YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR

YUSUF KAPLAN’DAN SAFÇA SORULAR
Yusuf Kaplan’ın saf bir tarafı var, saf yani çocuksu… Bu hoş bir şey… İnsanların kafalarında kırk tilkinin cirit oynadığı bir dünyada, saf bir tarafın olması gerekiyor. Saf bir tarafın, insanın kendinden bile kaçarak iltica edebileceği bir zihni vahanın olması gerek.
Saf bir zihni vaha, insanlardan ve insanın kendinden muhafaza edilmiş, bilgiden ve fikirden bile korunmuş bir vaha… Sadece duygunun, duru bir duygunun deveran halinde olduğu, ruhun saf tecellilerine mahal olabilecek kalbi ve zihni bir vaha… Çağımızda bilgi ve fikir kirlendi, bilgi ve fikre itimat etmek zorlaştı. Her insan kendi bilgi ve fikirlerine itimat ediyor, bunu da tabii görmek gerekir. Tabii görmek, doğru görmek değildir. Zihni evren, bilgi ve fikrin ağır baskısı altında “doğru-yanlış” cetvelini bazen şaşırıyor. İnsan zihni, doğruyu mantıkta aramaya başladığında, sayısız mantık örgüsü meydana getiriyor, bunlara teslim oluyor ve doğru mikyasını kaçırıyor.
İnsan düşünebilen bir varlık olduğu kadar da hissedebilen bir varlık. Halk arasında “duygusallık” isimlendirmesiyle hakir görülen mesele, aslında bambaşka bir kıymet ifade ediyor. Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” fermanıyla, bilgi ve fikre atıf yapmıyor, doğrudan duyguya atıf yapıyordu. İfrat ile tefrit arasına salıncak kuran günümüz insanının zihni, duygu meselesinden bahsederken, aklı, fikri, bilgiyi ihmal ettiğimizi zannedebilir. Niyetimiz ve çabamız aklın ve fikrin kıymetini inkar değil, bilakis onların kıymetini teslim etmekle birlikte, bir de duygunun olduğunu, her birinin kendi mahalli ve kıymeti olduğunu ifade etmek. Duygu ve düşünce arasında muvazene kurulamadığında da her ikisinin kendi merkezinden uzaklaştığını, toplamının da arzulanan “şahsiyet terkibini” meydana getiremediğini dikkate sunmak…
Bahsini ettiğimiz zihni vaha, hissi selimin (zevk-i selimin) mayalanacağı, meydana gelebileceği havzadır. Temiz bir kalbi ve zihni alan oluşturamamış, bu alanı muhafaza edememiş insanlarda zevk-i selimin inşası kabil olmuyor. İnsan zihninde zevk-i selim gerçekleşmemişse, fikr-i selim (veya akl-ı selim) de gerçekleşmiyor. Bunun aksi de doğru muhakkak zira akl-ı selim ile zevk-i selim birlikte gerçekleşiyor çünkü her ikisi de birbirine muhtaç, her ikisi de birbirini besliyor.
Bazen aklı bazen düşünceleri yıkayacak saf bir vahanın olması gerekiyor. İnsan zihni ve aklı, bazen fikir ve bilgide bir girdaba yakalanıyor. Girdap, istikameti yok ediyor, başka yönlere savuruyor. Müslümanların Müslümanlara düşman olması, düşmanlığa kadar varmasa bile ağır husumetlere savrulması başka nasıl açıklanabilir. Müslümanlara hata yapabilir, yanlış yapabilir, İslam’a zarar da veriyor olabilir… Bütün bunlar, Müslümana düşman olmayı gerektirmez, Müslümana hazım olmayı ilzam etmez. Yanlış yapan Müslümanı tenkit etmek, tashih etmek, yardım etmek gerekir fakat asla ona düşman olmak doğru değil. Müslümanların birbirleriyle ilişkilerine bakıldığında, bir kısmının hasmane, bir kısmının düşmanca olduğunu görmek kabil. Müslümanları buralara kadar götüren şey, fikir ve bilgidir. Oysa zevk-i selim (hissi selim) sahibi olsalar, yani muhafaza edilmiş bir hissi havzaya malik olsalar, bilirler ki tüm fikir ve bilgilerin altında, derinlerinde, derununda Müslümanlar kardeştir.
*
Meselenin bir de diğer boyutu var. Yusuf Kaplan’ın 12.10.2012 tarih ve “Hocaefendi’yle görüşme, sorunlar ve sorular” başlıklı yazısında misali görülen boyut…
Yusuf Kaplan, ABD seyahatinde Fethullah Gülen ile görüşmüş, bu yazıda o görüşmeyi anlatıyor. Görüşmeden bazı notlar naklettikten sonra, yalnız kalamadığını, yalnız kalsaydı soracağı sorular olduğunu ifade ediyor ve soramadığı soruları yazısında sıralıyor. Önce soruları nakledelim, sonra söyleyeceklerimizi kaydedelim.
“CEVAP BEKLEYEN SORULAR?
Soracağım sorular kısaca şunlardı:
1-Özelde ABD’nin, genelde küresel sistemin, İslâm dünyasında yaklaşık çeyrek asırdır uyguladığı İslâm’ın protestanlaştırılması, İslâmî söylemlerin ve hareketlerin küresel sisteme -itiraz etmeyecek şekilde- entegre edilerek ‘ehlileştirilmesi’ konusunda ne düşünüyordu Hocaefendi?
2-‘Ilımlı İslâm’ olarak da adlandırılan İslâm’ın protestanlaştırılması projesinin, İslâm’ı -tıpkı Hıristiyanlık gibi- hayattan uzaklaştırarak bireysel bir inanç meselesine indirgeyeceği tehlikesini öngörüyor muydu?
3-Gayr-i müslimlerle kurulan diyalog, iletişim ve ilişkiler, Müslüman cemaatler de kurulabiliyor muydu? Cemaat, İslâmî cemaatlerle istişarelerde bulunuyor muydu? Cemaatin hükümetle ilişkilerinin seyri konusunda neler düşünüyordu?
4-Cemaatin bir medeniyet fikri var mıydı? İttihad-ı İslâm konusunda bir girişimleri sözkonusu muydu?
5-Cemaatin, İslâmî ilim, irfan ve hikmet geleneğini özümsemiş ve dünyanın düşünce birikimini de iyi tanıyan bir öncü kuşak yetiştirme çabası var mı/ydı?
5-Cemaat, neden çaplı yazarlar, düşünürler, edebiyatçılar, sanatçılar yetiştiremiyordu?
6-Cemaatin küre ölçekli eğitim faaliyetleri her türlü takdirin üstündeydi. Ama cemaatin, dünyaya sunulabilecek imajinatif bir İslâmî eğitim modeli geliştirme çabası var mıydı?
7-Bu kadar büyüyen bir oluşumun, küresel güçler tarafından kontrol edilmesine karşı ne tür önlemler alınıyor/du acaba?
8-Risalelerin sadeleştirilmesi konusunda ne düşünüyordu? Bu konuda Bediüzzaman’ın yaşayan talebelerinin yazdıkları mektubun kendisine iletilmesinin engellenmesini nasıl izah ediyordu?
9-Cemaatin, fazlasıyla siyasileştiği yönündeki eleştirileri nasıl değerlendiriyor/du?
10-Zaman gazetesinde, İslâmcılık karşıtı, genellemeci, şirazesiz, bazı İslâmî kesinleri rencide eden ağır yazıların yayımlanması konusunda ne düşünüyordu?”
En başta ifade edelim ki, bu sorular gerçekten “özel görüşmede” sorulabilecek cinstendir. Zira soruların tamamına yakını (pek azı istisna) “mahrem” mahiyet taşıyor. Mahrem mahiyet taşıyan sorular ancak mahrem (özel) görüşmelerde sorulabilir. Her ne kadar sorular, “fikri çerçeveye” alınmış gibi görünse de, mahiyetinin mahrem olduğu inkar edilemez. Yusuf Kaplan, soruların mahrem mahiyet taşımadığını düşünüyor olmalı ki, yazıda ilan etmiş. Veya, soruların mahrem mahiyet arzettiğini düşünüyor, bu soruları sorabilmek için özel görüşme imkanı sağlanmamış olmasına belli belirsiz kızıyor, başka bir ziyaretinde bu soruların cevaplarını alabilmek ümidiyle ilan ediyor.
Soruların mahrem mahiyet arzetmesi, iki fikir adamının sohbetine konu olma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Mahrem mahiyet, cemaat ve teşkilat gibi bünyeleşmeler için, istihbari bilgi demektir. İstihbari bilgiler, fikir teatisinde veya fikir tartışmasında konuşulacak konu değil. Cevabı istihbari bilgiler ihtiva eden sorular sorulmaz. Bu soruların cevabını bilebilme imkanına sahip olan kişi, zaten teşkilatın mahrem kadrosundadır. Mahrem kadronun dışındakilere ise bu soruların cevabı verilmez. Dahası, bu soruları soranlara iyi niyetle bakılmaz. İstihbari bilgi, hem mahrem bilgidir hem (çoğunlukla) stratejik bilgidir hem de fikir dışı bilgidir. Konusu fikri bir mesele olsa bile fikir dışıdır, başka bir ifadeyle fikir dahilinde olabilir ama istihbari mahiyet taşıdığı için fikri münazaralara konu olmaktan çıkarılmıştır.
Yusuf Kaplan’ın Fethullah Gülen ile bol vakitli ve samimi bir görüşme yapma imkanı olsaydı eğer, bu soruların çoğunun cevabını alması yine de mümkün olmayacaktı. Fethullah Gülen bu soruları nasıl savuştururdu bilmem ama cevap vermeyeceği açık. Bunları söylerken, Yusuf Kaplan ile Fethullah Gülen arasında nasıl bir münasebet olduğunu, münasebetin derinliğini bilmiyoruz. Fakat her şeye rağmen, Yusuf Kaplan, cemaatin mahrem kadrosunda değilse eğer (kamuoyunda böyle görünüyor) mezkur soruların cevabını alması imkansız.
Sorular fevkalade önemli. Cemaat hakkındaki temel tenkitleri ihtiva eden, ciddi tereddütlere sebep olan, kamuoyunun da merak ettiği cinsten sorular. Birçok insan, bu soruların cevapları sarahaten ve alenen verilmediği için cemaat ile ilgili derin şüphelere sahipler. Yusuf Kaplan şüphelenenlerden midir yoksa şüphelenenlerin tereddütlerini izale etmek çabasında mıdır bilmiyorum. Kendinin de bu soruların cevaplarını merak ettiği açıkça görülüyor. Piyasadaki tereddütlerle ilgili olsa da, muhtemelen Yusuf Kaplan’ı ilgilendiren sorular, daha ziyade “fikri” mahiyet taşıyanlardır. Her ne kadar soruların tamamına yakını istihbari mahiyet taşıyorsa da, aynı zamanda fikri mahiyet taşıyanı da var. Bu manada da ciddi ve lüzumlu sorular. Özellikle 5 ve 6. Sorular fikri mahiyet taşıyan mühim sorular.
*
Yusuf Kaplan’ın istihbari mahiyet taşıyan sorular sorması, sormak istemesi, cevabını ciddiyetle ve ısrarla talep ediyor görünmesi, sorulardaki istihbari mahiyetten değil, fikri mahiyettendir. Fakat bir sorunun cevabı hem istihbari mahiyet hem de fikri mahiyet taşıyorsa, o soruları sormanın belli bir çerçevesi olmalıdır. Yusuf Kaplan’ın tefekküre ayarlı “saf” hali, soruların istihbari mahiyet arzeden cihetlerini ihmal etmesine sebep olmuş görünüyor. Evet, insanın zihni ve kalbi evreninde “saf vaha” şart ama dikkat etmek lazım. Yusuf Kaplan’dan tereddüt edeceklerini zannetmiyorum ama bu soruları soranlara “istihbarat personeli” gözüyle bakılacağı malum. Saflık ile ajanlık özelliklerinin bu kadar birbirine yakın durduğu misali pek görmek kabil olmaz.
*
Yusuf Kaplan’ın sorularının cevabını ben de fevkalade hassasiyetle merak ediyorum, milyonlarca insanın merak ettiği gibi… Fakat ben bu soruların sorulmayacağını biliyorum. Bunları söylerken, Cemaati koruyor da değilim. Yusuf Kaplan, cemaate hem fikri manada hem de aksiyon tarafıyla benden çok daha yakın. Ben sadece teknik bir özelliği ifade etmeye çalışıyorum.
Pekala bu soruların cevabını hiç öğrenemeyecek miyiz? Bir hareket, nihai hedefine varana kadar mahiyetini tamamen çözmek kabil olmaz. Nihai hedefine kadar sabretmek ise kabil değil. Zira nihai hedefi yanlış veya farklı ise o hedefe varana kadar desteklemek, aldatılmaktır. Nihai hedefi doğru ise o hedefe varana kadar desteklememek hatadır. Öyleyse ne yapacağız?
İşte bu meseleyi “korunmuş zihni vaha” ile birlikte ele almamızın sebebine geldik. Saf zihni vahamıza iltica ederek Müslümanlara düşman olmayacağız, diğer taraftan aklımızla kılı kırk yararcasına tahliller yapmalıyız. Bu ikisi arasındaki ince muvazeneyi kurmalı, doğru yapamasak da, yanlıştan uzak durmalıyız. Yani tenkitlerimiz düşmanlığa varmamalı, desteklerimiz de aldatılmaktan alıkoymalıdır. Pratikte kolay olmadığı malum… Demem o ki, aklımızla ne kadar tenkit edersek edelim, hissiyatımızla düşmanlığa savrulmamalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir