YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-6-MEDENİYET AKADEMİSİ

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-6-MEDENİYET AKADEMİSİ
Çok şey yapılıyor, binlerce vakıf ve dernek İslami faaliyet ile meşgul. Büyük kaynaklar sarfediliyor, sayısız insan istihdam ediliyor, birçok kitap ve dergi basılıyor. Müslüman ilim adamları, fikir adamları, sanat adamları var, her biri bir şeylerle meşgul. Muhakkak ki her biri kendi anladığı kadarıyla en mühim konu üzerinde çalışıyordur. Ama bir eksik var, öyle bir eksik ki bu, her şeyi eksik bırakan bir eksiklik… Yapılan her işi eksik ve yarım bırakıyor, maksadına ulaşmasına mani oluyor, o olmayınca hiçbir şey kendi mihverine kavuşmuyor, kendi merkezini bulamıyor, doğru mevziine yerleşemiyor.
Fikir ve ilim adamlarının her birisi, “bir kişilik iş” yapıyor. Kendi çapınca çalışıyor ve eseri kendi çapında kalıyor. Bir araya gelemiyorlar, birlikte üretemiyorlar, bu sebepledir ki birikim oluşturamıyorlar. Her biri liberalizme ve liberalleşmeye karşı ama liberal tarz üzere kaim… “Türkiye Alimler Birliği vakfının” kurulması belki de bu çerçevede ilk misaldi ve ümit vericiydi. Ne haldeler bilinmez, sesleri çıkmıyor.
Ferdlerin bir araya gelmesi, müşterek çerçeveler oluşturması, eserlerini o çerçevede vermesi doğru ve lüzumlu olandır. Lakin bu mesele derin bir ahlak ve hassasiyet ister, müşterek zeminlerde buluşamadıklarına göre bir zafiyet olduğu açık. Müktesebatın ehemmiyet arzettiği noktalardan birisi de burada zuhur ediyor, çağdaş (aynı zaman diliminde yaşayan) insanlar bir araya gelemiyorlar, bari müktesebata sadık kalsalar. Konumuz da tam olarak burası, müktesebata sadık olanların “İslam Medeniyet Akademisini” kurma vakti gelmedi mi? (Aman ismi tartışmayın, ismine ne derseniz deyin ama bir an önce muhtevaya gelin)
*
İslam Medeniyet Akademisi, bir taraftan müktesebatın haritasını çıkarmalı diğer taraftan müşterek üretim yapabilmeli, bunun ahlakını yeniden ikame etmelidir. Müktesebatın haritasını çıkarmanın ne kadar büyük bir iş olduğu tabii ki malumumuz. Zaten meselenin düğümlendiği nokta da tam olarak burası, hiç kimse insan ömrünü aşacak bir işe teşebbüs etmiyor, hiç kimse birçok insanın birlikte çalışmasını gerektirecek çapta işlere dönüp bakmıyor. Müşterek çalışmalar yapılamadığı (bunun ahlakı kuşanılamadığı) için küçük işlerle meşgul olmak esas haline geldi ama bir problem var, bir milyon yarım iş, bir tam iş değil. Müktesebata sadık şekilde müşterek çalışmalar yapılamayınca, ilim ve tefekkür mecraları açılmıyor, çalışmalar bir mecra açamadığı için de geriden gelenler yarım işi devam ettirmiyor. Herkesin işi (usta veya çırak olsun) kendisiyle başlıyor ve kendisiyle bitiyor, ne sonra gelen çırak utanıyor “ustada öksüz kalan yapıdan” ne de sonra gelen usta utanıyor, ustaların ustasının işinin öksüz kalmasından.
“Ben her şeyi anladım” edasındaki her ferd, kendinden ibaret kalan nakıs bir adamdır. Nakıs adamın tam işi olmaz. Ne var ki herkes nakıs, öyleyse işin sırrı, nakıs olduğumuzu anlamakta, müşterek çalışmalar yapmakta… “Oldum” edasındaki tüm nakıs adamlar unutulmuştur, nakıs olduğunu bildiği için kemale erenler ise hatırlanıyor. İslam tarihinde şaz görüşlere sahip olanlar neden unutuldu sanıyorsunuz? Hatırlananlar da nakıstı ama müktesebattaki mevziini biliyordu, doğru yerde duruyordu, bu sebepledir ki bir boşluk doldurmuşlardı. Malum, insan zaten nakıs bir varlık, büyük resmin küçücük de olsa bir boşluğunu doldurmak gerekiyor, bunun yolu da müktesebata sadık kalmak, onun açtığı mecrada eser vermektir, onun suladığı havzada bir çiçek olmaktır.
İslam Medeniyet Akademisi ihtiyacı, anlayanlar için büyük bir ihtiyaç, ufku buraya kadar gelememiş olanlar içinse izahı zor bir mesele. Bu sebeple, ihtiyaç duymayanlar kenarda dursun.
İslam Medeniyet Akademisi kurulmalı, batıdan müstakil bir bilgi nazariyesi (onların diliyle epistemoloji), varlık nazariyesi (onların diliyle ontoloji) geliştirmeli. Geliştirmeli derken, bunlar zaten var, keşfetmeli ve bugün anlaşılır şekilde izah etmeli.
*
Müktesebat inkarcıları, ne kadar aksini iddia etseler de, batı bilgisi zihni evrenlerini işgal etmiştir, çünkü İslam İrfan Müktesebatını reddedenlerin beslenecekleri başka bilgi havzası yok. Müktesebata sadakatleri, ezberlemek ve tekrar etmek şeklinde tezahür eden, tefekkür istidadından mahrum “alim” sıfatlı insanlar da İslami tefekkürü gerçekleştiremezler. İslami tefekkür, bu iki sınıf insanın (yaklaşımın) ortasındaki dar geçitten yol açan insanlara aittir. Müktesebata, ezbercilerden daha fazla sadık, müktesebat inkarcılarından çok daha fazla “yeni” fikir üreten Müslümanların malıdır. Müktesebat inkarcıları fikir üretemezler, onlar köksüzdür, bu sebeple köklerini isteseler de istemeseler de batıdan devşirmiştir, felsefeye hikmet diyecek kadar savrulmuşlardır. Ezbercilerden ise tefekkür sadır olmaz.
Tefekkür, ilmin kalbidir, tefekkür istidadı olmayanlar ilim adamı olamazlar. Tefekkürsüz ilim, bilgi yığınıdır, bu haliyle de kıymetlidir ama ilim değildir. Tefekkür istidadı olmayan bir insanın İslami ilimleri tahsil etmesi, ezberlemektir. Ezber, müktesebatı günümüze taşımak bakımından bir kıymete sahiptir ama onun kıymeti teyp kaseti derecesindedir. İhtiyacımız olan kıymet, müktesebatı anlamak, hazmetmek, günümüz meselelerine izah ve çözüm getirmektir. İslam Medeniyet Akademisini kurmakla mesul olan kadro, bu anlayışı şuur haline getirmiş olanlardır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir