
——————————————————-
“ŞİKÂYETNÂME”

Ey azizan!
“İyi yazı” şartlarını taşıyan ve yüreğimin üstünden geçen yazı ve şiirlere meftunluğumdan dolayı fakiri kınamayın. Fikir ve gönül dostlarımızdan Ferhat Ağca yüreğini kanatan bir vak’ayı “Şikâyetnâme” başlığıyla kalem almış ki, Fikir Dükkânının müdavimleri için ibret alınacak bir vak’a…

Hz. insanın iki değerli şefkat hissi var: Yürek ve merhamet. Yüreğini ve merhametini kaybedenlerin hızla çoğaldığı bir zamandayız. Bu âli sebeplerle paylaşmak istedim:

“Bu fotoğrafta gördüğünüz kişi dükkânımızın mesul müdürlüğünü yapmış Derviş Ali namı ile andığımız Ali dosttur. Evet yanlış görmüyorsunuz? Bir elinde tüfek diğer elinde ise tüfekle vurmuş olduğu bir garip keklik. Fakir bu fotoğrafı görünce ‘Dükkâncılar dükkândan ayrı düşünce böyle tabiatı mı değişiyor acaba?’ sorusu aklıma takıldı. Ali dostun, tabiatına aykırı olan bir şeyi nasıl yapabildiğini ve gerekli görürseniz dostluk mahkemesinde yargılanmasını arz etmek için bu mektubu yazma iştiyakı doğdu. Tercümanınız olarak işin içinden çıkamadım. Kendi duygularıma tercüman olamadım. Bir Hocam’ın ‘Derviş Ali’ diye çağırdığı bir kişi nasıl olurda bir kekliğe tüfek sıkar? Hiç düşünmez mi ki o keklik; belki de sonbaharın son çiçeğinin olgunlaştırdığı bir tohumu almış, kursağında yumuşatarak yuvasında bekleyen yavrularına götürüyordu. Belki de türküde bahsedilen; yavrusunu kaybetmiş dağlarda şağılayan, yavrum diye diye ağlayan keklik bu keklikti. O yavrulara ne oldu şimdi ağabey? Bir dükkâncının gezdiği dağlardaki keklikler güvende değilse dünyanın diğer keklikleri ne yapsın? Ne diye şağılasın? Dükkândan gidenler nereye gidiyor?”

Âciz kanaatim şudur: Derviş Ali dost bu kabahati bir anlık nefs-i emmaresine kapılıp işlediğine inanıyorum. Tevbe istiğfar edecek, kekliğin varsa yavrularını bulup, af dileyecek ve huzurlarında ağlayacaktır. Onları besleyip büyütecek ve sonra kendi yurtlarına doğru âzad edecektir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir