YENİÇAĞIN İLK BÜYÜK İMTİHANI

YENİÇAĞIN İLK BÜYÜK İMTİHANI
Akparti ülkede üst üste üç genel seçim, iki mahalli seçim, iki de referandum kazandı. Başarılarıyla birlikte oyları da sürekli artan bir grafik çizdi. Ülkenin iktisadını sağlam bir zemine oturttu, buradan aldığı güçle silahlı ve silahsız vesayetin hesabını gördü. İki bin onlu yıllara geldiğinde içeride yeterince yerleşmiş, güçlenmiş ve kökleşmiş olarak hariciyeye yöneldi. İçerideki pislikleri temizleyinceye kadar dışarıdaki pisliklerle kavga etmeyen Akparti, içeriyi güçlendirdikten sonra dışarıya dönük hamleler yapmaya başladı.

Allah’ın takdiri, bu demde Arap dünyası patladı. Kağıttan kaplan gibi Arap diktatörler arka arkaya devrilmeye başladı, Tunus, Mısır, Libya, Yemen… Yapılan seçimlerden Müslümanlar galip çıktı ve iktidara geldi. Ne kadar güzeldi.

Ne var ki fazla sürmedi, devrim dalgası önce Suriye’de hain ve katil Şii sürüleri tarafından durduruldu. Sonra Mısır’da darbe oldu, Tunus da neredeyse Mısır’ın akıbetine uğruyordu. Katar’da ise sessiz darbe yapıldı ve iktidar tekrar ABD, İsrail safına geçti. Sonunda sıra Türkiye’ye geldi, ümmetin karargahını kuşattılar ve şiddetli dalgalar halinde saldırmaya başladılar.

Ümitleri kırılanlar oldu, cesaretleri tükenenler oldu, imanları sarsılanlar oldu. Neticede ilk dalganın (Arap baharının) “fecr-i kazip olduğu anlaşıldı. Müslümanlardan başka herkes buna sevindi, sevinenlerin içinde Müslüman olduklarını söyleyenler de vardı, Şiiler gibi, Fethullahçılar gibi…

Müslümanlar, Allah Azze ve Celle’ye nasıl iman ediyorlarsa, aynı o şekilde itimat da etmeliler. Unutmamak gerekir ki, Asr-ı Saadetin Medine devri de böyle olmuştu. Hatırlayın, önce Bedir’de şanlı bir zafer kazanmıştık, sonra Uhud’da hüzünlü bir mağlubiyetle karşılaşmıştık. Daha ağır olanı ise Medine kuşatmasıydı… Dört bir taraftan kuşatılmıştık Hendek savaşında, nefes alacak bir koridorumuz bile kalmamıştı. Maddi ölçülerle çok zayıftık, hiç müttefikimiz yoktu ve kuşatma altındaydık. Üstelik Medine’deki bazıları da bizi arkadan vurmak için düşmanla anlaşmış ve akitlerine ihanet etmişlerdi.

Benzemiyor mu? Önce Bedir’de zafer kazanmıştık yani Türkiye’de, Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da zaferler kazanmıştık. Sonra Uhud’da mağlup olduk, yani Suriye’de zaferi hala kazanamadık, Mısır’da askerin darbesine maruz kaldık ve yenildik. Sonra Medine kuşatıldı, yani karargah kuşatıldı, yani sıra Türkiye’ye geldi. Felaket bir kuşatmaya düştük, kuşatmayı yarmaya çalışırken, (Medine’deki hainler gibi) içimizdeki bazılarının akitlerini yırttığını ve ihanet ettiklerini gördük. Dışarıdan dalga dalga üzerimize gelirken kafirler, içimizdeki hainlerle uğraşmak zorunda kaldık. Ne tevafuktur ki, Medine’de de Yahudiler ihanet etmişti, ümmetin şimdiki karargahının kuşatmasında da Yahudilerin tetikçileri ihanet etti.

Medine kuşatmasını (Hendek savaşını) iyi hatırlayın. Arabistan kıtasında o zamana kadar ender görülen büyük bir ordu teşkil edilmişti. Müşrik ordusu komutanları, ordunun büyüklüğüne bakıp kibirleniyorlardı. Şimdiki ABD ve İsrail’in kendi teknolojilerine, ordularına bakıp da kendilerini yeryüzü tanrısı zannettikleri gibi… Müşrik ordusunun büyüklüğüne bakan başkaları da vardı Medine’de, onlar Yahudilerdi. Yahudiler, müşrik ordusunun büyüklüğünü görünce, ihaneti strateji zannettiler. Arkadan vurdular Müslümanları… Ama bilmedikleri bir şey vardı, Allah’ı arkadan vuramazlardı.

Fethullahçılar, ümmetin karargahının en zor anında, kafirlerle birlikte “büyük strateji” geliştirdiler. Kafirlerin güçlü olması, kafalarındaki ihanet mefhumunun tarifini değiştirdi ve adına strateji dediler, aynı İran’ın ve Şiilerin Suriye’deki katliamlarını İsrail karşısı strateji olarak anlatma ahmaklığında olduğu gibi…

Medine kuşatması başladı, bu defa hendekler dışarıdan kazılıyor, içeride ölelim diye. Ve içerideki hainlerde ortaya çıktı, en beklemediğimiz anda en beklemediğimiz ihaneti gördük. Medine direnmeli, Medine ayakta kalmalı. Medine direnebilirse, saflaşacak, berraklaşacak, arınacak. Çünkü hainler ortaya çıktı, Türkiye’de Fethullahçılar, Mısır’da selefiler, Suriye’de Şiiler ila ahir… “Sabredenlerle sabretmeyenleri ayrıştıracak” hadiseler yaşanıyor, unutulmamalıdır ki sabredenlere ilahi müjde var.

Yeniçağın başında, ümmetin yeniden doğuş sancılarını yaşadığı bugünlerde, doktor kisvesiyle içimize sızmış katillerin, doğumu, “cenin-i sakıt” haline getirme projelerini görmemiz gerekiyordu. Hainlerin, münafıkların, gizli oryantalistlerin deşifre olması şart… Artık belli oldu ki ümmet yeniden doğacak, şimdi mesele, doğumu gerçekleştirecek emniyetli bir karargah lazım. Ve tabii ki o karargahın temiz olması, temizlenmesi hayati ehemmiyet arzediyor. Mikropları teşhis etmek, onları yok etmek, kanalizasyona salıvermek lazım.

*
İktidar gibi baş döndürücü bir cazibe merkezini on iki yıldır elinde tutan Akparti, yolsuzluk gibi virüslere iyi dayandı. Bu kadar uzun süre, bu kadar güçlü şekilde iktidarda kalan bir partinin yolsuzluk virüsüne bu kadar dayanması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir apartman yönetiminde bile, üç kuruşa tamah eden (yolsuzluk yapan) insanların yaşadığı bir ülkede, bu kadar süre ve bu kadar güçlü şekilde iktidarda kalan Akparti mensuplarının yolsuzluğa bulaşmadığını söylemek tabii ki kabil değil. Yolsuzluğa dayandığından bahsederken, bu virüsle sürekli mücadele edildiğini söylüyoruz, yoksa yolsuzluk yapan insanların olmadığını değil.

Mesele Tayyip Erdoğan’ın yolsuzlukla mücadele edip etmediğidir. Yolsuzlukla mücadele ettiğinden, ona göz yummadığından emin olduğumuz bir liderlik sözkonusuysa, parti ve hükümet bünyesinde yolsuzluk vakalarının yaşanmış olması çok önemli değil. Çünkü iktidar ile yolsuzluk kan kardeşidir, önemli olan iktidarın tepesindeki çelik çekirdeğin buna karşı teyakkuzda olmasıdır.

Türkiye’ye ve Akparti hükümetine karşı milletlerarası operasyonların başladığı dönem, hükümetin, Mısır’da darbeye karşı çıktığı ve Müslümanlara (İhvana) yardım ettiği, İsrail’e karşı milletlerarası mücadele başlattığı ve Filistin’e destek olduğu, Suriye’de Şii hainlere karşı muhalefeti tuttuğu, Arakan’dan Somali’ye kadar geniş bir coğrafyada Müslümanlara ve mazlumlara yardım elini uzattığı bir süreçtir. İsrail ve ABD ile iyi ilişkilerinin sürdüğü ilk iktidar yıllarında böyle bir operasyonun yapılmaması, buna mukabil Türkiye’nin bölgede ve dünyada tarihi misyonunu tekrar üstlendiği zamanda bu operasyonun başlaması, hükümetin doğru yolda olduğunu gösterir.

Tarihi misyonuna sahip çıkan Türkiye’ye karşı operasyon yapacak milletlerarası çok sayıda güç merkezi bulunduğu malum. Burada dikkat çekici olan nokta, milletlerarası çetenin içeride tetikçiliğini yapacak bir güç merkezinin kalmamasıdır. Fethullah Gülen cemaati, İsrail ve ABD’nin ülke içindeki “uyuyan hücresi” idi ve operasyonun içerideki son güç merkeziydi. Son operasyon, İsrail ve ABD’nin, “uyuyan hücre”sini uyandırıp deşifre etme pahasına cepheye sürmesini gerektirecek kadar mühimdir. Bu operasyonun “yolsuzluk” kisvesi altında yapılmış olması temel özelliğini değiştirmemektedir. İsrail ve ABD, bu ülkedeki yolsuzlukla mücadele edecek sadece dünyada değil kainattaki son devletlerdir. Bu sebeple, operasyon İsrail mührünü taşıyorsa, yolsuzluk soruşturması bizzat yolsuzluğun kendisidir.

Türkiye’deki Müslümanlar, son saldırıyı, hainleri deşifre etmesi bakımından nimet bilmeli, ümmetin karargahını muhafaza etmeli, bu vesileyle hem hainlerden hem de yolsuzluk yapanlar varsa onlardan arınmış olmayı Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin bir ihsanı olarak görmelidir. Böyle görmeli ve dayanmalıdır. Dayanmalıdır çünkü bu son büyük taarruzdur, bu taarruzu da atlattığında “fecr-i sadık” doğacak, gün aydınlanacak, ümmetin karargahı tahkim edilecektir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir