ZATEN…

İnsanın kendi kendisini ikna ettiği ve kandırdığı, daha doğrusu kanmak istediği zaman kullandığı büyülü bir sözcük… İnsanın fikri, duygu ve eylem alanlarındaki gerçekliği alıp yok eden, insanın içindeki hakikati emip sömüren, insanı bir münafıklığa sürükleyen, karşıdakini kesin bir yargıyla etiketleyen ve bundan da kendisini temize çıkarmak isteyen insanın ürettiği, geçici bir rahatlığa kavuştuğu, en ikiyüzlü zihniyetlerin ürettiği kelimelerden bir kelime, zaten… Zamanı, bilinci, duyguyu, ahlakı, insanı ipotek altına alan, adaleti durduran sözcük…

Bütün marjinalleşmiş, tıkanmış fikirlerin, duyguların, yaşamların ardına sığındığı, her ortamda, her yerde rahatlıkla kullanılan, kişinin kendisine söylediği birçok yalanlanın kılıfı, masumane bir kaypaklığın adı haline gelmiş, her yerin, her ortamın adamı olan bir sözcük…

“Zaten”le başlayan sözcüklerde, kestirmeden bir savunmanın ardına gizlenmiş bir suçlayıcılık, bir önyargı vardır. “Zaten” o öyleydi, bunlar böyleydi, “zaten” babasını da sevmezdim, zaten sucuydu, bucuydu… Bu baştan ret ve suçlayıcı duruş, hiçbir zaman karşıdakini anlamayı, dinlemeyi, duygudaşlığı gerektirmez. “Zaten”li zihniyet, hemen kırmızı çizgilerle kuşatır dışındaki her şeyi. “Zaten” ile başlayan zihinler, günahlarını bu kelimede temizler ve aklarlar kendilerini, sorgulayan, rahatsız eden vicdanları karşısında. Önceleri vicdan ahlakı kabul etmez zatenli bayağı suçlamaları. Ancak karşıdakini kalıplara sığdırarak kendi zihinlerine bir beraat yolu bulan yaşamlar, zamanla vicdanlarını da “zaten”leştirirler…

Zaten müthiş, büyülü bir sözcüktür. Bir hokus – Pokus gibidir. Cinayetleri, hırsızlığı, yalanı, dolanı, adam kayırmayı, rüşveti, kabileciliği, ırkçılığı, savaşı, statükoyu, akla gelen gelmeyen bütün vesveseleri bir anda unutturan, insanları fişlettiren, andıçlatan, meşrulaştıran bir anlayışın önündeki sıfat gibidir. Hakkı ve hukuku, niteliğin ve değeri, insani olan her şeyi ıskalayan düşüncelerin temel taşı gibidir “zaten”. İnsanin içindeki iyiliği, anlayışı, hoşgörüyü, enerjiyi emip sömüren yok eden bir anlayıştır zatenli cümleler.

Bizi bize unutturan, bizi ötekileştirip birbirimizle aramızı açan, bundan beslenen, savaşın, kargaşanın ortamını oluşturan, dinsizleştiren, dinleştiren, Türkleştiren, Kürtleştiren, sağcılaştıran, solculaştıran, Alevileştiren, Sünnileştiren, doğululaştıran, batılılaştıran, kinleştiren, kardeşi kardeşe kırdıran, o malum gölgenin arkasındaki kuklacıların en tehlikeli silahıdır “zatenli” cümleler, zihniyetler, bakış açıları.

Aslında bilmesine bilirdik, üstünlüğün “Hak’a” yönelişte olduğunu ve saygı duyardık komşumuz Ermeni’ye… Kürt’le, Türk’le evlenirdik, aynı yastığa baş koyardık ya biz esasında. Kâfiri, münafığı, zenciyi, beyazı, Hıristiyan’ı, Yahudi’yi, taşı, toprağı yaratılan her şeyi hoş görürdük ya yaratandan ötürü… Şimdilerde “zaten”li cümleleri çok sık kullanır olduk nedense… Biz birbirimizi “zaten”li cümlelerle suçladıkça biz de ötekileşip “zaten”leştik. Biz “zaten”leştikçe zihinlerimizde, gönüllerimizde, avuçlarımızın arasında kendimizi de kaybettik. “Zaten” diye başlayan zihinler, eşleri ayırdı birbirinden, kardeşi kardeşe düşürdü, değerlerimizi sığlaştırdı, öfkeleri bir hiç yerine kabarttı…

Hayat yürüyüşü “zaten”li zihinlerin ürettiği hastalıklarla, haksızlıklarla, zulümlerle, ifrat ve tefritlerle doludur. Önce iblis “zaten” dedi ve kibrinde tutuşturdu kendini. Kabil “zaten” dedi sonrasında… Kendini haklı çıkardı kendi haksızlığı karşısında ve öldürdü o kurbanı kabul olunan kardeşini… İmam-ı Azam’ı işkenceyle öldürenler de “zaten” demişlerdi… Yezit ve yezitleşenler “zaten” diyerek kesti o mübarek peygamberin okşadığı cennet başı… “Zaten”li zihinler cami bahçesinde hak’la buluşturdular Metin Yüksel’i… Ve “zaten” diyerek zehir ekenlerin öldürdüğü Hrant Dink bizden biri değil miydi? Uğur Mumcu ve kızının elleri arasında kanlı gömleğiyle yaşayan Abdi İpekçi ve diğerleri, “zaten”li zihinlerin, bizi birbirimizle yok etmenin hesabını yaptıkları kurbanlar değil mi? Necip Fazıl kadar Nazım Hikmet de bu toprakların bir ovasıydı aslında. Kürtçe şarkı söyleyeceği için ülkesini terk etmek zorunda kalan Ahmet Kaya’yı dinledikçe, o içi içine sığmayan duygularımızı serinletmiyor muyduk her birimiz? “Zaten” demediğimiz anlarda Saidi Nursi’den risaleler aldık, Süleyman Hilmi Tunahan’dan kur’an öğrendik… Her bir değer değerimizi arttırdı, daha bir bilinçlenmedik mi birbirimize dayandıkça?

Yeni bir dönemdeyiz, bir dönüşüm yaşıyoruz; ama sancılı… Birbirimizi yeniden fark ediyoruz, dinliyoruz, selamlaşıyor, merhabalaşıyoruz. Anlıyoruz ki saçımıza değen rüzgâr, ayağımızdaki çarık, avuçladığımız toprak, bolu beyinin zülüm tahtını sarsarken Köroğlu, içimizi ezgisiyle titreten sarı gelin, aşka hudut çizemediğimizde Mihriban, zambaklar en ıssız yerde açarken Mona Roza, dağları deldiren Şirin, Mevla dedirttiren Leyla, “öteki” dediğimiz “biz”den başkası değil.

Kürtleşiyoruz, Alevileşiyoruz, Türkleşiyoruz, kalabalıklaşıyoruz ve korkuyor bu durumdan birileri… Korkularımızı eminleştirdikçe daha bir artıyor birilerin korkuları. Dağımıza kar oldukça, ovamıza başak oldukça, güle bülbül, toprağa tohum oldukça, Zap olup damla damla coştukça, birbirimize kardeş dedikçe, keke dedikçe, Allah dedikçe, birileri kahrında daha bir boğuluyor… Değişim ve daha önemlisi dönüşüm hiç kolay olmuyor, olmayacaktır da.

Karşıdakini anlamak ona benzemek değildir elbet. Ve bazen hayır demek, ben buyum demek, inancım bunu gerektiriyor demek karşıdakini ötekileştirmek de olmamalı. Yeter ki “zaten” diyerek karşımızdakini yok saymayalım. Cümlelerine “zaten” diye başlayan zihinler, siyah ve griden başka bir renk görmezler, göremezler… Ben yerine biz dedikçe çıkıyor rengârenk insanlar… Ve insanlar demetlendikçe birbiriyle, geleceğimize gökkuşağı oluyor, umut oluyor yarınlara, tebessüm oluyor tertemiz alınlara…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir