Aylık arşivler: Şubat 2009

GÜNLÜK (26 ŞUBAT 2009)

Sami HOŞTAN İzmir’deki “anafor” operasyonundan da tahliye edildi. Kısa bir müddet önce “Ergenekon” davasından da tahliye edilmişti. Bazı adamların çok ilginç hayat hikayeleri vardır. Ergenekon davasında generallerin bile tahliye olmak için GATA ya kadar ulaşan garip zikzakları oldu da hala tahliye olmayanlar var. Fakat Sami HOŞTAN a bakıyorsunuz elini kolunu sallaya sallaya çekip gidiyor. Gel de nasıl bağlantıları olduğunu merak etme… Ya da şöyle olabilir mi acaba? Aslında Sami HOŞTAN hiçbir şey değildir de hayatın girift organizasyonları adamı aslında hiç hak etmediği yerlerde göstermiştir ve dolayısıyla şahsında bir şeyler vehmetmemize sebep olmuştur. Kim bilir?

 

*

 “LONDRA – İngiltere'de 15 yaşındaki bir kız öğrencinin akşamları ‘Birinci sınıf’ hayat kadını olarak çalışarak yılda 100 bin sterlin (yaklaşık 242 bin TL) kazandığı ortaya çıktı. İngiltere’de yaklaşık 5 bin ‘Çocuk fahişe’ bulunduğu belirtildi.” (Radikal 26.02.2009) 

Radikalden bir haber… Bu haber için ne yazılabilir? Kelamın bittiği yerlerden biri… Çök artık batı, çök. Öyle bir çök ki, efsane “Atlantis” gibi bir daha izin bile bulunamasın da insanlık senden ebediyen kurtulsun.

 

*

 “Ergenekon soruşturması kapsamında Diyarbakır'daki evinden gözaltına alındıktan sonra tutuklanıp İstanbul’a gönderilen Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Atatürk ilke ve İnkılapları Bölümü öğretim görevlisi Abdurrahim Doğru'nun, halen görevini sürdüren 7'nci Kolordu Komutanı Korgeneral Bekir Kalyoncu ile olan ilişkisi nedeniyle sorgulandığı belirtildi. Abdurrahim Doğru'nun Elazığ'ın Sivrice İlçesi'ndeki yazlığında silah ve cephanelik bulunabileceği gerekçesiyle kazı çalışması yapıldığı ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların talebi üzerine Diyarbakır'da gözaltına alındıktan sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde 2 gün sorgulanan Abdurrahim Doğru, savcıların talimatıyla 2 gün daha ek gözaltı süresi alınarak tam 4 gün sorgulandı. Doğru, ardından sevk edildiği özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi yedek hakimliğince tutuklandı.” (Radikal 26.02.2009) 

Üniversite öğretim görevlisinin askerlerle, generallerle en işi olur? Veya soru şöyle de sorulabilir. Üniversite akademik personelinin generallerle sıkı fıkı ilişkileri olan ülke neresidir? Üstelik adamın evinde silah ve cephane de aranmış… Bu insanların psikolojilerini ve psikolojik organizasyonlarını merak ediyorum. Doğrusu herkes ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜNÜN organizasyonunu merak ediyor fakat daha ilginç olanı bu adamların psikolojik organizasyonlarıdır. Hangi ruhi, zihni ve akli kaynaklarla yaşıyorlar? Nasıl bir meşruiyet anlayışları var? Mesela Atatürkçü olmayan insanları rahatlıkla öldürmeleri mümkün müdür? Faili meçhul sayısına bakıldığında bu sorunun cevabı da anlaşılıyor. Fakat esas merak ettiğim şu; mesela gün gelirde milletin yüzde doksan dokuzu Kemalist olmaktan vazgeçer ve Atatürk’ü sevmez hale gelirse, Kemalist rejimi korumak için kaç milyon insanı gözden çıkarabilirler? Bu soru muhayyel bir soru değil, çok kritik bir soru ve ülke bu soruyla muhtemelen yakın bir gelecekte yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kemalist rejim kendini korumak kaç milyon vatandaşı gözden çıkarabilir veya soru şöyle de sorulabilir, rejimin muhafazası için iki-üç milyon insanı katletmek gerekirse bunu yapacaklar mı?

 

*

 “Ergenekon Davasında tutuklu sanıklardan emekli Tuğgeneral Veli Küçük hastaneye kaldırıldı. Küçük sağlık sorunu nedeniyle de bugünkü duruşmaya katılamadı” (Radikal 26.02.2009) 

Veli KÜÇÜK de mi GATA yolcusu… GATA kuruluşundan bu güne kadar hiç bu kadar yıpranmış mıydı? Genelkurmay ne yaptığını zannediyor? Üç beş tane emekli personelin tutukluluğunu sona erdirmek için GATA nın itibarını sona erdirdiğini anlayacak kimse yok mu genelkurmayda? Hani oralarda “kurmay”lar var diye rivayet ediliyor da onun için soruyorum. Bu kurmaylar, müesseselerin itibarının kişilerin itibarından daha önemli olduğunu ne zaman anlayacaklar? Bir sistemi (mesela ülkedeki rejimi) ayakta tutacak olan kişilerin itibarı değil müesseselerin itibarıdır ve müesseselerin itibarı hızlı şekilde erozyona uğruyor. Doğrusu bundan şikayetçi olduğumu da söyleyemem.

 

*

 “Derken partiniz hakkında kapatma davası açılıyor. Karşınızda yine aynı dışlayan kesimi görüyorsunuz. Zaten artık gerçek ile sizin algınız da birbirine karışıyor, daha doğrusu
sizin için fark etmez hale geliyor. Nereye baksanız düşman görüyorsunuz, siz canınızla uğraşırken başkaları gülümsüyor.
Neden sonra partiniz kapatılmıyor ama ortaya öyle bir karar çıkıyor ki, sizin ‘siyaset’ saydığınız neredeyse bütün alanlar size yasaklanıyor, her tarafınıza kırmızı kalın çizgiler çiziliyor, kendinizi minicik bir kafese kapatılmış gibi hissediyorsunuz.
İçiniz daralıyor. Gerçekte kan kusuyorsunuz ama başkalarına ‘Kızılcık şerbeti içtim’ diyorsunuz. Sizi dışlayan kesimler, aldığınız yüzde 47 oya rağmen, demokrasinin yara almış olmasına rağmen eski tutumlarını sürdürüyorlar.
Sizin için bir hayatta kalma mücadelesine dönüşen bu kavgayı ‘düşman’ saydığınız başkaları için de hayatta kalma mücadelesine çevirmeye kalkışıyorsunuz. Düşmanı yanlış yerde arayıp aramadığınızla hiç ilgilenmiyorsunuz artık, ‘Benim canımı acıtıyorlar, ben de onlarınkini acıtacağım’ diye düşünüyorsunuz.
İçine girdiğiniz kısıtlı durumdan kendinizce bir çıkış görüyorsunuz: Seçimde yeniden en azından yüzde 47 oy almak, mümkünse daha fazlasını almak.
Ancak o zaman, yeniden daha geniş alanlarda at koşturmak için bir fırsat yakalayabileceğinizi düşünüyorsunuz.
Ve bu hedefe ulaşabilmek için daha önce görülmemiş sertlikte bir seçim kampanyası yürütmeye başlıyorsunuz.” ((Radikal 26.02.2009)
 

“Başbakan neden kendini köşeye sıkışmış hissediyor?” başlıklı yazısında İsmet BERKAN, yukarıda iktibas ettiğimiz tespitleri yapıyor. Köşe yazarlarının çoğunluğunda dikkat çekici bir üslup özelliği var. Her kimle ilgili yazıyorlarsa, “sanki onun zihni ve ruhi labirentlerinde dolaşan” biriymiş gibi bir üslup kullanıyorlar. Yukardaki tespitlerin doğru olduğu kabul edilse bile bu ruh hali, ERDOĞAN ın hanımına bile mahremdir ve ona bile kapalıdır. Bu ruh halini öğrenebilmenin yolu, kişiyi ipnotize etmek ve ağır trans halindeyken ruhi ve zihni labirentlerinde gezinmektir. Fakat köşe yazarları öyle bir eda takınıyorlar ki yazılarında “sen benim yazdığımdan farklı olabilirsin ama benim yazdığım gibi olmak zorundasın” demek istiyor gibiler. Bir kişinin en mahrem alanına ait olan bir bilgiyi sanki senaryosunu kendileri yazmış gibi bildiklerini iddia ettikleri bir üslup kullanıyorlar. Be adam biraz aşağı iner misin, o yükseklikte başın dönmüyor mu?

 

*

Emniyet Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği’nin Antalya’da düzenlediği ‘Disiplin, Dava, Mevzuat ve Adli Yardım’ konulu seminerde konuşan EGM 1’nci Hukuk Müşaviri Osman Karakuş, bir polisin mesai saatleri dışında ‘dost hayatı’ yaşaması veya gay olması gibi durumlarda memuriyetiyle ilgili olmayan cezalarla geçiştirileceğini belirtti. Bugüne kadarki dönemde bir polis memurunun ‘dost hayatı’ veya ‘gay’ olarak yaşamasının Türkiye’de ‘utanç verici’ olarak görüldüğü anlatan Karakuş, sözlerine şöyle devam etti:
“Herkesin hayatı kendine”
“Bugünkü şartlarda bir polis memurunun bir ‘dost’u olması, memuriyetiyle bağdaştırılamaz. Bir polis memurunun özelinde ‘dost hayatı’ yaşaması utanç verici olarak görülüyor. Ancak bundan sonra kişinin mesaisinin dışındaki özel hayatı sadece kendisini ilgilendirecek.” (Taraf 26.02.2009)

Gay, homoseksüel, lezbiyen gibi cinsel sapmaların meşrulaşması ve yayılmasının son safhası olan devlet kuruluşlarına sirayeti de nihayet gerçekleşmiş oldu. Bu tür sapkınlıkların ve hastalıkların “cinsel tercih” şeklinde ifade edilerek meşrulaştırılması, ahlaki seviyenin nerelere kadar düştüğünü tespit bakımından önemlidir. Bu tür hastalıklı halleri normalleştirmek, bir dünya görüşüne malik ve mensup olamamanın meydana getirdiği fikirsizlikten kaynaklanıyor. Sınırsız hürriyet talebi, fikirsizliğin ve dolayısıyla ahlaksızlığın ifşasıdır. Bir erkekle kadının cinsel ilişkiye girmesi “insani” bir vakadır. Bunun nikahla şekillendirilmesi ve tanzim edilmesi bir ahlak, hukuk ve dünya görüşü ile ilgilidir. Fakat kadın ile erkeğin cinsi münasebeti, tabi fonksiyonları gereği olduğu için insani bir vakadır. Fakat bir erkek ile erkeğin veya kadın ile kadının veya bir insan ile hayvanın ilişkisi, ahlaki, hukuki, İslami olmadığı gibi “insani de değil”dir. “İnsan formunun” dışında bulunan bir ilişki biçimi, insani mahiyet taşımaz.

BÜYÜK TECRİT UFKU-ÖMER TUĞRUL İNANÇER-

            Bilgide boğulan insanlar vardır, fikirde boğulan insanlar vardır bir de tecritte boğulan insanlar vardır. Bilgi malzeme, fikir vasıta, tecrit ise yoldur. Bilgide boğulan insanları adam saymak gerekmez, fikirde boğulanlar nispeten kıymetlidir, tecritte yolunu kaybedenler ise “büyük kayıp”lar cümlesinden sayılmalıdır. “Adam”, bilgiyi kullanan, fikri yoğuran ve tecritte ise istikametini kaybetmeyenlere denir.

            Bilgi ile çelik çomak oynayamayanların fikir yoğurması kabil değildir. Fikri yoğurup da terkibe ulaşamayanlar tecritte kendilerine bir yol bulamazlar. Tecritte istikameti kaybetmemenin birinci şartı ise “tenzih”tir. Terkip yola çıkabilmek için şarttır amma tenzih için tehlikedir. Terkibi, tecridin bir noktasında bırakmak gerekir ki tenzih ile yola devam edilebilsin. Zaten tecrit de bir noktada bitecek ve tenzih ile yola devam edilecektir.

            Ne diyor bu adam diyenlere, cevap olsun… Bilgi, dedikodudur, fikir akla meşgale, lazım olan tecrittir ki mesafe alınabilsin. Dedikodudan nezahet, meşgaleden safiyet mi doğarmış? Safiyet tecritte vakidir, safiyet amili ise tenzihtir.

            Tecrit, masivadan maveraya uzayan sayısız yolların içinde tefekkür ehline tahsis edilmiş olanıdır. Tefekkür ehli zaman zaman meşgaleyi mesafe almak zannetmişse de tecrit güzergahı hakikaten mesafe kat etmek yoludur. Fikirde boğulanların misali, tecrit yolunda mesafe alınamadığının delili değildir. Bilgide boğulanların zaten irabda mahalli yoktur ki kelam da yeri olsun. 

            Müşahhas alemde çırpınanlar tefekkür ehli değildir. Fikir, müşahhas alemde başıboş seyahat etmekse eğer adına “entelektüel gevezelik” demek gerekmez mi? Avamın gevezeliği ile entelektüellerin gevezeliği arasında “gevezelik” bakımından mahiyet farkı değil, olsa olsa bir seviye farkı vardır. Sadece “seviyeli gevezelik” yapmak için tefekkür ehli olmak ne komik?

            Mücerret aleme ulaşamayanlar (tecrit güzergahında mesafe alamayanlar), tecrit olmadan tefekkürün husule gelmeyeceğini bilmezler. Tecritsiz tefekkür, insan benliğinin hoyrat ve doymaz talep ve tavırlarının tahrik ettiği zihni hareketlilikten ibarettir. Buna fikir mi denir?

            İnsanın haysiyeti, iki hususiyetinde mahfuzdur. Fikir ve aşk… İman da aşka dahildir, bilenler için… Ya da aşk da imana dahildir anlayanlar için… Sözümüz insanlaradır ya… Öyleyse fikir ve aşktan bahsediyoruz veya akıl ve kalpten…

            Tefekkür, aşkın zeminini tesviye eden maniveladır. Aşkın akılsız başladığını zannedenler, aşkın yolunu dahi bulamayan gariplerdir. Lakin aşka akılla devam etmek isteyenler şaşkınların ta kendileridir. Akılsız girilen yoldan aşka ulaşılacağı zannı, güzergahını tayin etmemiş yolcunun menzile varabileceği zannına denktir. İstikameti (ve güzergahı) tayin eden akıl (tefekkür) değilse eğer kişinin puta tapmasına mani nedir? Aşk ile iman aynı ise eğer imanın menzili ile aşkın menzili aynı olmak lazım değil midir? İman istikamet ise bunu tayin eden aşk olabilir mi? Olur denirse, bir kadına tapınmaktan insanı alıkoyan ne olur?

            Fizik dünya ile metafizik dünya arasındaki sınırın nerede olduğu meçhuldür. Bu sebeple fizik dünyanın ufkuna akılla varılmalı ondan sonra aşk ile devam edilmelidir sözü beylik laf olarak kalmaktadır. Fakat bu söze ihtiyacımız olduğunu kim inkar edebilir? Aklın nerede durması gerektiğini “nokta teşhis” ile tayin etmek kabil değildir. Bu sebeple istikamet sabitlenene kadar aklı bırakmak gerekmez. İstikametin sabitlendiği nokta fizik dünya ile metafizik dünyanın sınırıdır. Bu sınırı gözle görmeye çalışanlar kör, akılla görmeye çalışanlar akılsızdır dense yeridir. Fakat aşk bu sınırı zaten görmez. Zira aşk için fizik-metafizik tasnif ve taksim zaten yoktur. Aşk hepsine şamildir ve hepsini muhittir. Öyleyse yine görev, kahır bela akla düşer.

            Zor iştir bilirim. Aklın nerede duracağına dair kararın akla bırakılması, aklın hiçbir zaman hiçbir yerde durmayacağı manasına gelir. Bunun için mi “ne akılla olur ne de akılsız” denmiştir? Aslında ise bedihi olarak o sınır bilinir. Zira o sınıra gelindiğinde aşk, insanın ruhunu sarar, bedenini yakar, aklını patlatır. Evet, bedihi olarak bilinir. Öyleyse birisi bana, akıl ile aşkı harmanlayan bir formül, bir denklem, bir fikir, bir form, bir usul, bir yol göstersin. Böyle şey mi olur, akıl ile aşk harmanlanır mı, sen ne diyorsun be adam diyenlere; ÖMER TUĞRUL İNANÇER diyorum.

 

*

 

            Ömer Tuğrul İNANÇER… Bu ismi unutmayın. Akıl ile aşk harmanlanır mı bilmem ama hem akla hem de kalbe (aşka) hitabeden birisidir Ömer Tuğrul İNANÇER.

            Üstadın benim elimde bulunan iki kitabından (Vakte karşı sözler eseri ile Sohbetler eseri) birkaç iktibas ile iktifa edeceğim.

 “Eğer Cenab-ı Peygamber’in buyurduğu “ölmeden önce ölünüz” emrinin, tavsiyesinin (Bazılarımız için emir, bazılarımız için tavsiyedir, bazılarımıza göre de bazılarımız için söylenmiş bir laftır.) sırrına eriştin mi, o zaman da uruc başlar. Yani yükseliş. Bedenden kurtulmadan beden hapsinden kurtulabilmek, nefsin hâkimiyetini bertaraf edebilmek, ölmeden evvel ölmek demektir.” (Sohbetler kitabı sahife 163) 

            “Ölmeden önce ölünüz” Hadis-i Şerifinin ihtiva ettiği sayısız manalardan birisi, insanın bu dünyadaki ufku ve hayatın bu dünyadaki müntehasıdır. Tefekkür mecrasındaki tecrit, bu manayı ihata edecek seviyeye çıkamaz. Fakat bu güzergahta uzun bir mesafe kat edebilir.

Üstadın iktibas ettiğimiz metinde “tecrit ufkunu” gösteren ifade hangisidir. Parantez içindeki ifadedir. “Bazılarımıza göre emir, bazılarımız için tavsiyedir, bazılarımıza göre de bazılarımız için söylenmiş bir laftır”. Bu ifadedeki tecrit, insan bahsindedir. Aynı kelamın, bazı insanlar için “emir”, bazı insanlar için “tavsiye” ve bazı insanlar için de “idrak konusu” olmadığını teşhis edebilmek için “insan bahsinde” uzak bir tecrit ufkuna sahip olmak gerekir. Hakikatin tekliği, hakikatin tatbikinin çeşitli olmasına mani değildir. Hadis-i Şerif, ona muhatap olanların hacimlerince bir mana ifade edeceğine göre, bazılarına (hacimli olanlara) emir, bazılarına tavsiye olabilmektedir. İnsanın mükellefiyeti, kudretincedir. İnsanın kudreti, mizaç hususiyetlerinde ve akıl hacminde mahfuzdur. Öyleyse bazı insanlar bu manayı şahıslarında gerçekleştirme imkanına sahiptirler ki onlar için emirdir. (Buradaki emir ve mükellefiyet bahisleri Şer’i bir hüküm olmayıp, mükellefiyetteki muvazeneyi tespit ile alakalı ahlaki bir mahiyet taşır.)

Üstadın, “Bedenden kurtulmadan beden hapsinden kurtulabilmek…” tespiti ise kelama gelmeyen “mana”nın paradoksal ifadesidir. İşte tam bu nokta ise tefekkür güzergahındaki tecrit seyrinin nihayete erdiği ve aşkın başladığı noktadır. Fikir (akıl), bedenden kurtulmadan beden hapishanesinden kurtulmayı muhal kabul eder. Müşahhas alem ile mücerret alem arasındaki sınır, aklın “mümkün” olanı tüketip “muhal” olanı seyretmeye başladığı noktadır.

 “Allah’ın dediği olur”, bu çok doğru bir tabir değildir. Allah’ın dediği olmaz, dilediği olur. Allah her dediğini dilemez. Sonsuz kudret sahibidir. Ama her dediğini dilemez. (Vakte karşı sözler sahife 74) 

            Bu ifade, tecrit ve tenzih bahsinde aldığı mesafe ve kazandığı mahareti göstermesi bakımından harikulade bir misaldir. İfade o kadar net ve açıktır ki izaha ihtiyaç olmasa gerek. Hem aklı çıldırtacak kadar tecrit kokan ve hem de aklın bile anlayacağı kadar sarih bu teşhis, önünde hürmetle eğilmekten başka her tavrı edepsizlik olarak görmeyi şart kılar. İman etmiş olan hiçbir akıl, “Allah’ın dediği olur” ifadesine, “doğru bir tabir değildir” diyemez. İman etmiş akıl bu cümleyi kurduğunda ya çıldırır ve patlar veya imanı terk eder. Bu akıl hangi akıldır? İman etmiş fakat bilgide boğulmuş veya fikirde boğulmuş veya tecritte yolunu kaybetmiş akıldır. Bilgiyi malzeme olarak, fikri manivela olarak kullanan ve tecrit güzergahındaki yolculuğunu tenzih teminatı altında gerçekleştiren akıl ise bu harikulade teşhisi yapar ve tarihi ehemmiyette bir fikir beyan eder.  

 Hürriyet, hakiki hürriyet ancak Resulullah’a aittir. Çünkü yaratılmışlığın hududu olan Sidretü’l-münteha’yı bile geçmiştir Mi’rac’da. (Vakte karşı sözler sahife 207) 

            Tecrit bahsinde bu sözün üzerine söylenebilecek bir söz var mı bu dünyada?

 

            Ve aşk… Bu konuda uzun söze gerek yok. Bir iktibas kafi anlayana…

 E, insan olup da hala muhabbetten anlamıyorsa ot bile değildir o. Bırakın hayvanı, ot bile değildir. Muhabbet mutlaka olacak. Çünkü muhabbetin kaynağı, bizatihi Cenab-ı Hakk’ın kendi kendisine olan muhabbetidir(…) (Vakte karşı sözler sahife 195) 

            Ömer Tuğrul İNANÇER. Kıymet bilen insanlar bu ismi unutmasın. Özellikle de ölü kıymeti bilenler için söylüyorum, diri kıymeti bilme zamanı gelmediyse hiçbir şey yerli yerinde değildir.

            Vesselam…

GÜNLÜK (25 ŞUBAT 2009)

Dün özel hareket dairesi başkanının intihar haberi gündemi işgal etti. İntihar mı yoksa cinayet mi sorularının cevabı zaman içinde ortaya çıkacak. İntihar olduğuna dair ciddi deliller olduğundan bahsediliyor. Eğer intihar ise ve medyada bahsedildiği şekilde “görevden alındığı” için intihar etmişse vahim bir durum var. Görevden alındığı için intihar etmişse, bu kadar zayıf bir tabiat ve kişilik sahibi birinin “özel harekat daire başkanı” yapılması korkutucu. Yeryüzündeki en korkutucu hadiselerden birisi, zayıf tabiatlı kişilerin “bol yetkili” makamlara getirilmesidir. Özellikle de silahlı birimlerin başına getirilmesi tam bir kabus…

 

*

 

Almanya’daki deniz feneri dosyası birkaç gün önce geldi. Vakit gazetesinin manşeti: Deniz feneri ETÖ (Ergenekon terör örgütü) icadı. Bu manşeti vatan gazetesi, “Vakitten pes dedirten manşet” başlığı ile duyurdu. Bu ülkede hala “pes dedirten” hadiseler olduğu kanaatine sahip insanlar mı var? Bunlar akıl zafiyetiyle malul olmalılar.

 

*

 

Vatan gazetesi, İstanbul anketi yayınlamış. Ankette AKP 41.8, CHP 23.0, MHP 3.4 görünüyor. Cevap yok, kararsız ve hiçbiri seçeneklerinin toplamı, 25.8 görünüyor. Bunlar dağıtıldığında AKP 53 civarında görünüyor. Müthiş bir oy oranı. Vatanın bu anketi yayınlamasının sebebi ne ola ki? Ankara için de bir anket yayınlamış vatan gazetesi. Orada da aradaki fark kapanacak gibi görünmüyor.

 

*

 

Bahçeli, Ahmet TÜRK’ün meclisteki gurup konuşmasında Kürtçe konuşma yapması üzerine yazılı açıklama yapmış. Bilindik hamaset ifadeleri ile dolu bir açıklama. Yazılı açıklamada dikkat çeken birkaç nokta var. Biri AKP ile ilgili bir teşhis diğeri ise başbakandan DAVOS ta gösterdiği tavrı Ahmet TÜRK e de göstermesi talebi…

 

Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin açtığı yolda kurgulanan hain projenin adım adım uygulanmaya çaba harcandığı son derece hassas bir dönemin bütün emarelerini göstermeye başlamıştır.

 

“Türkiye sanal ortamlarda kahramanlığa soyunarak duygu sömürülerine sarılan Başbakan Erdoğan'dan Davos'ta bir gazeteciye karşı gösterdiği duruşu, şimdi kendi açtığı yolda karışımıza bölücü taleplerin tırmanışı olarak çıkmış bu meselede de muhataplarına göstermesini beklemektedir.” (VATAN-25.02.2009)

 

AKP nin hain bir projeyi uyguladığından bahsetmesi, ülkedeki hükumet için ne ağır bir ithamdır. Hükumeti hain olarak tanımlamak, savaş ilanı değilse nedir? Ülke içinde savaş ilan etmek, iç savaş değil midir?

 

Başbakanın DAVOS ta İsrail cumhurbaşkanına ve zımnında ABD ye karşı sergilediği tavrı ülkede yaşayan Kürtlere de sergilemesinin talep edilmesi, MHP veya BAHÇELİ nin “düşman tanımlaması”nın ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Ülkede yaşayan insanları İsrail kadar yabancı ve düşman görebilmek hangi zihni savrulmanın neticesi olabilir? Bu savrulmayı TÜRKÇÜ olmakla da açıklamak kabil değil zannediyorum.

 

*

Güngör MENGİ, biraz umutlanmış bugün. ABD de bazı çevrelerin Türkiye’nin batıdan uzaklaştığına dair raporlar hazırlamaları ve fikirler beyan etmeleri, yazarımızı umutlandırmış. Altı yıldır batının AKP ye destek vermesinden dolayı komik bir batı düşmanlığı sergilemiş olan ülkedeki “batılılar ve batılılaşanlar” tabi mecralarına dönmeye mi başlıyorlar. Tabi mecraları malum olduğu üzere batıdır. Zira batılı gibi düşünür ve yaşarlar.

 

“Batı düne kadar Türkiye’de laik rejimi tehlikeye sokacak gelişmeleri adeta teşvik ediyordu.
Eğer tavır değişikliği kalıcı olursa, evet bu değişim şans olabilir.”

 

Aslında en çok zorlarına giden nokta, AKP nin veya ERDOĞAN ın batıyı kendi lehine ikna etmiş olması ve buna karşı bizim batılı kerataların batıyı AKP aleyhine ikna edememeleriydi. Bu durum bir maharet ve beceri testiydi. Erdoğan bizim batılılaşmışlardan daha mahir çıktığı için hazmedemiyorlardı galiba?

 

Şu ifadesi neye karşı olduğunu açıkça gösteriyor. Bunlar İslam’a karşılar.

“Dün İstanbul Ticaret Odası’nda seçim vardı.
Lokanta ve Kafeler Komitesi’nde bir “ilk” yaşandı. İçki satmayan lokantalar, içkili lokantaları 256’ya karşı 418 oyla yönetimden tasfiye etti.
Aynı şekilde Banka ve Finans Kuruluşları Komitesi’nde de İslâmi bankacılığın tarafı iktidar güdümlü kamu bankalarının desteğini alarak seçimi 288’e karşı 582 oyla kazandı.”

 

*

 

Başbakan Afyon da miting yapıyor. Sanırım 18. mitingi. Mitingde tarihi bir laf etmiş, insanın içinden amin demek geliyor. Söz şu:

  “Türk Lirası (TL) öyle bir noktaya gelecek ki uluslararası piyasalarda alışverişlerimizi TL ile yapar hale geleceğiz. Bu ülkenin milli parasının kaderini başka paralar belirlemeyecek, bu düzeye geleceğiz” (Hürriyet 25.02.2009)  

Özellikle de içinde bulunduğumuz kriz döneminde fevkalade önemli bir konu. TL ile dış ticaret yapabilmek bu ülkenin 100 yıldır ilk defa eline geçecek bir fırsat galiba. Doğrusu bu konunun işaretleri de yok değil. İran ve Rusya ile görüşmelerde müspet gelişmeler oluyor. Bu vakanın gerçekleşmesi yalnız başına bile Türkiye yi dünya devleti yapmaya kafidir. Umarım hükumet peşini bırakmaz.

 

*

 

Bu seçimde CHP laiklik krizine girmedi. Laiklik ve rejim krizine girerek gerilim ürettiğinde bundan AKP nin karlı çıktığını anlamış olabilirler mi acaba? Yoksa daha öncede bunu biliyorlardı da aslında askere ve gizli güç merkezlerine çağrı yapmak için mi laiklik ve rejim krizi çıkarıyorlardı acaba? Her şeye rağmen CHP nin anlaşılmaz bir laiklik kriz suskunluğu olduğu göze çarpıyor. İlginç bir durum… Takip etmek gerek…

 

*

 

Bekir COŞKUN, iki cümlelik bir konuyu her zamanki gibi bir yazı haline getirmiş. Söyleyeceği şu: Deniz feneri dosyası neden bu kadar uzun sürede geldi? Bu cümleden bir yazı çıkarmak maharet olarak mı anlaşılıyor Hürriyet gazetesinde. Hiçbir özelliği olmayan kişileri köşe yazarı olarak çalıştırmak Hürriyet gazetesinin temel karakteri midir? Bir de amiral gemisi filan… Komik… Bu köşe yazarları ile gazetenin ilişkisi hangi temele oturuyor, merak konusu…

 

*

 

Ahmet HAKAN, arsızlık rekoru kırma maharetini kimseye kaptırmıyor. Bu gün yine bir rekor kırmış, Fehmi KORU hakkında yazdığı yazıda,

 

“Bence de sen, bu yazıp çizdiklerinle, Aydın beye “onları at / beni al” diyorsun.”

 

Kişi alemi kendi gibi bilir sözünün ne kadar aşikar tecellisi… Pes, diyeceğim ama konu Ahmet HAKAN olunca diyemiyorum. Hürriyet gazetesinin Müslümanlarla uğraşma görevini Ahmet HAKAN a tevdi etmiş olması ihtimali yüzde kaçtır?

 

*

 

İbrahim KARAGÜL, her zamanki üslubu ile dünya ekonomik krizinin ülkede anlaşılmadığından ve kafi derecede ilgilenilmediğinden şikayet ediyor, haklı olarak… Aslında hadisenin bir iktisadi kriz olmadığı veya en azından bundan ibaret olmadığı anlaşılmalı. İbrahim KARAGÜL ün de ifade etmediği nokta ise bir “medeniyet krizi” yaşandığı… Batı tüm sistemleriyle ve temel anlayışıyla çöküyor. Fakat bu çöküş ilk olarak iktisadi alanda patladığı için mesele iktisadi kriz şeklinde teşhis ediliyor. Meselenin tamamen anlaşılması için, her alandaki patlamaların tek tek gerçekleşmesi gerekiyor galiba. Ne kadar vahim bir durum… Ne büyük bir zafiyet… Durumu tüm boyutlarıyla kim daha önce anlarsa ciddi şekilde öne geçecek. En önemli konunun “fikir” olduğunu gösteren ciddi bir misal… Neticede ise ülkede bu konuya vakıf birkaç kişiden biridir İbrahim KARAGÜL…

 

*

 

Sivas ta suç örgütü oluşturma operasyonunda 31 gözaltı. Ne kadar suç örgütü varmış bu ülkede. Yakala yakala bitmiyor. Her şehirde birkaç tane var demek ki… Suçun bu kadar yaygınlaşması, suçlu sayısının bu kadar artması (geçen emniyet yetkilisinin bir açıklamasında toplam gözaltı sayısının yüzbini aştığı söylenmişti) fiili, suç olmaktan ve devleti de devlet olmaktan çıkarır. Suç örgütlerinin bir merkezden kontrol edildiği ihtimali ise suç kavramını tamamen imha eder. Eğer ülkede bu temizlik ciddi şekilde ve sonuna kadar yapılmazsa, hukuk bir gevezelikten ibaret hale gelecek.

MODERN ÇAĞIN DÂHİYANE DOLANDIRICILIK HİKÂYESİ-MARKA-

Modern çağda batı tarafından üretilen birçok “değer” ve “ilişki şekli” günlük hayatta fazlaca itibar görüyor. Hayatın batı tarafından üretildiği ve organize edildiği son iki asırdır, “itibarlı” kabul edilen değer ve ilişki biçimleri nedense tenkide tabi tutulmadan kabul görmektedir. Başka değerler manzumesi mümkün değilmiş veya onlar mutlaka doğruymuş gibi muamele edilmesi, insanlığın batıya açmış olduğu sınırsız kredi midir yoksa ahmaklığın bir türü müdür?

 

            Marka anlayışı, temelde, itimat, kalite ve tanınmışlık üzerine kurulmuştur. Markayı oluşturan bu unsurların hiçbiri ile ilgili tenkit veya red tavrı takınmak gerekmez. Markanın altında itimat edilen bir firma, kaliteli bir mal ve tanınmış-bilinmiş-test edilmiş bir hizmet bulunması, denklemin doğru kurulduğunu gösterir. Aslında ise bu unsurlar, markanın unsurları olmaktan ziyade “üretimin” veya “malın” unsurlarıdır. Markanın bu unsurları kendi denkleminde kullanması ise normal bir iktisadi yaklaşımdır ve tenkidi gerekmez.

 

            Her kıymet, kendini terkip eden unsurların kıymet toplamından fazladır. Unsurların matematik kıymet toplamları, değerin, terkip kıymetini meydana getirmekten acizdir. Bu düşünce doğrudur ve keza marka için de geçerlidir. Marka da kendini terkip eden unsurların değerlerinin matematik toplamlarından fazla bir kıymete sahiptir. Tenkit edilmesi gereken husus ise tam bu noktada ortaya çıkar. Bir “değer”, kendini terkip eden unsurların matematik toplamlarından ne kadar fazla bir kıymete sahip olmalıdır? Kritik soru budur ve tenkit ise bu soruya marka anlayışının verdiği cevap üzerindedir.

 

            Markanın bu soruya verdiği cevap ortalama olarak “on katı” şeklindedir. Meseleyi matematikten çıkarıp tabiatı gereği iktisadi alana taşırsak, bir malın değeri, üretim (iktisadi) değerinin ne kadar üstünde olabilir sorusunu sormak gerekir. Marka, bu soruya cevap olarak “üretim maliyetinin on katı” şeklinde cevap vermektedir. Bu cevabın dolandırıcılık olmadığını söylemek için çok sayıda felsefi manevralar yapmak gerekir.

 

İtimat edilir firma, kaliteli bir mal ve test edilmiş bir hizmet unsurlarının toplamı, üretim maliyetinde (maliyet kalemlerinde) genelde sıfırdır. Zira maliyet girdileri arasında bu unsurlar doğrudan bulunmamaktadır. Bu unsurların dolaylı olarak bulundukları vakadır. İtimat edilir bir firma haline gelebilmek için yapılan yatırımlar ve reklâm giderlerinin bir maliyet oluşturduğu doğrudur. Fakat iktisadi malın birim fiyatını tayin eden üretim giderleri arasında doğrudan bulunmadığı ve genel maliyet içinde değerlendirildiği açıktır.

 

            Üretim maliyeti üzerine, itimat edilir firma, kaliteli mal ve test edilmiş hizmet unsurları da katıldığında bir malın birim fiyatının on katına çıkacağı faraziyesi, “akıllı insanlar” tarafından kabul edilebilir mi?

 

            Anlaşılacağı üzere, marka fiyatı, üretim unsurları üzerinden değil, marka unsurları üzerinden tespit ediliyor. Bu gün için marka imajına bakıldığında, üretim maliyet ve süreçlerinden tamamen bağımsızlaşan bir marka anlayışına ulaşıldığı vakadır. Artık malın üretiminden bağımsızlaşmış ve sadece tüketiciye sunulması ile alakalı hale gelmiş olan “marka”, iktisadi bir bahis olmaktan çıkmış ve sosyo-kültürel bir konuya dönüşmüştür. Sosyal hayatı organize eden anlayış, markayı beslemekte ve ona malik olmadığı bir kıymeti pompalamaktadır.

 

            Sosyo-kültürel kaynağı kıymet unsuru haline getirme maharetini göstermiş olan “marka”, esas değerini aslında buradan almaktadır. Bir iktisadi malın değerinin ne olduğu ayrı bir konudur, o mala “kıymet atfetmek” başka bir konudur. Kıymet atfı, iktisadi bir bahis değil sosyal ve kültürel bir bahistir ki bu da temelde “kabul”dür. İnsanların birbirleriyle ilişkilerini “marka” üzerinden yürütmesi, markaya kıymet atfından başka bir şey değildir. Bu yaklaşım (veya kabul) aynı zamanda insana değer vermemeyi şart kılar. İnsanın üzerindeki elbisenin temiz ve güzel olması temel şartı bir yana atılmakta ve markasının ne olduğu ile ilgilenilmektedir. Bu davranış “belli bir hayat tarzı” haline gelmekte ve insanlar birbirlerine marka üzerinden ulaşmaktadır. Durum bu olunca, elbisenin içindeki varlığın değeri kalmamaktadır. Bunun batılı toplumlardaki en ilginç göstergesi, cenazeyi en güzel elbiseleriyle hazırlayıp gömmeleridir. Çünkü asıl olan elbise (yani marka) ise, içindekinin canlı veya ölü olması fark etmemekte veya ölmüş olmasına rağmen kıymet atfı elbiseye (markaya) olduğu için elbise varlığını devam ettirmektedir. Batıdaki bu örf, insani değerlerden (insan değerinden) vazgeçmenin patolojik bir misalidir. 

 

            Marka bir defa imajını oluşturduktan sonra, değerini sadece o “imaj” üzerine bina etmekte ve o imajı satmaktadır. İmajı oluşturma sürecindeki iktisadi unsurlar ortadan kalkmakta ve bakiye olarak kalan sadece malın üzerine vurulmuş “marka damgası” olmaktadır. Bu durum o kadar ileri derecelere ulaşmıştır ki, en büyük dolandırıcılık türü olarak boy göstermiştir.

 

            Anadolu’nun herhangi bir şehrinde fason olarak 10 dolara üretilen kot pantolonun, herhangi bir batı ülkesine giderek orada herhangi bir markanın vurulması suretiyle Türkiye’ye 150 dolara tekrar ithal ediliyor olması, “kaliteli mal” unsurunu ortadan kaldırmıyor mu? Kot pantolon gibi bir malın herhangi bir kusura sahip olması halinde hiç kimse tarafından firmaya değiştirilmesi için iade edilmediği hatırlanırsa, “test edilmiş hizmet” unsurunun da ortadan kalktığını kabul etmek gerekmez mi? İtimat edilir firma unsuru ise zaten diğer iki unsura bağlı değil mi? Kaliteli mal üretmiyorsa ve hizmet vermiyorsa, itimat edilir firma olmasının manası nedir? İşte dolandırıcılığın dâhiyane şekli budur.

 

Bir malı iktisadi maliyetinin on katı fiyata satın alan insan, dünyanın en ahmak varlığıdır. Buna rağmen markalı malların fazla satılıyor olması, dünyadaki zengin ve ahmak insan sayısının çokluğunu mu gösteriyor? İşte bu soru önemlidir zira marka hastalarının sadece zengin ahmaklardan ibaret olması halinde konu bizi ilgilendirmez. Daha kötü olanı yani zengin olmayan ahmakların bulunması, meseleyi bir sosyal problem (hatta yara) haline getirmektedir. Markanın sosyo-kültürel bir mahiyete savrulması (veya firmaların bu gerçeği bilerek üretmesi), zengin olmayan ahmakları meydana getirmekte ve bu da markaya ulaşmak için kaynağı olmayan insanların kendi hayatlarını ve dolayısıyla çevrelerinin (aile, akraba, arkadaş) hayatlarını mahvetmesiyle neticelenmektedir. İşte bu nokta bizi ilgilendirir.

 

*

 

            Bütün bunlardan sonra ne demek lazımdır? Markalı malların iktisadi kıymetlerinin çok üzerinde bir fiyatla satılmasına mani olmak şarttır. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Ne var ki, iktisadi hayat zecri tedbirlerle yönetilemeyeceği için markalara karşı bir kampanya açılması doğru görünmektedir. Tüketici kuruluşlarının aynı kalitede olan iki malın birinin marka olmasından dolayı fahiş fiyatla satıldığını tespit ettiğinde bunu ilan etmeli ve o mala karşı kampanya başlatmalıdır. Ferdi teşebbüslerin netice vermeyeceği malum olduğu için sivil toplum kuruluşlarının bu konuyla ilgilenmesi şarttır.

Görüş Günü

GÖRÜŞ GÜNÜ

"Anladım artık, beyaz bir vapurdur aşk,
Makine dairesinde söylemediğimiz sözler
Uyutmaz yolcuları sabaha kadar
Seni gördüm" *

Seni gördüm, Galata Köprüsü bu şehirden demir almak üzereydi. Martılar kimseden simit dilenmiyordu. Gökyüzündeki gri keder denize aksediyordu, o anda gördüm.
Herkesin ortasında, herkesin yalın griliğinin ortasında rengârenk bir çiçek gibi duruyordun. Rengârenk bir çiçek gibi… Edilgen.. Ama müdahil. Rengârenk bir çiçek gibi… Güzelliği zayıflığından…
Bir çiçek en çok nereye yakışır diye düşündüm o an; toprağa mı, vazoya mı? Beklenenin ellerine mi, bekleyenin yakasına mı? Bir çiçeğin ait olduğu yer neresi derken gördüm seni. Hüznün anayurdu neresidir derken.

"Seni mi gördüm,
Çözüldüm geçmiş gibi
Bir karanfil açmış gibi, yakamda." **

Seni gördüm evet. O anda duydum saatin tik taklarını. Yaşım on dokuzu vuruyordu, duydum. Dünyanın en orta yerinde bir sen, bir ben.. Bir de herkes.
Bir çiğdem incecik boynuyla kayaların arasında yol arıyordu gökyüzüne. Kayalarla mücadele ediyordu.. İncecik boynuyla. Benim mücadelem yoktu. On dokuz yaşım akıp gidiyordu, müdahalem yoktu, akıp gidiyordum. Yanlış bir cümle gibi yaşıyordum hayatın annacında. Seni gördüm, boynum ipince.
İşte tam orada gördüm; gazinoların, işportacıların, işe gidenlerin, işsizlerin, suçluların, suçsuzların, piyangolar ve tren biletlerinin, yaşını saklayan kadınların, yüzüğünü saklayan adamların, saklanan adamların, saklanamayan yalanların, söylenemeyen doğruların arasında bir yerlerde.
İşte orada duruyordum; tahliyesi gecikmiş bir mahkûm, terhis olmuş bir askerin kaybolmuş hatıra defteri, en çok annesini özleyen yatılı bir çocuk, tersyüz edilmiş bir aşk, anlaşılmamış bir söz gibi.
İşte oradaydın, ayakta duruyordun, yaşı büyüdükçe sesi kısalan bir kız çocuğu edasıyla, haritalarda olmayan bir ada, ipi kopmuş bir sandalın yolcusu gibi… Ne bileyim işte.. Senin gibi.. Yalnızca benim görebildiğim yüzünle. Oradaydın. Seni gördüm.
Ama sen görmedin geçip gittiğimi.

(*-**) Ezginin Günlüğü'nün "İlk Aşk" adlı şarkısından

Sana Benzer Biri

Sana Benzer Biri

Sana benzer birini tanıdım bir vakit,
Gülünce gün ışırdı.
Güzeldi,ne giyse yaraşırdı,
Aklım karışırdı.
Bakmaya doyamazdım,
Baksam içime sahipsizlik bulaşırdı.
Dokunmaya kıyamazdım,
Uzak diyarlardan gelmiş gibiydi,
Kaçtıkça yaklaşırdı.

Sana benzer birini gördüm bir vakit,
Korkunç güzel gözleri vardı,
Müthiş derin bakardı.
Yüzünde İstanbullu bir hüzün,
Koynunda resmim vardı.
Bir kavgayı tutmuştuk bir ucundan,
Elleri tütün,saçları deniz kokardı,
Tutsam kıvılcımlar çıkardı avcundan,
Ateşti,yakardı.

Sana benzer birini yaşadım bir vakit,
Bensiz bir dakka durmaz,
Benle olamazdı.
Ezan sesleriyle başlardı gün onunla,
Yıldızlarla sönerdi.
Gülümsese ağrılarım dinerdi,
Öpsem başım dönerdi.
Öfkesi delikanlıydı,
Delifişekti,heyecanlıydı.
Umudunu sevdamıza banardı,
Omuzuna güvercinler konardı.
İmkansızdı onu taşımak göğsümde,
Görmesem içim yanardı.

Sana benzer birini sevdim bir vakit,
Çocukça korkardı ölümden.
Bilmezdi,ertelenemezdi ölüm oysa.
Seni mi o sandım bilmem,
Onu mu sen.

Ona hiç benzemiyorsun..

Ömer Karayılan

YUMRUK GİBİ

                                            YUMRUK GİBİ
                                                                                                         "Hep denedin, hep yenildin.
                                                                                                          Olsun. Yine dene, yine yenil.
                                                                                                                 Daha iyi yenil."
                                                                                                                                    -Samuel Beckett-

Oturup bir yumruk daha yiyeceğim, düşüp bir yumruk daha. Kalkarken bir daha.
Şimdi tecrübeme üç yumruk daha ekliyorum. Önceki benle aramda -en azından- üç yumruk fark daha olacak. Öyle ki, suratımın şekli değişecek yumruklardan, burnum yamulacak, dudaklarım patlayacak. Öyle ki, üç yumruk sonra yepyeni bir ben olacağım.

Hadi, bakışlarınla ilk yumruğu patlattın, ne duruyorsun? Öyle bir bakış-yumruktu ki bu, tıpa tıp yirmi yıl öncesinin, yani ilk aşkın ilk bakışının aynısı.. tıpkısının tıpkıbasımı. İyi de sana böyle vurmayı, yani yirmi yıl öncesinden bakmayı hangi mektepte öğrettiler ? Sen bu zehirli balın peteğini hangi zakkumlardan ördün? Tesadüf diye bir şey yok, hiçbir şey tesadüf değil. Peki yirmi yıldır mahzende saklanan bu şarabın/bakışın şimdi ömrüme sürülmesinin anlamı ne? Peki benim hâlâ ayıkmamam tesadüf mü? Peki yirmi yıldır bu bakışı yaşlandırmayan/paslandırmayan büyü ne olabilir ?..

İkinci yumruk kulaklarımda patladı; sesin! Annemdi bu ses biraz… "Akşam oldu, hadi eve gel" diyordu, "Bak senden başka kimse yok sokaklarda…", "Sen hâlâ yalın yürek ortadasın."
Annemin sesi yuvarlanmaya başladı git gide..başkalaştı, uzadı, yeni bir sese eklendi. İlk ayrılığın sesiydi bu… Ses söze döküldü, ruhumda yuvalandı ; "İçindeki çocuğa sahip ol" diyor ve ekliyordu, " Sakın ortalığa çıkarma! Sana sakla, ortada bırakma… Öyle güzel bir çocuk ki o, görenler belki hayranlıktan, belki de kıskançlıktan saldıracak. Her kes bir tarafından tutup koparacak, hırpalayıp parçalayacak. İnsanlar acımasızdır, canına okurlar… Sakın içindeki o çocuğu kimselere gösterme, sakın ortaya çıkarma !.." Annemleşiyordu ses sonra, " Akşam oldu hadi eve dön" diyordu yine, " Bak senden başka kimse yok ortalıkta…"

Hadi gardım düştü, üçüncü yumruğunu bekliyorum..şöyle alnımın ortasına. Kalbimi boş ver, o çok darbe aldı zaten. Alnımın çatına yapıştır yumruğunu.. babamın hiç öpmediği yere. Sert bir öpüş gibi kondur.. hadi dokundur, sars beni. Öyle bir sars ki, sarsaklığım savrulsun, durulayım. Aynada başka /yeni bir ben bulayım. Alnım yere gelsin, aklım başıma…

Biliyorum, içinde olamadığımız, içinden çıkamadığımız bir oyundu yaşadığımız… Birbirimizi yanlış yerlerde aradığımız… Kaybederken kaybolduğumuz. Hadi tekrar başlat. Hadi bir daha çal o şarkıyı…
Bir masaldı yaşadığımız, biliyorum, gökten üç efkârın düştüğü, kerevetinde ağladığımız… Hadi o masalı bir daha anlat.
Hadi oyunu yeniden kur, tekrar başlat. Biliyorum, sonunda yine kaybedeceğim, kat'iyyen yenileceğim.
Sonra kalkıp bir daha, kalkıp bir daha kalkıp bir daha düşeceğim.. yine yenileceğim. Ama bir dahaki sefere daha iyi yenileceğim.
Çünkü -biliyorsun- bu çocuk başka oyun bilmiyor.

ÖMER KARAYILAN

MEKSİKA

MEKSİKA

Parmağımda alyans yok, suçmuş işlediğimiz,
Hayalden ibaretmiş bu cürmün vesikası.
Kaçış yok yasalardan, boşmuş düşlediğimiz,
Haritalarda yokmuş bu aşkın Meksikası.

Yasalar ve sınırlar kimden yanaydı diye,
Korkuyorduk sormaya, yasaya aykırıydı.
İç cebimizde bir gül tutuşur sevgiliye,
Yenimizde bir umut her sabah kırılırdı.

Oysa ben yasaksız bir türküye yaslanmıştım,
Gözlerimi tutarken bal renkli bir kâinat,
Bir bakış bir hayatı diri tutar sanmıştım.
Şimdi boşa dönüyor omzumdaki tek kanat…

Kaçış yok aynalardan, dönüş yok aynalara,
İstersen geçmişinle ömür boyu oyalan.
Sınır var, sınır sensin, döndüğün odalara,
Hani Meksika var ya, işte gerçek o yalan.

Ömer KARAYILAN

RİSALETİN TEKLİĞİ, SAHABENİN ÇOKLUĞU VE İSLAM’I ANLAMAK



Sahabenin sahip olduğu mana ve icra ettiği vazife, İslam’ın
anlaşılması bahsinde mühimdir. Sahabe, İslam’ın veya İslam’ın ihtiva ettiği
mananın ikinci tezahür alanı ve derecesidir. İslam, öz haliyle vahiy, Hz. Risaletpenah’da
(SAV) hayat, sahabede nizam bulmuştur. Hz. Risaletpenah (SAV) ferdi hakikati
temsil ederken, cemiyet gerçekliğini sahabe temsil etmiştir. Hz. Risaletpenah
(SAV) İslam’ın tüm manalarını şahsında cem ederken, sahabe kadrosu üzerinden
cemiyete saçmıştır. Cem edilmiş mana, açılıp hayatın içine saçılmadan, her
insanın mizaç ve akıl çeşitliliğinde meydana gelen farklı “hayat
gerçeklikleri”nde tezahür aynaları ve fikir mahfazaları bulması mümkün
değildir.

            Sahabe,
İslam’ı anlaşılır kılan cemiyet kadrosudur. İslam’ın anlaşılması, Kur’an-ı
Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılmasıdır. Her ikisinin anlaşılması
ise sahabenin anlaşılmasına bağlıdır.

            Böyle şey
olur mu? Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) anlaşılması başka şarta
bağlanabilir mi? Doğrusu bu soruya evet cevabını vermek çok zordur ve eğer evet
cevabı verilirse ortaya çıkan durum ağır bir durumdur. Kur’an-ı Kerim’in
anlaşılmasını başka bir şarta bağlamak, onun zaman ve mekân üstü olduğu
hususunu ve yeryüzünde kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlara hitap etme
konusunu anlamamak demek değil midir? Böyle hissetmek insana yanlış
gelmemektedir. Fakat durum gerçekte bu mudur?

            Varlık,
insan ve hayat bahislerindeki birçok hususiyetin İslam’ı anlamanın ön şartı
olduğunu söylemek ıstırap vericidir. Fakat vaka budur. En basitinden misaller
vermek gerekirse, “dil” bahsi Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ilk ön şartıdır.
Dilden kastımız Arapça değil, genel manada dildir. Dil bilmeyen (dolayısıyla
konuşamayan, düşünemeyen) bir insanın herhangi bir metni anlaması imkânsızdır. Dil
misalindeki bedahet bize gösterir ki, muallâkta bulunan manalar yekûnuna
(İslam’a) ulaşabilmenin birçok şartı, vasıtası ve yolu vardır.

            Sahabe bu
şartların en mühimlerinden biridir. Özellikle de bir alanda en mühimidir. O da
sahabenin İslam’ın ilk cemiyet teşkili olmasıdır. Cemiyet teşkilinden kastımız,
bir cemiyet modeli oluşturmak bakımından değil, İslam’ın, hayatın içtimai sahadaki
mana tezahürlerine teşne olmasıyla ilgili boyutudur. Sahabenin İslam cemiyet
modeli oluşturmak bakımından ehemmiyeti malumdur fakat burada üzerinde
duracağımız nokta, bir mananın, içtimai genişlik içinde vücut bulabilecek insan
ve vaka çeşitliliğinde nasıl tecelli edebileceği hususudur.

 

                                                                       *

 

            İnsan
tabiatının (mizacının) tüm hususiyetlerini ve hayatın tamamını bir ferdin
kendinde cem etmesi imkânsızdır. Hz. Âdem’den (AS) başlamış olan dürülü bükülü
insan mizaç hususiyetleri, her dönem insan sayısınca çoğalmış ve çeşitlenmiş
olarak zuhur etmiştir. Hz. Âdem (AS) de tüm mizaç hususiyetlerinin mahfuz
(potansiyel) olarak bulunması mecburiyeti, tamamının tek kişide zuhurunun
mümkün olduğunu göstermez.

            İnsan
mizacının tüm hususiyetlerinin bir fertte cem olması mümkün olsa bile tek
kişinin, hayatın tüm gerçekliklerini kendi merkezinde yaşama imkânını
bulamayacağı anlaşılmalıdır. Bir insan hayatı, hayatın tüm boyutlarını ihtiva
etse dahi tüm hadise çeşitliliğini ihata etme imkânına kavuşamaz. Bir hadisede
hem uç noktada (veya lüzumu kadar) celadet ve şecaat gösterilip hem de misilsiz
bir korkaklık tavrı sergilenemez. Hulasa; bir insanın, tüm insanların
yaşayabileceği hadise çeşitliliğini yaşayabileceği kabulü yanlıştır, bu ihtimal
muhaldir.

 

                                                                       *

 

Mizaç hususiyetlerinin cem edilmesi…

 

            Bir şahsın;
mazi, hal ve istikbalde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan insanların tamamında
zuhur edecek mizaç hususiyetlerini kendinde cem etmesi ve her mizaç
hususiyetinin şahsiyete ve hayata katkısının ve müdahalesinin nasıl ve hangi
kıvamda olması gerektiğini göstermesi imkansızdır. Aslında insan tabiatında
(mizacında) bulunan tüm hususiyetlerin her insanda bulunduğu vakadır. Fakat her
hususiyetin her insanda farklı kuvvette ve mahiyette bulunduğu ve bunların
toplamından meydana gelen kıvamın o insanın mizacını meydana getirdiği
malumdur. Mesele tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette varolabilmesi ile
ilgilidir. Mümkün olmayan budur.

            İnsanların
mizaçları, hayatı nasıl yaşayacaklarına dair ön fikirler gibidir. Mizaç
hususiyetlerinin her biri (özellikle mühim ve kuvvetli olanlar) hayatta bir mecra
açmakta ve kişinin hayatını o mecraya sürüklemektedir. Kuvvetli mizaç
hususiyetleri (ki bunlar istidatlardır) hayatı vakumlamakta ve kendi
oluşturdukları alan veya mecrada hayatı yaşamayı kolaylaştırmaktadır. Hem
anlamayı ve hem de yaşamayı kolaylaştırdıkları için kişi, daha iyi ve daha
derin anladığı ve daha kolay ve daha rahat yaşadığı/yaşayacağı bu mecralara
savrulmaktadır.

            İnsan hangi
mecraya giriyor, hangi alanda dolaşıyor ve hangi istikamete dönüyorsa, hayatın
geri kalanına kör hale geliyor. Bu durum insanı, hayatın tamamını yaşamak ve
anlamak imkânından mahrum ediyor. Bir alanda mütehassıs olan insan başka bir
alanda kelimenin tüm manalarıyla cahil kalabiliyor. Bu insanın, hayatı ihata
edici çapta anlaması kabil olmadığı gibi, hayatın yekûnuna dair bir söz
söylemesi de yanlıştır.

            Mizaç
hususiyetlerinin farklı terkip kıvamlarındaki zuhuru, insan ve hayat
çeşitliliklerini meydana getirmek bakımından mühim ve lüzumludur. Fakat bir de
hayatı cem edici bir kavrayış ve bakış gerekmektedir ki, bunu yapabilmek için
tüm mizaç hususiyetlerinin aynı kuvvette bir insanda cem olması gerekir. Ne var
ki, tüm mizaç hususiyetleri bir insanda aynı kuvvette cem olmaz. Bu durum insan
mizacının fikir dünyasına sunduğu tabii sınırlardan biridir.

            Bir insanda
mizaç hususiyetlerinin tamamının cem olması neden ve nasıl imkânsızdır?
Öncelikle birbiriyle tezat teşkil eden hususiyetlerin bir insanda cem
olmayacağı bedahettir. İnsan hem şecaat sahibi ve hem de korkak olamaz. İnsan
hem cömert ve hem de cimri olamaz. Hem deha ve hem de gerizekalı olamaz. Zıt
mizaç hususiyetlerinin bir insanda mevcut olamaması, insan tabiatının tüm
hususiyetlerinin bir kişide cem olmasına manidir ve bu durum tabii sınırlardan
biridir.

            Mizaç
hususiyetlerinin bir insanda cem olması ihtimali ancak zıtlık ilişkisinin bir
tarafındaki hususiyetler için sözkonusu olabilir. İyi mizaç hususiyetlerinin
tamamının bir insanda toplanması ihtimali, zıtlık ilişkisinin imkânsız kıldığı
durum değildir. Öyleyse iyi hususiyetler veya kötü hususiyetlerin bir insan
mizacında toplanmasına mani bir hal görünmemektedir. Gerçekten böyle midir?
Hayır… Hakikaten bir insan, mizaç hususiyetlerinden iyi olanları kendinde
toplayacak ve tabii olarak da kötü mizaç hususiyetlerinin tamamını kendinden
uzaklaştıracak imkâna sahip değildir. Veya şu ifade daha doğrudur. Hiçbir insan
tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olacak kadar “kıymetli” veya tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olacak kadar “değersiz” olamaz. Bu misaller, yaratıcı
iradenin sünnetine muhaliftir. Zaten tüm iyi mizaç hususiyetlerine sahip olma
ihtimalinde “imtihan”ın lüzumu ortadan kalkar, çünkü o kişi mizacı gereği zaten
hayatı “iyi”, “doğru” ve “güzel” yaşar. Bunun mefhumu muhalifi de doğrudur.
Yani bir insan kötü mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olduğunda ve iyi
mizaç hususiyetlerine de sahip olmadığında hayatı “kötü”, “yanlış” ve “çirkin”
yaşar. İyi mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmakla melek, tüm kötü mizaç
hususiyetlerine sahip olmakla şeytan olunur. Oysa biz insandan bahsediyoruz. Bu
durum insandaki tabii sınırlardan biridir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) büyük mucizelerinden birisi de işte budur. Tüm iyi ve
güzel mizaç hususiyetlerini şahsında cem etmiştir. İyi ve güzel hususiyetleri
mizacına yerleştiren Hz. Allah, “mutlak doğru”nun tecelli edeceği bir şahsiyet
mahfazası yaratmıştır. Mutlak doğrunun insan gibi zalim ve cahil olan bir
varlıkta tecelli etmesi lüzumu, iyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her birinin
zirvesinin hem de mutena bir muvazene ve kıvam halinde bir şahısta
billurlaşmasını şart kılmaktadır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV), mizaç ve ahlak
terkibinden meydana gelen şahsiyeti, Mustafa isminin lüzumundan olmalı ki,
seçilmişlikten başka bir şey değildir. İyi ve güzel mizaç hususiyetlerinin her
birinin aynı kuvvette ve zirvede olarak en mütekâmil terkibe kavuşturulması,
imtihandan azade kılındığını da göstermektedir. Bütün bunlar O’nu kul olmaktan
çıkarmaz fakat kulların en büyüğü olduğunu delillendirir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) tüm mizaç hususiyetlerinin iyi ve güzel olması O’nun Risaletinin
delillerinden ve büyük mucizelerinden biridir. İnsan tabiatı ile açıklanabilir
bir vaka değildir. İnsan tabiatındaki sınırlar böyle bir mizaç terkibine
müsaade etmez.

            İyi ve
güzel mizaç hususiyetlerinin tamamına sahip olmak emsal teşkil etmek bakımından
mucizevî bir vaka olmasına rağmen, diğer mizaç hususiyetlerine parça parça
sahip olan insanların hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini göstermek
noktasında, paradoksal bir probleme işaret etmektedir. Güzel olan mizaç
hususiyeti (mesela cömertlik) emsal teşkil ederken, kötü olan mizaç
hususiyetine (mesela cimriliğe) sahip olanın da hayatı nasıl yaşaması
gerektiğini beyan ve tanzim edecektir. Güzel olanın emsal teşkil etme imkânına
mukabil, çirkin olan insanın hayatını nasıl yaşaması gerektiğini göstermekteki
zorluk aşikârdır.

            Risaletin
görevlerinden biri de tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanlardaki doğuştan
varolan mizaç hususiyetlerine ek olarak onlara ahlak kazandırmaktır. Şahsiyet
kesbi ahlak ile fıtri ahlakın (mizaç) mütekâmil muvazeneye kavuşması ile inşa
edilir. İnsan, doğuştan sahip olduğu mizacına ahlakı katarak “insanileşme”
sürecine girer ve mizaç ile ahlakın terkip kıvamını bulduğunda insanileşme
sürecinin nihayetine ererek şahsiyet sahibi olur.

            Ahlakın ne
olduğunu göstermek kâfi değildir. O ahlakın nasıl kazandırıldığını da göstermek
gerekir. Zira insanlar sadece mizaçlarıyla doğarlar. Mizaç, insanın ham
halidir. Mizaç hususiyetleri ne kadar güzel olursa olsun, ahlak ile
harmanlanarak kıvamını bulmalıdır. Güzel mizaç hususiyetlerine sahip olan
insanların bile ahlaka ihtiyacının olması biraz gariptir ama doğrusu budur.
Mesela cömertlik ile müsriflik arasındaki sınır çok incedir ve pratikte aşılıp
aşılmadığının fark edilmesi zordur. Mizacen cömert olan insanın bile
ahlakileşme süreci neticesinde şahsiyet kıvamına ulaşması elzemdir.

            Her insan
farklı mizaç hususiyetlerine ve farklı mizaç kıvamına sahiptir. Bu durum,
“güzel ahlak”a sahip olmanın insan sayısınca farklı yol ve kıvamı olduğunu
gösterir. Mizaç ile ahlak arasındaki muvazeneyi temin ederek şahsiyet kıvamını
bulmak, insan sayısınca çeşitlilik gösterir.

 

Mizacen cimri
olan bir insanı cömert yapmak kabil değildir. Bu insan ancak ahlaken infak ve
ikram yapma kuvvetini kazanabilir. Diğer taraftan mizacen cömert olan insanın
da müsriflik batağına savrulmasına mani olmak için iktisatlı olmanın ahlakını
kazanması gerekir. Ahlaken infak ve ikram yapabilme kuvvetine sahip olmak
cömertlik olmadığı gibi ahlaken iktisatlı olmayı öğrenmek de cimrilik değildir.
Dikkat edilirse birbirine zıt mizaç hususiyetlerine sahip olanların eğitimi zıt
yönlerde olmakta ve orta noktada buluşmaları temin edilmektedir. Aynı noktada
buluşmaları kabil değildir ama birbirinin uç noktalardaki mizaç hususiyetleri
törpülenerek birbirlerine yaklaşmaları mümkün hale getirilmektedir.

 

            Ahlak
aslında ölçülendirmektir ve neticesi muvazeneyi temindir. Ahlaklanmak ise mizaç
hususiyetlerinin fazlalıklarını törpülemek ve zafiyetlerini kuvvetlendirmektir.
Ölçüye ulaşmak ve kıvamını bulmaktır. Bu neticeyi elde etmek ise farklı mizaç
hususiyetlerine sahip olan insanların nasıl bir eğitimden geçirileceğini
göstermektir.

            İyi mizaç
hususiyetleri ile güzel ahlakın en mütekâmil kıvamına ve muvazenesine sahip
olan Hz. Risaletpenah (SAV), mutlak doğru olan “Kelam-ı Kerim”i insanlara ruh olarak
üflemek ve bunun yolunu insanlara göstermek için muhatap olacağı bir mizaç
çeşitliliğine ihtiyaç duyacaktır. Hangi mizaç çeşidine nasıl bir eğitim
vereceği ve o insanın nasıl bir ahlaki kıvama sahip olabileceği başka nasıl
gösterilebilir ki? İşte sahabe budur.

 

                                                                       *

 

Hayatın (hayat alanlarının) cem edilmesi…

 

Temel hayat alanları şunlardır;
fikri hayat alanı, siyasi hayat alanı, iktisadi hayat alanı ve askeri hayat
alanı… Yeryüzünde cereyan eden hayatın toplamı son tahlilde bu alanlarda
gerçekleşmektedir. Başka bir ifadeyle; hayatın içinde boy gösteren hadiselerin
tamamı, bu hayat alanlarından birinde veya birkaçında veya hepsinde birden
gerçekleşmektedir. Hayat alanlarının temel tasnifi olan bu alanlar, hayattaki
her hadiseyi veya alt alanları içine alabilecek çapta bir tasniftir.

Bir insanın bu alanların
tamamında yaşaması, hayatın tamamını genişliğine yaşadığını gösterir. Hayatın
tüm alanlarında yaşayabilmek, şahsiyetinin tekâmül sürecinde ulaşılabilecek en
üst noktaya ulaşma imkânını verir. Hakikaten hayatın bir veya birkaç alanında
yaşamış olanların (tamamında yaşamamış olmak şartıyla) şahsiyet inşasını, tüm
unsur ve seviyesiyle gerçekleştirebildiğini söylemek kabil değildir. Şahsiyet
inşasında tüm unsurlara sahip olamamak ve inşa sürecinde tüm seviyelere
çıkamamak, hem şahsiyeti ve hem de insanı eksik kılar.

 

Mizaç
hususiyetlerinin hayat alanlarının tamamında yaşamayı mümkün kılacak çeşitlilik
ve kuvvette olması lüzumu ayrı bir konudur. Mizaç hususiyetleri, hayatın her
alanında yaşama imkânını insana sunmadığında zaten hayatın tek insanda cem
edilmesi muhaldir.

 

            Tüm hayat
alanlarında yaşamak dahi “hayatın tamamını yaşamak” manasına gelmez. Her
alandaki vaka çeşitliliği ve “yaşama seviyesi-derinliği” tek insan hayatında
gerçekleşmez. Zaten insanın mizaç ve ahlak harmanından meydana gelen şahsiyeti,
mutlaka enfüsi bir kavrayış meydana getirecektir ve yaşamış olduğu
hadiselerdeki tüm boyutları görmek imkânından mahrum bırakacaktır.

 

İnsanların
hayatlarını hangi zemin ve çerçevelerde inşa edeceklerini göstermek cihetinde
fikir beyanında bulunacak olan fikir adamlarının, sahip olmaları gereken mizaç
hususiyetleri ve hayatı tecrübe potansiyelleri ortaya çıkmaktadır. Hayatı bir
alanda ve tabiatıyla bir boyutta yaşamış olan insanların “ideolocya” örme
iddiaları komiklikten öte bir şey değildir.

 

            Hayatın
farklı alanlarının tamamında yaşanabildiği takdirde bile hadise çeşitliliğinin
tamamını yaşama imkânsızlığının yanında bir de farklı imkânlar ve şartlar
çerçevesinde yaşamak sözkonusudur. Aynı hadiseyi zengin birinin yaşaması ile
fakir birinin yaşaması aynı duyguları uyandırmayacağı gibi aynı neticeleri de
vermeyecektir. Farklı kuvvet ve zafiyette olanların yaşayacakları hadiseler
farklı olacaktır. Kuvvet ve zafiyeti sadece maddi çerçevede anlamamak gerekir.
Mesela deha ile normal zekâ sahibi kişilerin aynı hadiseyi aynı şartlar ve imkânlar
içinde yaşamaları halinde bile farklı hadise yaşamış oldukları açıktır. Aynı
tehdit ve tehlike karşısında korkak bir insan ile cesur bir insanın tavrının
farklı olması, dış şartlar ve imkânların aynı olması halinde bile hadisenin
farklı yaşandığını gösterir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV) her hadiseyi yaşamış olmasını beklemek doğru değildir.
Risaletine ve mucizelerine rağmen insani sınırların bazılarıyla bağlı olduğu malumdur.
Risaletten başka bir mana ve vazife yüklemediğimiz (mesela ulûhiyet
atfetmediğimiz) müddetçe bazı sınırların varlığını kabul etmemize mani bir hal
yoktur. İşte o sınırlardan birisi de, hayatın tamamını muhteva olarak şahsında
cem etse bile pratikte bunun mümkün olmadığıdır. Buradaki sınır veya imkânsızlık,
Risaletine nakısa getirmediği gibi aslında Risaletinin delillerindendir. Zira
O, menfi mizaç hususiyetlerine sahip değildir. Bu zaviyeden bakıldığında bir
tehlike karşısında korkak insanların tavırlarını sergileyemez.

            Hayatta
mümkün olacak tüm hadise çeşitliliğini yaşayarak gösterememesi, yaşayamadığı
hadiselere karşı ilgisiz kalacağını göstermez. İnsan tabiatından ve hayatın
bağrından zuhur edebilecek tüm hadiseler ile ilgili bir tenkidi, teklifi,
tavsiyesi, emri veya menetmesi söz konusudur. Mademki hiçbir insani kıpırdanış
O’nun ilgisiz kalamayacağı bir vakadır, öyleyse hayatı temellendirebilmek, izah
ve tanzim edebilmek ve İslam’ı hayatın mümkün olan en fazla sayıdaki hadise
çeşitliliği içinde göstermek için bir cemiyete ihtiyacı vardır.

 

                                                                       *

 

            Tüm bu imkân
ve imkânsızlıklar çerçevesinde RİSALET bahsini ele almak; İslam’ı, vahiy,
Risalet ve sahabe merkezlerinde doğru anlamayı mümkün kılacak bir “idrak keskinliği”,
“şuur seviyesi” ve “akıl hacmi” oluşturabilir. 

            Sahabe,
Risaletin aynasıdır. Risaleti sadece mucizelerde müşahede etmek, İslam’ı
anlamayı değil, belki iman etmeyi mümkün kılar. Risaleti sahabede müşahede
etmek ise, hem İslam’ı hem insanı ve hem de hayatı anlamayı mümkün kılmaktadır.
Sahabe sayısınca insan çeşitliliğinin gösterdiği bir vaka vardır ki,
muhteşemdir. Onbinlerce farklı insan (fert) gerçekliğinin cemiyet nizamı içinde
aynı merkeze farklı zaviyelerden baktığını ve her birinin mahdut kavrayışının
yöneldiği merkezde “bütüne” ulaştığını ve her birinin bir parçayı temsil
etmesine mukabil, bütünü parçada izhar edebildiğini göstermektedir. Yeryüzünde
hiç kimse Hz. Risaletpenah’a (SAV) kuşbakışı bakamayacağına göre, kendi
zaviyesinden, kendi ferdi gerçekliğinden, kendi akıl hacmince, kendi mizaç ve
ahlak kıvamına göre yönelecektir. Merkezindeki ŞAHSİYETİN kuşatıcı nazarı her
istikameti gördüğü için, kendine hangi istikametten gelinirse gelinsin ellerini
uzatacaktır.

            Sahabe
sayısınca insan, mizaç, ahlak, akıl ve şahsiyet çeşitliliğinin olduğu vakadır.
İslam’ın her bir emrinin her sahabe farklılığının oluşturduğu insan
gerçekliğindeki tecellisini görmek ve anlamak gerekir. İnfak tavsiyesinin Hz.
Ebubekir’de (RA) meydana getirdiği tecelli, malının tamamını infak etmek
cihetindedir. Mizacının bariz hususiyeti SADAKAT olan büyük insandaki infak
tavsiyesinin tecellisi bu çaptadır. Başka bir mizaç hususiyetiyle tebarüz eden
bir insanın infak tavsiyesine, tüm malvarlığını infak etmek suretiyle muhatap
olmaya çalışması altından kalkabileceği bir vaka değildir ve hem iç dünyasını
ve hem de hayatını dağıtır. Bakiye olarak pişmanlık kalır ki, yaptığı infakın
sevabı da gider. İnsanların taşıyabileceği yükün altına girmesi ve
taşıyamayacağı yükün altına girme ahmaklığından imtina etmesi gerekir. Bu
ahmaklığı gösterenler, “Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez” ama ben
yükümü taşıyamıyorum, diyerek Allah’a iftira etme noktasına kadar gitmektedir.
İşte İslam’ı anlama bahsindeki girift konulardan birisi de burasıdır. Nihai
emsalin Hz. Risaletpenah (SAV) olmasından hareketle O’nun gibi olmak çabasına
girenler, öncelikle “kendisi” olması gerektiğini anlamayan sonra da “tıpkı
O’nun gibi olmanın” risalete denk bir durum olduğunu kavrayamayanlardır. Her
Müslüman “kendisi” olacak ve kendi mizaç hususiyetlerini anladıktan sonra hangi
ahlaki karşı ağırlığı kazanarak mizaç-ahlak kıvamına ulaşacağını bilecek ve
şahsiyetini inşa edecektir. İşte bu şahsiyetin muhtevası, Hz. Risaletpenah
(SAV) ile doldurulacaktır. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) iyi ve güzel mizaç
hususiyetlerinin tamamına zirve noktasında sahip olduğunu ve insan üstü bir
terkip kıvamına malik olduğunu bilmeden O’nun gibi olma çabasına girenler,
sahip oldukları çirkin mizaç hususiyetlerini yok edemeyeceklerini anlamamakta
ve buna rağmen çirkin olanla güzel olanı mukayese etme idraksizliğini
göstermektedirler. Mizacen “iyi” ve “güzel”, ahlaken “doğru” olan Hz.
Resulullah’a (SAV) mizacen “kötü” ve “çirkin” olanların ulaşamayacaklarını
bilmesi gerekir. Müslümanların yapması gereken O’na doğru koşmaktır. Fakat
bilinmelidir ki, her Müslümanın O’nunla arasındaki mesafe kapatılabilecek
kısalıkta değildir. O’na ulaşmak için katedilecek güzergâhın uzunluğu ve
giriftliği, güzergah üzerinde bazı kervansarayların (istasyonların) bulunması
ihtiyacını izhar eder. O kervansaraylar sahabelerdir. Her Müslüman, kendi mizaç
hususiyetine en yakın olan sahabeyi iyi öğrenmeli ve o kervansarayda lüzumlu
ahlak ile mücehhez hale gelmelidir.

            Hz.
Risaletpenah’ın (SAV), hayatı hadise çeşitliliğinde cem edememesi, sahabenin yaşadığı
hadiseleri nübüvvetin içine almaktadır. Sahabenin yaşadığı hadiseler ve beyan
ettiği sözlerin içinde Risalet tarafından teyit edilmiş olanları nübüvvete dâhildir.

            Hicretteki
çeşitlilik bu durumu izah için apaçık bir misaldir. Hz. Ömer’in (RA) meydan
yerine yalın kılıç çıkıp müşriklere, “Ben Medine’ye hicret ediyorum; karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler arkamdan gelsin” narası ve edasıyla
çıkıp gitmesi ile başka bir sahabenin sessizce ve gizlice hicret etmesi,
menedilmedikçe nübüvvete dâhildir. Hz. Risaletpenah’ın (SAV) hayatı cem etmesi,
sahabe marifetiyledir. Buradaki nispet sahabeye değil Risaletedir. Dolayısıyla,
sahabeye nübüvvet payesi verildiği zannı yanlıştır ve doğru olan şudur:
Sahabeye nübüvvet payesi vermenin aksine, sahabenin nübüvvetin malzemesi veya
nübüvveti yansıtan ayna olduğudur. Zira Risalet bir kadro değil bir ferttir. Fert
halindeki Risaletin içtimai tezahürü ise sahabedir.

            Nihai emsal
mutlaka ve tereddütsüz Hz. Risaletpenah’dır (SAV). Fakat doğru olan her Müslüman’ın
kendi mizacına uygun olan bir sahabeyi emsal alarak ondan Hz. Risaletpenah’a
(SAV) ulaşmaya çalışmasıdır. Zira Hz. Risaletpenah’da (SAV) billurlaşan mizaç
ve ahlak yekûnunun oluşturduğu şahsiyet kıvamı, ulaşılabilir bir seviye
değildir. Hiç kimse (sahabe de dâhil) O’nun mizaç hususiyetlerine ve ahlak
seviyesine ulaşmaya muktedir değildir. Öyleyse, farklı mizaç hususiyetlerine
sahip sahabelerden en uygununu kendine emsal olarak almak suretiyle şahsiyet
kıvamını kendi emsaline göre gerçekleştirme cehdi doğru yoldur.

İNSANIN RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

            İNSANIN
RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

 

            İnsan, iç
dünyasında sayısız süreçleri aynı zamanda yaşar. Fakat sayısız süreçlerin
temelde iki mecraya dâhil olduğu vakadır. Bu mecralar; ruhi-kalbi mecra ve
zihni-akli mecradır. Zihni-akli mecra her insanda (deli olmayanlarda) mutlaka
meydana gelir ve enfüsi (psikolojik) süreçler bu mecra içinde cereyan eder.
Buna mukabil kalbi-ruhi mecra her insanda meydana gelmeyebilir. Zira zihni-akli
mecra tabi olarak meydana gelirken, kalbi-ruhi mecra tabi olarak değil iradi
çabayla meydana gelir. İnsan ruhi-kalbi mecrayı açmak ve o mecrada mümkün olan
süreçleri yaşamak için fevkalade çaba göstermek mecburiyetindedir.

 

            İnsanın
zihni-akli mecrası, fizik dünya ile sınırlıdır. Aklın metafizik dünyaya dair
kabullere sahip olması, onları anladığı manasına gelmez. Bu nokta önemlidir.
Fizik ötesi âlemin varlığını kabul etmek başka o âleme seyahat etmek başka bir
şeydir. Akıl, insandaki tefekkür melekesi ise eğer (en kısa tarifidir aklın)
idrak edebileceği alan fizik dünya ile mahduttur. Fizik dünya ise imana konu
olmaz. İman fizik dünyanın ötesindeki hakikati konu edinir. Kısaca akıl, imanın
merkezine yolculuk etme imkânından ve maharetinden mahrumdur.

            Şeriat aklı
muhatap aldığına göre bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Şeriat aklı muhatap
alıyorsa insana aklın kâfi gelmesi gerekmez mi? Akıl, insanın ruhi-kalbi
mecrasını açmadan ve bu mecradaki süreçleri yaşamadan İslam’ı ve hayatı
yaşamaya kafi gelebilir. Bu tür bir hayatı tercih edenler için bir problem de
yoktur. Fakat insanın kalbi-ruhi mecrayı iç dünyasında oluşturmadan yaşaması,
hayatın devasa bir boyutunu eksik bırakır.

Neyi eksik bırakır? Akıl, şeriata
muhatap olduğunda bilir ki, günah işlemeyecektir. Günahı işlememesi kâfidir.
Günah işlemeyi düşünmek günah değildir ve günah fiilini gerçekleştirene kadar
şeriatı ihlal etmez. Fakat ruhi-kalbi mecrayı açamamış ve orada mesafe alamamış
ise eğer, günah düşüncesinin gönlüne (kalbine) gelmesini (doğmasını)
engelleyemez. Günah düşüncesinin kalbe gelmesi, şeriat için günah değilse de
insanın kalbinin kirleneceği vakadır. Kirlenen kalbin insanın günahtan korunma
gücünü zafiyete uğrayacağı ise aşikârdır.

Başka bir ifade ile günah fiili insanın
kalbine doğuyor ve bu engellenemiyorsa ne kadar direnilirse direnilsin bir gün
günah işlemek durumunda da kalınıyor. Aslolan günah düşüncesinin kalbe
gelmesine mani olmaktır. Bu durumda (yani düşüncesi bile meydana gelmeyen)
günah fiilinin gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yaklaşmış olur. Zihni-akli
mecranın mahiyeti ve aklın kudreti günahın kalbe gelmesine mani olamamaktadır.
Kaybedilen bu ve buna bağlı olarak daha neler…

            Akıl temel
anlama melekesi (merkezi) kabul edildiğinde, aklın sınırlarını bilmek fevkalade
önemli hale gelir. Akıl, ahlak ve hukuku, yani hayatın “nasılını” anlamaktan
aciz değildir. Bu manada şeriat akla hitap eder. Fakat akıl, hayatın “niçinini”
anlama imkânına ve kudretine sahip değildir. Bahsini ettiğimiz hayat, Müslüman
hayatıdır. Müslüman hayatının niçin sorusu, cevaplarını fizik gerçekliğin
ötesinde verir. Niçin sorusu zincirleme sorulduğunda varacağı nihai nokta,
tevhiddir. İşte niçin sorularının zincirleme sorulacağı güzergâh, tecrit güzergâhıdır.
Tecrit güzergâhı ise tenzih güzergâhının paralelinde devam eden kaldırım
gibidir. 

            Akıl tecrit
güzergâhında bir müddet yol alabilir fakat tecrit güzergâhı ile tenzih güzergâhı
bir müddet sonra birleşir. Akıl, tecrit güzergâhında ancak bu güzergâhın tenzih
güzergâhı ile birleşebileceği noktaya kadar yol alır. Tecrit güzergâhı ile
tenzih güzergâhı birleştiğinde akıl seyahatine son verir ve orada durur.
İnsanın zihni-akli mecrasının müntehası burasıdır. Tevhidin hakikatine ise bu
noktada ulaşmak kabil değildir. Müslüman, bu noktadan ileriye gidemese ve
hayatı bu noktaya kadar hakkıyla yaşasa mesuliyetini yerine getirmiş olur.
Çünkü şeriatın teklifi buraya kadardır ve bundan sonrasını şart kılmaz. Fakat
insanın buradan daha ileriye gidebilme imkânı varsa ve gitmiyorsa, bilmelidir
ki, hayatı yarım yaşamıştır.

            Şeriat’ın
teklifinin buraya kadar olması, hukuki teklif cihetiyledir. Ahlaki teklifler
(tavsiyeler) bu noktada durmaz ve devam eder. Zaten ruhi-kalbi mecra ahlaki
teklif ve tavsiyeler istikametinde devam etmektedir. Ahlak ne kadar lazımsa
ruhi-kalbi mecra da o kadar şarttır. Şeriat’ın (İslam hukukunun) muhtevasını
İslam ahlakının oluşturduğu dikkate alınırsa ne kadar önemli olduğu da
anlaşılır.

 

*

 

            Şeriat,
akla hitap eder ve aklı mesul tutar. Bu manada Şeriat, insanın (Müslüman’ın)
zihni-akli mecrasında akar. Şeriat bu mecranın ana kaynağı olmalıdır. Buna
paralel olarak da tasavvuf, insanın ruhi-kalbi mecrasında akar. Daha doğru
ifadeyle tasavvuf, insanın kalbi-ruhi mecrasını açar.

            Şeriat,
insanın zihni dünyasını (yani tefekkür dünyasını) tanzim eder. Tefekkür
dünyasının temel ölçülerini ve sınırlarını tayin ederken, tefekkür faaliyetinin
esaslarını ve usulünü gösterir. Hayatın inşa edileceği alanı çerçeveleyerek
insanın tefekkür dünyasına sunar. İnsan bu hayat alanı içinde kalmak kaydıyla
hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşama imkanına sahiptir. Tam bu noktada
önemli bir soru vardır ve sıklıkla sorulur. Öyleyse tasavvufa ne gerek var?
Öyle ya insanın hayatını inşa edeceği alanı çerçeveleyip önüne koyan şeriat
varsa, başka bir ifadeyle insanın fikir ve fiil alanını tanzim ve tayin eden
bir disiplin (şeriat) varsa tasavvufa neden gerek var? Bu soruyu umursamamak,
ciddiye almamak, cevap vermemek şeriatı hafife almak demektir. Bir Müslüman
böyle bir şey yapmaz. Bu soru ciddi olarak gündeme alınmalı ve cevabı tatmin
edici şekilde verilmelidir.

            Şeriat,
hayatın genişliğine alanını ve bu alanın ölçülerini verir. Tasavvuf ise hayatın
derinlik boyutu ile ilgilenir. Tasavvuf, şeriatın tek noktasını ihmal ve imha
etmeden, sınırları taşmadan ve taşırmadan, temel ve teferruattaki tüm
ölçülerini en hassas şekilde muhafaza ederek açtığı mecra ile tüm bunların
muhtevasında bir akış meydana getirir. İnsanın ve hayatın derinlik boyutu,
şeriatın tüm ölçülerinin muhtevasında mevcut bulunan hakikat arayışının güzergâhını
gösterir ve öğretir. Tasavvufla ilgili temel yanlışlardan birisi tam bu noktada
kendini göstermektedir. Şeriatın dışındaki hiçbir şey tasavvufun içinde olmaz.
Tasavvuf, şeriatın derinliğine doğru mana ve hikmet arayışını mümkün kılacak
bir güzergâhın inşasıdır. Bu güzergâhta (veya mecrada) yol alabilmek ancak
kalbi-ruhi sürece giren insanların maharetidir.

Namaz farzdır. Bu şeriat’ın hükmüdür.
Bilinen usulü ile namaz kılındığında emir yerine getirilmiş ve mesuliyet ifa
edilmiş olur. Fakat namazda dil fatihayı okurken gönül alacak-verecek hesabı
yapılıyorsa, insanda bir problem vardır. Namazın rükünlerine riayet edilmiş
olması şeriatın emridir ve bu emrin yerine getirilmiş olması kâfi görülüyorsa,
insanın ruhi-kalbi mecrasının açılmadığı anlaşılır.

Namaz kılmak, tevhide insanın şehadet
etmesidir. Secde, tevhidi tasdiktir. Fakat alnını secdeye koyan kişinin
kafasının içinde (veya gönlünde) sevgilisinin/nişanlısının davranışları tur
atıyorsa o kişinin neye şehadet ettiğini merak etmesi gerekmez mi? Ruhi-kalbi
mecrayı umursamayanların bu problemi çözebilecek bir usul teklifi var mı?

 

*

 

            Tevhid,
İslam’ın özüdür. Bu dünyada aranabilecek tek hakikat, tevhiddir. Tevhid ise
tenzih marifetiyle kabildir. Tenzihsiz tevhid çabası, panteizmden ibaret kalır.
Panteizm, küfürdür. Tasavvuf, tenzih güzergâhını açan disiplindir. Tenzih
güzergâhı ise ancak ruhi-kalbi mecrada mümkündür. Zihni-akli mecra, tenzih
güzergâhını taşıyamaz. Zira insan zihni ve aklı mahdut ve bazı marazlarla
maluldür.

 

 

 

 

 

 

 

Şişinmeyin!.. – Gökhan Özgün



Şişinme laik latife, başın açık ama, gayet iyi biliyorsun ki
içinde bir yerlerde fena halde tesettürdesin. Kadınlığın görünüşte hür,
derinlerde bilmediğin bir hicap içindesin.

Şişinme laik beyfendi, şişinme. Bir modernizm kıvılcımıyla memleketi içe doğru
patlatmışsın. Ateizm sıkmamış, kendine laik Sünni bir devlet dini yaratmışsın.
Eyvallah da. Bu yetmemiş, bir askeri gelmiş geçmiş en büyük filozof ilan
etmişsin. Onu askerlikten de etmişsin, filozofluktan da. Onun nutuklarından çam
sakızı gibi sızan retorikle yüzyıl idare etmişsin.

Yönetmemişsin. Yönettirmemişsin. İdare etmişsin. Bir askeri filozof ilan etmek
uğruna memlekete felsefe, ahlak, özgür vicdanın zerresini sokmamışsın. Sözün
başladığı yeri sözün bittiği yer ilan etmişsin. Sonuna kadar ifadesizleşmişsin.

Sen de şişinme Müslüman efendi. Sakın şişinme. 100 yıl debelenmişsin.
Nihayetinde bir iki seçim kazanmışsın. Ama karanlıktasın. Çünkü muhalefetin
yok. Muhalefetin bir melanet, karanlık bir korku siyasetinden ibaret. Sana,
senin sağlığın için muhalefet gerek.

Şimdi oylarını yüzde 70’e çıkarsan bir dert, yüzde 25’e düşürsen bir başka
dert. Yüzde 70’e çıkarsan, baştan sona Türkiye olursun, yani baştan sona rant
olursun, maddi rant, manevi rant, idareimaslahat olursun. Şuradan şuraya
kımıldayamazsın. Türkiye’yi de kımıldatamazsın. Bu da bir başka ‘büyük uzlaşma’
formülü. AKP’yi büyüterek uzlaşma formülü. Türkiye’yi AKP’de eritme formülü.
Asker bunun farkında. Yüzde 25’e düşsen, eyvah, sil baştan, aynı filmi baştan
seyredersin.

Sen de şişinme ‘aydın’ abi, raftan bir kitap çekmişsin Batı’yı iliklerine kadar
çorap söküğü gibi çözmüşsün. Ama Türkiye’nin hakikatine ayılamamışsın.
Sözlerinde ‘seni’, ‘insanı’, ‘ifadeni’ arıyorum, bulamıyorum. Adın ‘aydın’, ama
soyadın, Ayılamadım. Sen, hâşâ şişinme.

‘Entelektüel’ arkadaş sen de şişinme. Derin devletlerden Derrida’lar çıkmıyor.
Derinleşmiş demokrasilerden çıkıyor. Derinliğin tek alıcısı var burada, derin
devlet. Aman dikkat! Merakını kaybetme, ama sakın şişinme.

Sen de şişinme ‘köşe ağası’, sen de şişinme. Yazmayı bilmiyorsun, köşe
‘yazıyorsun’. Yoksa yalnızca köşe kapmaca mı oynuyorsun? Ya da ucuz bir iki
‘metin yazarı’ formülünü köşende yazı diye mi satıyorsun? Dua et, yazmaktan
anlamadığını henüz çakozlamadılar. Ama içimden bir ses, eli kulağındadır,
bildiler bilecekler yazının ne demeye geldiğini, diyor. Çünkü internette
‘çocuklar’ senden daha iyi yazıyor. Şükret, ama, sakın ha şişinme.

Sen de şişinme devrimci yoldaş, sakın şişinme. Türkiye’de şişinecek bir sol
gelenek falan yok. Arkandaki Deniz’i huzur içinde bırak. Önünde ‘gelecek’ denen
bilinmeyen bir deniz var, ona bak. Önündeki deniz arkandaki Deniz’e benzemiyor.
Asanı salladığın vakit, senin tam da istediğin yerden ikiye yarılıp seni kısa
yoldan temize çıkarmıyor.

Sen de şişinme ‘hocam,’ sen hiç şişinme. En çok şükretmesi gereken belki de
sensin. Muasır âlemde, küçük de olsa bir fark yaratmayanın önünde ‘hocam’ diye
eğilmiyorlar. Sen bir fark yaratmadığın zaman, özellikle iki misli eğiliyorlar
önünde. Bir komutan gibi karşılıyorlar seni her yerde. Böyle manevi rant,
buradan başka nerede?..

Sen de şişinme Kürt kardeşim, sen de şişinme. Ben de senin ‘geçtiklerinden
geçsem’, muhtemelen PKK’yı destekler, Apo’ya tapabilirdim. Burada mesele yok.
Ama sonunda elimde Stalinist bir ideolojiyle karışmış bir ağalık felsefesi
kalırdı. Sakın şişinme. Ben bir orduya taptırılıyorum zorla, sen çaresizlikten,
iki orduya aynı anda.

Sen de şişinme Alevi birader, şişinme. Bu kadar kalabalık olup bu kadar sessiz,
bu kadar ‘yok’ olma şampiyonluğunu aldınız. Yoksa birileri size, bu devlet
sizin, dedi de, siz ona mı inandınız? Laik Sünni Müslüman mezhebini Alevilik mi
sandınız?

Sen de şişinme işadamı, sakın ha… Şu anda kullandığım yepyeni yazı programını
üreten Allah bilir on kişilik Alman şirketinin ‘işi’ yanında senin Holding’in
işi ‘iş’ten bile değil. Akıllısındır, mesela, markalaşamazsan ‘tatlı tekstil’
işinin bitik olduğunu 15 sene evvelinden görürsün. Sonra marka yaratmak için
‘iş gücü’ ararsın, bir bakarsın, a yok, Kemalist eğitim sistemi bütün
‘yaratıcılığı’ almış götürmüş. Derken, kendini mesela arsa spekülasyonuna
verirsin. Sonra bir bakarsın, paranın parana kazandırdığı, spekülasyonun
servetine kattığı, işinden kazandığından misli misli fazla.

Sen de şişinme Yargıtay savcısı. Sana izah kolay. Senden büyük Allah var. Sen
imansızı bile bedbinlikten imana getirirsin.

Gazeteci sen şişin. Çünkü bu senin hakiki işin. Şişinmezsen yoksun. Ardında
hiçbir şey yok. Bilmem farkında mısın? Bence farkındasın.

Asker sen şişin. Hem de sonuna kadar şişin. Kolay değil, bir milleti kendine
köle etmişsin. Ben öyle bir şey yapmadım, deme. Yapmışsın. Gelecek, bir milli
güvenlik meselesidir demişsin. Yetmemiş, coğrafya, bir milli güvenlik sorunudur
demişsin. O da yetmemiş, tarihi de milli güvenliğin alanına sokmuşsun. Ne kaldı
milletten geriye? Biyoloji mi? Onu da Türklükle halletmişsin. Dil mi? O konuya
hiç girmeyeyim. Çünkü en hassas olduğum konu. Hiddetlenme. Bak daha
cumhuriyete, demokrasiye gelmedim. Hukuka gelmedim. Darbelere gelmedim. Temel
felsefedeyim. Bana nedense bu kadarı yetiyor da, artıyor bile.

Şişinmeyin de, konuşalım baylar bayanlar. Şişinmeyin de beyninize oksijen,
kalbinize kan gitsin, uzlaşalım. Yeni bir anayasada uzlaşalım. Yeni bir
partiler ve seçim kanununda anlaşalım.

Yalnız bir maruzatım var. 1001 farklı şekilde uzlaşabilirsiniz. Ama, aman,
hiçbiri ‘askere şekerli’ anayasa olmasın. Bir de, hakikaten laik olsun anayasa,
içine ‘modern Allah’ niyetine, dokunulmaz yargıçlar, mahkemeler konmasın.
Bundan daha geniş zeminli bir uzlaşmayı benim aklım alsa da vicdanım almıyor.

Anayasa, yani Latincesiyle ‘constitution’ aynı zamanda ‘bünye’ anlamına gelir.
Bu şişkinliğiniz bünyeye hiç iyi gelmiyor. Beyne kan gitmiyor. Damar sertliği
yapıyor. Aniden kasılıp kalma tehlikesi yaratıyor.

Benim şişinecek hiçbir şeyim yok. Buralarda çok aradım, bulamadım. Hepsi hepsi,
bir takıntım var. Bu memlekette insan gibi yaşayabilmesi için, oğluma bir takım
‘değerler’ mi öğreteceğim, aktaracağım?

Yoksa, bu garip topraklarda varolabilmesi, hayatta, ayakta kalabilmesi için boş
ve hoş laflar arasına sıkıştırılmış binbir türlü ‘çakallık’ mı üfleyeceğim
kulağına? Şişirmeye başlayayım mı yani çocuğu?

Kusura bakmayın. Tereddütteyim. Çünkü yeminliyim. Oğlumun hayatı benimkinin bir
tekrarı olmayacak. Ya öyle olmayacak, ya da böyle.

 

İLETİŞİM ve DUYGULARIMIZ



İnsan ilişkilerinde karşılaşılan en önemli faktörlerden biri
duygulardır. Ne kadar önemli bir düşünceden bahsedersek edelim eğer o düşünceyi
tamamlayan duygu yansıması bizde yoksa iletişim eksik kalmış hatta
karşımızdakiyle hiç iletişime girmemişizdir demektir. İnsanlar söylenenleri
sadece akıllarıyla değil aynı zamanda kalpleriyle de değerlendirirler. Öyle ki
insanların duygu alıcılarına olumsuz mesajlar verdiğimizde ne kadar akla,
mantığa uygun, hatta inkar edilemeyecek sözler söylersek söyleyelim iletişim
tam anlamıyla tamamlanmamıştır.

            Etrafımıza
baktığımızda etkili konuşma yeteneği olmayan binlerce insan aslında sırf duygu
dünyalarını kontrol ettikleri için ve bunları pozitif anlamda etrafa yaydıkları
için iletişimin zirvesine çıkmışlardır.

            Duygu
dünyamızın çevremize yayılmasını sağlayan iki önemli nokta vardır. Sözlerimiz
ve dış dünyaya karşı sergilediğimiz davranış bütünlüğü. Sözlerimiz ne kadar
istemesek de ses tonu, söyleyiş biçimimiz ile birlikte duygularımızı da ele
vermektedir. Dış dünyaya karşı sergilediğimiz davranış yumağı ise  çevremize yansıttığımız kimliğimizi oluşturan
en temel unsurdur. İletişime girdiğimiz kişilere sözlerimizin ve tutumlarımızın
toplamıyla birlikte yaklaşırız. Kendi duygularımızı tanıyabilmemizin en temel
gerçekliği bizim taşıdığımız duygular kadar iletişime girdiğimiz
insanlarında  duygu yükü taşıyabildikleri
gerçeğini kavramaktır.

            İletişim
sürecinde karşılaştığımız genel problemleri ve olumlu katkı yapan unsurları
şöyle göz önün getirip incelediğimizde iletişimin mantık ve  fikirden çok duygularla yönlendiği
gerçeğidir.

            1-Benlik direnci

            Tüm insanlar
birer “ego” yani “ben” taşırlar. Ve insanların hayatta en önem verdikleri kendi
“ben” leridir. İnsanlar “benlerine” yönelik en küçük tehdide, en küçük bir karşı
koyuşa şiddetli bir direniş, bir savunma 
verirler. Bu direniş mantıktan çok duygusal bir tepkidir. İnsanın en
önem verdiği öğe olan  kendi “ben”ine,
duygusal bir tavırla yaklaşması insanları yönlendiren en önemli faktördür.
İletişimde mantığın kurallarından çok duyguların ağırlığı geçerlidir. İletişim
esnasında sık sık karşılaştığımız,  insanın  “duygusal savunma kimliği” her ne şekilde
olursa olsun insanı yönlendirir.

            Sağlıklı
bir iletişimin ilk basamağı insanların “benlerini” rencide etmemektir. Eğer
benleri hırpalanmışsa kendi iç dünyasında bir direnç merkezi oluşturacaklardır
ve kendisiyle iletişim kurmak isteyen insana karşı kırılması güç bir kabuk
oluştururlar. Benlik direncini etkileyen bazı faktörler vardır.

            a-İnsanları eleştirmeyin…

            Karşınızdaki
kişi eğer bir hata yapmışsa ve bunu açığa çıkarmışsanız “ego”su artık
yaralanmış demektir. Böylelikle o kişi size karşı bir nefret, şiddetli bir karşılık
verecektir. Bu karşı koyuşla birlikte iletişim süreci büyük bir yara almış demektir.
Kesinlikle insanları eleştirmeyin.

            b–Hatalarınızı
kabul edin…

            İnsanlar kendi eksikliklerini görmeye isteksizdirler. İlk
olarak siz kendi hata ve eksikliklerinizi içten bir şekilde karşınızdakiyle
paylaşın. Bu şekilde davrandığınızda iletişimde karşılaşılan engellerin bir
çoğu bertaraf edilmiş olacaktır. Siz hatalarınızı kabul ettikçe karşıdaki kişi
de kendi kendisini sorgulamaya başlayacaktır. Karşıdaki kişide bir istek
oluşacak ve kendini anlatmaya başlayacaktır.

            c–Tartışmalardan
kaçının…

            İletişime
geçtiğiniz insanı “evet-hayır” kilitlenmesine girdirmeyiniz. İnsan evet-hayır
kilitlenmesine girdiğinde savunmacı bir kişiliğe bürünecek ve evet diyebileceği
noktalarda bile hayır kelimesine yer verecektir. Bunun sebebi tartışma
esnasında tartışılan konulardan çok “ego”ların çarpışması olarak insanlar
tarafından algılanmasıdır. Böyle algılayan insan “ego”sunun rencide edilmemesi
için duygusal bir savunma sergileyecektir. İletişim sürecinde kazançlı çıkmak
istiyorsak iletişime girdiğimiz insanlarla kesinlikle tartışmaya girmemeliyiz.
Girdiğimiz zaman iletişim süreci olumsuz yönde gelişir.

            d-Hayır
demeyin-Dedirtmeyin

            Yanlış bir
fikir, yanlış bir değerlendirme veya size olumsuz gelen bir bilgi ileri
sunularak size bir teklif yapılırsa asla doğrudan “hayır” cevabını vermeyin.
Eğer kişi başkalarının düşüncesini size aktarıyorsa “hayır” diyebilirsiniz. Ama
eğer anlattığını başkalarından alıntılarsa  bu kendisinin de kuvvetle benimsediği bir
yaklaşım ise hemen hayır demeyin. Bunun yerine “Sizi anlamaya çalışıyorum, çok
önemli bir soru soruyorsunuz, ilginç bir değerlendirme yapıyorsunuz” şeklindeki
yaklaşımlardan birini kullanın.
          Siz bir kişiye soru sorarken, birine
görüş bildirirken bir teklif götürürken özellikle başlangıçta cevabının “evet”
olduğunu bildiklerinizi kullanmaya özen gösterin. Bunun için insanların neye
evet diyebileceğini önceden öğrenebilmek için dikkatli olun. Seri olarak
alacağınız “evet”lerin ardından, yeni bir teklife evet cevabı alma ihtimaliniz
kuvvetlidir. Örneğin “Hepiniz güzel konuşmayı ister misiniz?” sorusunun cevabı
evet olduğu halde aynı konuda “herhangi biriniz kötü konuşmacı olmak ister mi?”
sorusunun cevabı mutlaka hayırdır.
             
e-Büyüklenmeyin ve Küçümsemeyin.
        
Büyüklenme veya
küçümseme kişiler arasındaki “ego” dengesini olumsuz etkiler ve ego direnci
oluşur. dengenin her zaman korunması arada duygusal duvarların oluşmasını
engeller. Ancak burada bir incelik vardır. Dinleyici açısından konuşmacının
yüceltilmesi fikirlerin lehinedir. Büyüklenme ve küçümseme dinleyici açısından
konuşmacıyı küçültür; tevazu ve dinleyiciye verilen önem ve yapılan samimi övgü
de konuşmacıyı yüceltir. Büyüklenme ve küçümseme temelde duygusaldır, bunlar
duygusal olarak yaşanır ve dinleyici tarafından mutlaka algılanır. Ancak bu
psikoloji kolaylıkla konuşmalara da yansıyabilir. “ Ben şimdiye kadar hiç hata
yapmadım, bu güne kadar bir çok başarıya imza attım, bu insanlara çok büyük
faydam dokunmuştur(büyüklenme), bir sanatçı olarak bir çok kişinin nasıl da
gülünç şekilde sanatçılık oynadığını görüyorum, şu geri zekalı insanlar
arasında yaşamaya çalışıyorum(küçümseme)” gibi ifadeler doğru da olsalar bile konuşmacıyı
ve konuşulan konuyu tüketirler.
            2-Görünüşün Etkisi
      
İnsanlar sizi ilk
gördükleri izlenimleri her zaman sizinle birlikte hatırlarlar. İlk verdiğiniz
izlenim tüm hayatınız boyunca sizi tanımlamaya devam eder. Çünkü ilk algılanan
izlenim karşınızdaki kişinin zihnine sizin adınızla birlikte kazınır.
Görünüşünüz insanların en az % 80’i için sizin ne kadar dinlenilmeye değer veya
güvenilir olduğunuzun göstergesidir. Çoğumuz fikirlerin mantıklılığına ve
delillendirilme derecesine dikkat etmeyiz. 
iletişimin başlangıcındaki olumlu olumsuz gücleri bu noktada
toplanmıştır. Bu noktada toplanan olumlu özellikleri ele aldığımızda karşımıza
şunlar çıkmaktadır.
            a) Enerjik Görününüz.
        
Yorgun insanlar yavaş,
tutuk ve donuk konuşurlar. Heyecan eksikliği nedeniyle inandırıcılıkları
zayıftır. Görünüşleri sanki inanmadıklarını söylediklerini düşündürmektedir. Tokluk ve uykusuzluk canlılığı ve konuşma seriliğini olumsuz etkiler. Enerjik
insanlar tüm organlarına hakim imiş gibi görünürler. Fazla tok, uykusuz veya
ihtiyaçtan fazla ve uyumuşsanız konuşmaktan kaçınmalısınız. İhtiyacınız varsa
hafifçe glikoz içeren tatlı sıvılar veya süt alabilirsiniz.
            b) Temiz Giyininiz.
         
İnsanın dış görünüşü iç
görünüşünün aynası olarak algılanır. İç görünüşün en önemli yansıması yüz
hatları ve vücudun genel duruşu olsa da izleyici ilk anda en az bunlar kadar
kişinin giyimine ve temizliğine dikkat eder. Düzgün tıraş, bembeyaz parlayan
dişler temizliğin ve asilliğin ilk işaretlerindendir. Buna paralel olarak
düzgün ütülenmiş yani görünümlü takım elbise, boyalı sağlam ayakkabı, sıra dışı
olmayan renkler önemli giyinme faktörüdür. Kesilmiş tırnaklar, aşırı makyajı
olmayan bir yüz uzağa yayılmayan ama kucaklaşma veya öpüşme esnasında hissedilebilecek
hafif ve güzel bir koku, vücut hatlarını göstermeyen vasat bir örtünme
tarzı…. Bunlar ciddiyetin ve etkililiğin en önemli faktörleridir.

           c)Görünümünüzü Kontrol Edin
         
Özellikle
gurup karşısında iseniz takip edenlerce nasıl bir görüntünün neresindesiniz?
Kendinize bakın. Öfke, heyecan, titreme gibi bir izlenim veriyor musunuz? Ne
kadar sakin “gülümseyebiliyorsunuz”? Gülümserken dişlerinizin gözükmesi
gerekmez. Sakince vücudunuzu gevşetmelisiniz.
          Düz bir ortamda konuşuyorsanız
ez azından omuzlarınıza kadar görünebilmek için biraz yükseğe çıkmaya çalışın.
kürsü önünde iseniz arkasına gizlenmeyin. Kürsü omuzlarınıza kadar çıkıyorsa
kürsüyü kaldırın. Konuştuğunuz noktanın hemen çevresinde hareketli insanlar,
nesneler olmamalıdır. Oturuyorsanız yığılır gibi değil diri diri oturun. Çok
hızlı hareket etmeyin, ellerinizle aşırı oynamayın, kontrol edemiyorsanız
ellerinizi arkaya bağlayın, tek elinizi cebinize koyun veya elinizde bir kalem
tutun veya en iyisi her ikisini aşağıya salın ve istedikleri gibi davransınlar.
         d)Jestleriniz Tabii Olsun
       
Söz söylerken jest çok
önemlidir ama tabiiliği bozulduğunda jest her şeyi mahveder. Jestlerin anlamını
çok iyi öğrenin ve iyice yerleştirinceye kadar kullanın. Ancak konuşma yaparken
jestlerin anlamını düşünerek onları kullandığınızda yapmacıklıktan
kurtulamazsınız. Jestlerinizi yapınızın tercihine bırakın ve bir hareketi asla
sürekli tekrarlamayın.
             3-Benliği Coşturmanın Etkisi
            
Kalplerin ikna
edilmesi yolunda kullanılacak bir diğer yöntem de muhatap kitlenin “ben”
duygularını harekete geçirmek ve yükseltmektir. Önceki bölümde benlik
direncinin kırmanın önemi üzerinde durduk. Muhatabınızın “beni” asla sizden
aşağıda tutulmamalıdır. Şimdiki yolla onların benlerini yükseltme yolunu
kullanıyorsunuz. Aşağılanmaya direnen veya karşı çıkan benler yüceltenlere de
sahip çıkar. Bu çerçevede üzerinde duracağımız yöntemler aşağıdadır.
          a-Karşınızdaki kişiye olumlu şeyler söyleyin:
          
Tüm insanlar samimi iltifattan
hoşlanırlar. İltifat gururu okşama veya kompliman şeklinde kendini
gösterebilir. Sizi dinleyenlerin değer verdiklerini bildiğiniz bir
özelliklerini takdir ettiğinizi onlara söyleyiniz. Eğer bu özellik onların bile
farkında olmadığı bir özellikse çok etkileyici olacaktır. Örneğin bir Amerikalı
bizimle konuşuyor: “Biz Amerikalılar bilgiye ve zekaya çok önem veririz.
Ülkemize gelen büyük zekalar arasında Türklerin önde gelmesi hep dikkatimizi
çekmiştir. Şimdi büyük zekaları yetiştiren böyle bir topluluğun karşısında
konuşmanın heyecanını yaşıyorum.”
           b- Üstünlük Atfediniz:
         
Dileyicilerinizi
dürüst, namuslu ve üstün insanlar olarak tanımlayınız. Öyle olmasalar bile
insanları bu üstün vasıflara sahip göstermeniz veya en azından bu üstün vasıfları
seven ve bunlara değer veren insanlar olduklarını ifade etmeniz etkileyici
olacaktır.
           Örneğin Alkolizme düşmüş bir
topluluğa konuşuyorsunuz:” Şimdi karşımda her şeye rağmen insanlık onurlarını
korumaya adanmış bir topluluk görüyorum. Gözleriniz bana diyor ki ‘biz temiz
insanlarız, dürüstlüğü ve onurlu yaşamayı gönülden yaşamayı arzuluyoruz.’ Sizi
tebrik ederim. İnanıyorum ki bir gün hepiniz çok gurur duyulacak başarılara
ulaşacaksınız.”
            c- İyimserlik Yayınız.
           
Konuşmanızda bir
sorunu veya çirkinliği dile getiriyor olabilirsiniz. Ancak kötü durumları
tasvir ettikten sonra bir çaresizlik, ümitsizlik ve karanlık havası
oluşturmanız tehlikelidir. Bu durumda dinleyicinin heyecanını kırar, onu
üzersiniz ve bu yolla kendi imajınızı zedeleyerek kötü olaylarla birlikte
hatırlanır hale gelirsiniz.
            Kötü durumlara vurgu
yapılacaksa bu durumlar ayrıntılı tasvir edilmemeli, çabucak geçildikten sonra
bunların düzeltilebilmesinin mümkün olduğunun ayrıntılı anlatılması gerekir.
Böylece oluşturulan iyimser hava ile konuşmacı-dinleyci duygusal yakınlaşması
sağlanır.
             d-Sevgi Yayınız:
           
Dinleyici kitleyi
sevmeye büyük önem vermelisiniz. Onlar son derece değerli ve sevilmeye layık
varlıklardır. Bu olumlu duygunuz onların da eninde sonunda sizi sevmelerine yol
açar. Sizin duygularınız onların duygularını etkileyen en önemli faktördür.
Nefret duygusu vererek insanların fikirlerinizi sevmelerini bekleyemezsiniz.
Sevginiz kendinizi “güler yüz” ile yansıtacaktır. Gerçek bir güler yüz o yüze
bakan herkesi güler hale getirir. güler yüz iç gerginliği azaltıp her şeye
rağmen huzur ürettiği için güler yüzlü konuşmacı dinleyicinin içinde sevinç
üretmesine katkıda bulunur. İnsanlar kendilerine zevk veren her şeyi severler.
           e-Emin Olunuz:
         
Sizin söylediklerinize
ilişkin kesinlik inancınız en önemli duygusal ikna nedenidir. İnsanlar çoğu
zaman söylediklerinizi anlamazlar veya sizden farklı yüzlerce düşünce varken
yaşayıp görmedikleri tezinizden emin olamazlar. Herkes dinlediğinin doğru
olmasını arzuladığında konuşmacının gerçekten de kendisini ikna etmesini
sağlar. Konuşmacının çabaları işe yaramayabilir ama konuşmacının kendisinden
emin olması, hiç bir şüphe duymaması aynen algılanır. Hiç şüphe duymadan
fikirlerini savunan insan hatalı da olsa çok kalabalık toplulukları kendine
inandırabilir. Şu halde tüm gücümüzle savunduğumuz bir fikir varsa ona ilişkin
inancımızı kuvvetlendirmemiz gerekir. İnancın kuvvetlenmesi ise ancak ısrarlı
ve detaylı araştırma ve tahkike dayanır.
          4-İnanmanın Etkisi
         a) inancınız net-kesin olsun

         Emin  olmadığınız 
bir konuyu savunurken etrafa şüphe  yayarsınız. Siz inandığınızdan emin misiniz?
Yani neye inandığınızı biliyor musunuz? İnsan birbiriyle çelişen inançlarla
kimseyi ikna edemez. Örneğin yeni bir dil öğretim tekniğini duydunuz ve çok
etkili bir teknik olduğunu defalarca duydunuz. Sonra birileri size bu tekniğin
hiç de sanıldığı gibi etkili olmadığını söyledi. inancınız sarsıldı mı? Küçük
bir şüphe oluştu mu? Oluştu ise inancınız kesin ve net değildir.
        b) İnancınız Güçlü Olsun
       
İnandığınız konu hakkında
şüpheniz yoktur ama kolay şüpheye düşebilecek konumdasınızdır. Bu durumda
inancınız zayıftır. İnancınızın en güçlü olduğu noktada aksini görseniz bile
inancınızdan vazgeçemezsiniz. Çünkü inancı o kadar çok tekrar ettiniz ve o
kadar onu destekleyen tecrübe aldınız ki o inanç tüm hücrelerinize işledi.
         c)İnancınızın Hedefi Belli Olsun
        
İnandıktan sonra bu
inancınızı kime anlatmak istiyorsunuz. Bu hedef kitleyi inancınızla birlikte
sürekli düşünmelisiniz. Onlara vermek istediğiniz mesaj sevgi sayesinde tüm
problemlerin hallolabileceği inancı mı? O zaman onları tüm kalbinizle sevin,
sanki ayni sevginin hepsini kuşattığını ve aralarındaki tüm problemleri
hallettiklerini duyun. ama bunu yaparken hangi kitleye hitap ettiğinizin
mutlaka farkında olmalısınız.
            Yukarda bahsettiğimi bütün
iletişim ayrıntılarında görülen en önemli özellik iletişimde duyguların güçlü
etkisidir. Günlük hayatta duygusal kimliğimiz hemen hemen tüm yaşantımıza
hakimdir. Dış dünyaya bu önemli ayrıntıyı unutmadan çıktığımızda daha az
kaybeden ve daha fazla kazanan oluruz. Duygularını kontrol edebilen bir insan
her zaman edilgen değil etken bir insandır.

TÜRKİYE SİZİ BEKLİYOR- GÜRBÜZ AZAK

Bak kardeşim !
Okulda derslerini iyi öğren. Matematiği iyi öğren.
Kendini (çap, hacim, fikir ve beyin olarak) iyi öğren.
Mesleğini iyi öğren.
Çevreni (coğrafyası, ekolojisi ile )iyi öğren.
Ülkenin komşularını iyi öğren.
Meraklı isen siyaseti iyi öğren.
Dünyayı ve gidişatını iyi öğren.
Enerji konusunu, petrolün mânâsını iyi öğren.
Ulaşımın, haberleşmenin değerini iyi öğren.
Estetiği, görgü kurallarını, kazanmayı, harcamayı, kulluğu iyi öğren.
Bir konuda danışılacak uzman ol.
Türkçe'yi iyi öğren.
İktisadî, siyasî, içtimaî tarihi, yakın tarihimizi iyi öğren.
Milletini (akîdeleri, işaretleri ve hasletleriyle ) iyi öğren. Sonra otur, Türkiye üstüne konuş. Sana "Münevver" desinler.

Fazla mı zor?
O zaman git top oyna, parklarda köpek gezdir.
Akşama ne yiyeceğini düşün.

Yıkıcı olma, tamire heveslen.
Bir gözün kötüyü görüyorsa, öteki güzelliklere baksın.
Karamsarlık değil, iyimserlik de dağıt.
Moral bozma, bozgunculuğa kalkışma, ikiliklere sakın ola yüz verme.
Mesleğinde yorulma.
Yeniliklere, hoşgörüye, sabra açık ol.
Akranlarından hep üç adım önde durmaya çalış.
Dolmadan taşmaya kalkışma.

Fazla mı zor?
O zaman git mantar topla, balık tut.
Gece yarılarına kadar televizyon seyret.

Şükretmeyi bil.
Gayreti, azmi, fedakarlığı elden bırakma.
Sık sık kendinden aşağıdakilere bak. Senin kazancında onların da hakkı var.
Varlıklı isen; şoför tut, ahçılar, bahçıvanlar, temizlikçiler çalıştır. Düğüm üstüne düğüm atma.
Yetimi, öksüzü, isteyemeyenleri hep hatırla.
İnsanları; dilleri, inançları, renkleri, mezhepleri, görüşleriyle değil, insanlıklarıyla tart.

Fazla mı zor?
O zaman git bir çiftliğe yerleş.
Fıskiye önlerinde mısır patlat.

Bak kardeşim!
Can sıkmadan, can yakmadan konuş.
Dostlarını çoğalt, kuru şöhret peşinde koşma.
Ne ez, ne ezil. Olduğun gibi yaşa.
Aşırı hırslardan, hasetlerden, geçimsiz bilinmekten uzak dur.
Sıhhatine dikkat et. Sigaranın, alkolün, uyuşturucunun, gece hayatının, talih oyunlarının, işretin esiri olma.
Selamını, tebessümünü kimseden esirgeme.

Fazla mı zor sahi?
O zaman git çember çevir, salıncağa bin.
Ayna kuşu ol, gözlüğünü sil, pop şarkılarını dinle.

İnsanın da kanatları var, frenleri, direksiyonları.
Bilmek zorundayız.
Haritasız, pusulasız hayat yolculuğuna çıkamayız.
"Olmak", ölmekten güçtür.
Bak kardeşim, "Olmayı" seç önce. Bize böylesi yakışır.

Türkiye, münevverlerini bekliyor. Yani sizleri!
Olmuşları…



RÜYA TABİRİ

Normal
0
21

false
false
false

MicrosoftInternetExplorer4


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;
mso-ansi-language:#0400;
mso-fareast-language:#0400;
mso-bidi-language:#0400;}

Aşkı burada buldum 
diyebilmek ne zor…

Aşk dişimizle tırnağımızla
kazarak, savaşarak elde ettiğimiz bir şeydi.

Aşk bulunan bir şey değildi. Zaten
hayatta hazır bulduğumuz şeyler zorluklar ve yangınlardı. Sıcak bir külü
avuçlamaktı yaşadığımız, sevmek adına…

Sen
gelirdin, uzun, geçmek bilmez beklemelerin sonrasında. İçimde hep, gelememen
korkusu olurdu ama, sen gelirdin. Gün buluttan çıkar, zaman dururdu. Sen
gelince her şey bambaşka olurdu. Hatmiler bir başka güzel kokar, çayın tadı
daha bir güzelleşirdi.

Gülüşün
sihirli bir öpücük gibi canlandırırdı uyuyan her güzel şeyi. Umutları besleyen,
büyüten bir iksirdi sıcak sesin, söylediğin bir hüzzam olsa da.

Sen
gelirdin uzun, yüzyıllar kadar uzun süren günlerin, ayların sonrasında.
Ellerini masanın üzerine yerleştirirdin, vazoya bir gül koyar gibi. Her
seferinde biraz daha zayıflamış olurdun, kumral saçların güneşte biraz daha
sararmış… Bu ince uzun hâlin, bu sararmış saçlarınla Haziran başağına
benzerdin. Başak, bereket demekti.

Ömrümüzün
en avare yıllarıydı. Kaygısız, tasasız… İşsiz güçsüz değildik ama… Senin işin
böyle güzel olmaktı, benim işim güzele bakmak…

En
ağır iş bizimkiydi.

Ömrümüzün
en beyhude yılları olduğunu söyleyenler olurdu, aldırmazdık. Dışımızda koca bir
dünya duruyordu, bizimse iki kişilik  dünyamız bize yetiyordu. Kâinat bizi
buluşturmak için yaratılmış sanırdık, gerisi kıyl u kaal.

Sen
gittin bir gün, bir anda dönmemecesine.

Yapacak
çok işimiz vardı daha, gitmemeliydin. Daha avuçlarımdan su içecektin. Daha güvercinleri
yemleyecek, ezanı Sabâ makamından dinleyecektik.

Gitmeseydin
dediğime bakma. Gitmesen olmazdı. Çünkü gitmesen, dünya cennet olacaktı. Cennet
olacak olsaydı dünya, yaratılmasına ne gerek vardı? Hem kalsan bir rüya bir
ömür sürer miydi?

Gittin..
rüya devam ediyor…

ömeRKarayılan

TEL ÖRGÜLER ARASINDA

Ekmeğimde, aşımdasın, akmayan gözyaşımdasın,
Aklımdasın, döşümdesin, gecelerin yarısında.

Gözlerin gelir dillenir, zulamda hüzün dellenir,
İnce bir sızı döllenir, ellerimin yarasında.

Can gecede alazlanır, hatıralar sıvazlanır,
Çaresizlik palazlanır, gecelerin karasında.

Kilitlenir dille damak, acıtır unutamamak,
Bir zindandır yavrum, Mamak; yârimin Ankarasında!

Makam-ı Yusuf dediler; sövdüler, dipçiklediler,
On beş senemi yediler, tel örgüler arasında…

Ömer KARAYILAN

Ay Söylevi Mevlana İdris ZENGİN



Ay Söylevi

Cahit Zarifoğlu’na

Biz bakardık ve sen yürürdün şeyhim
Sen yürürdün ve dağlar yürürdü
Öksüz bir kırlangıç olurduk sen görünmeyince
Sen görünmeyince görmezdik bulutları
Yağmurları kuşanıp yollarda bahara durmazdık
Kapının önünde iki büklüm bekler
Acıyı keşfeden bu çocuk yürekler
Nasıl selam verilir bilmez
Ne açar kapıları bilmezdik şeyhim
Biz sorardık ve sen söylerdin şeyhim
Sen söylerdin ve gökler söylerdi
Kırılmış bir ayna olurduk sen konuşmayınca
Sen konuşmayınca varmazdık denizlere
Balıkları farkedip yunusa seslenmezdik
Denizin altında öylece durur
Saçlarımıza denizin akşamı vurur
Çocukları kim ağlatır
Kim öldürür halkları bilmezdik şeyhim

 

Mevlana İdris ZENGİN

HAZRET-İ PİR AŞKINA! Nuri DİDEM

Normal
0
21

false
false
false

MicrosoftInternetExplorer4


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;
mso-ansi-language:#0400;
mso-fareast-language:#0400;
mso-bidi-language:#0400;}

                                                                                              
“Çocuk incinin değerini ne bilir;

                                                                              
gider onu üç beş parça şekerle değiştirir.”

                                                                                                                          
Hz. Mevlâna

 

 

 

       Nasıl
yaşayacağımı, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her gece kendime yepyeni bir
dünya kurmak için yeni kararlar alıyor, sabah kalktığımda her şeyi unutuyordum.
Berbat bir şeydi benimkisi.

Hayatımın ucundan kıyısından eriyip azaldığını,
saçlarımdaki beyazların yaklaşmakta olan karakışın habercisi olduğunu
anlıyordum. Anlıyor, ama hiçbir şey yapmıyor, yapamıyordum.

      Bu anlarda
aklıma hep o hadis-i şerif geliyordu ; “İnsanlar uykudadır, ölünce
uyanırlar…”  Böyle zamanlarda anlıyordum
işte, düpedüz uykudaydım ve beni uykudan uyandıracak hiç bir şey yapamıyordum.

      Bana bir kova
soğuk su lazımdı ya da çimdik. Zıplamalıydım. Uyanmalıydım. Kendime uyanık
gözlerle bakmalı ve yolumu ayık yürümeliydim. Ama neydi o soğuk su ya da çimdik
etkisi yapacak şey bilemiyor, bulamıyordum. Kendimi kitaplara vuruyor, büyük
kafaların tecrübelerini üzerime giymeye uğraşıyordum. Büyük kafalar; Necip
Fazıl, Akif, Tolstoy, Shakespeare, Goethe… Ama onlar çok acı hayatlardan
geçmiş, pişmiş ve olmuşlardı. Bu yüzden büyük tecrübeleri ve başarıları vardı.
Benimse hayatı hızla ve hazla yaşamaya koşullanmış bir  ‘aklım’, yani hiç bir şeyim.

  Sonra bir gün bir
şey oldu. Bir kaza, bir çarpışma. Mevlâna’yı okudum.

  Her şeye yeniden,
sıfırdan başlamam gerektiğini kavradım.

 

“Denizi bir testiye döksen ne kadar alır?”

 

 

   Bundan yıllar önce Paulo Coelho namıyla
maruf Rio de Janerio’lu bir yazar
tüm dünyada “Bestseller” olan romanı “Simyacı”
ile ülkemizde de zuhur etti.

   Herkesçe malum, romanda aradığı hazine
uğruna evinden kalkıp dünyayı dolaşan, bu arada “kendi kişisel
menkıbesinin”  peşine düşen bir çobanın
öyküsü anlatılır. Çoban aradığı hazineyi bulamaz, evine, köyüne döner.
Şaşırtıcı bir şekilde, aradığı hazinenin yıllar önce terk ettiği bu evinin
temellerinde gömülü bulunduğunu fark eder.

   Yayınlandığı
yıllarda dünyayı alt üst eden bu roman, Mesnevi’den intihal/esinlenme ile
yazılmıştı. Elin Brezilyalısı bizim evimizin temellerinde gömülü duran hazineyi
çıkartıp, bize okkalı bir fiyattan satmıştı. Doğrusu biz de bu acı tecrübeyi
hak etmiştik. Demek ki gözümüzün önünde duran hazinenin değerini anlamamız
için, bize bir başkasının parlatıp sunması gerekiyormuş.

    El Hâk, bizim o
çobandan farkımız yoktu, Hazret-i Mevlâna’nın -zannımca- yine bir kerameti
ortaya çıkmıştı.

   Hz. Mevlâna kendini
şöyle tanıtıyor, hâlâ tanımayan kaldıysa:

 

İşte
sana konuşan biri, dilsiz ve dudaksız
Durmadan koşan biri
Elsiz, ayaksız
Böyle koşup durmak senin neyine gerek
Boşlukta ayaksız yürümek
Gökteki ay gibi


Ben bir denizim, ben bir denizim
Kendi içinde taşan
Ben bir denizim uçsuz bucaksız
Kıyısız, hür bir deniz
.

                                                (Çeviri: A.
KADİR)

 

    Ben yıllardır o
denizin kıyısında dolaşır durur, testime onun suyunu doldurmaya çabalar
dururum, ne testim dolar tam manasıyla, ne denizin suyundan bir damla eksilir.

 

“Balıktan başkası suya doyar”

 

    Genel hatlarıyla kendisinden bahsedecek
olursak:

    Mevlâna,
malumunuz, “efendimiz” demektir, sevenleri ona Hazret-i Pîr de derler. Ondan
önce de ulu kişilere Mevlâna diye hitap edilirdi ama ondan sonra bu tabir
yalnızca onu anlatır hale geldi.

    Hazret-i Pir bilinen kalıpların çok dışında ve
çok üstünde, âlim, fâzıl, edip, engin hoşgörü ve derin aşk sahibi idi. Günümüz mental
kalıplarıyla onu bilgin, sıra dışı, entelektüel, büyük bir düşünür ve muhteşem
bir şair diye tanımlamaya da kalkışabilirdik, ama bu tanımlar doğru olmakla
birlikte, çok yetersiz kalırdı.

   Onun hakkında konuşmak ne mümkün.

   Dilimin ucuna bir iki şey takılıyor yalnız:

   Hazret-i Mevlâna bir gün yolda giderken bir
papazla karşılaştı. Papaz onu görünce derin bir saygıyla eğilerek selam verdi.
Hazret mukabele olarak daha fazla eğildi. Görenler şaşırarak “Efendimiz, bir
papazın karşısında eğilinir mi ?” diye sordular. Hazret şu cevabı verdi “Ben
bir Müslüman olarak tevazuda papazdan aşağı mı kalsaydım ?”

  

   Vefatında tabutunu
taşımak için Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Hindular birbirleriyle
tartışmaya girmişlerdi, bu şerefe nail olmak için.   

  

   Biliyorsunuz UNESCO 2007 yılını Mevlana yılı
ilan etti. Onun büyüklüğünü her kes takdir ediyor irfanınca.

   Ya biz? Ne yaptık
onu anlamak, anlatmak için?

   Papaz kadar da mı
olamayacağız?

   Onun ve eserlerinin
üzerinde yoğunlaşmak için bir Brezilyalıya daha mı ihtiyacımız var?

  

  El Hâk, derya içre
mâhileriz, deryayı bilmeyen.

  El Hâk, balıktan
başkası suya doyar.

 

“Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim;

söylenecekleri söylerdim ben.”

 

   Sözü kısa kesmeli,
duymuyor musunuz, Hazret-i Pîr konuşuyor:

"Ben size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi,
az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz
kılmaya devam etmenizi, dâima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına
dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi
olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün
hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd
ehline selâm olsun.''

 

 

                                                                    NURİ DİDEM

 

POTKAL

Normal
0
21

false
false
false

viagra professional

MicrosoftInternetExplorer4


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;
mso-ansi-language:#0400;
mso-fareast-language:#0400;
mso-bidi-language:#0400;}

   Bana bir mektup yaz
içinde sesin olsun. Gün ışığı uğramıyor buraya, aydınlığı yaz. Bir dağ başında
sadece mecburların uğradığı bir çeşmenin suyu gibi aksın içime gözyaşım.

   Bana bir mektup yaz
sözleri senin olsun.

   

   Akşam, sayım tamam,
her şey yerli yerinde… Sen yoksun!

   Yazlar ve yazılar
boyu yalnızdık. Hazansız demlerdeydik; ama hüzün yuva yapmıştı içimize, yiv yiv
susuyorduk.

   Bakışın köpük köpük
mavi, susuşun kopuk kopuk papatya, bir Filistin akşamı gibi dokunaklıydı
ellerin. Ama yine de umudu dokuyordun ufkumuza. Dünyayı ağartacak bir sebep
arıyor, bulamıyorduk. Ve dünyanın bütün mülteci kırlangıçları gelip sığınıyordu
işte uykumuza.

   O günlerden söz aç,
bir kâğıt daha buruştur, bana temiz bir hatıra yaz.

   Bana bir mektup
yaz, geçmişten söz et, geçmişimizden. Anlat, hatırlat unutmadığını… Kısacık
tarihimizden bahset, geleceğin düşleriyle avunayım.

   Bütün kapıları
çarpıp çıkmak istiyordum, bütün kapılar üzerime kapandı.

   Bana bir mektup
yaz, pencerem olsun!

 

  Ömer KARAYILAN

Bir taş at! Hakan ALBAYRAK



                                                                                                          

Güney
Carolina,Georgia, Alabama, Mississippi ve Louisiana eyaletlerini ABD'den
koparıp bu topraklar üzerinde “Yeni Afrika” devletini kurmayı hedefleyen NEW
AFRIKA INDEPENDENCE MOVEMENT (Yeni Afrika Bağımsızlık Hareketi), nâm-ı diğer
MALCOLM X GRASSROOTS MOVEMENT (Malcolm X Taban Hareketi), Afro-Amerikalı
gençler arasında mütevazı ve fakat üzerinde durulmaya değer bir popülarite
kazandı.

İleride
bu hareketi uzun uzun konuşuruz inşaallah. Şimdilik, “içinde bulunduğumuz
tarihi konjonktürde dava için neler yapabileceklerini soran yoldaşlar”a
hareketin liderleri tarafından verilen öğütleri okumakla yetinelim:

Bir
taş at.

Bir
taş daha at.

Bir
şiir ateşle.

Bir
yumruk yükselt.

Sesini
yükselt.

Bir
çocuk yetiştir.

Bir
maske tak.

Duvara
bir slogan yaz.

Şehidleri
an.

Bir
hayal kur.

Bir
barikat kur.

Tarihine
sahip çık.

Sokaklara
sahip çık.

Bir
slogan at.

Bir
kurşun sık.

Bir
tohum ek.

Bir
ateş yak.

Bir
pencere camı kır.

Terle.

Sahte
belge düzenle.

Bir
bildiri bastır.

Bir
kanun kaçağını barındır.

Bir
yara sar.

Bir
dosta sevgi göster.

Silahını
temizle.

Hakikati
söyle.

Bir
miting düzenle.

Arkanı
kolla.

Gökyüzüne
bak.

İz
bırakma.

İşçilerden
öğren.

Bir
yoldaşa öğret.

Bir
hücreyi ziyaret et.

Bir
savaş esirini kurtar.

FBI'ın
gizli dosyalarını çal.

Kendi
kalbini çal.

Parolayı
aklında tut.

Bir
aynasızı silahsızlandır.

Bir
füzeyi çalışmaz hale getir.

Bir
fıkra anlat.

Bir
plan yap.

Bir
ümit ışığı gör.

İsmini
değiştir.

Bir
teoriyi test et.

Bir
dogmaya meydan oku.

Korkunu
kullan.

Bir
damla gözyaşı akıt.

Haritayı
incele.

Hainlerle
hesaplaş.

Ağırlığını
hakkıyla taşı.

                                                                                                 Hakan ALBAYRAK

PAZARTESİ YALNIZLARI



 


Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Umutsuzluğun bordasında kedersiz,
Göz bebeklerimizde acı bir poyraz,
Hiç bir dakikamız birine uymaz.
Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Yaşamayı her nedense sevmişiz .

Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Hüzün gönlümüzde çalkanan deniz,
Hayat sırtımızda eski bir yama.
Yaldızsız bir ömrü taşıdık ama,
Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
İri bir yıldıza kenetlenmişiz.

Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Bir parça serseri, az biraz işsiz,
Ölüm; sevgilinin diri busesi,
Şiir; göğsümüzde bir erkek sesi.
Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Erdemin namusunu çiğnetmemişiz .

Biz ikimiz, pazartesi yalnızları,
Bir sevda, bir ağız, iki bet-beniz
Korku yüklemedik yüreğimize,
Bakılır hükmünce gereğimize,
Biz ikimiz,pazartesi yalnızları,
Meğerse adamakıllı deliymişiz…

Ömer Karayılan