UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-2-

*Zaman ile ilgili yanlışlar
Uzay-zaman tasavvuru, üç boyutlu uzaya dördüncü boyut olarak zamanın eklenmesiyle oluşturulan aslında ilkel bir düşünme biçimidir. Zaman ile ilgili doğru kavrayış olmadığında, zamanın maddeye olan etkisini tersine çevirip, zamanı maddeye eklemlemek, uzay tasavvurunu zafiyete uğratmaktadır.
Zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Zamanın madde ile irtibatı, zamanın maddenin dördüncü boyutu olarak kabul edilmesindeki tasavvurdan daha fazladır mutlaka. Fakat zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak anlamak, onu maddenin özelliği haline getirmektir. Maddenin zamana nispet edilmesi gerekirken kavrayışı ters çevirip zamanı maddeye nispet etmek, temel bir yanlıştır. Bu nokta zaman ile maddeyi birbirine karıştırmaktır.
Zaman, maddenin varoluş amilidir. Zaman, mekân ile temas etmediğinde madde meydana gelmemekte ve varoluş süreci başlamamaktadır. Zaman varoluş sürecinin muharrik kuvvetidir.
Zamanı doğrusal bir akış olarak anlamak veya zamanın doğrusal bir akışa sahip olduğunu düşünmek, onu hareket ile karıştırmaktır.
Zamanın bir hız ölçü birimi olduğu veya hız ile aynileştirilebileceği düşüncesi yanlıştır. Özellikle ışık hızını zamanın ölçüsü olarak anlamak idrak zafiyetidir.
*Mekân ile ilgili yanlışlar
Mevcut fizik biliminin mekân ile ilgili araştırma yapmaması anlaşılır bir zafiyet değil. Uzay tasavvuru aslında aynı zamanda mekân tasavvuru olmasına rağmen, mekânın ne olduğuna dönük araştırmalar yerine uzay tasavvurlarıyla zaman geçirmek fizik biliminin en büyük eksikliklerinden (hatalarından) birisidir. Mekânı satıh olarak anlayan ve onu da uzayda değil yerde arayan kavrayış fizik bilimine bu hata pahalıya malolmuştur.
Mekân fikrine sahip olamayan fizik bilimi, uzay tasavvurlarını yaparken, mekânın satıh özelliği ile sınırlı kalmıştır. Mekânı satıh olarak anlamakla, uzay tasavvurlarını kâinatın bir parçası olarak kavramak aynı anlama gelir. Temelde böyle olmasına rağmen, mekanın son tecelli şekli olan sathı tüm uzay olarak anlamak gibi bir paradoksa düşmüş ve fakat bu paradoksu da fark etmemiştir. Mekânın herhangi bir tecellisini mekân zannederek, varlık toplamını (kâinatı), varlığın parçasına sığdırma ve açıklama çabasına girmiş ve parçanın özelliklerini bütünün özellikleri olarak kabul etmiştir.
Mekânın ne olduğunu veya hangi özellikleri bulunduğunu araştırma lüzumu, uzay tasavvuru için hayati önemdedir. Problem, mekânın saf halde bulunup bulunmadığıdır. Saf halde bulunamaması halinde araştırmaların dolaylı yapılabileceği açıktır. Bu anlamda madde ile ilgili araştırmalar aynı zamanda mekânı da tanımaya ve keşfetmeye dönük olmalıdır.
Mekânın bilinmemesi halinde varlığın bilinememesi gerçeğine rağmen mekânı madde ile ilgili araştırmalardan tanımaya çalışmak ciddi bir paradoks oluşturur. Burada tavuk-yumurta problemi yoktur. “Mekân mı maddeyi oluşturmakta yoksa madde mi mekânı oluşturmaktadır?” sorusu anlamlı değildir. Mekânın maddeyi oluşturduğu veya mekânın önce olduğu delile ihtiyacı olmayan bir mevzudur.
Uzayın boşluk olduğu düşüncesi, ısı, ışık ve sesin uzayda yol alabildiğinin anlaşılmasıyla ortadan kalkmış ancak bu durumda uzayın iletken bir madde ile dolu olduğu düşüncesi teorik olarak kabul edilmek zorunda kalınmıştır. “Esir” veya “kayıp madde” ismi verilen bu varlığın tüm uzayı doldurduğu kabul edilmiş fakat fizik deneylerle bu maddenin varlığı ispatlanamamıştır. Matematik kavrayışın ilzam ettiği bu madde fizik deneylerle ispat edilememiş olsa dahi uzay tasavvurunda, teorilerin mütemmim unsuru olarak kullanılmıştır.
Mekân ile uzay tasavvurunun birbirini karşılamadığı ve mekân fikrinin olmamasının ne gibi zafiyetler meydana getirdiği “esir” maddesi tartışmalarında açıkça görülebilir. Kâinatın tamamı mekân üzerindedir. Mekân satıh olmadığı gibi düzde değildir. Varlık, mekânda varolabilme iktidarına sahiptir. Bu anlamda ısı, ışık ve ses dahi, mekânda varolabilirler. Varolabildikleri mekânda hareket edebilirler. “Esir maddesi” tartışmaları aslında mekân kavrayışına en fazla yaklaşılan birkaç konudan biridir. Fakat temelde mekân fikri olmadığı için, matematik olarak bulunması zorunlu olan “esir” (kayıp madde) maddesini fizik olarak ispatlayamamaktan dolayı düşülen kavrayış zafiyeti, kaçınılmaz olarak uzay tasavvuruna aksetmiştir.
Mekân madde değildir. Bu anlamda “esir” yoktur. Fakat maddenin varolabilme şartlarından birisi olan mekânda, hareket mümkündür. Bu çerçeveden bakıldığında uzayda boşluk yoktur ama uzay madde ile dolu değildir. Bu sebeple “kayıp madde” düşüncesi, tetkik ve tenkit edilmelidir. Uzay boşluğu olarak görülen kısım, zaman ile mekânın teğet bulunduğu yerdir. Başka bir ifadeyle, zaman ile mekânın en az temas halinde olduğu yerdir ve bu durum varlığın hareketine imkân vermektedir. Temas derecesi veya yoğunluğu arttığında varlık meydana gelmektedir.
Mekânın saf halde bulunduğu yer kâinatın dışıdır. Kâinatın genişleme sınırı mekân sınırıdır. Mekân ne kadarsa kâinat oraya kadar genişleyebilir. Zaman ne kadarsa varlık o kadar varolabilir. Mekânın zaman ile tesviye edilmemesi halinde varlık orada bulunamaz. Zaman ve mekânın birbirine paralel olması halinde madde varolabilme kudretini kazanamaz.
Mekâna en fazla yaklaşılan alan mikro kozmostur. Mekânın makro kozmosta aranması yanlış değildir ama mikro kozmosta daha fazla yaklaşılmıştır. Atom altı parçacıklara kadar inen fizik bilimi orada gördüğü manzarayı tanımlamakta zorlanmıştır. Gördüğü manzara, salt harekettir ve hareketin durması ihtimali yoktur. İlginç olan, atom altına indiğinde tespit ettiği parçacıkların, maddi varlıklar olmayıp, sadece alanlardan müteşekkil (kuant alanları) olduğunu keşfetmesine rağmen hala mekân fikrine ulaşamamış olmasıdır. Maddenin (varlığın) son tahlilde (bu günkü aşamada) maddi yapıtaşlarından oluşmadığını, aksine “alanlardan” (kuant alanlarından) meydana geldiğini anlamakla mekânın önüne kadar gelmiş olmasına rağmen, hala uzay tasavvurunun üç boyutlu (zaman ile dört boyutlu) olmasında ısrar etmesi, bilim adamlarının nasıl bir zihni zafiyet içinde olduğunu göstermesi bakımından manidardır.
Mikro kozmostaki ilerlemenin vardığı son nokta, maddenin bir takım “alanların” hareketlerinden (kıpırtılarından) meydana geldiğidir. Zamanın mekân ile temas ettiği noktaya kadar varabilen bilim, varlığın bu temastan meydana geldiğini idrak etmekten aciz durumdadır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir