Aylık arşivler: Mart 2009

TÜRK SİYASETİ VE SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1-

            Türkiye siyasetinde temel üç mecra oluşmuştur. Üç mecra son birkaç seçimdir kendini göstermiş ve son seçimde ise mecraların derinliklerinin arttığı görülmüştür. Birinci mecra, İslami hassasiyeti yüksek olan mecradır ve siyasi alanda AKP, SP ve BBP tarafından temsil edildiği görülmektedir. İkinci mecra, Atatürkçü, solcu, laik, ateist, ulusalcı vesaire gibi tamamen batılılaşmış ve modernleşmiş kesimleri içine almakta ve kendinde toplamaktadır. Bu mecrayı siyasette, CHP, DSP gibi partiler temsil etmektedir. Üçüncü mecra ise milliyetçileri kendinde toplamıştır ki siyasette MHP ve DTP tarafından temsil edilmektedir.

            Türkiye’deki siyasetin temel mecraları bunlardır. Bundan sonra siyaseti bu mecralarda takip etmek gerekecektir. Bu mecraların derinliklerini her geçen gün arttırdığı ve son seçimde ise belki de nihai derinliğe ulaştığı müşahede edilmektedir. Eğer bu üç mecra, siyasi haritayı kalın çizgilerle böler ve kalıcı olacak kadar derinleşirse, ülke tüm siyasi hesaplarını yeniden gözden geçirmelidir.

 

*

 

            İslami mecranın kendi yatağından dışarı çıkmayacak olan fikri oy miktarı, yüzde 30 civarında görünüyor. Ulusalcı mecranın fikri oy miktarı, yüzde 20, milliyetçi mecranın oy oranı ise MHP merkezindeki Türk milliyetçileri yüzde 10, DTP merkezindeki Kürt milliyetçilerinin oranı yüzde 5 civarında bulunmaktadır. Geriye kalan yüzde 35 oy miktarı ise, fikri anlamda adresi olmayan ve kendini bir mecraya dökemeyen, etkilenmeye müsait ve her mecraya akabilen seçmen kitlesini oluşturmaktadır. Her siyasi mecranın kendi yatağındaki seçmenlerin dışındaki seçmenler üzerindeki etkileme katsayısını yüzde 50 olarak kabul ettiğimizde, İslami mecranın tabi oy sınırının yüzde 45, ulusalcı mecranın tabi oy sınırının yüzde 30 ve milliyetçi mecranın tabi oy sınırının yüzde 22.5 civarında olduğu görülür. Bu katsayıları normal dönemler için kabul etmek gerekir. Olağanüstü dönemlerde etki alanlarının (katsayının) artacağı ve azalacağını düşünmek mümkündür.

Üç mecranın dışında birçok siyasi cereyan bulunduğu vakadır ama bunların hacmi, dere yatağını aşmamaktadır. Dolayısıyla genel bir değerlendirmenin neticesini etkilemeyecek olduğu için ihmal edilebilir görünmektedir.

            Doksanlı yılların başında yataklarını yavaş yavaş açmaya başlayan bu mecralar, iki binli yılların sonlarına doğru net bir şekilde kendini göstermeye başlamıştır. Yataklarını derinleştirme ve tahkim etme sürecinin ne kadar süreceği, yatakların birbiri ile birleşmesini mümkün kılacak kanalların açılıp açılamayacağı, birbirlerinden uzaklaşan bir açıya mı yoksa birbirlerine yaklaşan bir açıya mı sahip oldukları, hangi mecrayı besleyen kaynakların neler olduğu, hangi mecrayı besleyen kaynakların zenginleştiği ve arttığı, hangilerinin azaldığı ve kuruduğu konuları siyasetin geleceğine dair doğru tahmin ve tefekkür imkanlarını ve malzemelerini verecektir. Bütün bunlarla beraber en önemli unsur ise “zamanın istikametinin” hangi mecranın güzergahında aktığıdır. Zira zaman, en büyük güç ve en büyük enerji kaynağıdır.

            İki gündür tüm gazeteler ve köşe yazarları ile tüm televizyonlar ve yorumcular seçim neticelerini değerlendirme yarışındadırlar. Belki de tamamının tespitleri doğrudur ama genel bir kompozisyon oluşturamadıkları ise açıktır. Bu sebeple seçim neticelerini değerlendirmeye çalışanlar “parça tespit” yapmaktan ileriye geçememektedirler. Parça tespitten kurtulmak ve yekunu görebilmek için ülkedeki siyasi haritanın ne olduğuna dair bir “tez” sahibi olmak gerekir.

 

*

 

            Mahalli seçimler, yukarda izah edilen genel siyaset tezi üzerinden değerlendirildiğinde görülen neticeler, bugüne kadar yapılan değerlendirmelerden farklıdır. Bu tez üzerinden seçim sonuçlarına baktığımızda neler gördüğümüzü genel hatlarıyla açıklamaya çalışalım. Seçim değerlendirmesini birkaç yazıda yapacağımız için bu yazı ile konuya bir giriş yapalım.

 

*

 

1-İslami mecra, tabi sınırında oy almıştır.

 

            İslami mecranın almış olduğu toplam oy, (AKP 38.86, SP 5.17 ve BBP 2.24 olmak üzere) 45.27 oranına ulaşmıştır.

 

Seçim şartlarının içinde olağandışı olan iktisadi krizin iktidar partisi aleyhine etkiler meydana getireceği aşikardır. Bu manada AKP’nin oy kaybetmesi anlaşılmaz bir durum değildir. Burada önemli olan husus, AKP’nin kaybettiği oyların yaklaşık yarısını aynı mecradaki diğer iki partinin (SP ve BBP) almış olmasıdır. Yani kaçış mecradan değil, mecrada hareket eden gemilerin birinden diğerine doğrudur.

İslami mecranın iktisadi kriz gibi seçim neticelerini doğrudan ve ciddi manada etkileyen bir hadiseye rağmen, debisinden ciddi bir kayıp vermediği görülmektedir. Vaka 2007 seçim neticelerine göre İslami mecranın oy kaybettiği doğrudur. Fakat o seçim, olağanüstü bir dönemde yapıldığı için mecranın etki katsayısı normalin üzerine çıkmıştır. Bu günkü seçim neticeleri normal zamanlardaki etki katsayısının neticesini verdiğini göstermektedir. Üstelik iktisadi krizde etki katsayısının düşmesi gerekirken, normal zamanlardaki katsayıya kadar gerilemiş daha fazla gerilememiştir.

İslami mecranın oy oranının yüzde 30 civarında olduğu düşüncemizin sebeplerinden birisi, iktisadi krizin olduğu bir dönemde yapılan seçimde tabi oy sınırına ulaşmış olmasıdır. İktisadi krize rağmen aldığı oy toplamının 45 civarında olması, katsayısını da nihai sınırında kullandığını göstermektedir. Bu durumda İslami mecranın fikri oy oranının belki de yüzde 30’lardan yukarılara doğru tırmandığını kabul etmek gerekir. Fakat bunun bir seçimde daha test edilmesi doğru olacaktır.

  

2-Ulusalcı mecra, tabi sınırının altında oy almıştır.

 

            Ulusalcı mecranın almış olduğu toplam oy, (CHP 23.10 ve DSP 2.77 olmak üzere) 25.87 oranına ulaşmıştır.

            Ulusalcı mecranın aldığı oy oranı, tabi sınırının altında kaldığını göstermektedir. Bu durum, mecranın etki katsayısını kullanamadığını göstermektedir. İktisadi krize rağmen kendi etki alanının nihai sınırına ulaşamaması, mecrada bulunan partilerin siyasi beceriksizliği olarak kabul edilmelidir.

            CHP’nin laiklik ve rejim gerginliği üzerinden etki katsayısını artırmaya çalıştığı daha önceki seçimlerde görülmüştü. Her nasıl olmuşsa, o stratejinin işe yaramadığı parti yönetimi tarafından anlaşılmış ve bu seçimi normal bir propaganda yaklaşımı içinde geçirmiştir. Mecranın oyunun artmış olması, seçimi laiklik ve rejim tartışması ile yürütmemesinden mi yoksa iktisadi krizin etkisinden mi gerçekleştirmiş olduğu araştırılmalıdır.

            Ulusalcı mecranın iktisadi krize rağmen aldığı oy miktarının (oranının) yüzde 30’lara ulaşamaması, fikri oylarının yüzde 20’nin altına doğru hareket ettiğini gösterebilir. Fakat bu güne kadar yapılan seçimlerin hiçbirinde alt sınır (fikri oy) olan yüzde 20’nin altını görmediği için birkaç seçim daha bu noktanın test edilmesi gerekir.

  

3-Milliyetçi mecra, tabi sınırında oy almıştır.

 

            Milliyetçi mecranın almış olduğu toplam oy, (MHP 16.08 ve DTP 5.62 olmak üzere) 21.70 oranına ulaşmıştır.

            Milliyetçi mecranın almış olduğu oy, tabi sınırına yakın olmuştur. Bu durum, iktisadi kriz ile birlikte değerlendirildiğinde (olağanüstü durumlarda katsayı değiştiği için) milliyetçi mecranın etki katsayısını kullanabildiğini fakat olağanüstü dönemlerin imkanlarından faydalanamadığını göstermektedir.

            Milliyetçi mecranın diğer iki mecradan farkı, birbirinin anti-tezi olan iki partinin bulunmasıdır. MHP ile DTP, milliyetçilik konusundaki hassasiyet bakımından aynı fakat hassasiyetin ismini koyarken farklıdır. Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği, isimlendirme dışında muhteva bakımından bir farkı bünyesinde barındırmadığı için aynı mecrada görünmektedirler. Fakat birbirinin anti-tezi olmalarından dolayı, diğer iki mecranın etkilenme şartlarından biraz farklılaşmaktadırlar. Diğer iki mecranın ülke şartlarından etkilenme oranları, milliyetçi mecranın ülke şartlarından etkilenme oranından daha fazladır. Milliyetçi mecra, kendi içinde etki-tepki üreten yarı kapalı bir sistem (kompozisyon) oluşturmaktadır. Türk milliyetçiliği arttıkça Kürt milliyetçiliği artmakta, Kürt milliyetçiliği arttıkça da Türk milliyetçiliği artmaktadır. Bu sebeple hem MHP’nin ve hem de DTP’nin oylarını hemzaman olarak artırmış olması tabidir.

 

            Seçim değerlendirmesine devam edeceğiz.

O KASIMLARDA BEN

O KASIMLARDA BEN

Kasımdı. Şehre puslu gri bir hava çöker, soğuk bir yağmur yağardı. Ben kül rengi denize yüzümü döner, oradan iskelenin ucuna dek yürürdüm. Ellerimi yağmurluğumun ceplerine sokar, kaybolmuş ufku gözlerdim. Sanki gelecek, gelmesi beklenen birine bakar gibi. Sorardım sonra içimden ; "Tıkanan bir şehri açmıyorsa, yağmur ne işe yarar ?"
"Beklenen gelmese de, beklemek bir eylemdir." derdim ve eklerdim ; "Kapanan bir kalbi açmıyorsa, sözler neye yarar ?"

Cevabını içinde taşıyan sorular arar, sorusunu içinde biriktiren cevaplar bulurdum durmadan.

Mavnalar susmuş, dalyanlar bırakılmış, yazlık çay bahçeleri çoktan terkedilmiş olurdu. Masaların üzerine ters çevrilmiş sandalyelerde, artık kimselerin uğramadığı yazlık sinemaların buruk yalnızlığına benzer bir şeyler okurdum. Boynum beynimi taşımaz olurdu hafızamın ağırlığından. Bir takım sesler çarpıp dönerdi içimde, martı çığlıklarına benzer. İçimin neresini adımladığımı bilmezdim. İçim neresiydi sahi? Belli belirsiz kımıldayan kalbim mi, başıma hep olmadık işler saran, varlığı belli belirsiz aklım mı?

Cümleleri bir sona bağlayamaz, susar ve kalbimi yağmurlardım. Başa sarardım.

"Gittin ha ?" Bu bir cümleyse eğer, kurması hiç de zor değil. Zor olan anlaması…

Kasımdı. "Kopan yol uçları eklenmez olur, rüzgârda bir kadın saçını yolar ve artık bu yollarda beklenmez olurdu." Ben beklerdim. Bekler ve başa sarardım. Bu öykünün ta en başına. İçimi ısıtacak, güzel, eski günlere gidebilmek, hiç olmazsa onlardan -kırık dökük de olsa- birkaç parçayı avuçlamak, belkilerden yola çıkarak avunacak, umacak bahaneler arardım, bulamazdım. "Şimdi bir şiire tutunmanın tam sırası…" derdim. "Bir şiiri koltuk değneği yapmalı kendine, bir mısraya abanmalı, derin bir nefes gibi çekmeli ciğerlerine…" diye düşünürdüm; ama duruma uygun tek bir söz bile hatırlayamazdım. Gözlerimin önünde bir cümle parlar, sonra kaybolurdu. "Senin içini dolduran bir şiir yoksa hayatının içini neyle dolduracaksın?"Azarlardım kendimi sonra;"Kırılan bir hayatı onarmıyorsa şiir neye yarar ?"

Demek bir hayat kırılabiliyordu, yaşadıkların kırılabilen bir şeydi ve seninki tam da ortasından kırılmıştı. Kırılan neyse..her neyse…

Yoksun ha? Bu cümleye alışamadım.

Kasımdı. Denize yağmur yağar, yağmurun denizi öptüğü noktada giderek genişleyen ve kaybolan halkalar olurdu. Bu haliyle denizin bulanık yüzü tıpkı bir nişangâha benzerdi, yağmur denizi hep on ikiden vururdu. Yağmur yağar, ben üşürdüm. Bir bardak çayım olsa muhakkak soğuturdum. Binecek bir sandalım olsa batırırdım. Bir atım olsa gözlerine acıyarak bakar, yelesini okşar ve şakağından vururdum, sonra oturup ağlardım başında. İçimdeki ağırlığı denize döker, parça parça dağılır, lime lime ıslanır, rıhtımdan şehre kapanan meydana doğru yürürdüm…

YİĞİDİN ÖLÜMÜ AĞIR OLUR

            Allah’ım, bilirim ki sen yiğit kullarını bir başka seversin. Senin has sevginden olmalı, dünyanın her ikliminde her kültüründe yiğit insanlar başka sevilir. Garip, anlaşılmaz, açıklanmaz hatta çok zaman fark edilmez bir sevgidir, “yiğit sevgisi”… İnsan, yiğidi sevdiğini bile fark etmiyor. Yiğide karşı meyil, sanki farklı bir mahiyet taşıyor. Nasıl dense ifade edilmiş olur bilmiyorum ama helikopter kazasını duyduğumdan beri, ruh labirentlerimde bir anda meydana gelen patlama, ne kadar sevdiğimi gösterdi. Oysa daha önce “Reis” ile ilgili duygularımı soranlar olsaydı, “sevgi” ile açıklayacağımı zannetmiyorum. Ne var ki, o kadar büyük bir sevgi varmış içimde ki, taşıyamıyorum, dayanamıyorum, sabredemiyorum. Ah reis, ağır olurmuş yiğidin ölümü… Bunu bilmiyordum.

            Ölüm karşısında ağlamak bize yakışır mı hiç… Ama kimin umurunda yakışıp yakışmadığı… Ah reis, dayanamıyorum… Yiğidin ölümü çok ama çok ağır olurmuş… Sanma senin arkandan ağlıyorum. Kendime ağlıyorum ben… Ta uzaklarda da olsa yiğit, nasıl bir yer işgal edermiş insanın kalbinde? Ruhum acıyor reis… Hani seninle hiçbir işimiz yoktu ya, hiçbir menfaatimiz… Ondan mıdır reis, kalbi bir sevgiden başka bir şey yokmuş iç dünyamda. Bundandır herhalde reis ruhumun acıması.

 

            Yiğide ölüm cephede yakışır. Dayanamıyorum reis, bir kazada vuslatın vaki olmasına… Halid bin Velid gelir aklıma bu durumlarda. O da zor ölümlerden biriydi. Hani sayısız savaşa girmiş, hani elinde sayısız kılıç parçalanmış, hani kendinden kat kat büyük orduların içine dalmış, hani hiç kaçmamıştı da, vuslat anı yatakta gelmişti ya… Hani dayanamamış o duruma da “beni ayağa kaldırın, hiç değilse ayakta karşılayayım ölümü” demişti. Ayağa kaldırmışlar ve kılıcına dayanarak ayakta karşılamıştı, Azrail aleyhisselamı… Ayağa kalkacak halin var mıydı, kimse bilemedi ki? Ama ben biliyorum, bedenin kalkamadıysa bile ruhun kalkmıştır ayağa ve ayakta karşılamışsındır. Meleklerin büyüklerindendir ya Azrail aleyhisselam, ayakta karşılamak lazımdır, hürmeten. Yiğitler, Azrail’in karşısına da dimdik çıkarlar ya reis… Hani ona karşı çıkmak, isyan etmek için değil, Allah’ın takdirini kıyamda karşılamak, hazırolda karşılamak, hürmetle karşılamak, itaatle karşılamak için… Bu adet acizlerin adedi değildir ya reis, yiğitlerin adedidir. Allah’ın takdiri, ayakta, dimdik, hürmetle, elpençe divanla karşılanır ya reis.

 

            Ah reis… Ne desem dinmiyor içimdeki yangın. Çok ağırmış yiğidin ölümü. Şeyh Ahmet Yasin şehit edildiğinde kalbimden vurulmuştum ama o başkaydı. Yiğide cephede vurulmak yakışıyor reis. Ama ya kaza… Allah’ım, sen her şeyin sahibisin… Sonsuz kudret sahibisin… Ne yaparsan güzel yaparsın. Ama böylesine dayanamıyorum. Yiğide cephede vurulmak yakışıyor, kazada ölmek yakışmıyor. Allah’ım sana isyan etmek ne mümkün ama dayanamıyorum. Ruhum sanki bir mengenede, sıkıldıkça sıkılıyor. Gözün ağlaması, ruhun acısını dindirmiyor.

 

            Ama yiğit her nasıl ölürse ölsün şehit değil midir? Şehadet zaten bir yiğitlik değil midir? Ancak yiğitler şehit olur değil mi? Korkakların şehit olduğu vaki midir hiç? Ve “nasıl yaşarsanız öyle ölmez misiniz?” Madem böyle, yiğitçe yaşayanlar, cephede vurulmasalar bile şehit olmaz mı? Şehit olmanın ön şartı yiğitlikse, yiğitliğin son şartı şehit olmak değil midir Allah’ım? Şehit yapmayacağın kulunu yiğit yapar mısın sen? Yiğit kıldığın kulunu heba eder misin Allah’ım? Sonsuz merhamet sahibi, sonsuz kudret sahibi olan Allah’ım, yiğit kıldığın kullarını heba eder misin?

 

            Mahşerde şehadetine şahitlik edeceğim reis. Diyeceğim ki, yiğitlikle şehitlik birbirinden ayrılmaz. Ben dünyada reisin yiğit olduğuna şahidim, öyleyse kim onun şehit olmadığını söyleyebilir ki? Ve eminim ki, şahitliği muteber olan hiç kimse aleyhine şahitlik yapmayacaktır. Allah, mümin kullarının şahitliğine itibar eder reis. Benim şahitliğim muteber midir bilmem ama ben şahitlik edeceğim. Biliyorum ki, şahitliği muteber olanlar da şahitlik edecekler.

            Allah’ım, yiğit kulunu, HABİBİNE YOLDAŞ ET, KOMŞU ET.

GÜNLÜK (26 MART 2009)

MUHSİN YAZICIOĞLU VE ÜLKENİN BECERİKSİZLİĞİ

 

Dünyanın, uzaydaki koordinat tespitini kısa sürede yaptığı bir çağda, bu ülke kendi coğrafyasının ortasındaki bir noktayı tespit etmekten aciz…

GPRS veya ELT cihazlarının hava ve deniz araçlarında bulunduğu ve gönderdiği sinyalden yerinin tespit edilebildiği bir teknoloji seviyesinde yaşanmasına rağmen, yer tespiti yapılamaması veya helikopterde bu cihazların bulunmadığı veya çalışmadığı iddiası da çok komik.

Bu cihazların bulunmaması veya çalışmaması halinde bile, cep telefonlarının bulunduğu ve aynı GPRS ve ELT görevi gördüğü, bunların sinyalleriyle yer tespitinin yapılabileceği apaçık ortadayken, otuz saattir kaza mahallinin koordinatlarının tespit edilememesi anlaşılır gibi değil.

Tüm teknolojik beceriksizlikleri kabul etsek bile, helikopterin kalktığı nokta, hareket istikameti ve güzergahı belli, kazadan hemen sonra (en fazla on-onbeş dakika sonra) İHA muhabirinin cep telefonundan 112 yi aramasıyla kaza saati de sabit olduğuna göre; el yordamıyla ve biraz matematik biraz coğrafya bilgisiyle kaza mahallinin tespit edilebilmesi kabilken, bu ne beceriksizlik Allahım?

Bu ihtimallere rağmen netice alınamamış olması, en büyük beceriksizlik, en büyük gaflet, en büyük kasıt değilse nedir? Evet… Nedir, var mı bir açıklaması olan?

Bu tür durumlarda en donanımlı ve eğitimli olması gereken ordu, ne yapıyor? Darbe planlamaktan ve siyasete burnunu sokmaktan başka işlere özellikle de kendi asli işine (askerlik mesleğine) zaman mı ayıramıyor? Hükümet, yedi yıllık iktidar döneminde bu tür durumlarda hala hızlı ve maharetli kurtarma ekipleri organize etmeyi akıl edemedi mi? Marmara depremi gibi bir felaketi yaşamış olan bu ülke, nasıl oluyor da bu tür hadiselerde çevik ve mahir ekipleri ve donanımı temin edemiyor? Nasıl bir iş bu böyle?

 

*

 

İnsanların “komplo teorileri”ne inanmalarını eleştirenler, bu ülkenin sürekli komplo teorilerini besleyen bir hayata sahip olduğunu görmüyorlar mı? İnsan bu ülkede paranoyak olur. Hem de çok kısa sürede paranoyak olur. Gel de buna kaza de… Kim bunun suikast olmadığını söyleyebilir? Suikast mıdır, bilmiyorum. Fakat suikast değil de sadece beceriksizlikse, suikasttan daha az vahim bir durumla karşı karşıya değiliz ki. Suikast kadar vahim bir beceriksizliktir sergilenen…

Muhsin YAZICIOĞLU, (Allah uzun ömür versin) suikast değil de ihmalden dolayı bu hadisede vefat ederse, vaka daha mı az vahimdir?

 

*

 

Allahım, yiğit kulunu Hafız isminle muhafaza et.

MUHSİN YAZICIOĞLU İÇİN DUA EDELİM

Dün (25.03.2009) da K.Maraş'ın Çağlayancerit ilçesindeki mitinginden sonra helikopterle şehrimizden ayrılmak için havalanan Muhsin YAZICIOĞLU'NUN HELİKOPTERİ saat 15.30 civarında düşmüştür. Helikopterin düştüğü nokta hala (bu sabah saat 09.00 a kadar) bulunamamış ve helikopterdekilerden haber alınamamıştır.

Helikopterin düştüğü yer, tahminen BERİT DAĞININ BİR NOKTASIDIR. Soğuk bir bölge olması ve 17 saattir ulaşılamamış olması, tereddütler ve şüpheler doğuruyor. Parti il teşkilatında aldığımız haberlere göre ordu birlikleri, arama yapmamakta yani gerekli itinayı göstermemektedir.

 Bir an önce bulunması ve bulunana kadar dayanması için ALLAH a dua edelim. Allah'ım yiğit başkanı muhafaza et.

İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI- 1

Yeniyi söylemelisin

Ve yine de hep eskiyi.

Hep yalnızca eskiyi söylemelisin,

Ama yine de yeni bir şey!” 

       Evet, böyle diyor şair. Yeni bir şey söyleyeceksin, yaşadığın zamanı ve mekânı izah edebilecek, durmadan koşacak/koşturacak bir şey… Ama söylediklerin eskiyi anlatacak. Yeni olacak ama eskiyi doğrulayacak, eskiyi anlatacak ama yine de yeni bir şey olacak. Zor gibi görünse de aslında o kadar kolay ki… Nitekim Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri bulanık bırakılan zihinlerimizi saflaştırmaya yeterli değil mi?“DOĞRUDAN DOĞRUYA KURANDAN ALIP İLHAMI /  ASRIN İDRAKINA SÖYLETMELİYİZ İSLAMI.”

İslâm düşünce varlığı, yaşadığımız asırda yeni bir kimlik, yeni bir duruş, yeni bir ifade arayışı ile karşı karşıyadır. XX. yüzyılın artık zorlayan gerçekleri karşısında Müslümanların, dolayısı ile onların zihinlerde inşa edilen ve eyleme dökülen İslâm anlayışının, kendileri ile bir yüzleşmesi ve bir iç sorgulama yapması, Akif’in dizelerdeki mesajıyla, geriye ve öze dönük saiklerin/etmenlerin, yeni olan zamanın/asrın ve mekânın idrakiyle söyletilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu idraki anlayamadığımız durumlarda, yaşanılan asra/zamana yemin eden Mevcudatın Sahibi Allah’ın, hüsrandasınız dediği insanlardan olmak pek de uzak olmayacaktır.Son dönemde İslâm dünyasının, Batının kült ve alet hadaretiyle bizi köşeye sıkıştırma çabası karşısında genel olarak devamlı kan kaybetmesi, Müslüman olmayan zihinler tarafından sanki İslâm’ın bir zaafı, bir eksiklik ve sorunu olarak algılanmıştır. Müslümanların yaşadığı çağa, kendisini yeniden üreterek sürekliliği ve var kalmayı inşa eden bir medeniyet anlayışının uygulanması konusunda ittiba olamaması ve yeni düşünce sistemlerine intibakta sorunlar yaşaması, önemli düşünsel/eylemsel sorunlarını da beraberinde getirmiştir.Tarihin belli dönemlerinde, mensupları ileri bir medeniyet ortaya koyan bu düşüncenin temsilcileri, ne yazık ki son dönemde bir gerileme içine girmiştir. Bu gerilemeyi hala göremeyen, görmek istemeyenler, sürekli olarak yaşanılan durumun sorumluları olarak batıyı göstererek, bütün geri kalmışlığın sebebi hikmetini kendi dışında armaya başlamıştır. Onların, (mahalle dışındakilerin) yaptıkları ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, bizi yere düşüren ayağın, ayağımıza dolaşan kendi ayağımız olduğunu bilmemiz ve sorunu fark etmemiz, bizi yeniden belli dönemlerdeki ileri medeniyet zirvesine taşıyacaktır.  Öncelikle zihinlerde var olan bu sorunun kaynağının, İslâm’ın ana kaynaklarını doğru bir şekilde anlayamama ve anlamlandıramama sorunu olduğu, pekâlâ aklıselim ve düşünen/dert edinen her Müslüman bireyin kabul ettiği bir gerçekliktir.           

Konuyla ilgili olarak İkbal, İslâm dünyasındaki fikri, içtimai, ruhi buhranların doruk noktasına ulaştığını belirtiyor. İkbale gör bu beş asırlık bir durgunluğun sonucu idi.  Özellikle XIX yüzyılın sonu ile XX yüzyılın başlarına, özellikle Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde bir yeniden İslâm düşüncesini teşekkül ettirme ve ihyası hareketleri başlamış, bunun neticesinde İslâm ve modernizm konuları ağırlıklı olarak tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle Şah Veliyyullah Dehlevi, Cemaleddin Efgani, Seyyid Ahmed Han, Muhammed Abduh, Tunuslu Hayreddin Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi Efendi, Said Halim Paşa, Seyyid Bey, Mehmet Akif Ersoy, Muhammed İkbal, Elmalılı Hamdi Yazır, İzmirli İsmail Hakkı, Musa Carullah, Hasan El- Benna – Seyyid Kutup – Mevdudi, Humeyni – Mutahhari – Ali Şeriati, Fazlurrahman, Necefebadi- Fadlallah – Abdul Kerim Suruş – Hatemi, Turabi – Gannuşi – Begoviç, Muhammed Ammara – Hasan Hanefi ve Cabiri gibi daha da ekleyeceğimiz son dönem birçok Müslüman düşünür, hararetli bir şekilde yeniden bir düşüce ihyasına, bir yeniden meydan okumaya, yaşanılan sorunları anlamaya ve anlamlandırmaya gayret etmiş, ediyor ve edeceklerdir.           

 Bugün Müslümanlar arasında İslâm’la modern düşüncenin karşılaşması kadar heyecan ve tartışma yaratan pek az konu vardır. Siyasetten edebiyata, bilimden sanata, sosyolojiden felsefeye dek pek çok alanı kapsayan bu mevzuu üzerindeki tartışmalar, içe kapanıklık ve bir üretememe kompleksi taşıyan duygusal yaklaşımlar sebebiyle, çoğunlukla meselelerin objektif bir gözle analizini ve soğukkanlı bir şekilde değerlendirilmesini engelleyen şiddetli tepkilere ve suçlamalara yol açmaktadır.           

 Müslümanları, yaygın ya da moda olan görüşe uyup uymadığına aldırmaksızın, modernleşmiş/farklılaşmış olmakla suçlayan, tarihte geri kalmışlığın sebebiyle nazarı ve manzarası buğulaşan, gerçeği açıkça söylemekten veya eleştirel ğerlendirmelerden kendini alıkoyan, zamanın modern dünya karşısındaki zafiyet ve aşağılık duygusu yüzünden hep ötekinin küfründe kendisinin emanet sorumsuzluğunu aklayan kişiler, zihniyetler ve taraflar yüzünden neredeyse bütün tartışmalar, adeta felce uğramıştır.Dün Müslüman akıl, Farabi, İbni Sina, İbni Miskeveyh, İbni Bacce, İbni Tufeyl, İbni Rüşt, Cabir Bin Hayyam, Harezmi, İbni Sina, Bozcani, Biruni damarıyla Kuzey İtalya geçerek, rönesansın başlamasına, oradan da tüm Avrupa’ya, daha sonra da Anglo-Saksonlar üzerinden Amerika’ya geçmişti. Bu simalar her yönüyle şimdilerde bizim de yaşamsal alanlarımıza konuk oluyorlar/olmalılar. Evet, artık tüm dünyada, İbni Haldun’un tabiriyle “Müslüman aklın umran gündönümünü” yeniden ihyaya çalışıyor/çalışmalı, İslam’ın dünya dışına itilmesine karşı çıkıyor/çıkmalı ve İslam’ın umran inşa etmeye dönük iddialı ve yüce bir yüzünün de olduğunu bir daha hatırlıyoruz/hatırlamalıyız.           

 21.yüzyılın tıkanıklığını, medeniyeti sadece maddeden ibaret gören ruhsuz batı medeniyet anlayışını kabul etmeyen ancak/fakat kendi özelinde de yapısal, düşünsel, ve eylemsel eksiklikleri fark eden/edebilen Müslüman zihinlerin, bu kesintisiz akan ve yeni  bin yılda da akmaya devam edecek olan dinamik, coşkulu, kendini sürekli yenileyen, tarihin gerisinde kalmamak için devinen cevheri bir hareket olduğu da herkes tarafından iyi bilinmelidir. 

GÜNLÜK (21 MART 2009)

            Bu gün üzerinde çalışacağımız haber, hürriyette yayınlanan Dünya Bankası başkanının “iktisadi kriz” ile ilgili değerlendirmeleri. Konuya girmeden önce, değerlendirmelerimizi temellendireceğimiz bir hususu izah etmekte fayda var.

 

*

 

            Hayatın ortalama bir akış hızı vardır. Bu hızı, her ülkenin kendi kültürü tayin eder. Yirminci asra kadar hayatın akış hızı, her ülkede veya kültür ikliminde farklıydı. Muhabere vasıtalarındaki gelişme, ülkeleri ve kültür iklimlerini birbirinden bağımsız bir hayat akış hızına sahip olma imkanından mahrum etti. Bu gün yaşadığımız dünyada, hayatın tek akış hızı oluşmamıştır ama dünyadaki hayatın akış hızı ile ülkelerdeki hayatın akış hızları birbirinden ileri derecede etkilenir hale gelmiştir.

            Hayatın akış hızının önemi nedir? Doğrusu bu sorunun cevabı çok hacimli ve girifttir. Bu gün üzerinde çalışacağımız konu ile ilgisini tespit etmekle iktifa edeceğim. Hayatın akış hızı ile hadiseleri anlamak ve geleceğe dönük değerlendirme ve tahminleri yapabilmek arasında yoğun bir münasebet vardır. Hayatın normal akış hızına sahip olduğu dönemlerin birkaç özelliği vardır. Hayatın normal akış hızına sahip olduğu dönemlerde bir neticenin meydana gelmesi veya bir sürecin mesafe alması ciddi zaman dilimlerine muhtaçtır. Ne kadar olağanüstü hadiseler meydana gelirse gelsin, hayatın aktığı mecrayı ve akış dinamiklerini fazla etkilemez. Bu durum yaşanan hadiselerin çapına göre tesir icra etmediğini gösterir. Yaşanan büyük çaplı hadiselerin ciddi neticeler doğuracağına dair yapılan değerlendirmeler, zaman tarafından (zaman içinde) tekzip edilir.

 

Herhangi bir hadisenin tesir çapı, sadece hadisenin büyüklüğü ile ilgili değildir. Hadiselerin tesir çapının katsayısı, “hayatın akış hızı”dır. Denklemde bu unsuru fark etmeyenler, doğru değerlendirmeler yapabilmek ve sıhhatli tahminlerde bulunabilmek imkanından mahrumdurlar. Hayatın akış hızının normal seviyelerde seyrettiği bir dönemde, on birim büyüklüğünde meydana gelen bir hadisenin hayata tesiri, on birimlik ise (hayatın normal akış hızını bir birim kabul edersek) aynı hadisenin tesiri, hayatın akış hızının iki katına çıktığı dönemlerde yirmi birim olur. Bunun zıddı da doğrudur ve eğer hayatın akış hızı, normalin altına düşmüşse, hadisenin etkisi de o nispette azalır.

 

            Hayatın akış hızının normal seyrettiği dönemlerde zihni itiyatlarını ve psikolojik altyapılarını oluşturmuş insanlar, hayatın akış hızının olağanüstü hızlandığı dönemlerde hangi hadisenin hangi tesiri meydana getireceği ve hangi neticeleri doğuracağını anlamakta fevkalade zorlanırlar. Hayatın normal akış hızındaki ölçülerle organize olmuş zihni (psikolojik) dünyaları, hadiselerin etki çarpanlarını (katsayılarını) fark etmezler ve normal neticeleri normal zaman dilimlerinde beklerler. Bu durum, gelişmeleri anlamalarına mani olduğu gibi, tedbir de almalarına mani olmaktadır. Dolayısıyla hayatın gerisinde kalmaktan kurtulamamaktadırlar.

 

*

 

            Bu açıklamalardan sonra haberimize geçelim. Haberimiz şu;

 “Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Brüksel Forum’da yaptığı konuşmada 2009 yılını “çok tehlikeli bir yıl” olarak nitelendirdi ve küresel ekonominin yüzde 1 ile 2 arasında bir oranda küçüleceğini söyledi.IMF ise, kriz nedeniyle küresel ekonomideki küçülmenin ancak yüzde 1’de kalacağını tahmin etmişti. Dünya Bankası Başkanı, küresel ekonomideki küçülmenin, Büyük Depresyondan bu yana en büyük küçülme olacağına da dikkat çekti.Peki, önce ABD’nin, ardından da AB’nin açıkladığı önlem ve destek paketleri, krize çare olabilir mi?Zoellick, bu konuda da oldukça karamsar konuştu;Kredi sistemlerini düzeltmeden küresel ekonomiye sürekli para enjekte etmenin, “kaçınılmaz olarak yeni bir çökmeye neden olacağını” söyleyen Zoellick, “bu paketler olsa olsa şeker sarhoşluğu (sugar high) yaratır” dedi.Zoellick, neden “şeker sarhoşluğu” terimini kullandığını ise şu sözlerle ifade etti;"Şu anda en önemli konu batan varlıklar ve bankaların mali yapılarının değiştirilmesi. Ve benim şeker sarhoşluğu terimini kullanmamın nedeni, destek paketlerinin bir ayağa kaldırma sağlaması. Ancak yeniden kredi sisteminizi işler hale getirmezseniz, bunların yeniden çökmesi kaçınılmaz…"Ekonomik krizin sadece ABD ve AB tarafından çözülmesinin mümkün olmadığını kaydeden Dünya Bankası Başkanı, “bu küresel bir kriz. Dolayısıyla, trans-atlantik müttefikleri aşan bir sorun” dedi.”

            Dünya bankası başkanının bu ifadeleri, kriz ile ilgili en ileri tahminlerden biridir. Ne var ki, hala krizin hangi çap ve derinlikte olduğunu teşhis etmekten fersahlarca uzaktır.

 

            Dünya iktisadi krizi ABD merkezli olarak patladığı günden beri, ilk gözümüze çarpan ve bugüne kadar devam eden zafiyet, idrak iktidarsızlığıdır. ABD başta olmak üzere tüm dünya, başlarda bu krizin beş-on yılda bir meydana gelen mutat krizlerden biri olduğunu ifade etmiş zaman geçtikçe de daha derin bir kriz olduğunu yavaş yavaş ifade etmeye başlamıştır. Hala konuyu tam manasıyla teşhis edebilmiş değillerdir.

            Birçok noktada teşhis hatası yaptıkları vakadır. Fakat biz konumuz olan “hayatın akış hızı” ile ilgili teşhis hatalarını gösterelim.

 

            Hayatın akış hızı, 1929 büyük buhranın olduğu zamana göre yüzlerce kat daha yüksektir. Bu günkü krizin hala 1929 büyük buhranının çapına ulaşmadığını söylemeye devam etmeleri, hayatın akış hızındaki farklılığı anlamadıklarını ve dolayısıyla denklemde bu unsuru kullanamadıklarını göstermektedir. Hayatın akış hızını, denkleme katsayı olarak eklediğimizde, bugünkü krizin 1929 büyük buhranından onlarca kat daha ağır olduğu anlaşılmaktadır. Fakat denklem yanlış kurulduğu için netice yanlış çıkmaktadır. Denklemin yanlış kurulmasının (ve dolayısıyla yanlış teşhis yapmanın) maliyeti içinde bulunduğumuz yılda ve önümüzdeki birkaç yılda ortaya çıkacaktır. Ne var ki, geç kalınmış olacaktır.

 

            Her geçen gün krizin daha ağır ve derin olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu durum, meselenin doğru teşhis edildiğini veya artık doğru anlamaya başladıklarının işaretini vermemekte, sadece hadiselerin (gelişmelerin) neticeleri ortaya çıktıkça fikirlerin ve tahminlerin revize edildiğini göstermektedir.

GÜNLÜK (20 MART 2009)

            Balbay’ın günlüklerinde, MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a atfedilen bir ifade çok ilgi çekici. Balbay'ın günlükleri konusunda sanırım artık kaynak göstermeye gerek yok… Her gazetede okuyabilirsiniz. Bu gün üzerinde çalışacağımız ifade ise şu:

 “Gülen’le ilgili bir sürü iddia var. Bir ara durumu kötüydü. Ama 3 aydır haber yok. Bunları yatırımı Türkiye’ninkine yakın desem abartma olmaz.” 

            Tahmin edeceğiniz gibi haber daha uzun fakat biz sadece bu cümle çerçevesinde gezineceğiz. Bakalım bu cümleden neler çıkacak?

 

            Değerlendirmemizin ön kabulleri…

 

*Günlüğün Mustafa BALBAY a ait olduğu…

*Günlükteki bu ifadenin MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a ait olduğu…

*Atasagun’un bu teşhisinin doğru olduğu…

 

            Değerlendirmemizi bu veriler üzerine kuruyoruz. Bu verilerin herhangi birinin yanlış veya yalan çıkması halinde değerlendirmemizi yok saymak mümkündür. Fakat değerlendirmeyi genel çerçevede yapacağımız için belki de bu ön kabullerin birinin veya tamamının yanlış olması halinde bile doğru neticelere varma olma ihtimalimiz bulunmaktadır. Bu ihtimalin de göz ardı edilmemesi gerektiği, değerlendirmenin içinde sanırım görülecektir.

 

*

 

MİT Müsteşarının teşhisine bakıldığında ilk akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım…

 

İHTİMAL -1-

 

            Fethullah Hoca camiası, otuz yılda, Türkiye Cumhuriyetinin seksen yılda yapabildiğine denk bir başarı göstermiştir.

 

            Böyleyse;

 

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’de birçok güç merkezinin ve özellikle de ordunun muhalefetine rağmen bu noktaya gelebildiği için başarısı efsane haline gelmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’nin en zeki, en donanımlı, en çalışkan insanlarını istihdam etmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’yi yönetme maharetine, seviyesine, derinliğine, salahiyetine sahip tek guruptur.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’deki belli guruplar rıza göstermese ve hatta savaşsa bile Türkiye’yi bir müddet sonra mutlaka yönetecektir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Yakın gelecekte Fethullah Hoca ile Atatürk arasında mukayeseler yapılmaya başlanacak ve büyük ihtimalle Fethullah Hocanın daha büyük olduğu istikametindeki düşünceler kamuoyunu işgal edecektir.  

 

İHTİMAL -2-

 

            Fethullah Hoca camiası, tek başına Türkiye’nin yatırımına denk bir yatırım yapmışsa, ülke ve devlet kadar büyük bir güç olmuş demektir.

 

            Böyleyse;

 

            Türkiye’de toplam iki yapı veya iki güç vardır. Fethullah Hoca camiası ve diğerleri…

            Bir gurup veya cemaat veya oluşum veya camia, her nasıl ifade edilirse edilsin, tabi olarak ülkedeki bir yapının, ülke ve devlet kadar büyük düşünebildiğini gösterir.

            Bir ülkede, herhangi bir gurubun toplamının o ülke toplamına denk seviyeye gelmesi, o gurubun devletten daha büyük düşünebildiğinin işaretidir.

            Devlet veya ülke ufkunun toplamına sahip olabilmek zaten devlet olmaktır. (Bazılarına günaydın!)

            Bir gurubun, içinde yaşadığı ülkeyi kucaklayacak hacme ulaşması, akılları donduracak ya da patlatacak çapta bir hadisedir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Ergenekon mutlaka tasfiye edilecektir.

 

İHTİMAL -3-

 

            Fethullah Hoca camiası, ülkedeki herhangi bir gurup olarak Türkiye’nin toplam yatırımına denk bir yatırım yapabilmişse, demek ki diğer guruplar beş para etmezlermiş.

 

            Böyleyse;

 

            Kimsenin Fethullah Hoca camiası ile ilgili bir tenkit yapma imkanı yoktur. Tenkit hakkı bakidir ama bu çapta bir başarı hikayesi karşısında yapılacak tenkit çok komik kalır.

            Ülkede bir iki tane daha böyle bir gurup olsa, dünya devleti olmak işten bile değil…

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili tenkitler, halka hiçbir tesir yapmıyor demektir.

 

*

 

            Bu değerlendirme, Fethullah Hoca hareketinin muhtevası ile ilgili değildir. Her ideolojik, siyasi veya felsefi düşünce mensuplarının kendi zaviyelerinden bu camiayı tenkit veya reddetme imkanı olduğu malumdur. Dikkat çekmeye çalıştığımız nokta, Fethullah Hoca camiasının bu büyüklüğe ulaşmış olduğu vaka ise eğer, yirminci asrın son çeyreğindeki ve yirmi birinci asrın ilk çeyreğindeki en büyük başarı hikayesi ile karşı karşıyayız demektir.

            Fethullah Hoca hareketinin fikri boyutu bir tarafa bırakılarak yapılacak değerlendirmenin en önemli noktası, başarıdır. Kısa sürede bugünkü seviyesine gelmiş olması, ideolojik olarak “taraf” veya “karşı taraf” olma hakkını mahfuz tutarak söylüyorum, üzerinde akademik çalışmalar yapılması gereken bir hareket olduğunu gösterir. Fakat şunu da iyi biliyorum; başarı o kadar büyük olmuştur ki, karşı tarafta olanlar, bu başarıyı gördüklerinde değil akademik çalışma yapmayı, akılları donup kalıyor. Bu durum ise mezkur camiaya ayrıca bir imkan temin ediyor.

Hatırlat da Haziran’ın sonlarında çocukluğumu yakalım- Ah Muhsin ÜNLÜ

Hatırlat da Haziran'ın sonlarında çocukluğumu yakalım

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım.

Ben senin hayatından gittim oğlum-İdris ÖZYOL

Ben senin hayatından gittim oğlum

Gitmek güzeldir. Güzeldir bütün renklerini yeryüzünün, bütün tadlarını, bütün seslerini,
bütün iklimlerini, bütün sözlerini, onları bir put belleyenlerin masasına atarak, belirsiz,
tarifsiz ve kifayetsiz bir 'gidiş'e gitmek. Bütün bu renkler, bu tadlar, bu sesler, bu iklimler bir araya gelse dolduramaz, giderken kumda bıraktığımız ayak izlerini. Biz ayak izlerinin vatandaşıyız ve aklımızı atıp dünyanın uçlarına ve o akıl duvarlar içinde sekip dururken, bir çift ayak haline geliriz.

Biz bir çift ayağız bebeğim ve olmamamız gereken yerde olmayız. Sana hatırlamak düşer artık, yüzüme çok çok ender yayılan o müthiş gülümseyişimi. Sana hatırlamak düşer, birdenbire, ansızın, mesela bir kazağa dokunurken, mesela bir şey yazarken, mesela koltuğun kenarlarıyla oynarken, hatırlamak düşer bana ait bir an'ı. Fakat ben, "bana ait anlar"dan da gitmiş olacağım. Sen "oyalan", dünyanın tadlarıyla, sesleriyle, renkleriyle. Sen başka adamlarda (başka kadınlarda) oyalan. Ve karşına çıkan bütün yolları yürü. Senin yolların gitmek için değil, yürünmek içindir. Biz bir tek, sırtımızı tanıyan yolları biliriz. Gitmek güzeldir.

Gitmek güzeldir. Size "hayat" diye sunulan ve sizin "hayat" diye bellediğiniz her şey, ama
her şey, bizim zihnimizde yeşerttiğimiz, en pis anlarda bile, kırılmasınlar diye üzerine
eğilip bedenimizi siper ettiğimiz "hayallerimiz" yanında bir oyuncak dahi olamazlar.
Oyuncaklarınızı seviniz bayan. Oyuncaklarınızla mutlu olunuz. Bu "teneke trampetler" sizin
için üretildi ve siz "trampetler"in dünyasında, iki taşın birbirine çarparken çıkarttığı
can yakıcı seslere hasret, bir erkeğin (kadının) kalbini çıkartıp göğe doğru atarken attığı
naraya yabancı olarak, yaşayınız yaşayabiliyorsanız. Bu boyalı hayatlar, bu kuklalar, bu
maskeler bize gelmez. Biz, maskeleri tutup kopartmak ve onların arkasındaki suratları ilan
etmekle yükümlüyüz. Biz yükümlüyüz. Biz hükümlüyüz. Ve kesildi hüküm. Kesilen hüküm
gitmemizi gerektirir. Ve gitmek güzeldir.

Gitmek güzeldir. Kalıp bir sirk maymununa dönüşmektense hayatınızda, kalıp suratımızı
boyamaktansa, kalıp "geride kalan her şeye" tahammül etmektense; gidilmelidir.
Ayaklarımızdan öğrendik gitmeyi. Sen koşmayı, hoplayıp zıplamayı öğrenirken, biz nesilden
nesile, babadan oğula, anadan kıza, sessizce, nefessizce, usul usul öğrendik, "yolları
çatallanan bahçe"leri. Ve her daim, bizi bahçenin dışına atan çatalı tercih ettik. Başını,
gitmekten korkan bir omza yaslayarak, dolaş mermer fıskiyelerin gölgesinde dolaşabilirsen.
Biz büyüttük, korkaklar küçültsün seni. Küçültsün seni taklitlerimiz. Söz bizdedir,
sözümüzün altına kopya kâğıdı koyanların dünyasında uyu sen. Uyu sen sakin uykularda. Uyu
sen masalların peşisıra. Burada kal ve uyu. Biz gidiyoruz. Gitmek güzeldir.

Gitmek güzeldir. Ayırdım ipek hışırtılarıyla yolumu. Kuş tüyü yataklar atılmıştır
zihnimden. Zihnimizde, binlerce güvercinin uçlarından tutarak havalandırdığı camiler
hışırdar bizim. Zihnimizde, bir kan, kan olmanın bütün halleriyle akar. Zihnimiz
kurşunların kardeşidir ve ölüm yakışır ölmeyi bilene. Kalp yakışır sevmeyi bilene. Bilmeyen
için organlardan bir organdır yürek. Al yüreğini bir korkunun içine ser. Garantili hayat
reklâmlarında dolaş biraz. Serinle biraz. Biz ateşe gidiyoruz. Biz cehenneme gidiyoruz.
Gitmek güzeldir.

İdris ÖZYOL

YETİM

YETİM

Göğsümde hüznün sesi
Kuşlar âvâza durmuş
Karlı bir kış gecesi
Anam namaza durmuş

Daha yaşım on yedi
Yüreğimde bin bir kuş
Ağam gitti, dönmedi
Anam namaza durmuş

Yâ-Sin sinmiş güllere
Evi boşluk doldurmuş
Sitemsiz, çökmüş yere
Anam namaza durmuş

Paramparça ömrünü
Fırtınalar savurmuş
Babamın ölüm günü
Anam namaza durmuş

Ardımda aşkın sesi
Kalbim niyaza durmuş
Kanlı bir kış gecesi
Anam namaza durmuş

Ömer Karayılan

ÖNGÖRÜLER -2- AKPARTİNİN GELECEĞİ

            Akpartinin geleceği veya akıbeti, diğer partiler gibi olmayacaktır. Akparti ile diğer partiler arasında temel bir fark var. Birçok farktan bahsedilebilirse de geleceğini tayin edecek olan farklılık bir tanedir. Bu farklılık, rejimle olan kavgasını icraatta ortaya koyabilmiş olması ve bu kavgada mesafe almış olmasıdır. Diğer partilerin tamamının rejimin partisi olduğunu söylemek garabetine düşmemek için Akpartideki bu farklılığın sebebini söyleyelim. Akparti, rejimle kavgalı olan diğer partilerden farklı olarak ilk defa rejimle kavgayı sahaya kadar taşıyan ve ilk defa bu kavgada mevzi kazanan bir parti olabilmiştir.

            Rejimle kavgasını fikir çerçevesinden çıkarmış ve uygulamada gösterebilmiş olan Akparti, geleceğini de bu kavgaya endeksli hale getirmiştir. Rejimle kavgayı sahaya taşıyan ve bunu ezici bir oy çokluğu ile iktidarda yapan bir parti, geleceğini tek bir mecraya (mecburi istikamet olan bir kanala) dökmüş olur. Bu sebeple Akpartinin akıbeti, iki ihtimalden biridir, üçüncü ihtimal asla yoktur.

            Akparti, bazı işleri yaptıktan sonra rejimle anlaşmış olsaydı, üçüncü ihtimali (üçüncü yolu) açık bırakmış olurdu. Mesela, parti kapatılma davasından sonra Ergenekon terör örgütünün peşini bıraksaydı, rejimle anlaşmış olurdu ki, üçüncü yolun açıldığı veya yedekte tutulduğu görülürdü. Üçüncü yolun (ihtimalin) sadece Ergenekon terör örgütü hadisesinde ortaya çıkmadığı başka bir çok olayda da kendine alan açacak fırsatı yakaladığı görüldü. Fakat Akparti bugüne kadar üçüncü ihtimali yedekte tutacağına dair rejimle bir “uzlaşma”, “anlaşma”ya girmediği gibi  “taviz” de vermedi ve “geri adım” da atmadı. Bu konuda kesin hüküm bildiren cümleler kurmak mümkün değil mutlaka ama bu güne kadar verdiği intiba bu oldu.

            Mücadelelerin yoğunlaştığı zamanlarda “taktik manevraları” taviz diye görenler, psikolojik periyodu kısa ve ufku dar olanların değerlendirmeleridir. Taktik manevraların üstündeki stratejik hamleleri görenler, Akpartinin aslında sürekli bir taarruz halinde olduğunu fark ettiler. (Bu yazının müellifi de 2003-2004 tarihlerindeki uygulamalarına bakarak Akpartinin rejimle hesaplaşma içine girmeyeceği kanaatine ulaşmış ve partiyi şiddetli şekilde eleştirmişti).

            Akparti, bugün itibariyle artık rejimle hesaplaşmasını yarım bırakabilecek ve onunla uzlaşacak noktayı çoktan aşmış ve kendini tek yola mahkum etmiş haldedir. Bu sebeple Akparti, içinde bulunduğu güzergahtan ya muzaffer olarak çıkacak veya darağacında ömrünü tamamlayacaktır. İdam cezasının kaldırılmış olması, fail-i meçhul (fail-i meşhur) cinayet sayısının onbinlerle ifade edildiği bir ülke için herhangi bir mana ifade etmez. Akparti kadroları, idam cezasının kaldırılmış olmasına güvenerek, iktidardan düştüklerinde emekliliğin keyfini çıkaracağını zannediyorsa fena halde yanılıyorlar. Eğer iktidardan düştüklerinde Kemalist rejimin hesabını görememişlerse, vay başlarına geleceklere…

 

*

 

            Akparti ile rejimin hesaplaşmasının geldiği nokta, her iki tarafında geri adım atabileceği nokta olmanın çok ötesine geçmiştir. Mesele sadece Akparti açısından değil, rejim açısından da böyledir. Kemalist rejim kendini öyle noktalarda kilitlemiştir ki, Akparti uzlaşmak istediğinde bile uzlaşma imkanına sahip değildir. Zira Akparti uzlaşmak isterse eğer, bu gün bulunduğu mevzide uzlaşmak isteyecektir ki, bu rejim için kabul edilebilir değildir. Akparti de bu gün bulunduğu mevziden geri çekilerek uzlaşacak ihtimalleri ortadan kaldırmıştır.

            Her iki tarafın bulunduğu nokta arasındaki mesafe, “burun buruna” şeklinde ifade edilebilecek kadar birbirine yakındır. Bu yakınlık her iki taraf için de “manevra” alanı bırakmamakta ve çatışmayı mecburiyet haline getirmektedir. Bu mesafede anlaşma yapma imkanı olmadığını en iyi bilecek olanlar “kurmay”lardır. Zira birbirinin nefesini bile hissedecek kadar yakın olanların anlaşma yapmaları, aklen lüzumlu olsa da hissen imkansızdır. Bu mesafede bulunan tarafların anlaşmasına refleksler manidir.

            İçinde bulunulan durum, sürdürülebilir bir durum değildir. Her iki taraf da birbirinin nefesini ensesinde hissedecek mesafede yaşamak ve ihtilafı zamana bırakmak gücüne (sabrına) sahip değildir. Daha doğrusu böyle bir durumda dünyadaki hiçbir rakip kuvvet, lazım olan sabır ve dayanma gücüne sahip olamaz. Zira bu durumu hayatın tabiatı taşıyamaz. En küçük bir kıvılcım, devasa hadiseleri tetikler. Provokatörlerin tam da aradıkları puslu hava budur. En ahmakça provokasyonların bile netice verebileceği psikolojik ve sosyolojik atmosfer oluşmuş durumdadır.

            Taraflar neden geri çekilemez? Akparti bugünkü mevzisine büyük tehlikeleri göze alarak ve tabiri caizse milimetrik hesaplarla geldi. Geldiği nokta ise elde edebileceğini düşündüğünden de belki çok ileri bir aşamayı ifade ediyor. Bu aşamaya ulaşmak için kat edilecek güzergahta daha büyük tehlikelerle karşılaşma ihtimali küçük değildi. Zaten 2003-2004 aralığındaki “darbe teşebbüsleri”, daha büyük tehlikelerin adıdır. Kemalist rejime karşı bu kadar büyük mesafeyi ilk defa Akparti kat etmiştir. Sürecin geriye döndürülerek güzergahın ilk menziline geri çekilmenin imkansız olduğunu izah gerekir mi?

 

            Rejimin bugün bulunduğu mevzie kadar gerilemesi ise, kendinin de beklemediği ve asla razı olmayacağı bir ricattır. Bu noktadan daha geriye gitmesi, artık iktidarı tamamen halka teslim etmesi demektir. Rejimin iktidarı halka teslim etmekten ne anladığı ise malumdur. Kendilerinin ifadesi ile “gericiler”, doğru ifade ile Müslümanlardır. Kemalist rejimin teorisinde bu hadise “asla gerçekleşmemesi” gerekir. Bu ihtimal, rejimin cehennemidir.

            Rejim, son savunma mevzisinde bulunmaktadır. Akpartinin veya diğer sivil güçlerin mutlaka anlaması gereken nokta, rejimin son savunma hattında bulunduğudur. Son savunma hattının iki manası vardır. Ya “son savaş” veya teslim olmak… Seksen yıldır tattıkları “iktidar lezzetini” bırakacaklarını tasavvur ve tahayyül etmek, basiretsizlik olur. Teslim olmak mecburiyetinde kalmaları başka teslim olmaları başkadır.

 

*

 

            İki tarafın da geri çekilememesinin manası ve neticesi nedir? İşte Akpartinin geleceği ile ilgili birinci soru budur. Fakat bu soru sadece Akpartinin geleceği ile ilgili soru değil aynı zamanda ülkenin geleceği ile ilgili sorudur. Akpartinin geleceği ile ülkenin geleceğinin aynı soruda düğümlenmesi veya ülkenin geleceğinin Akpartinin geleceğine endekslenmesi anlamlı gelmiyor. Doğrusu durum böyle de değil. Aksine ülkenin ve milletin geleceğini kendine endeksleyen Kemalist rejimdir. Zira bu gün Akparti, bu olmazsa yarın başka bir parti bu rejimle mutlaka hesaplaşacaktır. Bu hesaplaşma ilânihaye gündemden kaldırılamaz ancak biraz geciktirilebilir.

            Bir ülkedeki siyasi rejim, kendini değiştirecek esasları ve yolları (metotları) mevzuatına koymuşsa, o ülkede büyük çatışma ve ihtilaller olmaz. Rejim, kendini değişmez ve mutlak olarak görür ve mevzuatında böyle tanımlarsa, o ülkede iki şeyden biri olur. Ya olduğu noktada donar ve hayatın gelişmesi karşısında çürür veya değişim isteyen güçler tarafından ihtilal yapılır ve rejim imha edilir. Ki iki ihtimalde neticede aynı noktaya varır. Çünkü bir noktada donan ve hayatın karşısında savunmasız kalan rejim, bir şekilde zaten yıkılır.

            Mevzuatında değişimin yolunu açık tutmayan rejimler, donmaya, kokuşmaya ve yozlaşmaya başladıklarında, halktan uzaklaşırlar ve kendi insan kaynaklarını yetiştiremez hale gelirler. İnsan kaynaklarını yetiştirme zafiyetine düşen tüm rejimler, muhalifleri katletmekten başka bir yol bulabilmiş değillerdir. Yaşatmayı beceremeyenler, öldürmeyi çare zannetmeye başlarlar. Bu noktaya geldiklerinde ise muhaliflerinin dilinde şu cümle tespih gibi dönmeye başlar. ISLAHI İMKANSIZ OLANIN İMHASI ZARURETTİR. Bir rejim kendini ıslah edilmez ve değiştirilmez hale sokmuşsa akıbeti bellidir ve mukadderdir.

            Ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklim, rejimin kendini savunma refleksiyle her şeyi tehlikeye attığını göstermektedir. Bu tehlikenin ilk muhatabının Akparti olması, rejim ile kavganın ilk hattını teşkil ediyor olmasındandır ve tabidir. Yukarıdaki soruya dönersek; iki tarafın da geri çekilmemesinin manası, ülkede “müşterek hayat alanının” kalmadığıdır. Bir ülkedeki siyasi ve ideolojik guruplar arasında müşterek hayat alanının kalmaması, “nihai hesaplaşmayı” kaçınılmaz kılar.

 

*

 

            Rejimin son savunma hattında büyük bir mücadeleye girip girmeyeceğine dair elimizde “istihbari bilgiler” bulunmadığı için bu konuda tahminlerde bulunacak değiliz. Fakat dünya siyaset tarihi göstermiştir ki, son savunma hattındaki mücadeleler genellikle şiddetlidir. Teslim olanların misaline de sahiptir tarih ama o ihtimal üzerine hesap yapılması ferasetsizliktir.

            Akpartinin geleceği ülkenin ve milletin geleceği haline gelmiştir. Zira Kemalist rejim “tabi ömrünü” tamamlamıştır ve herhangi bir siyasi hareket nihai hesaplaşmayı mutlaka yapacaktır. Bugünün Türkiye’sinde rejimle hesaplaşmanın kaptan köşkünde oturan Akpartidir. Bu misyon, Akparti için tarihi bir vazifedir ve kaçamayacakları kadar önemli ve kaçmaya çalıştıklarında da bir o kadar tehlikelidir.

 

*

 

            Akpartinin geleceği, bugünden itibaren ne yapacağına bağlıdır. Akpartinin ilk anlaması gereken nokta, her iktidar gibi yorulacağı ve bir müddet sonra gerileyeceğidir. Eğer Akparti iktidar yorgunluğuna ve yıpranmasına düçar olmadan rejim ile hesaplaşmayı neticelendiremezse, siyasi tarihin en büyük hatalarından birini yapar. Zira zayıflamış bir Akparti, ülkeyi kurtaramayacağı gibi kendini dahi kurtaramayacaktır.

            Her iktidar gibi yıpranacağı için kendi iktidarından önce ülkeyi düşünmek zorundadır. Ülkeyi selamete çıkarmadan zayıfladığı takdirde ülke hem daha geriye (1930 lara) gider hem de kendilerinin akıbeti çok kötü olur. İktidarın en kötü yönlerinden biri de, kendinin daimi olduğu zannını/vehmini üzerinde oturanın kalbine, zihnine ve aklına enjekte etmektir. Akparti kadroları iktidarın mütemadi olmadığını/olamayacağını bilmeleri ve gerekli hamleleri bir an önce yapmaları şarttır.

 

*

 

            Akparti ne yapmalıdır? Kendini ve ülkeyi kurtarması için yapması gerekenlerin kısa bir listesini çıkaralım.

 

*Ergenekon soruşturmasının, nereye kadar uzanıyorsa oraya kadar gidebilmesi için “siyasi irada ve dirayet” gösterecek… Soruşturma eski genelkurmay başkanına, eski cumhurbaşkanına ve hatta muvazzaf genelkurmay başkanına kadar uzanıyorsa, cesaretle ve dirayetle devam edilmesi sağlanacak…

 

*Sivil anayasayı acilen yapacak… Parti kapatma davaları ya tamamen ortadan kaldırılacak veya fevkalade zorlaştırılacak… Anayasa mahkemesinin yapısı mutlaka değiştirilecek ve üyeleri yeniden seçilecek…

 

*TSK yı zapt altına alacak, sivil otoriteye bağlayacak, hesaplarını Sayıştay’ın denetimine alacak, askeri yargıyı kaldıracak, subay kadrosunun (genelkurmay başkanı dahil) yargılanmasının yolunu açacak, siyasete müdahale ettiği intibaını bile cezalandıracak bir hukuki altyapı oluşturacak, devletin tüm mekanizmalarından ordu mensuplarını karargaha çekecek, iç hizmet kanunun 35. maddesi iptal edecek…

 

*Ülkedeki hukuksuzluğun temel sebebi, “yetkisiz etkililer” ile “etkisiz yetkililer”dir. Etkinin yetkiden alınması ve yetkinin etkili hale getirilmesi için gerekli tüm mevzuat altyapısını gerçekleştirecek…

 

*İç düşman tanımını ülkenin hukuk ve siyaset dilinden tamamen ayıklayacak…

 

*

 

            Bu listeyi çok radikal bulanlar ve gerçekleştirilemeyecek işler olarak görenler çıkacağını biliyorum. Fakat bildiğim başka bir şey daha var ki, bunlar kısa süre içinde yapılmazsa, geç kalınmış olacak ve çok daha ağır tedbirler alınması mecburiyet haline gelecektir. Bu tedbirleri radikal bulanlar, ülkenin problemlerinin çok derinlerde olduğunu ve ancak radikal tedbirlerle çözüleceğini anlamalılar.

GÜNLÜK (14 MART 2009)

            Demirel’in yaptığı ve söyledikleriyle ilgili bir değerlendirme ve eleştiri yapmak bana her zaman beyhude ve zaman kaybı olarak görünmüştür. Bir insan, değerlendirilecek kadar önemli bir söz söylemez veya iş yapmaz mı, bu nasıl mümkün olabilir? Yeryüzündeki hiçbir insan, hayatı boyunca bir söz veya iş mutlaka yapar, değerlendirilecek kadar önemli olan… Muhtemelen bunun tek misali Demirel’dir.

            Bu gün, Demirel’in bir sözünü değerlendireceğiz. Fakat değerlendirilecek kadar önemli bir söz olmasından dolayı değil, değerlendirilecek kadar önemli bir söz söylemediğini göstermek için. Okuyucuların zamanını Demirel gibi biri için alacağımdan dolayı peşin özür diliyorum.

            Aşağıda, Vatan gazetesinde yayınlanan mülakattan birkaç soru ve cevaplarını göreceksiniz. Değerlendirmemiz Bu metin üzerinde gerçekleşecektir. Soruların ve cevapların özelliği, ülkedeki siyasi rejimin ve ordunun pozisyonu ile ilgili itiraflarda bulunmasıdır.

 

“28 Şubat’la ilgili dava açılacağı söyleniyor. Bir hesaplaşma mı var?

Devirlerle hesaplaşmaya kalkıldığı takdirde çok dikkat etmek lazım. Siyasi kişilerin gördükleri siyasi hizmetlerden dolayı hesap verecekleri yer evvela Meclis’tir sonra da kendilerini seçen halktır. Siyasi hizmetlerin müeyyidesi halkın onları seçip seçmemesidir. Bunun dışında siyasi kişilere hesap sorma olmaz. Siyasi hadise dışında ceza icabet ettiren şeyler varsa hükümetin müeyyidesi de gensoru ile düşürmektir. Bakanların kusurları varsa gideceği yer de Yüce Divan’dır. Siyasi kişileri kimse soruşturmaya tabi tutamaz. Hakları da yoktur. Çünkü sistem budur. Kimin adına bu soruşturmaları yapacaklardır. Millet adına. Millet zaten kendi adına yapıyor onu. Yüksek memurlara gelince, eğer herhangi bir kusurları varsa, siyasi karakterli olmamak şartıyla, gayet tabii onlara her zaman sorulabilir. Siyasi karakterli şeyler varsa orada sorumluluk siyasi kişilere aittir. Dünyada sistem budur. Devri sabık açma ihtilal mahkemelerinin işidir. Normal işleyen bir düzende devri sabık olmaz. Hesaplaşmalar seçimde, Meclis’te yapılarak geliyor zaten. Bir daha niye hesaba çekilecektir?” (Vatan gazetesi 14 mart 2009)

 

            Soruya verdiği cevaba bakar mısınız? TSK ne zamandan beri siyasi parti oldu ki, “siyasi hizmetlerin müeyyidesi halkın onları seçip seçmemesidir” diye cevap veriyorsun be adam. Ha generaller siyaset yapacaklarsa çıkarsınlar üniformalarını ve parti kurup seçime katılsınlar. Halk da onlara teveccüh eder veya etmez, o zaman kimse bir şey demez. Soru 28 şubatla ilgili dava açılacağına dair ama kendisi hiç ordudan bahsetmiyor. Zeki ya adamımız… Hala bu cümlelerin veya bu tavırların “zekice” olduğu vehmine sahip…

 “Komuta kademesinden de söz ediliyor…

TSK’nın görevi 215 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamaktır” şeklinde belirlenmiştir. Bu madde 1935 tarihli eski iç hizmet kanununda aynı şekilde ifade edilmişti. Bu görev TSK iç hizmet yönetmeliğinini 85/1 maddesinde de “Vazifesi Türk yurdu ve cumhuriyetini iç ve dışa karşı korumak” şeklinde ifade edilmiştir. Hadi buna birşey deyin. Ortalıklarda dolananlar buna birşey desin. Burada bakın asker, 60 darbesini buna göre; 71 müdahalesini, 80 darbesini buna göre yaptı. Türkiye’de Türkiye’nin güvenliğinden resen Türk Silahlı Kuvvetleri sorumludur. Atatürk 1935’te Cumhuriyeti askere emanet etmiş. Bu İç Hizmet Kanunu mevcut olduğu sürece askere, “sen niçin bu işe karışıyorsun” demek mümkün değildir. Zaten kimse de onu tartışmıyor.”

            Soruya verilen cevaba iyi bakın… TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesine göre ordunun darbe yapma hakkı olduğunu söylüyor yüzsüz adam. TSK nın öyle düşündüğünü biliyoruz da, bunu sivil birinin ve cumhurbaşkanlığı yapmış birinin ve darbeyle alaşağı edilmiş birinin söylemesi, nasıl bir arsızlıktır? Demirel’den bunların beklenmesi gerektiği doğrudur fakat bir eski cumhurbaşkanı olarak bunu itiraflar listesine almak gerekir. Üstelik, o madde (35. madde) Atatürk zamanında konulmuş. Demirel’in ifadesine göre, Atatürk cumhuriyeti orduya emanet etmekle orduya darbe yapma hakkı vermiştir. Demirel’in ifadesini doğru kabul edersek, darbe geleneğinin başlatıcısı Atatürk’tür. Şimdi bunu nasıl yazarsak suç olur, nasıl yazarsak suç olmaz? Veya Demirel söylediğinde suç olmaz biz söylediğimizde suç mu olur? Bakın ülkedeki hukuk sisteminin sakatlığına… Atatürk darbe geleneğini başlatan veya bu geleneğin başlamasına sebep olan kişidir dediğimizde suç olup olmadığını nasıl bileceğiz. Bir savcıya veya hakime bu soruyu soramazsınız. Hakimlerin bir konu hakkında önceden fikir beyan etmesi “ihsas-ı rey”dir. İhsas-ı rey ise hakimler için suçtur. Hakime soramayacaksak, bir cümlenin veya fikrin veya yorumun veya eleştirinin suç olup olmadığını öğrenme imkanına sahip olamayacağım. Özet olarak hukuk sistemi diyor ki, sen söyleyeceğini söyle, yapacağını yap ve karşıma gel, suç olup olmadığını yargılama neticesinde söylerim. Tamam ama suç teşkil ediyorsa belki ben söylemeyeceğim. Öyleyse bana birisi bunun suç olduğunu söylesin. Vatandaşların ceza hukuku felsefesini anlaması ve mevzuatı bilmesi mümkün değil. Bu durumda birilerine sorabilmeli ve suç olup olmadığını öğrenebilmeli. Aksi takdirde devlet vatandaşına tuzak kurmuş olmuyor mu?            Başa dönersek, darbeciliği Atatürk’ün başlatmış olduğunu (Demirel’in sözünden hareketle) söylersek, suç işlemiş olur muyuz? Demirel bu noktayı kafi derecede net bir şekilde ifade etmiş zaten. Demirel hakkında soruşturma yapılmadığına güvenerek “Darbe geleneğinin kaynağı Atatürk” dediğimizde ve savcılık bizim hakkımızda soruşturma açtığında, şöyle bir savunma yapamıyoruz. “Ama Demirel aynısını söylemişti ve onun hakkında soruşturma açmamıştınız, bizde bunun suç teşkil etmediğini düşünerek aynı fikri seslendirdik”. Böyle bir savunma yaptığınızda size derler ki, “kem misal, emsal olmaz”. Tamam da insanların hepsi hukuk mu tahsil etsin? Birini yargılamadığınızda suç devletin veya yargınındır. Çünkü kötü misali oluşturan kişiyi yargılamamakla aslında yargı o misalin üretilmesine katkıda bulunuyor. Diğer taraftan kötü örneğin misal olmayacağı hükmü teorik olarak doğru ama kamuoyunu kötü misal ile doldurduktan sonra içlerinden işinize geleni yargılayamazsınız ki? Buna hukuk veya adalet denmez aksine zulüm denir. Bir ülkede devlet, hukuk, yargı bu kadar perişan edilir mi?            Tekrar başa dönersek, TSK darbe yapma hak ve yetkisini İç Hizmet Kanunu madde 35 den alıyorsa (böyle inandığı malum) ve bu madde Atatürk zamanında getirilmişse, Atatürk’ü ister “koruma kanunu” ile ister tüm mevzuat ile isterseniz uzaydan getireceğiniz kanunla koruyun, darbe geleneğinin kaynağı Atatürk’tür. Hah, şimdi bu suç oldu mu olmadı mı? Eğer suç olduysa Demirel ile beraber yargılanmak istiyorum. Eğer Demirelsiz yargılamaya teşebbüs ederseniz, en baştan söyleyeyim, adaleti gerçekleştirmek yerine zulmü gerçekleştirirsiniz.
Siz onu tartışmaya açmıştınız…

Kimse gelmedi üstüne…

Değişmesini önermiştiniz…

Büyük bir tartışmadır bu, ben bu tartışmayı vaktiyle yaptım ama hiç bir tane adam bulamadım beni takip edecek. Ben size bir soru sorayım: Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğinden kim sorumlu?

            İç hizmet kanunu madde 35 i bir zamanlar (kendine karşı darbe yapıldığı zamanlar) tartışmaya açan “dün dündür, bugün bugündür” sözünün sahibi adam, kimse ilgilenmedi diye bu gün tam aksini savunuyor. Aslında ise bu bir mazeret. Çünkü şimdi asker ile aynı safta bulunuyor ve askerin yaptığı veya yapması gerektiğine inandığı işlerde onlarla aynı ideolojik çerçevede ikamet ediyor.  Türk Silahlı Kuvvetleri, değil mi?

Hükümet nerede? Hükümet görevlendirmedi, ne olacak? Bu madde durduğu sürece Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete de parlamentoya da sormadan “laiklik elden gidiyor” diyerek resen el koyar. 

Türkiye’de darbeler bitmedi mi?

Bunun cevabını ben vermeyeyim. Hani o dönem basına verilen brifingin metinlerini bulun okuyun.

O metni okumuştuk efendim…

Bir daha okuyun. O günkü havayı aksettiriyor. Bittiğini çıkarıyorsanız bitmiştir diye yazın onu. Bak o günlerde ne konuşuluyordu diyeceksiniz, altına da diyeceksiniz ki, yani halen bu caridir diyeceksiniz.

 

            Şu cevaplara bakar mısınız? Adam doğrudan darbe çağrısı yapıyor. Bu darbe çağrısının iki sebebi var bizce. Birincisi, 28 şubat sürecinin yargılanma ihtimalinde kendisinin de yargılanacağına dair yüreğine taht kuran KORKU, diğer sebebi de eski düzenin yıkılacağını artık görüyor olması. Arzum ise, Demirel’in ölmeden önce eski düzenin yıkıldığını görmesi…

GÜNLÜK (12 MART 2009)

“Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde 1990'lı yıllarda kayıpların öldürülüp cesetlerinin kuyulara atıldığı iddialarının ardından Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın izniyle başlatılan kazı çalışmalarında, bugün de yanmış elbise parçaları, bir tutam saç ile 9 ayrı kemik parçası bulundu.” (Hürriyet 12 mart 2009)

 

            Güneydoğudaki kazılardan o kadar çok ceset çıkacak ki, o cesetleri gömenler bile “bu kadar var mıydı” diye hayrete düşecekler. Türkiye kamuoyu bu hadisenin peşini asla bırakmamalıdır. Ceset tarlaları ortaya çıkması ile beraber ülkede ikinci dalga gelecek. Birinci dalga Ergenekon terör örgütü dalgasıydı. Güneydoğudaki ceset çukurlarından çıkacak ceset ve ceset parçalarının oluşturacağı dalga, çok daha büyük olacak ve doğrudan TSK yı vuracaktır.

            TSK bu dalgadan kurtulma imkanına sahip değildir. Zira güneydoğudaki hadiseler, doğrudan TSK nın mesuliyeti altındadır.

 

*

 ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında hazırlanan 2. iddianamede, ''Darbe Günlükleri''nin yer aldığı bildirildi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            Darbe günlüklerinin delil olarak kullanılacağı ve darbe teşebbüslerinin yargılama konusu yapılmayacağı haberleri geliyor. Bu gelişme iyi değil. Darbe günlükleri ve başka delillerden hareketle doğrudan bir DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN bu ülkede yargılanması gerekiyor.

            Hangi darbe veya darbe teşebbüsü olursa olsun mutlaka bir tanesinin yargılanması ve mümkün olan en ağır cezaya çarptırılması şarttır. Ülkenin darbecileri yargılama konusunda rüştünü ispat etmesi gerekiyor. Bir tanesi ciddi manada yargılanır da failleri cezalandırılırsa, bir daha darbe teşebbüsünde bulunacak kimse çıkmayacaktır. Bunların cesaretleri, yargılanmamak, dokunulmaz olmak, sorguya çekilememektir. Yargılanacağını bildikleri anda, darbe teşebbüsü bir tarafa düşüncesini bile zihinlerinden kovarlar. Cesaretlerinin kaynağı, muhataplarının (sivil iktidarlar ve yargı) cesaretsizliğidir. Yoksa kendi ruhi kaynaklarından bu kadar cesaret üretebileceklerini düşünmek saflık olur.

 * “ABD Başkanı Barack Obama, hızla değişen dünyada ABD'yi bekleyen bir dizi tehlike bulunduğunu ancak ülkesinin askeri üstünlüğünü koruyacağını söyledi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            ABD başkanları arasında en ahmak olanın BUSH olduğunu zannederdik. Obama ondan da ahmak çıktı. Bu haber doğruysa, iktisadı çökmüş ve dünyadaki birkaç cephede savaşı yavaş yavaş kaybetmekte olduğu bir dönemde, askeri üstünlüğün devam edebileceğini söyleyebilmesi, nasıl bir akıl organizasyonu ve zihni formasyon ile kabil olabilir ki? Gücün parça parça olmayacağı ve parça gücün “güç” olmadığını, bir ülkenin gücünün ise “toplam güç” demek olduğunu anlaması ne kadar sürecek acaba? İktisadi güç olmayacak ama askeri güç devam edecek… Böyle komik bir şey olur mu?

 

*

 

“Hava Hâkim Yüzbaşı Mehmet Çelik Karargâh Evleri soruşturmasını yürüten savcı… 2005’teki mal varlığı 123 milyar lira… 2008’de ise 1 trilyon… Yüzbaşı Hâkim Mehmet Çelik servetini üç yılda neredeyse on katına çıkardı. Kısa sürede trilyoner olan Çelik’in, özellikle son dönemde Ankara’da gayrımenkule yaptığı yatırımlar dikkat çekici. El yazısıyla yaptığı mal beyanına göre, 2005’te taşınmaz malı bulunmayan Çelik’in 2008’de yaptığı beyana, Çankaya’da 360 bin TL değerinde ev ve 400 bin TL değerinde bir arsa da dahil olmuş. Bir düğünde silahını çekerek çevresindekileri tehdit eden Mehmet Çelik’in, fotoğrafını talep eden sivil savcıya, başka bir üsteğmenin fotoğrafının gönderildiği de saptandı.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri soruşturmasına başlayan TSK, insiyatifi savcı ZEKERİYA ÖZ ün elinden almak niyetindeydi sanırım. İnsiyatifi eline alacak ve eski usulde olduğu gibi üstünü kapatacaktı. Anlamadıkları şey, artık eski dönem bitti. Kimse TSK dan korkmadığı gibi, TSK nın da iktidarı tartışılmaz şekilde ve tek elde tuttuğu dönem bitti. Adamın iç çamaşırına kadar biliyorlar artık.

            Askeri savcı olması onu en azından kamuoyunda “dokunulmaz” kılmıyor yeni dönemde. Bunu anlamamış ve akledememiş olanların aynı zamanda kurmay olduğu rivayet ediliyor. Ne tuhaf durum… Kurmaylığın ne olduğunu biz mi bilmiyoruz, yoksa bunlar askerlik dışında her şeyle ilgilendikleri için askeriliği mi unuttular?

            Hiçbir şeyi gizleyemez ve gözden kaçıramazsınız. Yapacağınız en akıllıca iş, hakikaten soruşturmayı yapıp, mesuliyet kimde ise onların yargıya teslim edeceksiniz. Böylece kurum olarak TSK yı kurtarmış olursunuz. Şimdiki gibi devam eder ve doğru olanı yapmazsanız, TSK kurum olarak elden ve gözden çıkmış olacak. Bunu anlamak bu kadar zor mu?

 

*

 

“İşçi Partisi’nin TSK içindeki örgütlenmesi olarak bilinen Karargâh Evleri soruşturmasında, askerî savcı Çelik tarafından bilirkişi olarak İşçi Partili Sami Toprak atandı. Bilirkişi Sami Toprak’ın, soruşturmaya konu olan telefon görüşmelerini internetten indirdiği casus bir programla manipüle ettiği iddiası da var.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri, zaten işçi partinin organizasyonu olarak Ergenekon terör örgütü soruşturmasında inceleniyor. Askeri savcı, başka bir gezegende yaşıyor herhalde ki, İşçi Partili birini bilirkişi olarak seçiyor.

            Yahu ne yapmak istediğinizi biliyoruz zaten de bari biraz becerikli yapın işinizi. Bu kadarına ne denir bilmem ki?

 

*

 

“Diyarbakır'da İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy için düzenlenen anma töreninde başörtülü 2 bayanı gören askeri erkân törene katılmadı. Vali Hüseyin Avni Mutlu ise konu ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            TSK mensupları çok iyi yapmış… Halkın olduğu yere uğramayın da nerde yaşarsanız yaşayın. Bu davranış eleştiri konusu yapılmamalı bence. Halktan uzak dursunlar da ne sebeple dururlarsa dursunlar. Bu nasıl bir kafa böyle?

 

*

“Cumhuriyet gazetesinde bir araya gelen Ertuğrul Özkök, Tufan Türeç, Nail Güreli, Derya Sazak, Yalçın Bayer, Bedri Baykam, Emre Kongar, Reha Muhtar, Zeynep Oral, Metin Uca, Yazgülü Aldoğan ve Deniz Ketenci'nin de aralarında bulunduğu gazeteci ve yazarlar, ''Cumhuriyet Yayınları'' adı altında oluşturulan stantta vatandaşların satın aldıkları Mustafa Balbay'a ait kitaplara imza attı.” (Zaman 12 mart 2009)

            Mustafa BALBAY a destek veren köşe yazarlarının listesinin bir yere kaydedin ve takip edin. Önümüzdeki günler veya haftalarda Ergenekon terör örgütü operasyonlarında göz altına alınacaklardır.

            Nerden mi biliyorum? Bilmiyorum… Sadece ülkedeki gelişmeleri takip ediyorum. Onların BALBAY a sahip çıkması, sıranın kendilerine geleceğini bildikleri için önceden zemin oluşturuyorlar. Diyecekler ki göz altına alınınca, “Balbay’a destek vermek, örgüt üyesi olmayı mı gerektirir”. Hayır, ona destek vermek örgüt üyeliğini gerektirmez ama örgüt üyeliği ona destek vermeyi gerektirir. Uyanıklar sizi…

 

*

 

“Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi'nde görev yapan 3 astsubayın askeri savcılar tarafından gözaltına alındığını duyuran avukatlar, müvekkilleriyle görüştürülmediklerini ve hayatlarından endişe ettiklerini açıkladı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            Bu haber çok önemli… Askeri savcılığın göz altına aldığı astsubayların akibetinden haber alınamıyorsa, “karakutuları” ortadan kaldırıyorlar demektir. Bu haber teyit edilirse mutlaka takip etmek ve gündemde tutmak gerekiyor.

 

*

“Genelkurmay Başkanlığı, 15 Mart-15 Haziran 2009 tarihleri arasında Şırnak, Hakkari ve Siirt illerindeki bazı bölgelerin geçici güvenlik bölgesi olarak belirlendiğini duyurdu.
Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan bilgi notunda, giriş yasağı uygula-nacak geçici güvenlik bölgesi ilan edilen bölgelere ait koordinatlara yer verildi. AA” (Taraf gazetesi 13 mart 2009)

            Ceset kuyularının veya gömüldükleri yerlerin, yasak bölge ilan edilen yerler ile bir ilgisi olmasın? Aman birileri bu bilgileri karşılaştırsın.    

Yağmur

Yağmur

Akşamın pay someone to write my paper geceye dönen yüzü… yüzüme döne döne inen yağmur.

Yağmurlar yağmasaydı bu taşra kasabasını sevmeyecektim belki. Yağmurlar yıkamasaydı içimi, nicedir aynalarda bulanıklaşan zihnimi, zihnimin solgun fotoğraflarını bu denli berrak bulmayacaktım karşımda.

Bileğime çevirdiğim usturayı kırmayacaktım belki.

Rüzgârın sırtına aldığı kömür kokuları, sanki derin bir sarhoşluktan artakalan geceyi kovan bir kahve gibi ayıktırmayacaktı beni.

Ben ki aynada her sabah annemle yüz yüze. Ne kadar da benziyorum anneme günden güne…

Yıllar önce o bakır leğende kendi çocukluğunu mu yıkamaktaydı bilmeden. Ellerinin kına kokusu vardı.. ellerimde şimdi tütün kokusu.

Bir halk türküsüdür annem, sabah namazlarından sonra kalbimi tarar. Aynaların buğusunu tülbendiyle aralar.
Ve ayrı şehirlerde üstümüze biriken bu yağmur aramızda esneyen bir kapıdır.

Ben hep gurbet şehirlerinde gün bitiminin bir tılsımı olduğuna inanırım. Akşam, aya sırmalar giydirerek sunar geceyi. Geceler beni hep kendi yüzüme çevirir. Orada hayatın iki ucu vardır; yaşamak ve ölmek.

Yaşam ve ölüm arasında sarkaçlanan kalbimi akşamın tılsımı ölüme dirençli kılar. Ve akşamın tılsımıyla ölüme tahammül edebilirim.

Ve ben şimdi, şu anda, şu yağmur yağmasa belki kendi yağmurumu tanımlayabilirim…

ömer karayılan

Hummayi Aşk-Rıza Tevfik Bölükbaşı

Hummayi Aşk

Hastayım, yalnızım, seni yanımda
Sanıp da bahtiyâr ölmek isterim.
Mahmûr-u hulyâyım, câm ı lebinden
Kanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Bir olmaz emelin düştüm peşine
Vuruldum hüsnünün şen güneşine
Elâ gözlerinin aşk ateşine
Yanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Tâliin kahrı var her hevesimde,
Boğulmuş figanlar titrer sesimde,
O nazlı ismini son nefesimde
Anıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

Anadolu Ekspresi

Anadolu Ekspresi

Hani tüm sirenler birden susar ya,
Anadolu Ekspresi suskundu.
Hani kırlangıçlar çığlık kusar ya,
Gözlerimi kapatmıştım, umarsız…

Hani ellerimde titrek ellerin,
Hani sen vardın ya omzumda başın.
Erkek ellerimde ürkek ellerin,
Tetik düşürmüştük yalnızlıklara…

Geceler boyunca sustuk boş yere,
Ummadık bir anda ağlamaklıydık.
Tedirgin bakmıştık pencerelere,
Haberimiz yoktu mesafelerden.

Ben bir kan dökmüştüm, bedeli ağır,
Ben bir can almıştım düşlerim korkunç.
Geceler dilsizdi, vagonlar sağır,
Cinayet cinayet uzarken raylar…

Beni yüreğimden asacaklardı,
Masum uyuyordun, sabıkasızdın.
Tüm istasyonlarda ayrılık vardı,
Anadolu Ekspresi susmuştu…

Ömer Karayılan

GÜNLÜK (10 MART 2009)

            Gündem ne kadar yoğun… İnsan takip ederken bile yoruluyor. Önümüzdeki günler çetin geçecek… Seçim, seçim sonrası gelişmeler, dünya iktisadi krizi, krizi takibeden çöküşler, Ergenekon’un ikinci iddianamesi gelecek haftaya kalmaz ortalığa dökülür. Ne dehşet iddialar var. Esas kavganın cereyan ettiği noktalardan biri de DOĞAN MEYDA gurubu ile siyasi iktidar arasında… AKP bu defa Doğan medya gurubunun (amiyane tabirle) kafasına sıkacak gibi görünüyor. Gelişmelere bakıldığında, Aydın DOĞAN ile ilgili hükumetin yaptığı işler, pazarlık malzemesi cinsinden hamlelere benzemiyor. Galiba bu defa Aydın DOĞAN’ın suyu ısındı.

 

*

Somali kabinesi, ülke genelinde şeriat uygulanması kararı aldı.Enformasyon Bakanı Farhan Ali Muhammed, kabinenin şeriat yasasını kabul ettiğini, parlamentonun da buna onay vermesini ümit ettiklerini söyledi. Muhammed, şeriatın anayasaya da yazılacağını ifade etti. 18 yıldır süren çatışmalar nedeniyle harabeye dönen Somali'nin Devlet Başkanı Şeyh Şerif Ahmed, bugün Reuters ile yaptığı mülakatta, aralarında El Şebab örgütünün de bulunduğu isyancılarla yapılan barış görüşmelerinde ilerleme olduğunu, yakında isyancılarla doğrudan diyaloğa geçmeyi umduğunu söyledi. Ocak ayında Devlet Başkanlığına seçilen Ahmed, Somali'de güvenlik ve istikrarın tesis edilmesine çalışıyor. Uzmanlar, hükümetin şeriat kararının, iki yıldır saldırılarının dozunu artıran aşırı dinci militanları zayıflatma amacı taşıdığını belirtiyor.  (Star gazetesi 10.03.2009)

            Somali’de Şeriat ilan eden yönetim, Şeriat Mahkemeleri Birliğine karşı savaşan komşu ülke Etiyopya’nın güdümünde kurulmuş olan hükumet… Bu çok önemli bir alamet… Uzun söze gerek yok, küçük bir tahlil, konunun anlaşılmasına yardımcı olur.

            Bir ülkede, Şeriat isteyenlere karşı, bu taleplerinden dolayı savaş açacaksınız fakat onlarla mücadele edebilmek için siz Şeriat ilan edeceksiniz. Her iki ihtimalde de ülkeye Şeriat hakim olacak… Öyleyse neden savaşıyorsunuz? Bu sorunun cevabı malum, iktidarı elde etmek için… İktidar için Şeriat’ı da istismar edersiniz. Fakat, hiçbir kıymet, sahtesinden daha düşük değere sahip olamaz. Ve hiçbir kıymet kendini ilanihaye istismar ettirmez.

            İslam coğrafyasındaki kırılma noktalarından birisidir bu… Artık İslam coğrafyasında hiçbir güç İslam’a karşı savaşamayacak. İslam, kendi coğrafyasını teslim alacak. Hatırlanırsa, Afganistan’da da kukla yönetim Şeriat ilan etti, Irak’ta da… Öyle ya da böyle, İslam, kendi coğrafyasına hakim ve sahip olacak ve yakın zamanda ise istismarcılar da tasfiye edilecek.

 

*

Bağdat Güvenlik Planı Askeri Sözcüsü Tümgeneral Kasım Ata Musavi AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bağdat'ın 30 kilometre batısındaki Ebu Gurayb ilçesinde, Irak hükümetinin desteğinde ulusal barış için yapılan aşiret liderleri toplantısından sonra aşiret liderlerinin güvenlik güçlerinin eşliğinde halk pazarında dolaştıkları sırada bir intihar eylemcisinin aşiret liderlerinin arasına sızıp üzerindeki patlayıcıları patlattığını söyledi. Saldırıda 33 kişinin öldüğü, 46 kişinin yaralandığı ifade edildi. Irak İçişleri Bakanlığı kaynakları, Musul'un El Hamdaniye bölgesinde polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 5 kişinin öldüğünü, 10 kişinin yaralandığı söyledi. Bu arada, Kerkük'te bu sabah polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 2 polisin öldüğü, 5 polisin yaralandığı belirtildi. (Star gazetesi, 10.03.2009)  

            Irak’ta savaşın (direnişin) bittiğini zannedenler erken sevinmişlerdi. Bitmeyecek… Bitemez… Bazen yavaşlar, bazen dinlenir, bazen tamamen sessizliğe bürünebilir ama ne Irak’ta ne de İslam coğrafyasının başka bir parçasında direniş bitmez. Çünkü, “İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI” başladı. İkinci Kurtuluş Savaşları hedefine ulaşıncaya kadar bu coğrafyada savaş bitmez. Hele de batının çökmeye başladığı bir dönemde bu savaşın biteceğini düşünmek saflık olur.

 

*

Recep Tayyip Erdoğan (Ak Parti): Bir ayda 33 miting İlk mitingini 8 Şubat'ta Kocaeli'de yapan Erdoğan Kırşehir, Kastamonu, Sivas, Nevşehir, Amasya, Sinop, Samsun, Kırıkkale, Aksaray, Sakarya, Diyarbakır, Adıyaman, Kahramanmaraş, Mardin, Yozgat, Çorum, Afyon, Van, Batman, Siirt, Kayseri, Gaziantep, Isparta, Manisa, Artvin, Rize, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Aydın… Devlet Bahçeli (MHP): 8 günde 13 miting Miting yarışlarına rakiplerinin çok gerisinde başlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli 1 Mart'ta Mersin'de meydanlara indi. Bahçeli sekiz gün içinde 13 yerde miting düzenleyerek anamuhalefet partisini geride bırakmayı başardı. 29 Mart'a kadar 40 ayrı yerde halka hitap etmeyi düşünen Bahçeli Mersin'den sonra sıra Çorum, Çankırı, Yozgat, Kırıkkale, Afyon, Uşak, Sakarya, Kocaeli, Manisa, izmir Aydın ve Muğla'da miting yaptı. Deniz Baykal (CHP): 17 günde 11 miting 21 Şubat'ta meydanlara inen Deniz Baykal bugüne kadar 11 ayrı yerde halka hitap etti. İlk mitingini Adana'da yapan Baykal ardından Kocaeli, Çorum, Sinop, Adıyaman, Yalova, Burdur, Malatya, Kırşehir, Amasya ve Giresun'da seçmenleriyle buluştu. (Zaman, 10.03.2009) 

            Genelde muhalefete özelde ise Deniz Baykal’a bayılıyorum. Hem tembel tembel oturacaksın ve hem de iktidar olacaksın. Başbakan en yüksek oyun sahibi bir partinin genel başkanı ve bu seçimde de birinci parti çıkacağı konusunda kimsenin tereddüdü yokken, nefes neredeyse almaksızın çalışıyor. Öyle ki, ilçelerde bile (bugün K.Maraş’ın Elbistan ilçesinde) miting yapıyor. Muhalefetin tüm siyasi stratejileri tartışılabilir ama benim burada bahsini ettiğim nokta, TEMBELLİK. Tembelliğin tartışılacak bir yanı yok ki…

 

*

 

On beş gün önce Savcı Zekeriya Öz ile görüşen ABF Genel Başkanı Ali Balkız, Ergenekon'un suikast planlarını görünce ürperdiğini söyledi. Balkız, "Evimin fotoğrafını, krokisini, 9 kişiyi, patlayıcıyı kimin temin edeceğini ve düzeneklerini gördüm. O anda aklıma Mumcu ve Hablemitoğlu'nun karanlık güçlerce katledilişi geldi." dedi. (Zaman, 10.03.2009)

 

            Ali BALKIZ’da belgeleri görüp ikna olanlar kervanına katıldı. Ergenekon terör örgütü hakkında tereddüdü olan samimi insanların artık “kesin kararlı” olma zamanı geldi.

            Merak ettiğim bir nokta var; laik, Kemalist, solcu, ateist gibi alt başlıkların toplandığı “ulusalcı” kesimin, Ergenekon terör örgütünün “provokasyon” için kendilerinden olan adamları öldürdüğü konusunda ne düşünüyorlar, dahası neler hissediyorlar? Bunların içinde şunu söyleyecek yiğitler var mı acaba? “Benim canım, dava için feda olsun, beni öldürmeleri gerekiyorsa, öldürsünler”. Bakmayın siz bu soruyu sorduğuma, sorunun cevabını biliyorum. Asla…

            Ulusalcıların ilk ciddi imtihanı, Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı görevinin dolmasına yakın zamanda başlattıkları bir tartışmaydı. Sezer’in görevinin bitmesine yakın zamanda, üniversite rektörlerinin görevlerinin istifa etmesi ve Sezer tarafından yenilerinin seçilmesiydi. Çok iyi takip ettiğim bu tartışmanın neticesinde bırakın onlarca rektörün bu düşünceyle istifa etmiş olmasını, bir tanesi bile istifa etmemişti. Hatta görevinin bitmesine birkaç ay kalan rektörlerden bile istifa eden olmadı. Birkaç ay fazladan rektörlük yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Orada anladım ki, bunların idealist bir özelliği yok. Hiçbirinde mefkure yok ve oturdukları koltukta birkaç ay fazladan oturmaları onlar için her şeydir.

 

*

90’larda faili meçhul kurbanlarının atıldığı iddia edilen Silopi’deki Botaş kuyularında geçen hafta ertelenen kazı çalışmaları başladı. Kepçelerin de katıldığı kazıların ilk gününde iki kemik ve bir kanlı fanila parçası bulundu. Çıkartılan kemikler incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. (Taraf, 10.03.2009)

            Kıyamet daha yeni kopmaya başlıyor. Güneydoğuda yapılan kazılardan “faili meçhul/meşhur” şahısların cesetleri çıkmaya başladığında, Türkiye ikinci depremi yaşayacaktır. Bu güne kadar Ergenekon terör örgütünün canı yandı ama bu depremin altında kalacak olanlar doğrudan TSK olacak.

            Bu aralar JİTEM’in belgeleri ortalıkta dolaşıyor ya, zemin yumuşatılıyor. JİTEM, JİTEMİN ceset tarlaları vesaire birkaç hadise bir araya geldiğinde, TSK ikinci depremden kurtulamayacak.

 

*

ABD Savunma İstihbarat Kurumu Başkanı Korgeneral Michael Maples, Somali'deki kökten dinci El Şebab örgütünün El Kaide ile birleşmek üzere olduğunu söyledi. Korgeneral Maples, Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı konuşmada, her iki örgütün de son dönemlerde yaptığı propagandaların, aralarındaki ideolojik benzerlikleri ortaya koyduğunu belirterek, birleşmenin yakın olduğu görüşünü bildirdi. (Yeni Şafak, 10.03.2009)

            Bu ilginç bir haber… El Kaide’nin ABD tarafından “düşman” ihtiyacını karşılamak için sürekli abartıldığını gördük yıllarca… Bu abartmayı yok saysak ve ABD mahreçli El Kaide haberlerini doğru kabul etsek, görmemiz gereken nokta şu olacak… El Kaide dünya çapında bir KOMUTANLIK kuruyor.

            ABD, El Kaide’yi gerçekten abartmıyor ve hakikaten El Kaide, dünya çapında bir DİRENİŞ KOMUTANLIĞI MI KURUYOR YOKSA?

            Böyle bir hadisenin yakın zamana kadar mümkün olmadığını düşünmek, açıklanabilir bir durumdu. Fakat batının mütemadiyen zayıfladığı ve dünyada inisiyatif kaybettiği bugünün dünyasında mümkün hale gelebilir. ABD mahreçli haber, yorum ve bilgilerde El Kaide’nin yakın zamana kadar abartıldığı fakat bundan sonra abartılmadığını düşünmemizi gerektiren gelişmeler olduğu vakadır. Fakat manipülasyon üstadı olan ABD, asla güvenilir bir kaynak olmadığı için hala tereddütle bakmakta fayda bulunuyor.

 

*

Financial Times gazetesi, "komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti" diyor. Abartı gibi görünse de, kapitalizmin bittiği tezi inandırıcı olmasa da, olayın vahametini ortaya koyma, olması gereken tartışma biçimini göstermesi açısından önemli bir tespit. Gazete, "Kapitalizmin geleceği" adlı yazı dizisine şu cümlelerle başlıyor: "Bir başka ideolojik ilah daha iflas etti. Siyaseti ve alınacak tutumları son otuz yıldan uzun bir süredir belirleyen varsayımlar, bir anda devrimci sosyalizm fikri kadar geçmişte kalmış görünüyor. Peki, dünya bu noktaya nasıl geldi? Sorunun cevabı önemli oranda liberalizm çağının, kendi çöküşünün tohumlarını barındırmış olmasında yatıyor." (Yeni Şafak, İbrahim KARAGÖL, 10.03.2009)

            Sosyalizmin çökmesinin diyalektik zinciri kırdığını ve anti-tezin tezden daha önce çökmesinin diyalektik işleyişin sonu olacağı tespitini geçen yıl yapmıştık. Diyalektik işleyişin sonunun gelmesi ise batının sonunun gelmesiydi.

Bu konudaki düşüncelerimizi; “İktisadi krizin sebepleri -1- Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” isimli makalemizi, 04 Ekim 2008 tarihinde yayınlamıştık. (www.idealdusunce.com, www.sivildusunce.com , www.derindusunce.com sitelerinde yayınlanmıştı, şu anda www.fikirteknesi.com sitesinde de yayınlanmaktadır) Tespitimizin bir paragrafı şöyle;

“Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.”

 

            Batının içinde bulunduğu durumu anlamasını beklemek kabil değil. Zira çöküş, içinden anlaşılmaz. Anlaşılabilse, çöküş olmaz.

            İbrahim KARAGÖL, Financial Times gazetesinin “komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti” ifadesi için “abartılı gibi görünse” demek bahtsızlığında bulunuyor. Aslında İbrahim KARAGÖL’ün seviyesiyle mütenasip bir durum değil bu yaklaşım. Fakat kapitalizm de çöktü demek, çok büyük bir iddia olduğu için “köşe yazarı” olarak böyle bir ifade kullanmaktan imtina ediyor galiba. Ne var ki, kendisinin de çok defa ifade ettiği gibi “imkansızların mümkün olduğu, akıl almaz hadiselerin yaşanacağı ve bunlara hazır olunması” gerektiği bir devirde yaşıyoruz. Bu devir, büyük hadiselerin gerçekleştiği ve gerçekleşeceği, dolayısıyla büyük iddiaların ifade edileceği bir zaman dilimidir. Artık insanlar, “dünya çapında hadiselere” ve “dünya çapında fikirlere” hazır olmalılar.

GURBET

GURBET
Bir gurbet, bir şehre ancak bu kadar yakışabilir.

Hayatımın içinde dönüşsüz bir yol gibi akan, asfalt karası gözlerin.

Seni hangi cümleye eklesem/hangi cümleyi sana iliştirsem, sen hep o cümlenin yerlisi oluyorsun. Benim yüreğimse işgal altında bir vatan. Senin asfaltından önce orada yemyeşil çayırlar vardı.

Ellerim ellerinde, beyaz bir masa örtüsündeki leke gibi duruyordu, bundandır belki ayrılığımız. Ama leke olmadan masa örtüsü de bir anlamla bütünleşmiyordu. Aykırıydık, bundandı belli ki birbirimize ihtiyacımız. Benim lekem senin beyazlığını ortaya koyuyordu, senin beyazlığın ağartıyordu lekemi. Ben beyaz bir leke olamazdım sen yoksan.

Biz gece ve yıldızlar gibiydik.

"Yıldızlar karanlıkta parlar."

‘Gün doğunca nereye gider yıldızlar ?' Yeryüzünün en eski sorusudur bu. Ömrümün ikindisinde gökyüzüne bakıyor ve bu soruya verecek karşılık bulamıyorum.

Seni hangi şehirde bulsam, gurbet orada başlıyor…

SEVGİLİLER SEVGİLİSİ

Hz. Allah’ın (CC) kainatı neden yarattığı bahsi, meçhullerin meçhulü bir noktadır. Her ne ise muradı, onu bilmek çetin bir mesele… Gizli bir hazine olduğu ve bilinmek istediği için insanları ve cinleri yarattığı bilgisi, kendi beyanı çerçevesinde malumumuzdur. Fakat bu beyan bile kendi içinde o kadar esrarlıdır ki, Necip Fazıl’ın üslubu ile “bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” ifadesinden daha ileri bir şey söylenemiyor.

 

            Haddimizi aşıp tefsir ilmine girmeden, zanlarımızı ilim kisvesi altında arz etmeden ifade etmek gerekirse, sanki Allah (CC), sadece kendine bir sevgili yaratmayı diledi. Merak ettiğim bahislerden biri de Hz. Risaletpenah (SAV) için Risalet mi öncedir sevgili olması mı? Acaba Hz. Allah (CC) için sevgili olmak ile Resul olmak arasında bir fark var mıdır? Resullerinin sevgilisi olmaması ihtimalinin misali var da sevgilisinin Resul olmaması ihtimali var mıydı acaba?

 

            Bilinmezlik sınırının ötesinde hadise şöyle olabilir mi?

 

            Hz. Allah (CC) kendine sevgili yaratmak istedi ve Hz. Risaletpenah’ı (SAV) yarattı. Sevgiliyi yarattı ya, sevgiliye bir lalezar lazım. Hz. Allah’ın (CC) sevgilisine ihsan edeceği bahçe, şanına layık olması veçhiyle kainat çapında olmalıydı değil mi? Kainatın yaratılma sebebi bu olabilir mi?

            İki cihan serverinin, sadece dünyada yaşadığından bahisle kainata ne gerek olduğunu düşünenler çıkarsa yuh olsun onlara. Sidret’ül münteha, kainatın sınırlarının dışında değil mi ve orayı da aşmış değil miydi? Kainat nedir ki? Kainatı büyük zannedenler, Habibullah’ı tanımamış olan küçük insanlar değiller midir?

 

            Kainat, Hz. Risaletpenah (SAV) için bir bahçe olarak yaratıldıysa, bu bahçede yaşanacak geçici bir hayat için “sevgili”ye yoldaşlar mı lazımdı? Dostu ve düşmanı dahil olmak üzere, hayatın kompozisyonunu oluşturacak kadar çeşitlilik gerekiyor olabilir miydi acaba insanların, cinlerin, hayvanların ve bitkilerin yaratılma sebebi?

 

            Öyle ya da böyle, ne murad ettiyse kendinde mahfuz… Kime ne ve kimin haddine, karışmak… Lakin Hz. Allah (CC) kendine bir sevgili yaratmayı dilediğinde, gerisi ne kadar teferruat olarak görünüyor. Gerisi, sevgilinin yaratılmasının tezyinatı olmaktan başka ne olabilir ki? Ve aslında “sevgili”nin ziyneti olabilmek ne büyük şeref…

 

            Allah’ım, senin övdüğünü övmeyen diller kurusun… Allah’ım senin sevdiğini sevmeyen yürekler dursun… Allah’ım bizi yarattığın için değil, sevgilini yarattığın için sana sonsuz hamdolsun… O’nu yaratmasaydın, O’nu yaratmasaydın, O’nu yaratmasaydın, bizi de yaratmazdın galiba… Hamdetmenin aslı, O’nu yaratmış olman değil mi?

 

            Şefaat Ya Resulullah… Şefaat Ya Resulullah… Şefaat Ya Resulullah…