YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU

YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU
Soğuk savaş döneminde, adına her ne kadar “dehşet dengesi” denmiş olsa da, dünya da bir denge oluşmuştu. Gerçekten de dehşet dengesiydi çünkü nükleer silah (ve mühimmat) dengesiydi. Sovyet bloku, dengeyi askeri merkezde kurmuştu, batı bloku askeri tahterevallinin öteki tarafında oturuyordu ama kendine başka bir tahterevalli daha yapmıştı. İktisadi ve siyasi alan… Hürriyet ve refah… Batı bloku bu tahterevallide yalnız oturuyordu. Herhangi bir alanda denge unsuru olmak mümkün hatta denge amili olmak ve dengeyi tayin etmek de mümkündü. Hangi alanda olursa olsun, dengeyi “kuvvete” dayalı olarak kuruyorsanız, esas dengeyi kaçırıyorsunuzdur, hayatın dengesini… Hayatı, kuvvet ile bir müddet etkileyebilir, yönlendirebilir, yönetebilirsiniz. Fakat hayatın tabii mecraları, havzaları, ihtiyaçları var. Elinizi sürekli yumruk halinde tutamazsınız, sıkılı yumruğun ömrü kısadır. Yemek bile yiyemezsiniz, birisini sevemezsiniz, bir şey üretemezsiniz ila ahir…
Sovyet bloku askeri alanda dengeyi sağlayabilmek, geri kalmamak, boşa düşmemek için sürekli o alana yatırım yaptı. Anlamadığı şey, hayatın toplam dengesini kuramadığı takdirde dengenin tarafı olarak kalma imkanının olmadığıydı. Hayat, dengeleri en az üç alanda, siyasi, iktisadi ve askeri alanlarda kurar. Birinde ilerleyebilir, dünya ile yarışabilir, öne de geçebilirsiniz. Fakat diğer alanlarda geri kalırsanız, rakiplerinizin sizi yıkmasına gerek kalmaz, siz kendi içinize çökersiniz. Askeri alandaki silah ve mühimmat yığınağı, hayatın diğer alanlarını korumak içindir, eğer hayatın diğer alanlarında koruyacak bir kıymet kalmamış veya üretilememişse, askeri alandaki gelişmişlik gerekçesini (hedefini) kaybediyor. Sovyetlerin askeri alanda yaptığı yığınak ve stok, yıkılmasını ve dağılmasını önleyemedi çünkü diğer alanlarda batı bloku arayı fersahlarca açmış ve Sovyetlerin denge kurması imkansızlaşmıştı. On binlerce nükleer başlıklı füzenin tetiğine dokunmadan mağlup oldu çünkü esas yarış başka bir kulvardaydı. Askeri denge, birinci ve ikinci dünya savaşlarının yaşandığı dönemin anlayışıydı ve Sovyetler o anlayışta takılıp kalmıştı.
Soğuk savaştaki dengenin unsurlarından biri olan Sovyet blokunun neden yıkıldığını biliyoruz. Sovyetler, hayatın dengesini kurmadan, dünya dengesine talip olmuştu. Oysa siyasi ve iktisadi hayat alanlarında rakip sadece yabancı ülkeler değil, aynı zamanda da kendi halkınız. Hürriyeti kısar, refahı artıramazsanız, halkınız, yabancı rakiplerinizden daha güçlü şekilde karşınıza çıkar. Bu durumda iki cephede mücadele etmek zorunda kalırsınız ki, içerideki cephe (kendi halkınız) zor olan kısmıdır. İçerideki cephede savaşı kazanan siyasi rejim misali, tarih laboratuvarında yoktur.
Şimdi, yeni denge simülasyonu yapılıyor. Rusya ile Çin’in oluşturduğu doğu bloku ile ABD ile AB’nin oluşturduğu batı bloku… Yeni mevziler kazılıyor, yeni cepheler teşkil ediliyor, yeni ittifaklar oluşturuluyor. Hızlı şekilde dünyanın jeo-stratejik haritası değişiyor.
*
Yeni denge kuruldu mu? Hayır. Yeni dengenin denemeleri (yani simülasyonları) yapılıyor. İttifaklar test ediliyor, sahalar tespit ediliyor, dinamikler kontrol ediliyor. Pekala nedir bunlar, yani kurulmaya çalışılan yeni güç dengesinin unsurları, kuvvetleri, havzaları, ittifakları nedir? Daha net sormak gerekirse; tarafların siyasi, iktisadi, askeri durumları nicedir?
Rusya, doksanlı yıllardaki dağınıklığını, çözülmüşlüğünü, iki binli yıllarda toparladı ve iktisadi alanda hızlı şekilde gelişmeye başladı. Sovyetlerden kalan silah ve mühimmat yığınağının ciddi bir kısmı kullanılabilir halde olduğu için, askeri alanda da iddia sahibi olma imkanına ve kuvvetine sahip. Siyasi alanda ise Sovyet dönemindeki baskıcı rejimi terk etmekle nispeten rahatladı ama batının siyasi müktesebatını kopyaladığı için dünyaya siyasi tekliflerde bulunma imkanını elde edemedi.
Çin uzun süre siyasi iddiada bulunmaksızın iktisadi hayata yoğunlaştı. Bu politikasının verimlerini de fazlasıyla aldı. Fakat dünyada iddia ve teklif sahibi olmak için, siyasi ve askeri alanda da güçlü olmak gerekiyordu. Son yıllarda dünyanın ikinci savunma bütçesine sahip olmakla askeri alandaki açığını kapatmaya çalıştığı görülüyor. Siyasi alanda ise kendi halkını bile ikna edecek bir projeksiyona sahip değil.
ABD, iktisadi alandaki gerilemeye rağmen hala dünyanın birinci ekonomisine sahiptir. Askeri alanda ise dünyanın en güçlü ülkesi olmaya devam ediyor. Siyasi alanda en rahat ülke olmaya devam ediyor ama dünyaya siyasi teklifte bulunma imkanını kaybetti. Çünkü dünyaya ihraç etmekten bahsettiği demokrasi ve insan hakları efsanesi, Irak ve Afganistan’da bitti. Yarım asırdır dünyayı sömürmesi, siyasi iddia ve tekliflerinin içini boşalttı.
Doğunun güç ekseni dünyaya siyasi teklifte bulunmanın fikri kaynaklarına sahip değil, batının güç ekseni ise siyasi tekliflerini o kadar istismar etti ki o imkanını kaybetti. Siyasi alanda her iki taraf da güçsüz halde ve dünya müthiş bir siyasi boşluk yaşıyor. Siyasi alanda iki tarafında birbirine üstünlüğü kalmadığı için denge, askeri ve iktisadi alanda kurulacak gibi görünüyor.
Siyasi alan, fikri alandır. Siyasi alan yoksa fikir yok, tefekkür yok, akıl yok, ahlak yok… Siyasi alan (yani fikir) yoksa, askeri alanda güçlenmek, delinin eline silah vermeye, iktisadi alanda güçlenmek, delinin eline altın vermeye benzer. Siyaset, “kıymet” üretir, ordu bu kıymeti korur, iktisat bu kıymeti üretmenin kaynağını temin eder. Siyaset yoksa “değer” yoktur, değer yoksa askeri ve iktisadi alandaki yığınak, kimin kimi vurduğunu bilmeksizin, bazen dost düşman ayrımı yapmaksızın, sağa sola ateş etmek gibidir. Siyasi hedef ve maksat olmadan çıkacak savaşın, nerede, ne zaman duracağı kestirilemez.
*
Problemin kaynağı belli… Batı… Bu gün doğu blokunu tesis etmeye çalışan güçler, batının kötü bir kopyası. İktisadi gelişmelerini kapitalizmi öğrendikten sonra gerçekleştirdiler. Bunun gibi hayatın tüm alanlarında, batıyı kopyaladılar. Doğu bloku dediğimiz ülkeler, batının, doğuda, ufak tefek makyaj farklılıklarıyla yeniden inşa edilmesidir. Doğunun bunu kabul etmesinin sığ sebebi ise, batıyla hesaplaşabilmek için ona benzemeye çalışmasıdır. Doğu, Batılılaştıkça batı ile rekabet etme imkanını elde ettiği son yarım asırlık dönemde, maddi kazançlarına mukabil ruhunu sattı ve bunu farketmedi.
Batı kültürünün dünyayı derinden etkilemesi, kurtuluşun, kalkınmanın, gelişmenin başka yolunun olmadığı vehmini üretti. Batının tesiri o kadar derindi ki, “objektif bilgi” haznesi zannedilen “pozitif bilimlere” bile batı kültürü nüfuz etmişti. “Batının bilim ve teknolojisini alalım, ahlak ve kültürünü almayalım” şeklinde özetlenen yaklaşım, epistemolojik kaygıları ortadan kaldırdı ve dünyayı batının açık alanı haline getirdi. Bu gün tüm dünya batıya karşı kurtuluş mücadelesi veriyor ama farkında olmadıkları durum, epistemolojik işgal altında bulunmalarıdır.
Epistemolojik işgal, bilginin, üretim sürecini, metodunu, hedefini tayin ediyor. Kullanım şeklini, kullanım maksadını tespit ediyor. Batının epistemolojik işgali devam ettiği müddetçe, doğu, kendi bünyesinde nesepsiz bir batı inşa ediyor. Nesepsiz bir batı çünkü batıyla hesaplaşarak bunu yapıyor. Dehşet bir tezat…
*
İnsanlık tarihindeki en büyük zayiat, birinci ve ikinci dünya savaşlarında meydana geldi. Bu savaşların bariz hususiyeti ise, batının iç savaşlarıydı, medeniyetler ve kültürler arası savaşlar değildi. Kültürel iç savaş olması sebebiyle, siyasi hedefleri yoktu, zira tarafların ana siyasi iklimi aynıydı, bakmayın siz faşizm, Nazizm, liberalizm, demokrasi gibi kavga malzemelerine. Bunların hepsi batı kültürünün ürünüdür. Kültürel iç savaş olması ve siyasi hedefler barındırmaması sebebiyle, kavganın maksadı sadece menfaatti. Sadece menfaate kilitlenen insan zihninin ne kadar vahşi olabileceğini gösterdi iki cihan harbi.
Şekillenmeye başlayan doğu blokunu oluşturan ülkeler, batının kötü bir epistemolojik kopyasıdır. Bu sebeple birbirinden farklı “siyasi manifesto” yayınlayamazlar. Zaten taraflar, özellikle de doğu bloku hiçbir siyasi manifesto yayınlama çabasına girmiyor. Çünkü yok… İşte tehlikeli olan durum bu… İki taraf da siyasi manifesto yayınlamadan mevzii kazıyor. Yani askerlerine, niye savaşmaları gerektiğini izah etme zahmetine bile katlanmıyorlar fakat onları cepheye sürüyorlar.
Birinci ve ikinci cihan harbindeki kültürel iç savaş, şimdi, batı ile adı “doğu” olan ama batının epistemolojik kopyası ile üretilen “diğer batı” arasında farklı bir kültürel iç savaş olarak tekrarlanacak gibi görünüyor. Bu çok kötü… Umumi manzara buysa, simülasyonu yapılan yeni denge, dünyayı talan etmek için kuruluyor. İnsanlığa hiçbir şey teklif etmeksizin, bir beyanname (manifesto) yayınlamaksızın, bir dünya görüşü ve hayat anlayışı sunmaksızın pozisyon alınıyor. Orta çağ Avrupa’sının talancı vahşileri gibi…
*
Kurulmakta olan yeni denge, insanlığa ve Müslümanlara hiçbir şey vadetmiyor, teklif etmiyor. Ne var ki yeni güç merkezleri, İslam coğrafyasının iki tarafından yer alıyor, tabii olarak hesaplaşma alanı da İslam coğrafyası… Dolayısıyla bize bir şey vadetmiyor ama kan ve gözyaşı, bomba ve yıkım, sürekli ihtilaf ve savaş yakın görünüyor.
Dünyanın merkezinde bulunan Ortadoğu, İslam coğrafyasının ve Müslümanların kalbini teşkil ediyor. Bu coğrafyada, Türkiye, İran ve Mısır’ın oluşturacağı üçgen, bölgeyi kontrol atlında tutabilir ve Müslümanlara yeni bir siyasi istikamet çizebilirdi. Mısır’ın devrim sürecini tamamlamamış olması, üçgenin üçüncü ayağını boşlukta bırakıyor. İran ise doğu bloku ile ittifakını tescil ve ilan etti, katil Esed’in yanında yer aldı. 1979 devriminden beri bağımsız olabilen İran, Suriye mevziini kaybetmemek için Müslümanların oluşturması muhtemel cepheyi terketti, kendini doğu blokuna teslim etti ve bağımsızlığını kaybetti.
Türkiye yirminci asır boyunca batı bloku içinde yer aldı. Siyasi, askeri ve iktisadi alanlarda batı ile kurduğu ilişki derinliği o kadar fazlaydı ki, bağımsızlık, ancak rüyalarımızda gördüğümüz bir fenomendi. Ta ki, 2002 yılındaki seçimlerle işbaşına gelen Akparti hükümetlerine kadar. Akparti hükümeti ile birlikte Türkiye, bağımsızlık sürecine yavaş yavaş girmişti. Görünen o ki, Suriye merkezli gelişmeler, Türkiye’nin bağımsızlık sürecini inkıtaa uğratacak.
Suriye’nin tepesinde oturan melun diktatör, hem Arap baharının önüne set çekti hem de İslam dünyasının kendine gelmesini engelledi. Bir karışlık diktatör bunu yapabilir miydi? Ne mümkün… Asıl ihaneti İran yaptı, katil diktatöre tam destek vermekle… İran’ın desteği ile birlikte dünya devlerini İslam coğrafyasına davet edecek süreç başladı. Böylece dünya, Suriye merkezinde yeni denge simülasyonunu yapma, yeni lokal dünya savaşı başlatma fırsatını buldu.
Ortadoğu ve İslam coğrafyası, yeni tesis edilmeye çalışılan dengenin istinat noktasıydı. Doğusunda ve batısındaki güç merkezlerinin oluşturacağı tahterevallinin merkez noktası olabilirdi. İslam dünyası, iki tarafında oluşan güçleri, kendi dünyasında dengeleyebilir, her iki taraftan faydalanabilir, her iki tarafı idare edebilirdi, kendi içinde yarılmasaydı. Şia tarihinde ilk defa devlet oldu, o devlet de İslam tarihindeki en büyük ihaneti gerçekleştirmek üzere.
Türkiye ve İran ittifakı Mısır’ında bir müddet sonra katılmasıyla, dünyanın iki ucundaki güç merkezlerini kendi coğrafyasında dengeleyebilirdi. Bunun için gerekli olan, yeni bir tefekkür mecrası, yeni bir medeniyet hamlesi, yeni bir siyasi manifesto idi. Türkiye hariciyesinin yakın zamana kadar ifade etmeye çalıştığı, hala dilini, üslubunu ve çerçevesini tam olarak çizemediği manifesto, hain Esed’in mağdur, mazlum, masum halkı katletmesine her türlü desteği veren İran tarafından kabul edilemezdi. İran, Suriye’deki zulme tam destek vermekle, insanlığa ve Müslümanlara hiçbir manifesto yayınlama niyeti olmadığını gösterdi. İran’ın bu tavrı, kendi bağımsızlığını bitirdiği gibi Türkiye bağımsızlık sürecini de inkıtaa uğrattı. İçinde bulunduğumuz çağın ve Müslümanların durumunun nezaketi hatırlanırsa, İran’ın tavrı, gerçekten İslam tarihinin en büyük ihanetidir.
Dünyadaki güç merkezleri belli oldu. Yeni denge simülasyonu yapılmaya başlandı. İran’ın takip ettiği siyaset sayesinde İslam ülkeleri yeni güç dengesinde birer tarafı tutacak ve devlerin ordusunda lejyonerlik yapacak. Böyle bir vasatta İran hangi hedefine ulaşmış olacak?
Çok kötü bir manzara… Türkiye, ne olursa olsun, mutlaka yeni dengeye sıkışmamalı, “üçüncü yolu” açmaya çalışmalı, bunun için (sesi ne kadar cılız çıkarsa çıksın) bir manifesto yayınlamalı, tüm faaliyetlerini bu manifestoya bağlı olarak gerçekleştirmelidir. Dünyanın buna ihtiyacı var. Ellerin tetikte olduğu bugünlerde sesi duyulmasa da, bunun tohumlarını atan ülke olmak bile büyük şeref.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir