YENİLMİŞ BİR BEDENDE YENİLMEMİŞ BİR BİLİNÇ: MAVİ

Uçsuz bucaksız dalgalanan bembeyaz yelkenlere maşuk olmuş denizin ve uçurtmalar uçurur gibi her başımızı kaldırdığımızda hafifleten göğün mavisini alıp götürdüler bir gün ansızın. Her yanımızın kararmaya başladığı bir mutsuz bilincin sonrasında bir rivayet dolaşıyor işte, idamına dair mavinin. Sadece bir rivayet olmalı… Yoksa kim nerede görmüş ki mavinin nefessiz kaldığını?

          Mavinin uzun bir zamandır sökülüp alındığından beri, biz şimdi ilk susmayı öğrendik, sonrasında ise susturmayı… Ölümcül bir sessizliği gömdük, suskunluğa gömüldük her gün.  En diri sözcükleri musalla taşında yüreğimize kefenledik.

          Her bir zavallılığın küstahlaşan ilmiğinde, gökyüzü kana bulanarak bekliyor artık. Ama zannetme sakın mavinin yasında gözlerimiz kana çalıyor… Bazılarımız bir umut yitimi yaşarken, işte birbirimizin cellâdı oluverdik, yaşamımız bağlıyken mavinin bilinciyle birbirine.

          Kafa derimizi yüzmeden bilincimizi yüzmeye geldiklerini kim nereden bilecekti? Nereden bilecektik görünüşte bizden biri gibi olup, bedenimizden öte ruhumuzdan başlayarak bizi yanmış odun gibi yeşilinden koparacaklarını?     

          Yenilmiş bir bedende yenilmemiş bir bilincin dem olmuş kıvamında bir varlıkta yer alan iki ayrı duruşun diyalektiği gibidir bazen yaşam… İnsanın var oluş durumuyla ilgili yaşamsal/kimliksel bir problemi gösteren bir ifadedir yenilmiş bir bedende yenilmemiş bir bilincin dem oluşu. 

           Sadece bedenin özgür kaldığı bu İçinde yaşadığımız çağın koşullarında, siyasette, iktisatta, toplumsal, bireysel ve kurumsal ilişkilerde, pratik dünyanın biteviye kolaylaştıran her tülü gelişimine rağmen, insanın yüz yüze geldiği veya içine sürüklendiği çıkmaz durumun paradoksal portresidir bilincin esareti.

          Dolayısıyla, YENİLMİŞ BİR BEDENDE YENİLMEMİŞ BİR BİLİNÇ,  insan varlığının, bugün içinde bulunduğu çıkmaz durumunun, beden ve ruh bütününde insanın asıl meselesi olduğunu gören bir bilinci dile getirmektedir. Bu idrak durumu, insana, insanın çağımızdaki var oluş durumuyla ilgili hakikatlerinin keşfini yapmayı yüklemekte ve ona bedensel bir değer atfetmenin ötesinde bir yer biçmektedir.
      Hayaller, ütopyalar ve kocaman bir dünya karşısında Nietzsche: “Seni övdükleri sürece şuna her zaman inan ki, henüz kendi yolunda değil, başkalarının yolundasın.” der. Bedenlerimizin biteviye şiştiği, semirdiği anlarda, ruhun bilinci öyle cılız, öyle aç kaldı ki, kendimizi yeniden saf kimliğe döndürecek kelama dimağımız yabancı kaldı.
     Her şeye rağmen, özgün varlığını ve yenilgisini tanımaya ve anlamaya çalışan, bu çaba içinde sahip olduğu bütün hasletlerini de ortaya koyan, dörtnala koşan atlar gibi yorgunluğu unutan, çalıştıkça hafifleyen, en güzel söz için yeni bir dil üreten, erdem,  irade ve cesaretle, azim ve inatla çırpınırken kendini baştan dönüştüren, bir daussıla idealinde cennetini düşlerken kaybettiği mavisini, sesini, sözünü, nazarını, manzarasını yeniden üreten, cüz-i iradesiyle külli iradeye ram olmuş bir bilincin sahipleriyiz esasında bizler. Beni dönüştürerek, benlik olup bilince erdiğimizde, dünyanın ötelere açılan penceresinden cennetin saf insanını göreceğiz elbette.  

           Üzerinde yeşerip doğrulduğumuz toprak, mavisini iliklerimize kadar kuşandığımız gökyüzü, yüreklerimizden tutup kaldırırken, yenilmemiş bir bilincin sahipleri şehrin betonlaşmış yozlaşmışlığında, binalar arasından sızan cennetin mavisinde, tuba ağaçlarını yeşertirdi. Her bir yağmur damlası cennete düşen ilk damla gibi bereketliydi, candı, canandı bize… Maviye savrulan her bir kılıç kendi kendini köreltirdi bir ermişin fırtınalar öncesi sessizliğinde.

          Hani, kuru, bayağı ve pazarlıklı akıl ehli, mavinin özgürlüğünde, varlığın ve yokluğun sahibine açılan sonsuzluk kapılarında yeniden hayat bulur, aşk ehline dönüşürdü ya ince bir çizgide. 

          İşte bu yüzden, farkında olan, farkındalığı olan bir bilinç halindeysen, haydi gir sen de safların arasındaki boşluklara ve dokun özgürlüğün, cesaretin, aşkın, aşkınlığın, sorumluluğun söcüklerine…

          Albenisini iliklerine kadar hissettiğin yaşamın hayali ve gerçeği olan mavisi karşısında, simsiyah bir yüze ve kararmış bir umuda dönmesin artık varlık bilincin. 

         Hatıla bir geçmişini! Mangalda kül bırakmıyorduk ya hiç birimiz. Bazılarımız ekranlarda, bazılarımız kurulduğu köşelerinde, bazılarımız da meydanlarda benden başkası tufan derken, şimdilerde mavsini yitirmiş yaşayanların korkaklığı ve amaçsızlığı sayesinde, rüyası olmayan uykular, hayali tükenen yaşamlar, mavisi olmayan özgürlükler, suyu kuruyan nehirler, ardından gökkuşağı çıkmayan yağmurlar, bülbülü ötmeyen güller, yıldızı parlamayan geceler, bireyi olmayan kalabalıklar, sevgisi kalmayan evlilikler, adaleti inandırmayan iktidarlar, vicdanı tükenmiş kalpler, ahlakı kuşanmayan isyanlar, salih olmayan ameller, zikri anmayan gönüller ve ruhunun mavisini kaybetmiş bedenler, homurdanan devler gibi neşvünema buldu iklimlerimizde.

         Bütün düz çizgilerin, eğikleşerek kavis çizmeye başladığında ürperdik ilkin. Önce dışımız değişti ve görünüşte başkası olduk, eğreti ve şuh sözler takındık dilimize. Sonra yetmedi, gün geldi ve içimize de bir maske taktık. Hemen temizledik içimizde bizi rahatsız eden dertlenmeleri. Yerimizi sağlam kılmak için Nabza göre şerbet dedik. En acıyan yanlarımızı kesip attık, kalmadı hatıraları bile. Yenidünya düzeni dedik ve hemen ayak uydurduk değişen dünyayla içimizi dışımızı da değiştirmeye. Bu hızın kalbimizi karattığını, başımızı döndürdüğünü fark edemedik bile. Eski dostları sildik birer birer defterden. Suya sabuna dokunmayan, içimizi okşayan yeni yeni arkadaşlar bulduk kendimize. Zenginleştikçe fakirden, fakirlikten kaçtık, diplomalarımız arttıkça ariflerden koptuk, boynu bükük, eğik ve her an her şeyi kabule yakın oldukça mavimizi yitirdik. Mavinin ölümü bizim ölümümüz oldu ya sonunda.

          Maviyi okşayıp gelen ışık iliklerimize kadar ışıldıyorken, bizler şimdilerde hayatın hangi yakasında koşuyoruz? Kalabalıklar içinde özne olan insanı görmeden yaşayarak, yaşadığımız hayatın mahkemesinden ve şahitliğinden kurtulacağımızı sanıyorsak en büyük yanılgı içinde olduğumuzu bilmeliyiz. İnsandan daha doğrusu mavisini yitiren insandan kaçmak ya da görmezden gelmek bize hiçbir şeref katmayacaktır. Karanlık, boş, soğuk, renksiz, duygusuz, mavisiz yaşamak adı konulmamış bir esaretin ta kendisidir esasen…

          Okunduğunda acısını, hüznünü, sevincini ta yüreğinde hissettiren canlı, kanlı, nefesi nefesimizde, ayak sesleri hemen dibimizde, bakışları beynimizin en kör noktasını titreten, ezelden var olan bir öykü yazacağız her birimiz.  

         Eski dünyaya, yeni dünyaya, acıyan, yalnızlaşan, kimsesiz kalan, üşüyen ruhlara kurban kulluğunda yalak olsun diye avuçlarımızda biriktirdiğimiz bütün dualarımızı emanet vereceğiz… Kerbela yangınında ıslanan yanakların beninde, ölüm doğuran esmer gökyüzüne, mavinin yeni bir isyanını kuşanan saf özgürlüğü süreceğiz.

           Rüzgâr esince eteklerini açarak, ahdi en taze olan yağmura kucak açan topraklar gibi, gökyüzünün saflaşmış en taze mavisini, gözbebeklerimizde yeni bir uyanışın sabahı olarak kendimize doğuracağız. Yenilmiş bedenin dumanları henüz tüterken, yepyeni bir Büşra’da Azra olan Meryem temizliğinde yenilmemiş bir bilinçle sabahın aydınlığını, göğün cennet mavisini bedenimize ruh yapacağız ve kıracağız bilincin konulduğu tüm musalla taşlarını… 

       Nihayetinde yenilmiş bir bedene sahip olsa da, mavinin ülküsünde bilincini diri tutmayı başarmış erdem sahibi bilgeler kendini yeniden üretecektir… 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir