YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…
İslamcılık tartışmaları devam ederken, dil bahsi ile ilgili birkaç yazı yazmıştık. Tekrara düşme tehlikesini de göze alarak meseleyi yeniden gündemimize alma ihtiyacı hissettik. Dil bahsini, hem ehemmiyetine binaen hem de tekrara düşme tehlikesini azaltmak çabasıyla, birkaç konu ile birlikte tetkik etmekte fayda görüyoruz. Dil, akıl, tefekkür…
Lisan, aklın bünyesinin oluştuğu, varlığını devam ettirdiği, faaliyetlerini gerçekleştirdiği zihni havzanın altyapısını oluşturur. Akıl, bünyesini oluşturduğu bu havzada ve havzadaki malzemelerle tefekkür faaliyetini gerçekleştirebilir. Bu cihetle lisan (dil değil), hem aklın kaynaklarından birisi hem de tefekkürün…
Lisan, bir ülkede (veya bir milletin tamamında) kullanılan müşterek lügattir. Bu manada lisan, o ülkenin toplam fikir, ilim, sanat ve sair tüm nazari üretimlerinin ve tatbiki verim ve tecrübelerinin havzasıdır. Bu havza, o ülkede üretilen akıl bünyesinin kodlarını ve tefekkür faaliyetinin usulünü de tayin eder.
*
Aklın bünyesini oluşturan lisan havzası, onun nasıl çalışacağını, nasıl anlayacağını tayin ediyor hatta nelerle ilgilenmesi gerektiğine kadar belirliyor. Akıl, bir taraftan bünyesinin kodlarını lisan havzasından alıyor diğer taraftan tefekkür faaliyeti için mana ve suret ihtiyacını da lisan havzasından karşılıyor. Akıl, kendini oluşturan, üreten, şekillendiren lisan havzasını (ufkunu) aşamadığı gibi, o havzanın malzemeleri üzerinde de ciddi iş ve işlemler yapamıyor, yeni mefhumlar üretemiyor, manalara yeni suretler geliştiremiyor.
Türkiye seksen yıldır devam eden Kemalist siyasi rejim, alfabemizi ve lisanımızı değiştirip işgal ettiği gibi, kendi “ideolojik dilini” piyasaya zerketti. Daha vahim olan ise, çok daha derinlere nüfuz etmesi, aklımızı, aklımızın bünyesini, bünyenin faaliyet usullerini işgal etmiş olmasıydı. Ortaya çıkan akıl terkibi, İslam’a muhatap olacak, İslam’ı anlayacak, İslam’ı anlatacak, İslam’ı tatbik edecek bir bünyeden ve kudretten mahrum. Bu sebepledir ki bir türlü İslam’a muhatap olacak “Akl-ı Selim” inşa edilemiyor, inşa edilmesi bir tarafa tarifi bile yapılamıyor.
Müslümanlar “akıllı” olduklarını düşünüyor, zaten hiç kimse aklı olmadığını, aklının zafiyet içinde olduğunu kabul etmeye yanaşmıyor. Her insan (ve her Müslüman) tabii ki akıllı lakin sahip olduğu aklın ne olduğunu, kimin (hangi kültürün) aklı olduğunu düşünmüyor, dert etmiyor. Yirmi otuz yıllık (akademisyenler kırk yıllık) pozitif eğitimden geçiyor ve o anlayış ve kültürün akıl formunu kuşanıyor, bundan sonra bir anda Kur’an-ı Kerim (o da mealinden) okumaya başlıyor, hiçbir problem yokmuş gibi o akılla (pozitif akılla) anladığını zannediyor.
İslam’ın, insanı, bulduğunda “olduğu hal üzere” muhatap almasından cesaretle, “oldukları hal” ile İslam’a muhatap olabileceğini zannediyor Müslümanlar. “Oldukları hali” değiştirmeden, İslam’ın kendilerinden hiçbir şey istemediği vehmi ile hoyrat, patavatsız ve hassasiyetsiz şekilde temel meselelere saldırıyorlar. İslam’ın Müslümanlardan istediği işlerin, ameli-tatbiki bazı davranışlar, hareketler, faaliyetler olduğunu zannı derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Oysa İslam, muhatabından önce (ilk olarak) iman talep eder, imandan sonraki ilk talebi ise, “akl-ı selim” inşasıdır. İslam, insanı bulduğu hal üzere muhatap alır ama insanın (Müslümanın) kendine muhatap olması için, “akl-ı selimi” şart koşar. Akl-ı Selim inşa edilmelidir ki iki taraflı muhatap olma (birbirine muhatap olabilme) imkanı meydana gelsin.
*
Müslümanlar İslam’ı, İslami Dünya Görüşünü, İslam’ın herhangi bir konusunu, hususiyetle de temel bahislerini konuşurken, tartışırken, anlamaya ve anlatmaya çalışırken, Türkiye’deki seksen yıllık siyasi rejimin ürettiği lisanı, o lisanın resmi lügati olan TDK sözlüğünü kullanamazlar. Bunu yapmaya çalışırlarsa tüm iddialarından vazgeçmiş olurlar. Mehmet Akif merhumun, “Asrın idrakine söyletme” meselesine gelir dayanır, bunu ne zamandan beri kabul ediyoruz ki…
TDK’nun sözlüğü, ülkenin müşterek lisanının resmi kaynağı olmak bakımından, günlük hayat için referans olabilir, günlük meselelerin idrak ve izahı için kullanılacak lisanın lügati de olabilir. Buna mukabil İslam’ın temel meselelerini o lügat ile idrak ve ifade etmeye başladığımız andan itibaren Kemalist devrimlerin tamamını kabul etmiş oluruz. Tamam, niyet olarak böyle değil lakin idrak ve ifade bahsinde böyle değil midir?
Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim ile başlayan, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye ile devam eden, Ulum-i İslamiye ile kültür ve medeniyet çapında yaygınlaşan İslam’ın diline bigane kalamazlar. İslam’ın lisanı Arapçadır, dili değil… İslam’ın dili, Arap lisan havzasında inşa edilen hususi bir dildir, bu dilin inşa faaliyeti ilk vahiyden itibaren başlamıştır.
İslam’ın dili, Arap lisanı gibi dünya lisanlarının en hacimlisine bile sığmamış, onu geliştirmiş, değiştirmiş, kelimelere yeni mana ve muhteva zerketmiş, zaman içinde ıstılahlar inşa etmiştir. Arapça lisan havzasına sığmayan İslam’ın muhteva yekunu, Cumhuriyet Türkiye’sinin nesepsiz, kıytırık, ucube lisan çerçevesine mi sığacak? Aman dikkat, aman dikkat…
Cumhuriyet Türkiye’sinin resmi lisanından hiçbir alanda “dil” üretilemez, üretilememiştir. Herhangi bir dünya görüşünün dilini üretmek bir tarafa, herhangi bir teknik dil bile üretilememiştir. Mesela herhangi bir bilim dalının dili, mesela bir tıp dili, mesela daha küçük çaplı bir bilgisayar dili üretilememiştir. Bu kadar kısır, sığ ve hacimsiz bir resmi lisana İslam’ın mana yekununu boca etme çabası, okyanusu bardağa doldurma teşebbüsünden başka bir şey değil. Aman dikkat…
Müslümanların İslam’ı anlamakta zorlanmaları, farklı ve birbirine zıt anlayışlara savrulmaları, hatta birbirlerini bile anlamamaları, “dil bahsi” ile ilgilidir. Bu o kadar sarih bir duruma işaret etmektedir ki, iki adet Kur’an-ı Kerim “meali” alıp okuyan meselenin derinliğini ve ciddiyetini anlar. Tek olan ve kıyamete kadar muhafaza edilecek olan Kur’an-ı Kerim, “meal” çalışmalarıyla (Allah muhafaza) çoğaltılmaktadır. Üç kuruşluk Arap lisanı (İslam’ın dili değil) bilen, hoyratça meal yazmaya çalışıyor, meal yazma sebebi de diğer mealleri beğenmemek… Adamın meal yazma sebebi, meal yazmayı değil, meal yazmamayı gerektiriyor aslında fakat tersinden anlıyor. Beğenmediği meallere bakıp kendi başka bir meal yazıyor, “başka bir meal”, yani tek olanı çoğaltıyor. Mealleri beğenmemek, meal yazmaya karşı mücadele etmeyi gerektirirken, kendisi de “beğenilmeyen” meallerden birini yazıyor. Kendince doğru bir iş yapıyor ama farkında değil ki kendi meali de başkaları tarafından beğenilmiyor. Kendinin mealini beğenmeyen başkaları da yeni meal yazmaya başlıyor, böylece tek olan geometrik şekilde (Allah muhafaza) çoğaltılıyor çünkü her meal, öncekilerden farklı yazılıyor. Meal yazanların hepsi Kur’an-ı Kerim’in yanlış anlaşıldığından bahisle öyle bir teşebbüste bulunuyor ama anlamadığının Kur’an-ı Kerim değil “dil bahsi” olduğunu farketmiyor. “Dil bahsini” anlamamış birisi, lisan bilgisine dayanarak meal yazıyor, tefekkürde bu kadar sığ olan bir adamın, değil Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmesi (ki tercüme zaten muhal) bir şiir bile tercüme etmesi kabil değil. Ama adam sadece Kur’an-ı Kerim ile meşgul, ona ulaşmayı mümkün kılacak usul, yol, vasıta, malzeme ile ilgilenmiyor, bu sebeple dil bahsini merak bile etmiyor. En basit bir metni bile okumak ve anlamak için ilk şartın lisan, sonraki şartın “dil” olduğunu farketmemiş biri, sadece ilmihal kitapları okuma seviyesine sahiptir ama bunu anlatmak tabii ki mümkün olmuyor.
Kemalist siyasi rejimin oluşturduğu resmi lisanın lügati ile Kur’an-ı Kerim meali yazıyorlar. Resmi lisan ile şiir bile yazılamazken, adam “iddialı meal” yazıyor, bu arada üç kuruşluk anlayışını meal ile piyasaya sunduğunu, başkalarıyla fikri tartışmasını (ne fikir ama) Kur’an-ı Kerim üzerinden yaptığını, dahası Kur’an-ı Kerim’i (haşa) vasıta olarak kullandığını kendisi de farketmiyor.
*
Lisan bizim değil, “dil” bizim değil, akıl bizim değil… Bütün bunlara rağmen iddialarımız kainat çapında… Müthiş bir çöküş…
Fikir tartışması yaptığımızı zannediyoruz, oysa farkına varmadan dil tartışması yapıyoruz, durumun farkına varmadığımız için de fikir tartışmamız, “sen beni anlamadın”, “yok canım sen anlatamadın”, “hayır asıl sen beni anlamadın” türünden, sıhhatli kulaklarla “sağırlar diyaloğu” yaşıyoruz.
Fikir tartışması yaptığımızı zannediyoruz, aslında iste farklı akıl terkiplerini tartışıyoruz. Akıl bahsi tartışma gündemimizde hiç olmadığı, buna mukabil herkesin aklının aynı olduğu vehmine sahip olduğumuz için, tartışmanın ne olduğunu bilmeden, birbirimizi itham edip duruyoruz.
Daha ne söyleyelim…

Share Button

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…” üzerine bir düşünce

  1. TDK sözlüğünü, yani resmi ideolojik sözlüğü dayanak alarak temel meselelerimizin altından kalkamayacağımız doğru,yerinde bir tespit.
    Hatırlarsanız bu kurumun önceki basım sözlüklerinden birinde Türk ve Kürt kavramlarının bir izahı vardı ki, evlere şenlik.

    Madem konu dil bahsi, ben de buradan sayın yazara bir eleştiri getireyim. Tamam , fikir yazısı ve sanat yazısı ayrı mecralarda yürür, birbirlerinden farklıdır. Sizin yazınız bir fikir yazısı. Ama ifade ediş biçimi daha estetik ve edebi olabilir zannımca.
    Mesela sözcük tasarrufu yaparak, anlatımı fazla kelimelerden arındırararak… Daha az sözcük kullanarak da meramınızı etkili biçimde anlatabileceğinizi düşünüyorum.
    Eh, dilin kemiği yok, müşteri daima haklıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir