ÜÇÜNCÜ ŞAHSİYET, MÜTEFEKKİR

İslam irfanı, ilim ve tasavvuf mecralarını en baştan itibaren açmış ve usulünü, adabını, güzergâhını, menzillerini, istikametini ve hedefini tayin etmiştir. Üçüncü yol olan tefekkür, sürekli var olmasına rağmen, mecra haline gelememiş, bu sebeple usulü, adabı, güzergâhı, istikameti ve hedefi kristalize olamamıştır. İslam irfanı, âlim ve sufi şahsiyetini şekillendirmiş fakat mütefekkir şahsiyetini şekillendirmemiştir. İslam tarihi boyunca sayısız mütefekkirin yetiştiği vaki fakat tefekkür mecrasının açılamadığı hazin bir gerçektir. Sayısız mütefekkirin yetişmiş olmasına rağmen tefekkür mecrasının açılamadığını söylemek mantıksız geliyor. Gerçekten de mantıksız fakat maalesef doğru…
Üçüncü şahsiyetin şekillenmemesinin temel sebebi, mutasavvıf ve âlim namıyla maruf iki şahsiyetin ağırlığı, hayatı inşa etmek konusunda elde ettikleri inisiyatiftir. İlk iki şahsiyet çeşidinin işgal ettiği alan, hayatın tamamıdır ve üçüncü şahsiyet olan mütefekkir kendine bir alan açamamıştır.
Âlimlerin, ariflerin ve velilerin, ihtiyaç hâsıl olduğunda tefekkür vazifesini de deruhte ettikleri tarihi vakıadır. İslam irfanı, “âlim-mütefekkirler” ile “veli-mütefekkirler”le doludur. Asırlar süren bu durum, tefekkürü, tasavvuf ve ilim mecralarının mütemmimi haline getirmiştir. Tefekkürün, ilim ve tasavvuf mecralarında akması, sıhhatli olmasını da temin etmiştir. Uzun süre devam eden bu durum, tefekkür faaliyetinin sıhhat şartını, ilim veya tasavvufa bağlılıkta bulmuştur.
Bu ve başka sebeplerle tefekkür alanı, ilim ve tasavvuf mecralarının inhisarından kurtulamamıştır. Kurtulamamış olduğunu söylememiz bir tenkitten ziyade tespittir. Tefekkür ihtiyacı iki mecra tarafından karşılandığı müddetçe tefekkür mecrasının meydana gelme şartları zaten oluşmamıştır. Fakat bugün tefekkür mecrasının oluşması bir zarurettir ve bu, ayrı bir yazı konusudur.
*
İlim ve tasavvuf mecralarındaki usulün birinci şiarı, sürekliliktir. Sadece tasavvufta olduğu zannedilen silsile, ilim mecrasında da bulunur ve her talebe, kendi hocasından itibaren Hz. Risaletpenah aleyhissalatü vesselam’a kadar tüm silsileyi bilir. Silsilenin devam etmesi, öncekileri yok saymayarak ve onların inşa faaliyetlerini devam ettirerek, bütünlüğü olan devasa bir külliyat meydana getirilmesini mümkün kılmıştır. Böylece İslam tarihi, devasa bir havza oluşturmuş ve her gelen verimlerini bu havzaya itina ile yerleştirmiştir.
Sonraları ciddi tenkit konusu olan “şerh geleneği”, aslında dâhiyane bir süreklilik uygulamasıdır. Şerh geleneğinin son dönemlerde telif faaliyetlerini tamamen inkıtaa uğratması, “şerh geleneği” ile ilgili bir problemden ziyade Müslümanların her alandaki zafiyetiyle alakalıdır.
Tefekkür mecrasının açılamamış olmasının neticelerinden biri de, “İslami tefekkür”de sürekliliğin temin edilememesidir. Sürekliliği temin edilemediğinden mecra haline gelemeyen “İslami tefekkür”, mütefekkir şahsiyetini şekillendirememiştir.
*
Mütefekkir şahsiyetinin şekillendirilmesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Çünkü “İslami Tefekkür” alanında yoğun bir çaba var. Fakat bir türlü konunun başlığı konulamamakta, “İslam tefekkür mecrasının” açılması için doğrudan bir çaba gösterilmemektedir. Oysa günümüzde “İslam tefekkür mecrası” ihtiyacı, fevkalade noktalara ulaşmıştır.
Çok sayıda mütefekkirin bulunması, zımnen de olsa “Mütefekkir şahsiyetinin” şekillendirilmeye çalışıldığını göstermekte fakat bu şahsiyetin “ne olduğu” ile ilgili bir tartışma bahsi bir türlü açılmamaktadır. Bu bahsin tartışmaya açılmaması, “mütefekkir şahsiyetinin” el yordamıyla ve münferit olarak inşa çabalarına vesile oluyor. Müslümanların aslında şerh geleneği ile birlikte kaybettikleri mühim hususiyetlerinden birisi de müşterek çaba ile “irfan havzası” oluşturamamalarıdır. Münferit çabalar, birbirinden müstakil neticeler veriyor ki, birbirine karışmadan akan dereler gibi gemilerin yüzebilmesine imkân tanımıyor. Bu durumda ortaya çıkan saray değil gecekondu mahallesinden ibaret bir “şehir” oluyor.
Kendi mecrasını ve tabi ki geleneğini oluşturamamış olan tefekkür, kendisi ile iştigal edecek olan mütefekkir şahsiyetinin şekillenmesinde, tasavvuf mecrasındaki “veli şahsiyetin” ve ilim mecrasındaki “âlim şahsiyetin” etkisinden kurtulamamaktadır. Ortaya çıkan Müslüman mütefekkirler, ya veli şahsiyetin velayetini veya âlim şahsiyetin ilmini kuşanmış edalarıyla hareket etmekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Bu konuda kendine hâkim ve sahip olan mütefekkir şahsiyetler de aynı akıbete uğramaktan kurtulamıyorlar zira onlara tabi olan veya onları okuyan kişiler, ya âlim veya veli muamelesi yapmaktan uzak duramıyorlar. Sebebi malum, tefekkür mecrası oluşmadığı için, mütefekkir şahsiyeti de şekillenmemiştir. Okuyucunun önünde tarihi emsaller, ya veli veya âlimdir.
Velayetteki deruni boyut, sufi bağlılığı, ulemadaki içtihat ve fetva salahiyeti ise hukuki (fıkhi) bağlılığı şart kılıyor. Tefekkürdeki fikri bağlılık ise akli bağlılıktır. Akılla bağlanıldığında akılla itiraz edilebileceği konusu unutulmakta, akli bağlılık, kalbi bağlılık ile hukuki bağlılık bahisleri birbirine karıştırılmaktadır. Mütefekkirlerin bazılarının hızını alamayıp, kendi fikirlerine bağlılığı, velayete veya fakihe olan bağlılık çeşidinde ve seviyesinde talep ettiklerini gördük. Bunu öyle noktalara kadar götürenler oldu ki, talep ettikleri itibar ve bağlılık gerçekleşmeyince bazen kendileri bazen de tabileri, ya “mehdi” olduklarını veya “müçtehit” olduklarını sarahaten veya zımnen iddia veya ihsas etmeye kadar gittiler.
Büyük fikir adamı olmak kabil… Çağının en büyük fikir adamı olmak da kabil… Fakat tefekkür mecrasının müntehası, âlim ve fakih olmayı mümkün kılmadığı gibi arif ve veli olmayı da mümkün kılmıyor. Çünkü başka bir mecradan ve kategoriden bahsediyoruz. Tefekkür mecrasında mesafe kat edenler, birçok şeyi anladığı için akıl ve zihin dünyası hacimli hale gelir. “Anlıyor olmak” fevkalade bir haldir fakat o kadar da tehlikelidir. Sadece kendi mecrasında yaşayan fikir adamı, başka mecraların olabileceğini görmez veya reddeder hale gelirse, kendi mecrasını tek mecra zannetme çukuruna düşer. Her şeyi bir seviyede veya bir mecrada anlamak kabildir. Fakat her şeyin başka bir seviyede veya mecrada başka “manaları” da vardır. Bu noktayı atlayan insan, deha olsa ve çağının en büyük fikir adamı seviyesine de ulaşsa, akıbeti yine fenadır. Zira tefekkür mecrasının nihayetine ulaşan, tasavvuf mecrasının bidayetinde bile değil, ilim mecrasının da galiba “elif ba” safhasındadır.
Mütefekkirlerin bizzat kendileri, tefekkür mecrasının ne olduğunu, mütefekkir şahsiyetin nasıl olduğunu göstermedikçe, bağlılarının veya okuyucularının kendilerine veli veya fakih muamelesi yapmaları kaçınılmaz hale geliyor. Bunun mesuliyeti doğrudan doğruya mütefekkirlerdedir.
“İslam Tefekkür Mecrası” ve “mütefekkir şahsiyeti” bahislerinin gündeme alınması, yoğun bir katılımla tartışılması ve çerçevelerinin oluşturulması gerekiyor. Mütefekkirlerin bunu yapmaması, kendilerine veli veya fakih muamelesi yapılmasından hak etmedikleri bir haz aldıklarını ve bundan memnun olduklarını düşünmeye başlıyorum. Doğrusu böyle bir bahsin dikkatlerden kaçmış ve her nasıl olmuşsa mütefekkirler tarafından keşfedilmemiş olması ihtimalini de gözden uzak tutmak istemiyorum ama bu ihtimalin varlığını kabul etmek, çok sayıdaki fikir adamını hafife almak olur. Bu durumda birinci sebebin geçerli olacağını kabul etmeye meylediyorum ama o ihtimal de sanki tahkir kokuyor. Şaşkınlık içinde fikir piyasasını izlemekten başka elimden gelen iş, naçizane bu bahsi gündeme getirmeye çalışmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir