YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU
Yirminci asırda İslam alemi bilgi üretemedi, bilgi üretmek bir tarafa kendi kaynaklarına ulaşamaz hale geldi. Batı dünyası ise, felsefenin krize girmesiyle birlikte (ve tabii ki dünyada bilgi üreten kültür havzalarının da kalmamasıyla) bilgi üretimine yöneldi. Felsefenin krize girmesinin en büyük sebepleri, bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıydı, her bilim alanı felsefeden ayrılırken kendi alanında hızlı bir bilgi üretimine yöneldi ama aynı zamanda felsefenin içini boşalttı. Yirminci asır batı için tefekkürün öldüğü ama bilimin sultan olduğu bir çağdı. Tefekkürsüz ilim, mihveri olmayan bilgi üretimini hızlandırır, bununla birlikte de tefekkürü katleder.
Sayısız bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıyla birlikte müthiş bir hızla başlayan bilgi üretimi, merkezi bir anlayıştan uzaklaştığı için “bilgi kaosu” meydana getirdi. Batı, bilgi üretmekteki maharetini, sadece bilgi “üretmek” için kullandı. Merkezi mimarisi olmayan bir bilgiyi kutsadılar ve o kutsalı sadece kendilerinin üretebildiğine inandıkları için de dünyanın kendilerini “kıble” haline getirmesini istediler. Kültür emperyalizmiyle bunu da ciddi manada başardılar.
Bilgi kaosu, her alanda nispetsiz, mesnetsiz, mihversiz bilgi üretilmesiyle ortaya çıktı. Her alanda çok sayıda ve çok çeşitte bilgi üretildi, bunlarla hem tez hem de antitezi ördüler. Hatta bir tez için birkaç tane antitez ürettiler. Dünya batının müktesebatına bakınca, tezin de antitezin de orada olduğunu, batının tüm insanlık için bilgi ve düşünce ürettiğini zannetti. Bu hali gören insan zihni ve aklı, düşünmek yerine batıdan bilgi ve düşünce seçti. Malum misaldir, önce kapitalizmi üretti, sonra antitezi olan sosyalizmi, dünyada yirminci asır boyunca ya kapitalist oldu ya da sosyalist. Oysa her iki iktisadi telakki de, hayatın kaynaklarını ve altyapısını iktisatta aramak bakımından aynıydı, bunu göremeyenler batının ufkunda boğuldu, o kadar ki kapitalist-sosyalist mücadelenin insanlığa yirminci yüzyıl boyunca can maliyeti yüz milyonu aştı.
İslam, kapitalizme veya sosyalizme karşı değil, İslam, hayatın altyapısının ve kaynağının iktisat olmasına karşıdır, bu kadar derinleşemeyenler ya anti-kapitalist ya da anti-sosyalist oldular. Oysa anti-kapitalist olanlar da batıcıdır, anti-sosyalist olanlar da… Anlatmaya çalıştığımız mevzuun misali tam olarak budur.
*
İçinde yaşadığımız çağ, bilgiye batının mührünü vurduğu bir devirdir. Bilginin ve bilimin “nesnel” ve “evrensel” olduğu yalanıyla, kendi uygarlık mührünü vurdukları bilgiyi, insanların zihnine zerkettiler. Kültür emperyalizminin en mühim ayağı buydu, bu yolla zihinleri işgal ettiler.
O kadar çok bilgi ürettiler ki, her bilim (ilim değil) alanındaki bilgi birikiminin tahsili bir insan ömrünü aşacak kadar çoğaldı. Kırılma noktası da tam olarak burasıydı, insanlar batının ürettiği bilgiyi tahsil edip onu aşma imkanını kaybettiler. Tabii olarak batı, insanlığın zihni evrenini kuşattı, anlayışlar ve akıllar o kültür ve bilgi evreni içinde teşekkül etti. Batının bilim ve bilgi ufku, insanlığın ufku haline geldi, insanlık o ufku aşamaz oldu. Çok büyük bir felaket…
Yirminci asırda, az sayıdaki insan aklı o ufku aştı, başka bir kültür evreni olduğunu gördü ama onların imal ettikleri bilgi ve fikir, batının, çevresini çelik duvarlarla inşa ettiği ufkun dışında kaldığı için, akıl tarafından “makul” görülmedi. Yirminci asırda yaşayan az sayıdaki Müslüman fikir ve ilim adamlarının eserleri, arkaik, ufuk dışı, uçuk, anlamsız, geçersiz gibi sıfatlarla mahkum edildi.
Müslümanların bir kısmı kadim müktesebata ulaşamadıkları için mecburen, bir kısmı da kadim müktesebatı reddettiği için gönüllü olarak batının imal ettiği bilgi ve bilim havzasına mahkum oldu. Müslüman öğretmen eğitim ile ilgili meseleleri, batının ürettiği bilgi ile anlıyor, tartışıyor, izah etmeye çalışıyor. Müslüman iktisatçı, iktisadi meseleleri batı müktesebatı üzerinden konuşuyor. Müslüman fikir adamı felsefenin kaçınılmaz, zaruri, faydalı olduğunu söyleyebiliyor ve ona “hikmet” muamelesi yapıyor. Bir Müslüman psikolog veya psikiyatrist, insanın kalbi ve zihni evreninde imanın ne manaya geldiğini ve nasıl bir tesire sahip olduğunu bilmiyor ama kibirli bir şekilde “libido”dan bahsedebiliyor. Çok vahim bir durum… İslam iktisadı yoksa, İslam iktisatçısı yoktur, bu sebepledir ki ancak “Müslüman iktisatçı” diyebiliyoruz. İktisatçının Müslüman olması, İslam İktisadından bahsettiği manasına gelmiyor ama muhatabın mümin olması, onun İslam iktisadı hakkında laf ettiği vehmini uyandırıyor. Meselelere vukufiyetin sığlığı buralarda…
Nasıl olacak, bu durumdan kurtuluşun yolu nedir?
Müslümanların ilk kurtulacakları işgal, zihni işgaldir, batının, bilginin ve bilimin “nesnel” ve “evrensel” olduğu yönündeki tarihi operasyonundan kurtulacaklar. Milyonlarca ciltlik kadim müktesebata dönecekler, kendi mecralarının inkıtaa uğradığı yerden başlayarak, kadim müktesebata uygun fikir ve ilim üretmeye başlayacaklar. Bunun ne kadar zor olduğunu tabii ki biliyoruz ama mevcut bilgi ve bilim üzerinden bir şeyler yapmaya çalışan Müslümanlar, çökme hızı artmış olan batıyı, kendi topraklarında yeniden diriltmekten başka bir şey yapmış olmazlar. Nasıl ki bir insanın “Müslüman iktisatçı” olması, İslam İktisatçısı olduğu manasına gelmiyorsa, batının bilgi ve bilimi üzerinden kuracağı medeniyet (bu şekilde medeniyet kuramaz ya, muhal farz kursa), İslam Medeniyeti değil, batı medeniyetinin İslam ile soslandırılmış kötü bir kopyası olacaktır.
Bilgi ihtiyacı o kadar derindir ki, bir Müslüman batıya en radikal şekilde karşı olsa bile, kendi kaynaklarına ulaşamadığı takdirde onun ürettiği bilgiyi kullanmak mecburiyetinde kalıyor. Bilgisiz, tefekkür faaliyeti bile gerçekleşmez, kimin ürettiği bilgiyi kullanıyorsak onun gibi düşünüyoruz.
Meseleye bu cihetten bakıldığında, kadim müktesebatın reddiyecileri, yeniden kurulacak olan İslam medeniyetinin önündeki en büyük engeldir. Müktesebat reddiyecilerinin içinde bulundukları fikri ihanet o kadar büyük ki, tarih böyle bir ihaneti kaydetmiş değildir.
Yirminci asırda sıkışmak, kendi bilgisizliğimize (müktesebattan uzaklaşmamıza) ve batının bilgi bombardımanına sıkışmaktır. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim okudukları için batının tesirinden kurtulduklarını zannediyorlar, oysa batı bilgi ve bilim evrenine mahkum olmuşlar, onun bilgileriyle teçhiz edilmiş bir zihin dünyası ve o zihin dünyasında oluşmuş akıl bünyesiyle Kur’an-ı Kerim okuyorlar. Bu donanımla Kur’an-ı Kerim okumanın, oryantalist bir okuma olduğunu farkeden Müslüman sayısı bile çok az. Mealinden Kur’an-ı Kerim okumayı kafi sayanlar, okunan metin kadar okuyan aklın da mühim olduğunu farketmiyorlar. Hangi akıl bünyesiyle okuyorsak, o bünyeye uygun manalar devşiriyoruz. Kur’an-ı Kerim’i anlamak için “Akl-ı Selim” ihtiyacı duymayanlar, batının ürettiği “pozitif akıl” ile okudukları Kur’an-ı Kerim mealinden oryantalist manalar çıkarıp, buna da “sahih İslam” deme gafletinde bulunuyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir