YAŞAMIN İNCİR ÇEKİRDEKLERİ

Birçok insan kendini, çok büyük idealler, düşünceler, amaçlar, hayatlar, pratikler üzerine bina eder ve kurgular. Belki de herkesin mutlak bir “olmazsa olmazları” olmalıdır. Uğrunda ölebilecek kadar ulvi bir hedefi, değer anlayışı, gelecek yaşam kurgusu olmayan bir insandan, “ideal anlamda, varlığın yaratılış hikmetinde”, insan diye söz etmemiz hakikaten çok zor. Hedefi olmayan bir geminin rüzgârdan nasibi neyse, büyük idealleri olmayan insanın da hayattan nasibi odur esasında. Nasıl ki hedefini ıskalamış, rotasını çizememiş bir gemi ulaşması gereken limanına ulaşamazsa, idealden yoksun zihinsel bir varlığın, aşkın olana ulaşması da o derece imkânsızdır.

 

Peki ya çoğu zaman görmezden geldiğimiz pratik yaşam… İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit konuların, olayların kopardığı büyük fırtınalar… Bir incir çekirdeğini doldurmayacak sebepler yüzünden yaşanılan kavgalar, darılan arkadaşlıklar, dağılan evlilikler, sonu büyük trajedilerle biten şakalar, hiç yokken, bir hiç uğruna biten hayatlar, şu bizim büyük idealler ile süslediğimiz hayatın birer gerçeği değil midir dostlar?

 

Küçücük, ufacık gördüğümüz, ne var sanki canım diye söylendiğimiz,  bir incir çekirdeğini doldurmaz dediğimiz birçok konu ve olayların, bütün yaşamımızı nasıl da avuçları arsına aldığına, bir değirmen taşı gibi bizi ezdiğine, yaşamsal bütünlüğümüzü bozduğuna, eşimizle, çocuğumuzla, arkadaşlarımızla bizi ayrı düşürdüğüne, sonu bitmeyen kan davalarına dönüştüğüne, insanın aklını dumura ederek katilleştirdiğine, bizi diğerleri arasında küçük ve zavallı düşürdüğüne, insanın beşeriyetini tetikleyip hayvanlaştırdığına, yırtıcı bir saldırganlığa dönüştürdüğüne, ülkeler arası savaşlar, hatta dünya savaşları çıkardığına hepimiz de şahit değil miyiz?

 

 İblisin basit bir kibir yüzünden lanetlenmesinin ardında yatan da bu değil mi? Rabbi olan Allah’ı en güzel şekilde tesbih ederken, Rabbi’ne karşı gelmekten çok korkarken, onu böylesine aşağılatan sebep, aslında incir çekirdeğini doldurmayan bir sebep değil miydi? Allah’a kulluğuyla çok yüksek bir mertebeden, sırf insana olan tavrı nedeniyle, kendini üstün görme duygusu yüzünden cehennemin ebedi sahibi olmuştu. Günahının sebebini insana yüklemesinin, Rabbi’ne iman etmesine rağmen Rabbi’ne karşı gelmesinin, insanı düşman görmesinin altındaki gerçekler sizce ne kadar sağlıklıdır?

 

Anlatırken fıkralara döner, bir başkasının incir çekirdeğini bile doldurmayan olayları. Ve bazen de biz bir başkasının ağzında konu oluveririz, hiç hesaba katmamışken kendimizi… O yüzden yaşam aslında biraz da ayrıntılar da gizlidir. Küçük şeylerin çok büyük zararları olduğu gibi, o çok küçük şeylerin nasıl da büyük işler başardığını da biliriz her birimiz. Bir tek gülün, bir küçük gülümsemenin yıkılmak üzere olan aileleri birleştirdiğine; bir ufacık özrün nasıl da yılların küslüğünü giderdiğine;  saçı okşanan, yanağına bir öpücük kondurulan küçük canların gelecekte nasıl da büyük yürekler, isimler olduğuna; çölde susamış bir köpeğe merhametle verilen bir yudum suyun, nasıl da hatalarla dolu bir yaşamı temizleyip cennetin kazanılmasına vesile olduğuna; çorak, verimsiz bir arazinin bir yağmur damlasıyla nasıl da İrem bahçesine dönüştüğüne; küçük bir dokunuşla, yüreği çatlamış gönüllerin nasıl da inci ve mercana dönüştüğüne şahidiz her birimiz.

 

İncir çekirdeği/çekirdekleri boş değildir ve nasıl beslersen öyle büyür. Yaşamımızın her dakikasını bu idrak ile anlamlandırırsak karşımıza çok güzel hayat eseri ortaya çıkacaktır. Örneğin hayatımızı bir kitap olarak düşünürsek, o kitabın cümleleri,  hayat kitabının incir çekirdekleri gibi olurdu. Cümleler nasıl oluşursa, kendi kitabımızda o içerik ve kalitede oluşacaktır elbet. İyi, güzel, erdem, maruf, bilge taşıyan cümlelerden/olaylardan, iyi, güzel, erdem, maruf ve bilge bir yaşam çıkacaktır ortaya. Ya da tam tersi…

 Genelde, incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden bıraktı gitti diye şikâyet eder mutluluktan, niye bittiğini anlayamayanlar. Ayrıntılarımız bizim bütünümüzü oluşturur da bizler bunun pek farkına varamayız. Çok büyük hedeflerin gölgesinde kalan o incir çekirdeğini doldurmayan pratik yaşamın gerçekleri, aslında bizim bütünlüğümüzün ta kendisi değil midir?  

Hayat bir denge unsurudur. Ve bizler büyük işler başarmak için “Simurk Anka” olmaya çalışırken, bir türlü erişilmeyen “kızıl elmayı” hedeflerken, yanı başımızda ağlayan bir çocuğa, dalı kırılan bir fidana, karşıya geçirmemizi bekleyen bir ihtiyara, dua bekleyen bir ölmüşe, yanı başımızda asılı olduğu halde okunmayı bekleyen kitaba, saçımıza, avucumuza, toprağımıza, suyumuza damlayan yağmura, koklanmayı bekleyen bir çiçeğe, oynamayı bekleyen evdeki çocuklarımıza, sadece varlığıyla bile bize bir çınar gibi destek olan eşimize, annemize ve aslında her şeye o kadar uzak kaldık ki…  

Ya da Bunun tam tersi durumlarda, çok basit konulara, olaylara takılıp büyük ve ideal olanı göremeyenler, anlayamayanlar, küçük yaşayanlar, küçük düşünenlerin de küçük gölgeleri olduğunu unutmayalım. Yazıları silinmiş, kararmış, okunamaz hale gelmiş bir kitabın ne okuyana ne de yazarına bir faydası olabilir mi? 

Ve bizler, işte sonunda incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden birbirimize ayrı düştük. Nedir bizleri bu kadar acımasız duyarsız hale getiren? İncir çekirdeğinin içindeki ne ki? Yaşam şartları mı? Öteki mi? Dünya mı? Hırslar mı? Ne?  Bu soruların cevabını verirken sonrasında pişman olduğumuz, utandığımız sıkıldığımız, hatırlamak istemediğimiz olayların çekirdeğine inelim. İnelim ki geleceğimiz, incir çekirdeğini doldurmayan sebepler yüzünden kararmasın, mavisini yitirmesin manzaramız.  

Düşmanlık içimizden başka bir yerde değil. Kapkaçlar, namus cinayetleri, parçalanmış aileler, dolandırıcılık, savaş, siyasi kargaşa vs. hatta vurdumduymazlık, kindarlık ve hoşgörüsüzlüğü, neredeyse hayatımızın asıl hedefi ve kabulü yaptık. Kendi elleriyle annesini öldüren çocuklar, arkadaşının kafasını kesip kendini işlediği suçun günahında gizleyen katiller, zorbalar, eşkıyalar sardı ya sonunda dünyamızı. Küçük yürekler bir hiç yüzünden sürekli tartışır, bağırır, kavga eder duruma geldi. Hoşgörüsü olmayan bir toplumun en sonunda varacağı yer bir dipsiz kuyudan başkası değildir. Küçük şeyleri hayatının merkezinde, çevresinde, takıntılı bir hal yapıp, sürekli tartışıp, çabuk öfkelenip, tez parlayanlar, İbni Haldun’un deyimiyle, Hadarileşememiş Bedavet toplumlarından, kimliklerinden başkası değildir.            

İşte daha yeni yaşadık Mardin katliamını. Daha doğmamış bebeklere uzanan saikler, bu utanç ve trajedi dolu eylemlerini hangi ulvi gerçekler için yapmış olabilirler ki? Onlarca yetim çocuğun ızdırabının sebebi hangi yüce gayeler olabilir? Çok para, çok makam, çok arazi, çok kariyer, çok güç, çok iktidar mıdır yapılanların masumlaştırılmış sebebi? İşte kendi elimizle çevremize bozgunculuğu hâkim kıldık ve kan döktük, döküyoruz…             

 İpekten dokunuşuyla bizleri gecenin yaldızlı kanatlarına ve oradan sabahın nakışına ulaştıran da küçücük sebepler; bülbülleri gülden ayıran ve oradan çorak bir yalnızlığa sürükleyen de esasında küçücük sebeplerdir. 

İşte bu yüzden dünyaya sunulacak yeni bir medeniyetin girizgâhı için, iyi olan küçük şeyleri büyütelim.  Ve o güzel şeyler, tüm hayatımızı, çevremizi de güzelleştirsin. İncir çekirdeğini doldurmayan sebepleri ise, güneşte eriyen buzlar gibi hoşgörümüzde, sabrımızda, tahammüllümüzde eritip yok edelim… Yoksa, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük ve basit sebeplerin yerini bir gün biz alırız ve incir çekirdeğinin içinde viran oluruz. 

           

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir