Aylık arşivler: Nisan 2009

Sis Oldu Şarkılar- Mevlana İdris Zengin

Sis Oldu Şarkılar

bu kâğıttan gemiyi bırakıyorum
bu kâğıttan denize
bakıyorum bakıyorum da bitmiyor
ne çok çizik atmışız yüreğimize

dünya ne ki dünya ne ki
beyaz olan her şey biraz mavi
istesen de istemesen de
bakarsın bir el tutmuş elini
bilemez kimse
Allah dilediği gibi serper çiçeklerini
ve çakar çivilerini dilediği gibi
bir can olup öylece kaldığımız an
bir müzik olup sustuğumuz sesinle söyle bana
bir çocuğun elleri bırakılır mı hiç bırakılır mı
sana bakıyorum
çevirme yüzünü ben yabancı değilim
seninle bakıyorum bu büyük boşluğa
sana bakıyorum şarkılara bakıyorum
sis oldu şarkılar elini arıyorum
kalbim dünyanın ilk aşığının kalbi gibi
ve ruhum paramparça
sis oldu şarkılar elini arıyorum
bilemez kimse beyaz olan her şey
bazen bir cümleyi bitiremiyorum

en son ölüm gelir
yine de erken deriz

derinlikler için bir yol vardı
bilmiyorum her şey bitti mi
bu kâğıttan gemiyi bırakıyorum
bu kâğıttan denize
sevgilim sevgilim
böyle yalnız mı gidecektin
cennetteki evimize

Mevlana İdris Zengin

HAZİRAN

HAZİRAN

Sussam haziran ölür affet cümlelerimi
Beni bir akarsuyun hatırına bağışla.
Esrik bir bulutum ben, bütün hamlelerimi
Rüzgârına bağladım, çöz beni bir bakışla!

Adınla darmaduman bir şiir seğiriyor
Şu dünyevî kalbimin en ücra damarında.
Artık beni haylamaz -ilk aşkım çağırıyor-
Nasibimi tükettim kentin şarkılarında.

Kapındayım.. ellerim bir tutamak arıyor,
Bir tutam hüzün daha yerleşirken avcuma
Katedraller kateden hayatım kararıyor,
Yüzümü aklamıyor savrulduğum ayazma.

Tanrılık oynamışım; kelime üfleyerek
Ruhumun ortasına, boşmuş içleri ama.
Şimdi bana hepsini örtecek bir söz gerek.
Örtülsün ki açılsın bu çetrefil dilemma!

Sussam haziran susar, bir yılan kav bırakır
Yılankavi yolumun diyeti ödenmeli.
Konuşmak istiyorum, beni adınla çağır,
Bana adımı öğret, sana ne söylenmeli?

Nisan 2008

GÜNLÜK (20 NİSAN 2009)

            Ergenekon operasyonlarında ilginç gelişmeler yaşanıyor. İki hadise çok önemli ipuçları veriyor. Birisi, MEHMET HABERAL’I ziyaret edenlerin kimlikleri diğeri ise TANSU ÇİLLER’İN evrakının yakılması…

 

            Mehmet HABERAL’ı Ankara’dan İstanbul’a seyahatinde havalimanında Süleyman DEMİREL uğurlamıştı. Tutuklanmasından sonra geçirdiği kalp krizi neticesinde yattığı hastanede ziyaret edenlerin listesi ise harikulade bir kompozisyon oluşturuyor. Ecevit hükumetinin tüm başbakan yardımcıları ve bakanları… Tek eksik, Devlet BAHÇELİ…

 

            Mehmet HABERAL’ın ne ve kim olduğunu bilmiyoruz. Malum olduğu üzere, Ecevit’i hastanede abluka altına alıp, “işgöremez raporu” vererek tasfiye etme teşebbüsünün organizatörü, Mehmet HABERAL’dır. İşgöremez raporu vermek mi yoksa işgöremez hale getirmek miydi o teşebbüs bilinmez ama hatırlayanlar Rahşan ECEVİT’in kocasını hastaneden çıkardıktan bir hafta sonra ECEVİT’in iyileştiğiydi. Başbakan, hastanede tedavi edilmiyor olmalı ki iyileşmiyor ama eve gidince kısa sürede iyileşiyor.

            Burada önemli olan nokta, bir başbakanı, işgöremez hale getirecek İRADENİN MERKEZİNDE YER ALACAK KADAR CÜRETKAR VE GÜÇLÜ olan adamdır Mehmet HABERAL… Fakat ne kadar güçlü olursa olsun, arkasında mesela Cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, başbakan yardımcıları vesaire gibi isimler olmadan böyle bir kararı vermesi ve tatbik etmesi imkansızdır. Havalimanında ve hastanede ziyaret edenlerin listesine bakın, bu isimlerin tamamını göreceksiniz.

            Adamın hafızasında o kadar bilgi, kasasında o kadar belge var ki, ülkenin bir dönem güç sahibi tüm isimlerini yerle bir edebilir. Nasıl oluyor da bu adam, ülkenin cumhurbaşkanı, başbaşkanı, başbakan yardımcılarını, bakanları ve askeri personeli bu kadar yakından tanıyor ve ilişki içine girebiliyor? Veya bu saydıklarımız bu adama neden bu kadar yakın duruyor? Adam Avrupa ve ABD nin bu ülkedeki en ileri gelenlerinden biri mi yoksa? Hani Bedreddin DALAN gibi… Bunun kaçmaması, daha mı güçlü olduğundan yoksa daha mı ahmak olduğundan, onu kestiremedim.

            Pekala neden politikacı eskileri aleni olarak adamı ziyaret ediyorlar? Destek vermek için mi yoksa paniklediler de tedbiri unuttular mı? Her ikisi de mümkün… Fakat nedense ikincisinin daha doğru olduğuna dair bir his var içimde, inşallah bu his doğrudur.

 

            Tansu ÇİLLER’in Ankara’da evrakının yakıldığı ve gömüldüğü yer her nasılsa bulunmuş ve evrakın yanmış ve yanmamış kısımları incelemeye alınmış. Tansu ÇİLLER, bu kadar zaman sonra neden evrakını yakar? Çünkü Ergenekon operasyonları başlayana kadar bunlar “DOKUNULMAZLAR” listesindeydi. Ülkedeki dokunulmazlık listesinin ne kadar geniş olduğu malum… En geniş liste ise hukuktan değil, güçten kaynaklanan dokunulmazlıklardı. Tansu ÇİLLER veya başkaları evrakını yakmaya başladığına göre, Ergenekon davası ve operasyonları çok ciddi bir safhaya ulaştı ve de doğru istikamette yol alıyor.

 

            Bundan sonra Ergenekon operasyonları daha bir şenlikli olacak… Eski politikacılar, basın mensupları, yargı mensupları ve işadamları… Savcı ZEKERİYA ÖZ’ü takip etmeye devam edin…

Yangında İlk Unutulacak Yazı

YANGINDA İLK UNUTULACAK YAZI

Çatık kaşlı bir suretin fotoğrafı. Hepsi hepsi bu mu yaşadığın? Sabahın altısına en uygun cümle bu mu?
Neler hatırlanacak senden? Seni neler hatırlatacak başkalarına? Sen demek, ne demek?
"Çok sigara içer, çok acır, çok sever, çok susardı. Bu dünyaya fazlaydı." Oldu mu bu?
Yırt bu fotoğrafı… Senden bu da kalmasın.

En çok yaptığı şey acımaktı… kendine ve herkese. Bütün kötü yanlarına ve zaafına da katlanırdı onların. Tahammül eder, sabreder ve acırdı.
En iyi bildiği şeyse sevmek. Uğrun uğrun sevmek. Uğruna feda olmak sevdiğinin, sevdiği buna değmese de. Sen seviyorsun ya onu, o buna lâyık olmasa da ne gam. Aşk ki pazarlıksızdır, bedel ister, mükâfat vermez. Sevilenin liyakatini boş ver, sen onu sevmeye lâyık mısın bakalım?
Aşk kendini silmek demek değil miydi?
Yırt bu fotoğrafı.. unut.

Ne kalacak senden? Bir zamanlar var olduğunun belgesi ne? Nedir seni kayda değer kılan?
Bu yağmur herkesin üzerinden geçti. Ama kimse ıslanmadı senin kadar.
Bu yağmur dinecek bir gün, gök açılacak. Bu belâ-boran sona erecek. Bir miş'li geçmiş olacak bütün yaşadıkların. En çok özlediklerinden, en çok özlendiğin anlardan eser bile kalmayacak.
Yağmurun kaderi bu; iner ve diner.

Senden ne kalacak geriye, benden, bizden? Bir efsane olunca, yalana bulaşınca yaşadıklarımız.
Bu hayatın alt yazısına en uygun cümlen hangisi? Çiz üstünü bu cümlenin!… Yırt bu fotoğrafı!…
Nasılsa unutulacak!…

YENİLMİŞ BİR BEDENDE YENİLMEMİŞ BİR BİLİNÇ: MAVİ

Uçsuz bucaksız dalgalanan bembeyaz yelkenlere maşuk olmuş denizin ve uçurtmalar uçurur gibi her başımızı kaldırdığımızda hafifleten göğün mavisini alıp götürdüler bir gün ansızın. Her yanımızın kararmaya başladığı bir mutsuz bilincin sonrasında bir rivayet dolaşıyor işte, idamına dair mavinin. Sadece bir rivayet olmalı… Yoksa kim nerede görmüş ki mavinin nefessiz kaldığını?

          Mavinin uzun bir zamandır sökülüp alındığından beri, biz şimdi ilk susmayı öğrendik, sonrasında ise susturmayı… Ölümcül bir sessizliği gömdük, suskunluğa gömüldük her gün.  En diri sözcükleri musalla taşında yüreğimize kefenledik.

          Her bir zavallılığın küstahlaşan ilmiğinde, gökyüzü kana bulanarak bekliyor artık. Ama zannetme sakın mavinin yasında gözlerimiz kana çalıyor… Bazılarımız bir umut yitimi yaşarken, işte birbirimizin cellâdı oluverdik, yaşamımız bağlıyken mavinin bilinciyle birbirine.

          Kafa derimizi yüzmeden bilincimizi yüzmeye geldiklerini kim nereden bilecekti? Nereden bilecektik görünüşte bizden biri gibi olup, bedenimizden öte ruhumuzdan başlayarak bizi yanmış odun gibi yeşilinden koparacaklarını?     

          Yenilmiş bir bedende yenilmemiş bir bilincin dem olmuş kıvamında bir varlıkta yer alan iki ayrı duruşun diyalektiği gibidir bazen yaşam… İnsanın var oluş durumuyla ilgili yaşamsal/kimliksel bir problemi gösteren bir ifadedir yenilmiş bir bedende yenilmemiş bir bilincin dem oluşu. 

           Sadece bedenin özgür kaldığı bu İçinde yaşadığımız çağın koşullarında, siyasette, iktisatta, toplumsal, bireysel ve kurumsal ilişkilerde, pratik dünyanın biteviye kolaylaştıran her tülü gelişimine rağmen, insanın yüz yüze geldiği veya içine sürüklendiği çıkmaz durumun paradoksal portresidir bilincin esareti.

          Dolayısıyla, YENİLMİŞ BİR BEDENDE YENİLMEMİŞ BİR BİLİNÇ,  insan varlığının, bugün içinde bulunduğu çıkmaz durumunun, beden ve ruh bütününde insanın asıl meselesi olduğunu gören bir bilinci dile getirmektedir. Bu idrak durumu, insana, insanın çağımızdaki var oluş durumuyla ilgili hakikatlerinin keşfini yapmayı yüklemekte ve ona bedensel bir değer atfetmenin ötesinde bir yer biçmektedir.
      Hayaller, ütopyalar ve kocaman bir dünya karşısında Nietzsche: “Seni övdükleri sürece şuna her zaman inan ki, henüz kendi yolunda değil, başkalarının yolundasın.” der. Bedenlerimizin biteviye şiştiği, semirdiği anlarda, ruhun bilinci öyle cılız, öyle aç kaldı ki, kendimizi yeniden saf kimliğe döndürecek kelama dimağımız yabancı kaldı.
     Her şeye rağmen, özgün varlığını ve yenilgisini tanımaya ve anlamaya çalışan, bu çaba içinde sahip olduğu bütün hasletlerini de ortaya koyan, dörtnala koşan atlar gibi yorgunluğu unutan, çalıştıkça hafifleyen, en güzel söz için yeni bir dil üreten, erdem,  irade ve cesaretle, azim ve inatla çırpınırken kendini baştan dönüştüren, bir daussıla idealinde cennetini düşlerken kaybettiği mavisini, sesini, sözünü, nazarını, manzarasını yeniden üreten, cüz-i iradesiyle külli iradeye ram olmuş bir bilincin sahipleriyiz esasında bizler. Beni dönüştürerek, benlik olup bilince erdiğimizde, dünyanın ötelere açılan penceresinden cennetin saf insanını göreceğiz elbette.  

           Üzerinde yeşerip doğrulduğumuz toprak, mavisini iliklerimize kadar kuşandığımız gökyüzü, yüreklerimizden tutup kaldırırken, yenilmemiş bir bilincin sahipleri şehrin betonlaşmış yozlaşmışlığında, binalar arasından sızan cennetin mavisinde, tuba ağaçlarını yeşertirdi. Her bir yağmur damlası cennete düşen ilk damla gibi bereketliydi, candı, canandı bize… Maviye savrulan her bir kılıç kendi kendini köreltirdi bir ermişin fırtınalar öncesi sessizliğinde.

          Hani, kuru, bayağı ve pazarlıklı akıl ehli, mavinin özgürlüğünde, varlığın ve yokluğun sahibine açılan sonsuzluk kapılarında yeniden hayat bulur, aşk ehline dönüşürdü ya ince bir çizgide. 

          İşte bu yüzden, farkında olan, farkındalığı olan bir bilinç halindeysen, haydi gir sen de safların arasındaki boşluklara ve dokun özgürlüğün, cesaretin, aşkın, aşkınlığın, sorumluluğun söcüklerine…

          Albenisini iliklerine kadar hissettiğin yaşamın hayali ve gerçeği olan mavisi karşısında, simsiyah bir yüze ve kararmış bir umuda dönmesin artık varlık bilincin. 

         Hatıla bir geçmişini! Mangalda kül bırakmıyorduk ya hiç birimiz. Bazılarımız ekranlarda, bazılarımız kurulduğu köşelerinde, bazılarımız da meydanlarda benden başkası tufan derken, şimdilerde mavsini yitirmiş yaşayanların korkaklığı ve amaçsızlığı sayesinde, rüyası olmayan uykular, hayali tükenen yaşamlar, mavisi olmayan özgürlükler, suyu kuruyan nehirler, ardından gökkuşağı çıkmayan yağmurlar, bülbülü ötmeyen güller, yıldızı parlamayan geceler, bireyi olmayan kalabalıklar, sevgisi kalmayan evlilikler, adaleti inandırmayan iktidarlar, vicdanı tükenmiş kalpler, ahlakı kuşanmayan isyanlar, salih olmayan ameller, zikri anmayan gönüller ve ruhunun mavisini kaybetmiş bedenler, homurdanan devler gibi neşvünema buldu iklimlerimizde.

         Bütün düz çizgilerin, eğikleşerek kavis çizmeye başladığında ürperdik ilkin. Önce dışımız değişti ve görünüşte başkası olduk, eğreti ve şuh sözler takındık dilimize. Sonra yetmedi, gün geldi ve içimize de bir maske taktık. Hemen temizledik içimizde bizi rahatsız eden dertlenmeleri. Yerimizi sağlam kılmak için Nabza göre şerbet dedik. En acıyan yanlarımızı kesip attık, kalmadı hatıraları bile. Yenidünya düzeni dedik ve hemen ayak uydurduk değişen dünyayla içimizi dışımızı da değiştirmeye. Bu hızın kalbimizi karattığını, başımızı döndürdüğünü fark edemedik bile. Eski dostları sildik birer birer defterden. Suya sabuna dokunmayan, içimizi okşayan yeni yeni arkadaşlar bulduk kendimize. Zenginleştikçe fakirden, fakirlikten kaçtık, diplomalarımız arttıkça ariflerden koptuk, boynu bükük, eğik ve her an her şeyi kabule yakın oldukça mavimizi yitirdik. Mavinin ölümü bizim ölümümüz oldu ya sonunda.

          Maviyi okşayıp gelen ışık iliklerimize kadar ışıldıyorken, bizler şimdilerde hayatın hangi yakasında koşuyoruz? Kalabalıklar içinde özne olan insanı görmeden yaşayarak, yaşadığımız hayatın mahkemesinden ve şahitliğinden kurtulacağımızı sanıyorsak en büyük yanılgı içinde olduğumuzu bilmeliyiz. İnsandan daha doğrusu mavisini yitiren insandan kaçmak ya da görmezden gelmek bize hiçbir şeref katmayacaktır. Karanlık, boş, soğuk, renksiz, duygusuz, mavisiz yaşamak adı konulmamış bir esaretin ta kendisidir esasen…

          Okunduğunda acısını, hüznünü, sevincini ta yüreğinde hissettiren canlı, kanlı, nefesi nefesimizde, ayak sesleri hemen dibimizde, bakışları beynimizin en kör noktasını titreten, ezelden var olan bir öykü yazacağız her birimiz.  

         Eski dünyaya, yeni dünyaya, acıyan, yalnızlaşan, kimsesiz kalan, üşüyen ruhlara kurban kulluğunda yalak olsun diye avuçlarımızda biriktirdiğimiz bütün dualarımızı emanet vereceğiz… Kerbela yangınında ıslanan yanakların beninde, ölüm doğuran esmer gökyüzüne, mavinin yeni bir isyanını kuşanan saf özgürlüğü süreceğiz.

           Rüzgâr esince eteklerini açarak, ahdi en taze olan yağmura kucak açan topraklar gibi, gökyüzünün saflaşmış en taze mavisini, gözbebeklerimizde yeni bir uyanışın sabahı olarak kendimize doğuracağız. Yenilmiş bedenin dumanları henüz tüterken, yepyeni bir Büşra’da Azra olan Meryem temizliğinde yenilmemiş bir bilinçle sabahın aydınlığını, göğün cennet mavisini bedenimize ruh yapacağız ve kıracağız bilincin konulduğu tüm musalla taşlarını… 

       Nihayetinde yenilmiş bir bedene sahip olsa da, mavinin ülküsünde bilincini diri tutmayı başarmış erdem sahibi bilgeler kendini yeniden üretecektir… 

GELİNCİK

GELİNCİK

Ve sen şimdi gelincik, beni burada bırak,
Bu ırmağın içinde, yüzüm ölüme dönük..
Değil mi ki seninle, ruhunu çatlatarak,
Nice efsanelerin yıkıldığını gördük.

Ve sen şimdi gelincik, bakışlarını topla,
Saçların öyle kalsın..gözlerin dipsiz hüzün.
Sağlaması tutmuyor hiçbir kutsal kitapla,
Yanan gençliğimizin, dağılan ömrümüzün…

Ve sen şimdi gelincik, kefenden duvağını,
Bekâreti çürümüş sandığına iliştir.
Son bir veda uğruna kımıldat dudağını,
Artık perdeler inmiş..ve kıyamet gelmiştir…

Ömer Karayılan

KENAR MAHALLEDEN SESLER

KENAR MAHALLEDEN SESLER

Eyvallah be gözüm, sen de git. Al ufak tefek ellerini, mini minnacık burnunu ve parmaklarını, yani bütün ayrıntılarını..neyin varsa…Hatta asıl ana mevzuyu, yani gözlerini… Gözlerini yani, aklımı başıma dar eden, canevimin başköşe konuğu. Yani gözlerini, yani uğruna ömrümü hapislere ayarladığım..gözlerini yani, ölmecesine tutunduğum… asıl mevzu yani… Onları da al.

Zaten başından beri senin değil miydi, ben de benim sanmıştım.

Yahu bizim seninle bir tarihimiz vardı be! Öyle uyduruktan, ağaç gövdesine eziyet, çakı resitali hurufattan ibaret değil. Hakiki bir tarihimiz vardı bizim, iki kişilik ve evrensel. Gerçi bu noktada üçüncülere söz düşmez ama, aşkımızın neticede toplumda bir yeri vardı. Yani simitçiler, sahlepçiler, kafeler, sinemalar… Bereketli bir şeydi beraberliğimiz. Şimdi hepsi öksüz ve mahzun kalacak. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ama, diğer insanları da düşünmek lazım.

Hâlbuki biz seninle adamakıllı bir hayat emek vermiştik. Öyle balmumundan değil, alın terinden bir heykeldi ellerimizin arasındaki. Bir yola beraber koyulmuştuk, geceyi koyultan ne varsa ağartacaktık, bu yola baş koymuştuk… Koy gitsin ha!

Oysa benim yalın yalnızlığıma ne kalabalık bir kadroyla gelmiştin..her yanağında birer gamze, her gamzede başka güzellik… Ablalar, enişteler, müstakbel kayınpeder-valdeler…. Hepsinin hayatlarının incir çekirdeğine ziyan ayrıntıları… Seninle birlikte doluşmuştu hayatıma. Sevdiğin ve sevmediğin şeyleri de katarak hesaba, çeki düzen veriyordum kendime. Kahvelerden, erkek meclislerinden, okey partilerinden çekip almıştım kendimi-oralarda iğretiydim zaten- senin kalabalık ve karmaşık dekorunda yer bulmuştum kendime. Orhan Veliler, Cemal Süreyalar, Hayyamlar karışmaya başlamıştı cümlelerimin arasına. Hatırlasana, iki bakkal defteri dolusu şiir de yazmıştım sana. Ben yazarken ağlardım, okurken gülerdin sen. Çocukça bulurdun her şeyimi. Esasında sevmenin çocuksu yanını sevdiğimi anlamıyordun.

İçimdeki çocuğa güneş göstermekti seni sevmek, parka çıkarmak, salıncağa bindirmekti sana bakmak..anlayamadın.

Rutubetli inşaatlarda geçmiş bir çocukluğu sana uyarlamak kolay olmuyordu. Babam inşaatlara götürürdü ellerimden tutup..nasırlıydı elleri. Çok geçmeden benim ellerim de onunkilere benzedi. Hayatımda ellerinden yumuşak bir şeye dokunmamıştım ki…

Lafı daha fazla döndüremiyorum, sen anla…

Şimdi işsizsem ne olmuş yani. Bir ben miyim hem. Elbet sıra kendi evimizin inşasına da gelecekti. Ne olmuş zengin bir kısmetin çıktıysa. Ne olmuş evi, arabası, dolgun maaşı varsa. Bizim de paha biçilmez, paraya tahvil edilemez, dopdolgun bir kalbimiz yok muydu?

Eyvallah gözüm, git. Savur saçlarını sonbahar rüzgârına. Bir yaprak ağaçtan düşsün, bir yaprak takvimden. Eyvallah gözüm durma. Yapacak işim var benim, daha kederli şarkılar dinleyeceğim. Sonra gidip bakkaldan bir defter daha alacağım.. güle güle…

GÜNLÜK (11 NİSAN 2009)

            Hürriyet gazetesinden iki hadise bir haber…

 Annesiyle kavga ettikten sonra İstanbul'daki evinden kaçarak Bursa'ya geldiği öne sürülen 16 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz ettiği ve erkeklere pazarladığı iddia edilen 7 kişi yakalandı. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11412530.asp?gid=229)  

*

 Antalya'nın Alanya ilçesinde yaşları 13-17 arasında değişen 4 kızı kendilerine aşık edip ardından uyuşturucu maddeye alıştırarak genelevlere pazarlamak istediği iddia edilen 25 yaşındaki Yetiş Uludağ, 32 yaşındaki Yılmaz Köse ile 28 yaşındaki Lütfullah Çalıkuşu, insan ticareti ve fuhuşa aracılık etmek suçlarıyla tutuklandı. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11412530.asp?gid=229)  

            Bu tür suçları işleyenlere verilmesi gereken ceza ne olmalıdır? Cevap şıkları aşağıda verilmiştir. Herkes öfkesini dindirecek şıkkı işaretlesin.

 

a-Kafaları taşla ezilmelidir.

b-Diri diri derileri yüzülmelidir.

c-Ayaklarından asıp, ölene kadar beklenmelidir.

d-Cımbızla etleri küçük parçalar halinde koparılarak kemiklerinden ayrılmalıdır.

e-Tenasül uzvu kesilmeli kızartılmalı ve kendine yedirilmelidir.

f-Mağdur kızların ailelerine teslim edilmelidir.

g-Falakaya yatırılıp, bir daha ayaklarını kullanamayacak hale gelinceye kadar dayak atılmalıdır.

h-Kafalarına ve bedenlerine seksen şarjör mermi sıkılmalıdır.

 

            Pekala bu suçları işleyenlere Türkiye’de ne ceza verilmektedir. Hapis cezası… Hapis cezasının ne kadar olduğunun bir önemi var mı? Cezaevinde bedava bir hayat yaşattığın kişiye ceza mı vermiş olursun?

İslam hukukundan fellik fellik kaçanların akıbeti sadece ahirette değil bu dünyada da “cehennem”dir. Şu hayata bakar mısınız, cehennemden ne farkı var? İslam ahlakından uzaklaşmak, kızları evlerinden kaçırıyor, İslam hukukundan uzaklaşmak ise evden kaçan kızların düşecekleri çukuru kazıyor.

            Hürriyet gazetesi de bu haberi, lanetleyerek veriyor. Bu hadiselerin yolunu altın yaldızla süsleyen gazetenin yaptığı, timsah gözyaşları dökmekten başka ne olabilir ki?

İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI – 3

        Hadaret/Ümran/Medeniyet üretme çabası içinde, kadim geçmişin eski bütün geleneksel yapısından, kadim geleceğin yeni bin yılına, düşüncenin yenilikçi damarlarını keşfederek, yeni bir dalgayla giriyoruz. Bu dalganın tarihi köklerini, tabiri caizse düşünce debisini ortaya çıkarmak için namüsait olan bakış açılarının ve anlamaya dönük tartışma alanlarının daha müsait hale geldiğine ve sorumluluk bilincin yeniden daha faal hale ulaştığına hepimiz şahidiz. Çünkü yeni bin yılı, cesur, özgüven sahibi, bilen, kavrayan, sorgulayan, üreten, İslam’ın dünyaya medeniyet sunan hadarileşmiş yenilikçilerinin bin yılı olacaktır. Müslümanlar yeni bin yıla, Molla Sadra’nın “cevheri hareket devinimi ile”, yani kendini yeniden üreterek, bir nevi “Simurk Anka gibi kendi külünden kendini yeniden ihya ederek” bir medeniyet inşası ile giriyor.

           Medeniyet inşa/ihya etme çabası, mensubiyet bilincini, ardından da mensup olunan medeniyetin/düşünce debisinin dil-düşünce-varlık evrenlerinin sahip olduğu kavramlarla düşünmeyi gerektirir. Düşünsel ve eylemsel üretme çabası içinde oluşan, zihindeki varlıklar olarak yer alan bu kavramlar, dışarıdaki varlıklar/uzuvlar olarak kişinin yaşam biçiminde cisimleşirler ve bir hayat biçimi olarak anlam kazanır. Bu cisimleşme, yani düşüncenin eylemleştirme iddiası olan insan için aidiyet duygusunu, mensubiyet bilincini kuvvetlendirir.       

        Bir yere ait olduklarını bilip, aklıselimle idrak edenler bu aidiyet alanının kendilerine sundukları tasavvurlarla kendilerini anlayıp, dünyayı anlamlandırmaya ve nihayetinde anlamlı kılmaya çalışırlar. Anlamlandırma çabası anlam vermeyle başlar. Bu anlam bulma ve anlamlandırma faaliyeti ekonomi ve siyasette kullanılan bir terimle kazan kazan politikasına dönüşür. İnsanlar, anlam buldukça etrafını daha da anlamlandırır; etrafını anlamlandırdıkça daha da anlam kazanırlar.  

            Örneğin daha önce İslam’la tanışıklığı olmayan Anadolu toprağıyla ilişkiye geçen insanlar, mensubiyetlerini, mensup olunan düşünsel ve eylemsel yönlerini ön plana çıkarmış, bu çerçevede bu toprakları anlamlandırmış ve nihayetinde bu toprakların İslamlaşmasını başarmıştır. Hem mensup olduğu düşünce inşasına değer katmış hem de kendileri bu artan değer kazandırma çabasıyla daha da değer kazanmışlardır. Yani kazandırırken aynı zamanda kazanmışlardır da.   

         Başka önemli olan bir konu da şudur: Sorular ve sorunlar, içerisinde yaşanılan zamanla, coğrafyaya; o zaman ve coğrafyanın problemlerine göre değişir.     

           İnsan bu problemleri çözebildiği oranda hayatı anlamlı kılıp, değer/medeniyet üretmeye devam eder. Sorunlara/sorulara pratik çözümler bularak değer üretmeye devam ettikçe saadeti/refahı ve liderliği/önderliği yanı başında hazır bulur. Bu problemler çözülmezse içten içe bir kriz dönemi başlar. Kurulma, gelişme, yükselme dönemlerini, duraklama ve arkasından çöküş süreci takip eder. Ve bunun sonucunda problemin kaynağını anlamak da bir o kadar zaman kaybettirir. Hele birde yanlış teşhis konulmuşsa basit bir hastalık kangrene dönüşür. Ve suçu hep ötekine atarak sorumluluğun ağırlığından kurtulmaya çalışır. Yakın zamana kadar Müslüman zihninin yaptığı da aynen böyle olmuştur.  

           Bunun sonucunda sahip olduğunuz değerlerle yaşadığınız an arasındaki mesafe gittikçe açılır. Ve artık ne çevresini anlayan ne de çevre tarafından anlaşılan olunuverir. Maddi ve manevi zihin bütünlük kaybedilir. Şizofrene benzer bir hal yaşanır. Ve yaşadığınız dönemin problemlerine çözüm bulamadığınızdan dolayı gerçeklik dışında kalırsınız.  

           Zihninizde var olan değerlerle gerçeklik uygun düşmeyince dinî-siyasî-iktisadî-sosyal bunalımlar başlar. Karşınızda bütün güçleriyle ve ihtişamıyla yeni nesneler ve sizi hazırlıksız yakalayan yeni fikirler vardır.

          Bunları tanımak için zihninizde uygun tasavvurlar (kavramlar), tasdikler (yargılar) ve sözcükler (lafızlar) yoktur. Çünkü kullanılan tasavvur, tasdik ve lafızlar bilgiyle beraber artar. Bilgiye dair geç kalmışlık zihnî faaliyetleri dondurur, özgüveni darmadağın eder. Nazar yok olur. Nazarı olmayanın kendisini yerleştireceği, anlam bulup anlam katacağı kendisine ait bir manzarası olmaz.   

           Kendi manzarası olmayanlar, başkalarının manzarasında yaşamayı -istemeden de olsa- kabul ederler. Hiç istemedikleri ve de ret ettikleri nazarları, düşünsel ve eylemsel kavramları bir sarhoşluk halinde yaşamaya başlarlar. İşte işin, medeniyet üretememenin en acı yanı da budur: sözde inkâr ettiklerini yaşamda iman etmek... Bu kabulün üzerini örtseler de bu kabul onları doğrudan etkileyendir.

           Tarihin verdiği randevuya sadık kalan, randevunun varlığını yakinen bilen ve bu randevunun gereklerini yerine getiren insan, geçmişi ve anı arasında meydana gelecek çatlamaya engel olabilir. Aksi takdirde oluşacak çatlak gittikçe büyür, geçmiş ve an arasındaki mesafe uzar. Bu uzaklık sadece bireyi değil tüm toplumu, toplumu oluşturan kavramları, nazarları, cemiyetler arası bütün medeniyet ilişkilerini de zora sokar.           

             Bunun tabiî sonucu olarak anı/yaşanılan zamanı ve mekânı yakalamak için başka bir medeniyete ait olan ödünç kavramlarla düşünmeye ve o medeniyete ait olan yaşam biçimiyle hayatınızı düzenlemeye başlarsınız. İşte bu andan itibaren mağlup psikolojisiyle hareket eden bu medeniyetin mensupları için tarihte tatil dönemi başlar.        

             İşte bu trajediye düşmek istemeyen kadim geçmişin sahipleri, yeni bir zihin inşasıyla hiç durmadan çalışıp kendi kavram debisiyle yeni bir medeniyet oluşturmanın tatlı telaşı içindedir. Unutmayalım ki, kadim gündüzlerin sahibi, yaşanılan karanlık geceleri uykusuz geçiren erdem sahibi zihinlerin doğurduğu erdemleşmiş eylemlere ulaşanların olacaktır.

FETHULLAH HOCA HAREKETİ -2-

                        KULLANDIĞI DİLİN ÇAPI VE DERİNLİĞİ

 

            Dil bahsi, varlık, hayat ve fikir bahislerinin merkezinde yer alır. Üç bahis dilin çerçevesini oluştururken (sınırlarını teşkil ederken) aynı zamanda dil bu üç bahsin muhtevasını ve keza sınırlarını tayin eder. Yumurta-tavuk problemi gibi görünen bu durum, aslında kainattaki her hadise gibi bir iklime (fizik bilimindeki “uzay” mefhumuna) ihtiyaç duyulduğunu gösterir. Burada işaret ettiğimiz çerçevelenme, (dilin merkezde ve diğerlerinin muhitte bulunması) hangi konuyu gündeme aldığımız ile ilgili olarak ontolojik değil epistemolojik mahiyet arzeder. Başka bir ifadeyle dil yerine hayat bahsini gündeme almış olsak, bu defada muhitte varlık, dil ve fikir bahisleri yer alır. Ontolojinin epistemolojiden ayrılmazlığının garip görüntülerinden biridir bu…

            Kültürel bir hareketi değerlendirmek için lüzumundan fazla fikri derinliğe inmeksizin konuya devam etmek gerekirse; dil meselesi herhangi bir hareketin (mahiyetinin siyasi, içtimai, harsi olması fark etmez) en önemli vasıtalarından biridir. Vasıta mefhumunu hususiyetle kullandığımızı belirtelim. Dil, nihai tecrit noktasında vasıtadır ama muhtemelen vasıta ile esasın bu kadar birbirine yaklaştığı ve birbirinden tefrik etmenin bu kadar zorlaştığı ve birbirine bu kadar nüfuz etmiş başka bahis yoktur. Dil, vasıta olmasına vasıtadır ama sanki hedefin kendisiymiş gibi de bir özelliği vardır.

 

*

 

            Fikri, siyasi veya kültürel hareketlerin tespit edecekleri ilk strateji, dildir. Dil, hayatın hangi alanlarına girileceğini, hayatın ne kadarı ile ilgilenileceğini, hangi insan topluluklarına hitap edileceğini, hangi konuların mesele edinileceğini, bir gurup insana veya ülkenin tamamına veya tüm dünyaya hitap edilip edilmeyeceğini, insanların hangi problemlerini çözmeye talip ve namzet olunduğunu, kısaca hayatı nasıl üreteceğini ve yaşayacağını tayin eder. Hedef kitlesi olarak tüm insanlığı seçen bir hareketin, dünya çapında bir dile sahip olması gerektiği açıktır. Bunun gibi tüm ülkeye hitap etmeyi düşünen bir hareketin, o ülkede yaşayan tüm ideolojik, kültürel, siyasi ve içtimai guruplara hitap edecek kadar zengin ve hacimli bir dile sahip olması gerekmektedir. Mesela, kullanılan dilin havzası, sadece Müslümanların meseleleri ile ilgileniyorsa, o hareket ya ülkede yaşayan tüm insanları Müslümanlaştırmak zorundadır veya ülkeye talip değil de azınlık olarak yaşamak arzusundadır. Ülkeye (devlete) talip olmak, iktidarı (kurucu iktidar da dahil) elde ettiğinde Müslüman olmayan unsurların da problemlerini çözmek ve onlara “yaşanabilir” ve hatta “yaşanmaya değer” bir hayat teklif etmek mecburiyetindedir. Onların problemleriyle ilgilenmemek, onları yok saymaya ve dolayısıyla yok etmeye yönelmektir.

            Türkiye’de dil problemi kangrenleşmiştir. Hiçbir siyasi cereyan tüm ülkeye hitap edecek bir dili oluşturamamıştır. İslami cemaatlerin kullandıkları dilin, “cemaat dili” (örgüt dili) olduğunu tespit ederken aslında ülkedeki tüm siyasi cereyanların da bu çapsızlıkta bir dil kullandığını söylemek gerekiyor. Mesela laiklerin, Kemalistlerin kullandıkları dil, o kadar çapsız, seviyesiz ve küçük ki, kendileri dışındakilerin problemleriyle ilgilenmek bir tarafa onları “insan” yerine bile koymadıkları hafızalardadır. Ülkenin neden gelişmediği ve dünyaya hitap edemediği de böylece anlaşılmaktadır. Ülkede (Kemalist rejimde), kendi insanlarının tamamına hitap edecek çapta bir dil üretilememiştir ki, ülke dünyaya hitap edebilsin ve dünyaya bir şeyler teklif edebilsin.

            Ülkedeki dil zafiyeti ve bundan kaynaklanan üslup zafiyeti tüm siyasi guruplara hakim olduğu için birbirini tetiklememekte, tahrik etmemekte, gelişmesine katkı sağlamamaktadır. Aksine birbirini geriletici ve daraltıcı bir etki gerçekleştirmektedir. Bu durum tam bir vakum etkisi yapmakta ve girdap mütemadiyen güçlenmektedir.

 

*

 

            Bir hareketin kullandığı dil, o hareketin ufkudur ve gelişme ve büyümesinin sınırıdır. Hakikaten kullanılan dil, hangi insan topluluklarına, kesimlerine, sınıflarına, eğitim seviyesine, gelir seviyesine ve hayat tarzına yönelikse ancak o alanlarda (insan topluluklarında) gelişme, alan bulma, hayatı üretme imkanı var demektir. Hitap edilmeyen gelir seviyesi veya eğitim seviyesi asla hayat dairenize girmeyecektir. Bu konunun en tipik misali, komünizmdir. Tabiatı gereği zenginlere hitap etmeyen komünizmin, zenginlerden taraftar bulması veya onlarla münasebet tesisi kabil değildir. Başka bir misali kavmiyetçiliktir. Kavmiyetçi bir dil kullanan fikri veya siyasi hareket, kendi kavminin dışındaki insan kütlelerine hitap edemeyecek ve onların hayatına nüfuz edemeyecektir. Bu net misallerin dışında da hayatın birçok alanı hitap dışında bırakılabilmektedir. Hatta bir hareket bazı mizaç hususiyetlerini reddeden bir dil kullanmaktadır. Bir mizaç hususiyetini reddeden dil, o mizaç hususiyetine sahip insanlar tarafından asla kabul görmemektedir.

 

*

 

            Bir hareketin kullandığı dilin genişliği, hitap edeceği insan kitlesi ile ilgilidir. Dilin seviyesi (derinliği) ise, hitap edeceği insanların şuur, akıl, zeka ve idrak derinliği ile alakalıdır. Orta seviyede zekaya sahip insanların kullandığı dilin hitap kitlesi büyük olabilir ama asla yüksek zekalı veya deha sahibi insanlara hitap edilmesi mümkün olmaz. Orta seviyede zeka ve akıl sahibi insanlardan ne kadar büyük bir çoğunluk elde edilirse edilsin, güçlü olmak kabil değildir. Gücün sayıda olduğu tarih dilimleri eskide kalmıştır. Mesele, bir hareketin istihdam ettiği zeka ve akıl yekununun ne olduğudur. Zaten bu sebepledir ki, bir dünya görüşü mutlaka dehalar tarafından izah edilmelidir. Dehaların ifade etmediği bir dünya görüşünün münevver sınıfını oluşturamayacağı malumdur.

            Türkiye’deki dil meselesinin ikinci boyutu, dilin seviyesidir. Ülkede ya popülist bir dil kullanılmakta ve hiçbir fikir, ilim ve sanat üretimini gerçekleştirmenin altyapısına sahip olamamakta veya seçkinci bir dil kullanılmakta ve halka hitap edilememekte ve hatta halk umursanmamaktadır. Her iki dil de birbirinden vahimdir. Oysa fikir dili ile halk dilinin harmanlanması ve her iki istikamete hitap edebilmeyi birer boyut olarak bünyesinde taşıması şarttır.

 

*

 

            Hayat önce dilde üretilir. Dolayısıyla önce dil üretilir. Herhangi bir alanın dilini ve fikrini üretemeyenler, o alanda hayatı üretemezler. Bir alanda hayatı üretemeyenler, o alanda hayatı üretenlerin mahkumu (kölesi) olurlar. Bu kölelik, anlaşılması en zor olan köleliktir ve insanlar köleleştiklerini dahi fark etmezler. Önce hayattan başlayanlar ve sonra dil oluşturmaya çalışanlar, hayatın gailesi içinde fahişelik yapmak zorunda kalmış bir kadının, fahişe olduktan sonra ahlaki kurallar edinmeye çalışmasına benzer. Elde edebileceğinin en fazlası ise “prensipli fahişe” olmaktır. Bu misalin ağır kaçtığı ve hayatın her zaman insanlara bir konu hakkında uzun tetkik ve tefekkür imkanı sunmayacağı malumumuzdur. Misal, mecazi manadadır ve meselenin ehemmiyetine binaendir.

            Önce hayatın içine dalan ve “kervan yolda dizilir” vecizesini düstur edinen hareketler, hayatta ne kadar yer kaplıyorlarsa o kadarlık bir dil oluşturabiliyorlar. Bir müddet sonra hayatta işgal ettikleri yer (alan) sabitleniyor ve tabiatıyla dilleri de sabitleniyor. Artık cemaat diline mahkumdurlar ve o hacimden dışarı çıkma imkanını kaybetmişlerdir. Hayatı dil ve fikre öncelemek, dilsiz ve fikirsiz hayatın içine dalmaktır ki, içine dalınan hayat mutlaka başka dil ve fikirler tarafından üretilmiş, tarif edilmiş, tanzim edilmiş, anlamlandırılmış ve istikametlendirilmiştir. Bu durumda başka dillere mahkum olmak kaçınılmazdır. Yeni bir dil oluşturmak mümkün değildir ve eğer buna teşebbüs edilirse ancak bir “lehçe” oluşturulabilir. 

 

*

 

            Her dünya görüşünün farklı bir dilinin bulunduğu (bulunması gerektiği) açıktır. Müstakil bir dünya görüşü olmanın ilk şartı da zaten budur. Kendi dilini oluşturamayan fikri veya felsefi cereyanların “dünya görüşü” olması mümkün değildir. Fikri veya siyasi cereyan olmakla dünya görüşü olmayı birbirine karıştıran bir ülkede bunu izah etmenin zor olduğu malumdur. Birden çok dünya görüşünün siyasi güç dengelerinde birbirlerini ihmal edemeyecek kadar büyük olmaları ihtimalinde (aynen ülkemizde olduğu gibi) birden fazla dilin bulunması ve kullanılması tabidir. Birden fazla sayıda bulunan ve kullanılan dilin tabiliği ve hatta lüzumu anlaşılamamış, bu anlaşılamadığı için de ülkenin sahip olması ve kullanması gereken “müşterek dil” meselesi ciddi manada tartışmaya açılamamıştır. Ülkenin müşterek dile sahip olması lüzumu, farklı dünya görüşlerinin farklı dil kullanma ihtiyacını kabul etmediği (aslında anlamadığı) için ya fark edilememiş veya doğru anlaşılamamıştır.

            Farklı dünya görüşleri ve farklı dillerin bulunması, diyalektik etki doğurmuş ve birbirini imha etmeye yönelmiştir. Oysa müşterek dil, ancak farklı dillerin tabi ve lüzumlu olduğunun anlaşılmasıyla kurulabilir ve kullanılabilirdi. Birbirini ret ve imhaya yönelen farklı diller, kaçınılmaz olarak cemaat (örgüt) diline savrulmuşlardır. Tüm fikri ve siyasi gurupların dilleri cemaat diline savrulduğu için de “müşterek dil”in oluşturulması imkansız hale gelmiştir. Ülkede kullanılan tüm diller, muhtevasında çatışmayı taşıdığı için herhangi bir alanda mutabakat aramak serap görmeye denk bir olağandışılıktır.

 

***

 

            Türkiye’de İslami cemaatlerin yakın zamana kadar kullandığı dil, cemaat (örgüt) diliydi. Cihanşümul beyanları, teklifleri, tenkitleri, ret ve kabulleri olduğu sabit olan İslam’ın, dünyaya hitap edecek dili yirminci yüzyıl boyunca üretilemedi. Cemaat (örgüt) dilinin, hayatın tamamını ihata etmesinin imkansız olduğu gerçeği her nasılsa bir türlü anlaşılamadı. Cemaatin üretebileceği hayatın toplamına (hayat çerçevesinin içine) tüm hayatın ve ülkenin ve hatta dünyanın sığdırılabileceği vehmi uzun süre “gerçek” muamelesi gördü. Cemaat dilinin hayatı, insanı ve dünyayı kavrayamayacağı çünkü bunları ihata edemeyeceği, bu sebeple de ülke ve dünya çapında bir hareketi besleyemeyeceği bir türlü idrak edilemedi. Dünyayı anlamak ve dünyaya hitap etmek bahsi zaten hiç gündeme gelmedi. Bunun anlaşılabilir sebepleri olduğunu düşünmek mümkün olsa da, içinde yaşanılan ülkeye hitap etme mecburiyeti, kullanılan cemaat dilinin zafiyetinin keşfine kafiydi. Olmadı.

 

*

 

            Cemaatlerin birleşmesi gerektiğine dair sayısız tartışmanın yaşandığı ülkemizde, cemaatlerin neden birleşmesi gerektiği noktasında bir türlü tartışma açılamadı. Çünkü herkes cemaatlerin neden birleşmesi gerektiğini biliyordu. İşte bu “biliyor olma hali”, bilinmediğini de örtbas etti ve bilinmediği bilinmeyen bir konu hiçbir zaman tartışma gündemine girmedi. Cemaatlerin birleşmesi gerektiğini söyleyen mevcut cemaatlerin kullandığı örgüt dili birazcık tahlil edilseydi görülecekti ki, tartışılan mesele birleşme değil, ilhak veya iltihaktı. Oysa cemaatlerin tamamına yakını farklı dil kullanıyor (örgüt dili olma müşterek hususiyeti sabit olmak üzere), farklı alanlarda faaliyet gösteriyor, farklı tarz ve üsluba sahip bulunuyor, farklı yaklaşımlar ve usuller kullanıyor, hayatı farklı alanlarda üretiyordu. Demek ki tabi bir işbölümü vardı ve farklı işleri yapanların birleşmesi mümkündü ama ilhak imkansızdı. Birleşme yerine ilhaktan bahsedildiği için de birleşmenin şartlarının oluşturulması sözkonusu bile değildi.

 

*

 

            Müslümanların siyasi hayata doğrudan girdiği 1970’li yıllarda kurulan Milli Nizam Partisi, siyaseti doğrudan ilgi ve faaliyet alanına almamış olan cemaatlerin çatı örgütü olmak gibi bir iddiayı seslendirdi veya seslendirmesi gerekirdi. Zira birçok alanda örgütlenmiş çok sayıdaki cemaat olmasına rağmen siyasi alanda örgütlenmiş bir cemaat yoktu. Boş alan olan siyaset, tüm cemaatlerin muhtariyetini muhafaza ederek bir çatı örgütü halinde birleştirici bir mahiyet taşıyabilirdi. Fakat Müslümanlardaki cemaat (örgüt) dili o kadar yerleşikti ki, MNP ve MSP, örgüt dilinin üstüne çıkıp tüm cemaatlerin çatı örgütü olmak yerine kısa sürede kendisi de cemaatlerden biri haline geliverdi. İslami cemaatlerin birleşme sürecindeki ilk imkan böylece harcandı ve cemaatlere bir cemaat daha eklendi.

 

***

 

            Fethullah Hoca hareketi, cemaat dilinden kurtulmaya teşebbüs etmiş ve bunu da büyük oranda başarmıştır. Cemaat dilinden kurtulma ve daha hacimli bir dil üretme teşebbüsü ülkede bir ilktir. Teşebbüsün ilk olması, sadece İslami cemaatler açısından değil tüm fikri ve siyasi cereyanlar içindir. Türkiye ilk defa cemaatler üstü bir dil ile tanışmaktadır.

            Cemaat dilinin aşılması ilk olduğu için ülke, Fethullah Hoca hareketinin dilini anlamamıştır. Herkes cemaat dili kullandığından dolayı, yeni dile yabancılık çekmektedir. Kendi kullandığı dilin cemaatçi kalıpları ile yeni dili değerlendirmekte ve bu açıdan bakıldığı için de çok sayıda tenkit konusu bulunmaktadır. Cemaatçi dile göre Fethullah Hoca Hareketinin dili, tabi ki yanlıştır. Ne var ki, temelde yanlış olan (veya eksik olan) cemaat dilidir. Yanlış veya eksik olan dil ile başka bir dil muhakemeden geçirildiğinde elde edilecek neticelerin yanlış olacağı unutulmamalıdır.

            Fethullah Hoca hareketinin kısa sürede tüm cemaatlerden daha büyük ve daha güçlü olmasının temel sebebi, cemaat dilinden kurtulmuş olmasıdır. Cemaat dilinin üstüne çıkabilme maharetini gösteren hareket, cemaatlerin büyüme tabi sınırlarını teorik olarak aşmıştır. Teorik alanda aşılmış olanın pratik alanda aşılması sadece zaman ve maharet meselesidir.

            Fethullah Hoca Hareketi, birleşmenin nasıl olacağını göstermiştir. Mesele birleşmek değil, hayatı üretebilmek ve en geniş sınırlarıyla “hayat alanı” oluşturmaktır. Oluşturulan hayat alanı ne kadar geniş ise o kadar fazla insanı kendi çerçevenize (hayatınıza) taşıyabilirsiniz. Küçük bir hayat alanı üretmişseniz, o hayat alanının alacağından fazla insanı kendi çerçevenize taşıyamazsınız. Taşımak isterseniz (hep bu arzu olmuştur) bir müddet sonra alan şişmeye başlar ve patlar. Ülkedeki cemaatlerin biraz büyüdükten sonra bölünmesinin sebebi anlaşılıyor mu?

            Tüm ülkeyi içine alacak kadar hacimli bir hayat alanı oluşturmanın ilk şartı, tüm ülkeye hitap edebilecek ve halkın tamamının problemlerini mesele edinecek bir dil üretmektir. Bu hedef asla cemaat dili ile gerçekleştirilemez.

            Ülkede ilk defa bir hareket, cemaat dilinin üstüne çıkmış ve hatta ülke sınırlarını dahi aşmış ve dünyaya hitap etmeye başlamıştır. Dünyaya hitap edecek bir dil oluşturulduğunda, dünya bu dili benimsemektedir. Dünyaya hitap eden bir dil kullanmaya başlayan hareket, Türkçeyi dünya dili haline getirebilme başarısını göstermiştir.

 

***

 

            Fethullah Hoca Hareketi ile ilgili genel değerlendirmelerimiz, bu hareketin fikri muhtevasının tamamına ve tüm pratiklerine katıldığımız manasına gelmemektedir. Fakat her İslami hareketin, doğru ve yanlış taraflarıyla ürettiği tecrübe mutlaka ilgi alanımızdadır. Keza Fethullah Hoca Hareketinin kullandığı dil ile ilgili bu tespitler, o dilin tarafımızdan tercih edildiğini ve tenkitten azade kılındığını göstermez. Kullanılan dilin çok ciddi problemleri olduğu doğrudur ve tenkit hakkımız baki ve mahfuzdur. Fakat ülkede ilk defa cemaat dilini aşan bir hareket bulunmakta ve devasa bir tecrübe üretmektedir. Oluşturulmaya çalışılan dilin ciddi hataları bulunduğu vakadır. Ne var ki, böyle bir dil ilk defa zuhur ettiği için öncelikle bu dilin anlaşılması gerekiyor. Cemaati aşan bir dilin lüzumu ve anlaşılması, onun tenkidine mukaddemdir. Zira “büyük dil” lüzumu ve böyle bir dilin misali tartışılmadan ve anlaşılmadan yapılacak tenkitler zaten beyhudedir. Lüzum anlaşılmalı ki, doğru aranmalıdır.

            Fethullah Hoca Hareketinin bu teşebbüsü ve başarısı, pratikten mi doğmaktadır yoksa dilin lüzumu pratik öncesi bir idrak ve tefekkür faaliyetine mi denk gelmektedir, doğrusu merak mevzudur. Harekete dışardan bakan birisi olarak bu sorunun cevabını bilmediğim gibi fevkalade merak ettiğimi de itiraf edeyim. Dilin oluşturulması pratiğe mukaddem bir fikri inşa faaliyeti ise Fethullah Hoca yakın tarihin büyük “tefekkür ve tecerrüt ufku” olan insanlardan biridir. Lakin böyle bir payeyi el yordamıyla yaptığımız değerlendirmeler neticesinde dağıtmak, hassasiyetsizlik olsa gerek.

            Kullanılan dilin, otuz yıl kadar önce hareketin ilk yıllarında kullanılan dilden fazlaca farklılaşmadığı müşahedesi dilin itina ile inşa edildiğini göstermektedir. Fakat kısmen de olsa farklılaştığı vakadır. Kısmi farklılaşmalar, hareketin büyümesine paralel olarak yeni hayat alanlarına girmesi ile görünürdeki değişiklik olma ihtimaline sahiptir. Esasında farklılaşma yok ise ve yeni alanlara girildiğinde o alanların ihtiva ettiği unsurlarla zenginleşen bir dilden bahsediyorsak, pratikten önce inşa edilmiş bir dilden bahsediyoruz demektir. Zaten zaman içinde pratikle beslenerek zenginleşmesi tabidir. Doğrusu buna inanmak istiyorum. Ülkede, bu çapta insanların olduğuna ve ufku dünyayı sarmalayan idrak sahiplerinin bulunduğuna inanmak muhteşem bir duygudur.

İSLAM DÜŞÜNCE TARİHİNDE YENİLİK ARAYIŞLARI – 2

İbni Haldun: “Devletler doğarlar, büyürler, ölürler. Ümran da böyledir.” der. İbni Haldun’un sosyolojik bağlamda yaptığı bedevi – hadari ayrımından kültürel anlamda yenilik – gelenek ayrımı çıkarmak mümkündür

Bedevilik “kendi içinde yaşamayı, durağanlığı, var olanı korumayı”gerektirir.  Hadarilik “  şehirleşmeyi, kendi dışına açılmayı, yeni durumla ortaya çıkan sorunları çözmeyi ” gerektirir.

İbni Haldun’a göre her toplum bedavet ve hadaret dönemi yaşar. Medeniyetler tabiri caizse bir “Dağdan şehre inme” hareketidir. Örneğin Araplar güneyden kuzeye göç hareketiyle tarih sahnesine çıkmışlardır. İbni Haldun, İslam’ın yükselişi yerine daha çok “Mudar’ın yükselişi” deyimini kullanır. Yani Hz. Peygamberin kabilesi Adnani Arapları’nın Mudar kolunun Mekke’ye gelmesi ve oradan zamanla tüm ortadoğuya ve Akdeniz civarına yayılmaları hareketi.

Bedavetten hadarete yöneliş uzun bir zaman ve mekânın işlevsel hale getirmesiyle oluyor. Hadarete yöneliş her kavim, her düşünce, her sistem, her devlet, her medeniyet için geçerli olan bir durumdur. Bedavet ve hadaret tartışması birey üzerinden, düşüncenin/nazarın gelişimi açısından, ümran üzerinden yapılabileceği gibi esas itibariyle sosyolojik olarak bir toplumun sahip olduğu yöneliş ve eğilimleri açısından değerlendirilmektedir.

Türk bedaveti ve hadareti bakımından ise artık bedavet ruhu bitmiştir/bitmelidir. Bin yıllık kavimler göçü durmuştur. Şehirlere yerleşilmiş, medeniyetler kurulmuştur. Şimdiki ruh hadaret ruhu olmalıdır/olmak zorundadır. İbni Haldun hadaret ruhunun temelinin alet üretme, ticaret yapma, ilim, kültür ve sanat, alma, satma, üretim, iş bölümü, incelik, kibarlık, kahr ve şehirli insanı özgürleştirme vs. olduğunu söyler. İşte yenilikçiliğin ve gelenekçiliğin sosyolojik kökleri buralara dayandığını söylememiz gerekiyor. Bedavetten gelenekçilik, hadaretten yenilikçilik çıkmıştır. Şimdi bedavet ruhundan hadaret ruhuna geçmek için bütün bir toplumsal yapının, hala bedavet zihniyetinde kalan, her alanda var olan kurumsal/kuramsal anlayışının değişmesi gerekiyor.

                     Özellikle son dönem düşünce eylemlerimize baktığımızda yenilik ve gelenek kelimelerinin kavramsal olarak, anlayış olarak, kökeninde var olan düşünce sistemi olarak hararetli bir şekilde tartışıldığını, ön kabul ve ön reddinin oluştuğunu görüyoruz. Biz de konunun genel diyalektiği açısından anlamaya dönük bir çabanın içindeyiz. Peki, neden “gelenek” ve “yenilik” kelimeleri? Bu soruya cevap aramadan önce şunu belirtmeliyiz ki, gelenekçi – yenilikçi ayrımı genellikle reddedilir ve yokmuş gibi davranılır. Var olan bir tartışmayı oluşturan kavramsal fenomeni/gerçekliği inkâr etmek, inkâr edenin kafasını toprağa gömmesi demek olur ki, bu da yeni bir bedavet anlayışını oluşturur.

                      Düşünce tarihimizde bu konu ile ilgili “ ihya, tecdit, müceddid, ehl-i sünnet, ehl-i bidat, ahbari, usuli” vb. ifadeler kullanılmıştır. Bu kavramların daha çağdaş olmasından, yaşanılan ana hitap eden kavramlarla bir düşünceyi nakşetme çabasından, görünen manzarayı daha net ifade etmemize yardımcı olup nazarımızı oluşturmamızdan dolayıdır ki  “ gelenek ve yenilik” kavramlarıyla düşünce debimizi anlamaya çalışıyoruz.

Bundan dolayı bizi biz eden kavramların yerli yerinde kullanılması ve iyi bir zan ile tartışılması, geleceğin inşası açısında daha isabetli olacaktır. Evet, Bedavet ruhu, durağanlığı, kendi içinde yaşamayı, yeni durumlarla pek karşılaşmadan kendi dünyasında yaşamayı, var olanı muhafazayı gerektiriyor. Hadarileştikçe yeni durumlarla karşılaşıyor, farklı kültür ve medeniyetlerle karşılaşıyor, şehirleşiyorsunuz. Bu durumda da yeni durumlara ayak uydurmak, yaslandığınız dünya görüşünü her yeni zamanda yeniden yorumlamanız gerekiyor. Basit bir karşı çıkışla yaşanılanı sadece inkarla hiç kimse ayaklarını yere sağlam basamayacaktır. Bütün yönleriyle ve alanlarıyla AB ile olan ilşkilerimiz, Amerika, Çin ve yenidünyanın oluşturduğu güç ve düşünsel paradigmalarını çok iyi analiz etmeli ve antitezci olmak yerine bize özgün yeni tez ve sentezler üretmenin gayreti içinde olmalıyız. Çünkü yaşanılan çağın bizim üzerimizde ağır bir emanetin sorumluluğu var. Bunun sıkıntısıyla dertlenen her düşünce ve eylem insanlarına “asım neslinin ve medeniyetinin” mücadelesi verenlere minnettarım.

Eski bedavet ruhunu  devam ettirmek isteyenler, yeni hadarete uyum sağlayamayanlar sadece geleneğe, ders alınmamış eskiye sarılıyorlar. Hadarileştikçe yeni yorumlar geliştirenler, sürekli kendini yenilemeye çalışanlar, böylece tarihin gerisinde kalmamak için Molla Sadra’nın deyimiyle “cevheri hareketi sürdüren” yeni bir dinamik olgu var ve bu olgu bizim varlık sancımızı ve sebebimizi oluşturuyor.

 

FETHULLAH HOCA HAREKETİ -1-

                        HAREKETİN FİKRİ KAYNAKLARI

 

            Fethullah Hoca camiasının geleceğine dair öngörülerde bulunmak için, camianın mensubu olmak veya camia içinde ciddi bir araştırma yapmak veya camia hakkında istihbari bilgilere sahip olmak gereği açıktır. Ne var ki, bu üç ihtimalden hiçbiri de benim şahsımda gerçekleşmiş değildir. Buna rağmen camia hakkında öngörüde bulunmak, yazı tura atmak ciddiyetsizliğinden nasıl kurtarılabilir? Camianın faaliyetlerini kamuoyundan takip eden biri olarak ve özellikle de teorik çerçevede kalarak bazı değerlendirmeler yapmak ve öngörülerde bulunmak çabası, dikkatli bir müşahit için kısmen mümkün olsa gerek. Camiayı bir de dışardan bir gözün değerlendirmesinde ise ayrı bir fayda olacağı açıktır. Tespitlerimizin bu çerçevede kabul edilmesi gerektiğini yazının başında beyan etmeyi uygun gördük.

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili değerlendirmelere geçmeden önce, ülkemizde bulunan herhangi bir cemaat, gurup, cereyan vesaire siyasi, içtimai veya harsi yapıların değerlendirilmesinde takip edeceğimiz konuları öncelikle tespit edelim.

 

*Hareketin fikri kaynakları nedir ve nasıl bir fikri altyapı üretmiştir?

*Hareketin kullandığı dilin çapı ve derinliği nedir?

*Hareketin kendi içindeki münasebet tarzı ve birlikte yaşama kültürü nedir?

*Hareketin örgütlenme anlayışı ve mahareti hangi seviyededir.

*Hayatı kavrayışı ve hayata nüfuzunun derinliği nedir?

*Hayatı inşa edebilmenin fikri kaynaklarına ve tatbiki maharetine sahip midir?

*Hitap kitlesi olarak seçtiği hedef nedir?

*Ufku, cemaat veya ülke veya dünya mıdır?

*İnanç ve fedakarlığın derinliği nedir?

*Heyecan kaynaklarına sahip midir ve kesintisiz heyecan üretebilmekte midir?

*Üst kadro, stratejik düşünebilme maharetine sahip midir?

 

            Bu konuların tamamını bir yazıda tetkik etmek kabil değildir. Bu yazıda birinci konuyu ele almak ve diğerlerinin her birini ayrı yazı konusu olarak tetkik etmek istiyoruz.

 

*Hareketin fikri kaynakları nedir ve nasıl bir fikri altyapı üretmiştir?

 

            Camianın sahip olduğu temel kaynak, İslam’dır. İslam’ı nasıl anladığı ve bugünün dünyasında nasıl tatbik etmek istediği bahsi, ayrı bir tartışmayı gerektirebilir ama temel ve birinci kaynak olarak İslam’ı kabul ettiği aşikardır.

            İslam’ı birinci kaynak olarak kabul etmesi, başka kaynakları kullanmadığı manasına gelmez. Camianın sadece Müslümanlara hitap etmediği dikkate alınırsa, İslam’dan başka kaynaklar da kullandığını kabul etmenin önünde engel kalmaz. İslam’ın dışında başka kaynakları da kabul edip etmemesini tartışmaya açmak mümkün olabilir ama kabul ettiğini tartışmak lüzumsuz görünüyor. Hedef kitlesini tüm dünya olarak seçtiği görülen camianın, Müslüman olmayanlara hitap edebilmek için İslam’ın dışındaki kaynakları da kullanarak bir dil oluşturması garipsenmeli midir? İslam’a uygunluğuna dair teorik tartışmaların yapılabileceği bu nokta, pratik gerçeklik merkezinden bakıldığında normal gibi görünüyor. İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılması, pratik fayda çerçevesinde ve sınırında kaldığı sürece ne kadar tekzip edilebilir? Bu noktanın günümüz dünyasında Müslümanlar için ciddi bir tartışma konusu olduğunu reddetmek kabil değildir. Fakat tüm Müslümanların başka kaynakları da pratikte kullandığı açıktır. Bu konunun teorik tartışması yapılmadan, herhangi bir “hareketi” değerlendirmek ve tenkit etmek sanırım sıhhatli olmasa gerek.

            İslam’dan başka kaynaklardan faydalanmak, özü itibariyle yanlış değildir. Mesela pozitif bilimleri kullanmanın (faydalanmanın) yanlış olduğundan bahsetmek kabil değildir. Burada yanlış olma ihtimali bulunan yaklaşım, kullanma şeklindedir. İslam’ın temel çerçevesine zarar vermeyecek olan malzeme ve vasıtaların kullanılmasında bir beis olmayacağı malumdur. Tehlikenin meydana gelebileceği nokta, kullanılan kaynakların İslam’ın özüne nüfuz edecek veya genel çerçevesini kıracak şekilde kullanılmasıdır. Bu nokta ciddi bir tartışmayı gerektirir.

            İslam’ın dışındaki teorik kaynakları kullanma ihtiyacı, gayrimüslimlere de hitap etme lüzumundan kaynaklandığı noktada fayda temin edebilmektedir. Gayrimüslimlerin anlayacağı dil ve kaynakların kullanılması pratik faydası yüksek bir tarzdır. Fakat farklı teorik kaynakların kullanılma tarzı, İslam’a yol açıcı mahiyet taşımalıdır. Gayrimüslimleri İslam’a taşımayacaksa farklı kaynakların kullanılması ihtimali, İslam’ın bulandırılması gibi neticeler üretebileceğinden ciddi tehlikeler ihtiva eder. Ne var ki, Müslümanlar gayrimüslimleri Müslüman yapmak mecburiyetinde değildir. Gayrimüslimlere yönelik hiçbir cebri uygulama olmayacağı için onlara İslam’ın yolunun açılmasından başka yapılacak bir şey yoktur. Hakikaten yok mudur? Farklı bir açıdan bakıldığında yapılacak bir şeylerin olduğu vakadır ve yapılmasında azami fayda bulunmaktadır. Gayrimüslimlere hitap etmenin ikinci ihtimali, onları, “barış”, “adalet”, “eşitlik” gibi temelde İslam’ın da şiarları olan fakat insan tabiatına uygun bir anlayış ve hayata doğru yönlendirmektir. Her kim hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, temel insani değerlere sahip olmak durumundadır. Bu lüzum, ideolojik gerekliliklerden önce temel insani gerekliliktir.

            İçinde yaşadığımız dönemde, Müslümanların tüm dünyaya hitap edebilme imkanını üretmelidir. Özellikle, adaletin, barışın, muvazenenin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini, tüm dünyaya anlatacak ve gösterecek bir fikri hareket ihtiyacı acil hale gelmiştir. Müslümanların kendi meselelerine yoğunlaştığı bu zamanda, tüm dünyaya hitap edebilmenin anlayışına, tarzına, diline, vasıtalarına ve malzemelerine sahip olmadıkları vakadır. Ve bu vaka, zafiyetin tezahürüdür.

            İslam, kendinin tüm dünyaya tebliğ edilmesini mensuplarından talep eder. Fakat İslam, kendi hükümlerinin gayrimüslimlere tatbik edilmesini mensuplarına men eder. Başka bir ifadeyle, İslam gayrimüslimlere tatbik edilmez. Daha açık ifadesiyle İslam hukuku, Müslüman olmayanlara tatbik edilmez. İslam hakimiyetinde yaşayan gayrimüslimler, zekattan, öşürden, hacdan, namazdan vesaire tüm İslami hükümlerden muaftırlar. Bu hususiyet, İslam’ı totaliter yaklaşımlardan ve faşizan tatbikatlardan korumaktadır.

            İslam, gayrimüslimlere tebliğ edilecek fakat tatbik edilmeyecekse, İslam’ın gayrimüslimlere ayrıca bir teklif demetinin bulunması sözkonusudur. Kur’an-ı Kerim’in “Ey insanlar…” hitabıyla başlayan teklifleri bu çerçevede günümüz dünyasına ve insanına sunulabilmelidir.

 

***

 

            Son birkaç asırdır Müslümanlar dünyaya hiçbir şey teklif etmediler. Özellikle de gayrimüslimlere hiçbir teklifte bulunmadılar. Yani insanlık yekununa bir teklifte bulunma ihtiyacı, kendi problemlerine yoğunlaşmış olmalarından dolayı zuhur etmedi. Oysa Müslümanların dünyaya teklifleri vardı.

            Fethullah Hoca camiası, dünyaya ve tüm insanlığa hitap etmek ve bazı tekliflerde bulunmak çabasına girmiş görünüyor. Bu yönüyle camia, İslam’ın dışındaki teorik kaynakları da kullanıyor. Doğrusu camia iki dil kullanıyor. Birisi, Müslümanlara hitap ettiği dil diğeri ise tüm insanlığa hitap ettiği dil… İnsanlığa hitap ettiği dilin teorik kaynakları sadece İslam’dan ibaret değildir.

            Bir camianın iki dil kullanması garip tezahürlere sebep olmaktadır. Çift dil, çifte standart görünümüne sebep olmaktadır. Çift dil, açık ve gizli olmak üzere çift gündem ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Çift dil, teorik dolandırıcılık gibi görünmektedir. Çift dil, istismar görüntüsüne zemin hazırlamaktadır. Ve daha sayamayacağımız kadar tehlikelere işaret ediyor olabilir ve gerçekten de bu ihtimallerden birisi sabit olabilir. Ya da tersinden bakarsak, çifte standart sahibiyseniz çift dil kullanmak mecburiyetindesinizdir. Teorik dolandırıcılık yapacaksanız veya bir değerler manzumesini istismar edecekseniz çift dil kullanmak zorundasınızdır.

Bütün bunlara bakarak Müslümanların çift dil kullanmaktan imtina etmesi mi gerekir? Hayır… Çift dil kullanma lüzumu, tüm insanlığa hitap etme ihtiyacından kaynaklanır. Eğer bir dünya görüşünüz varsa ve bu dünya görüşünüzü insanlara dayatmaktan imtina ediyor fakat aynı zamanda da tüm dünyaya hitap etmek istiyorsanız, çift dil kullanmak mecburiyetindesiniz. Burada önemli olan nokta, çift dili açıktan kullanmaktır. Kendi dünya görüşünüze mensup olanlardan diğer dili, insanlığı hitap ederken kullandığınız dili de kendi dünya görüşünüze mensup insanlardan saklamadan açıkça ve rahatlıkla kullanmak şarttır.

Çift dil kullanmak, teorik kaynakların da çeşitli olmasına sebep olabilir. Bu manada Müslümanların insanlığa hitap ederken kullanacağı teorik kaynakların İslam ile beraber başka kaynaklarda olması mümkündür. İnsanlık yekununa hitap etmenin böyle bir genişliği gerektireceği açıktır.

 

***

 

            Çift dil kullanmak, sınırsız değildir. Müslümanlar için asla sınırsız değildir. Hangi zeminde hangi teorik kaynaklar kullanılırsa kullanılsın, temel gerekçeler İslam’dadır. Tüm insanlığa sunulacak teklifler manzumesinin özü İslam’dadır. Farklı kaynakları kullanmak, İslam’dan bağımsızlaşmak değildir. En büyük tehlike de buradadır. Müslüman insan, ne yaparsa yapsın, İslam’dan bağımsızlaşamaz. İslam’dan bağımsızlaşmaya kadar varacak fikri savrulmalar, maksada muhaliftir. İslam’dan bağımsızlaşmak küfür olduğuna göre, Müslüman insanın fikri faaliyeti bu noktaya kadar asla varmaz.

            Farklı teorik kaynakları kullanmanın tek yolu, çift dil inşa etmektir. Tek dil konuşarak farklı teorik kaynakların kullanılması kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle, Müslümanlara ve gayrimüslimlere hitap etmek için farklı teorik kaynaklardan faydalanarak tek dil kullanmak mümkün değildir. Ne demek istediğimizi bir misal ile açıklamaya çalışalım.

            Bir Müslüman, faizin haram olmadığını veya zinanın büyük günahlardan olmadığını söyleyemez. Fakat gayrimüslimleri faiz alıp vermekten ve zina etmekten men de edemez. Zira faizin haram olması ve zinanın büyük günahlardan olması İslam’ın esaslarındandır ve bu esaslar Müslümanlara teklif edilmiştir. Müslüman olmayanlar bunlarla mükellefe değildir. İşte bu noktada Müslüman olmayanlara İslam’ın yasaklamış olmasının bir manası olmadığından dolayı, faizin iktisadi hayattaki zararlarından ve zinanın içtimai ve ailevi hayattaki zararlarından bahsederken, İslam’ın dışındaki kaynakları kullanmaları mümkün ve belki de lüzumludur. Ne var ki, Müslüman olmayanlara da hitap ederken, faizin normal bir iktisadi faaliyet ve zinanın normal bir kadın-erkek ilişkisi olduğundan bahsedemez. Çift dil kullanmanın sınırı da işte burasıdır.

 

***

 

            Türkiye’de daha önce İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılabilmesi tecrübe edilmiş fakat sıhhatli neticeler alınamamıştır. Aslında İslam’ın dışındaki kaynakların kullanılması, Müslüman kesimin fikri zafiyetinden kaynaklanan bir etkilenme olarak ortaya çıkmıştır. Ülkedeki diğer siyasi ve ideolojik hareketlerden etkilenen Müslüman kesim, farklı kaynakları kullanabilme bahsini ciddi şekilde gündemine almış ve tartışmış değildir. Bu günün Türkiye’sinde özgüvenini kazanmış olan Müslümanların, farklı kaynakları kullanabilmesi bahsini müstakilen gündemlerine alıp tartışması gerekiyor.

            Galiba ilk defa farklı kaynakların kullanılması hamlesi, Fethullah Hoca camiası tarafından gerçekleştiriliyor. En azından farklı kaynakların kullanılması teşebbüsü vakidir ve bu konuda bir tecrübe üretiyor.

            Müslümanların, İslam’ın dışındaki teorik kaynakları da kullanabilme maharetine sahip olması gerektiği açıktır. İslam’ın dışında üretilen fikir, ilim, sanat alanlarındaki verimlerin Müslümanlar tarafından toparlanması, düzenlenmesi, işlenmesi ve yeni bir anlayışla kullanılabilir hale getirilmesi, dünyaya vaziyet etmenin şartlarından biridir.

            Fethullah Hoca camiasının bu teşebbüsü, teorik bir tartışmadan sonra meydana gelmiş değildir. Hitap alanının genişlemesinden dolayı zaruri bir ihtiyaç halinde ortaya çıktığı zannı bende galiptir. Ufuk tüm dünya olduğunda mecburen kullanılan teorik kaynaklar ve dil yeniden oluşturulmaktadır. Pratiğin arkası sıra koşar adım gelişen bu durum, sıhhatli olmayabilir. Fakat hayatın pratiği teoriyi beklemez. Bu sebeple pratik kendi mecrasını oluşturmaktadır. Pratiğin oluşturduğu mecradaki akış, genellikle “sel”in akışına benzer. Selden faydalanmak kabil olmadığı gibi zarar görmekten kaçınılmaz olur. Tam bu noktada Fethullah Hoca camiasının bazı teorik tartışmaları başlatmasını elzem kılmaktadır.

            Müslümanlar, Fethullah Hoca camiasının bu teşebbüsünü hoyratça tenkit etmeden önce dikkatle tetkik etmeli ve tartışmasını yapmalıdır. Fethullah Hoca camiası da pratiğin açtığı mecraya fazla bel bağlamamalı ve teorik tartışmaları başlatmalıdır.

 

***

 

            Camianın kurmuş olduğu fikri çerçevenin muhtevası, ağırlıklı olarak muhabbetle (sevgiyle) doldurulmuştur. Muhteva, sevgi ile doldurulunca zuhur eden yapı fevkalade munis olmuştur. İslam’ın aşk ve muhabbete atfettiği kıymet, hayatı bunların üzerine inşa edecek kadar büyüktür. Bu kadar kıymetli olan kaynağın (muhabbetin) öne çıkarılmasında bir sakınca görmek gerekmez.

            Sevgi, varlığın müşterek dilidir. Sadece insanların değil tüm varlığın müşterek dilidir. Hayvanlar ve bitkiler dahi sevgi dilinden anlarlar. Sevgi dili bu kadar hacimli ve ihata edici olduğu için, tüm insanlığa hitap etmenin fikri altyapısı mümkün hale geliyor.

            Fikri çerçevenin muhabbet ile doldurulması yanlış değil. Muhabbet hayatın kaynağı olduğu gibi aynı zamanda üzerine inşa edileceği zemindir. Bu kaynağın ihmal edilmesi, İslam’ı anlamaya manidir. O kadar mühim bir kaynaktır ki, hayatı yalnız başına besleyecek kadar zengindir. Ne var ki, sevgi gibi zarif ve nazik bir kaynaktan meydana gelen hayatın muhafazası için celadet şarttır. Dolayısıyla merhamet ile celadet, sevgi ile tecziye muvazeneye erdirilmelidir. Muvazene, tılsımlı mefhumdur varlığın her çeşidinde ve hayatın her karesinde kendisine şiddetle ihtiyaç vardır. Bu noktada zafiyet olduğu düşüncesi, yakın zamana kadar dillendirilebilmekteydi. Doğrusu hayatı sevgiyle inşa etmeye teşebbüs eden Fethullah Hocanın, yakın zamana kadar celadetin uzağında bulunmaya gayret ettiği vaka idi. Lakin ülkedeki siyasi rejim (Kemalist rejim) mahkeme yoluyla hapse atmak veya illegal yolla suikast düzenlemek teşebbüsüne geçtikten sonra sevgi dilinden anlamayanların bulunduğu ve bunları sevmenin de lüzumsuz olduğu kanaati ruh ve zihin dünyasına hakim olmuş görünüyor. Ülkedeki siyasi rejime ve Ergenekon terör örgütüne karşı camianın yürüttüğü şiddetli mücadele bahsettiğimiz değişmenin alametidir.

SUİKAST-KAZA GÜNLÜĞÜ (03 NİSAN 2009)

AÇIKLAMA

 

            Günlükteki düzen şöyle; haberin başlığı, haberin özeti ve haberin internet linki… Haberin özetine okuyan kişiler, haberin tamamını okumak istediklerinde linki kopyalayıp adres çubuğuna yapıştırarak haberin orjinaline ulaşacaklardır. Böylece hem kaynak belirtme lüzumu kalmıyor ve hem de burada haberin tamamını yayınlama lüzumu…

 

***

 

Muhsin Yazıcıoğlu öldürüldü mü? İşte cevabı aranan 15 soru

 

Helikopter Faciasında hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu''nun kazaya mı kurban gititği yoksa suikasta mı uğradığı sorusu bir kuşku olarak duruyor. Görünen o ki aşağıdaki soruların cevapları bulunmadığı sürece bu şüphe hep devam edecek…

 

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=833344&title=muhsin-yazicioglu-olduruldu-mu-iste-cevabi-aranan-15-soru

 

***

 

"Vali Bilici'ye 'Yazıcıoğlu yaşıyor' bilgisini askerler verdi" iddiası

 

BBP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, kazadan sonra Muhsin Yazıcıoğlu'nun Kayseri'ye getirildiği yönünde Vali Mevlüt Bilici'ye yanıltıcı bilgi verildiğini ileri sürdü.

 

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=833522&title=

 

***

 

'Yazıcıoğlu'nun telefonundan 112 aranmış'

 

Kahramanmaraş'ın Göksun İlçesi'nde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dahil 6 kişinin hayatını kaybetmesinin ardından her geçen gün yeni detaylar ortaya çıkıyor, iddialar ve şüpheler de artıyor.

 

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=833448&title=yazicioglunun-telefonundan-112-aranmis

 

***

 

Kaza anında havada başka helikopter vardı

M.Nuri ŞİRİN / KAHRAMANMARAŞ

 

BBP MKYK üyesi ve partinin avukatı Kemal Yavuz, bir görgü tanığının, kazanın olduğu sırada havada ikinci bir helikopter gördüğünü ve güçlü bir manyetik dalganın helikopteri etkisiz hale getirebileceğini söyledi

 

http://w9.gazetevatan.com/BBPden_bir_iddia_daha_/231341/1/Manset

 

***

 

Yazıcıoğlu'nun telefonundan da 112 aranmış  

 

Muhsin Yazıcıoğlu ile beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş’ın Göksun İlçesi’ndeki helikopter kazasıyla ilgili her geçen gün yeni detaylar ortaya çıkıyor. Kazadan sonra İHA muhabiri İsmail Güneş'in 112 Hızır Acil ile kendi telefonundan yaptığı konuşma kaydı basına yansımıştı. Bu konuşmadan sonra Büyük Birlik Partisi(BBP) lideri Muhsin yazıcıoğlu'nun cep telefonundan da 112'nin arandığı anlaşıldı. İHA muhabirinin yeni bir ses kaydı ortaya çıktı. 

 

http://www.stargazete.com/guncel/haber-yazicioglunun-telefonundan-da-112-aranmis-179552.htm

 

***

 

Yazıcıoğlu Ergenekon'da 'gizli tanık'tı öldürüldü iddiası  

 

Büyük Birlik Partisi(BBP) Lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili olarak suikast iddiaları gündeme geldi. Dün BBP yönetimi İçişleri Bakanlığı'na başvurarak, enkazın kaldırılmamasını ve korunmasını istedi. Parti yönetimi, enkazda inceleme için yurtdışından 2 uzman heyet getiriyor. Olayın üzerindeki kalın sis perdesi hala yoğunluğunu korurken bu kez de Yazıcıoğlu'nun Ergenekon Savcısı'na belge verdiği ve ve davanın "gizli tanığı" olduğu için suikaste kurban gittiği iddia edildi.

 

http://www.stargazete.com/guncel/yazicioglu-ergenekonda-gizli-tanikti-olduruldu-iddiasi-179512.htm

 

***

 

Yazıcıoğlu Ergenekon'da 'gizli tanık'tı öldürüldü iddiası  

 

Büyük Birlik Partisi(BBP) Lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili olarak suikast iddiaları gündeme geldi. Dün BBP yönetimi İçişleri Bakanlığı'na başvurarak, enkazın kaldırılmamasını ve korunmasını istedi. Parti yönetimi, enkazda inceleme için yurtdışından 2 uzman heyet getiriyor. Olayın üzerindeki kalın sis perdesi hala yoğunluğunu korurken bu kez de Yazıcıoğlu'nun Ergenekon Savcısı'na belge verdiği ve ve davanın "gizli tanığı" olduğu için suikaste kurban gittiği iddia edildi.

 

http://www.stargazete.com/guncel/yazicioglu-ergenekonda-gizli-tanikti-olduruldu-iddiasi-179512.htm

 

***

 

Muhsin Yazıcıooğlu suikast kurbanı mı?

Türkiye'nin  gündemine damga vuran kaza geçtiğimiz hafta çarşamba günü meydana geldi. Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu geçtiğimiz hafta Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit ilçesinde yaptığı miting sonrası Yozgat’a gitmek için helikoptere bindi. Beraberinde 5 kişi daha vardı. Ancak helikopter Döngel Köyü yakınlarındaki dağlık bölgede düştü. Kriz masaları oluşturuldu, başta başbakan Erdoğan olmak üzere bakanlar bölgeye hareket etti. Saatler geçiyor, helikopter bulunamıyordu. Enkaza ancak 47 saat sonra ulaşılabildi. Kurtulan yoktu. Acı haber yürekleri dağladı. Enkaza ‘ulaşamama’ ve ‘kurtaramama’ çalışmaları tartışma yarattı. Helikopterdeki İHA muhabiri İsmail Güneş’in ise kazadan 5 gün sonra bulunabilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Yazıcıoğlu’na da mezar olan kazayla ilgili birçok iddia gündeme geldi; kafalarda soru işaretleri doğdu. 

http://www.stargazete.com/politika/muhsin-yaziciooglu-suikast-kurbani-mi-179292.htm

 

***

 

Düşen helikopterin patronuna bakımsız uçak cezası kesilmiş  

 

Muhsin Yazıcıoğlu’nun da aralarında olduğu 6 kişiye mezar olan helikopterin sahibinin ceza dosyası kabarık çıktı. Havacılık sektöründe Pegasus, İzair ve Medair markalarıyla faaliyet gösteren Esas Holding’in şirketlerine geçen yıl bakımsız uçak, uçuş güvenliğini tehlikeye atma, eksik ekipman ve evraktan rekor düzeyde para cezası verilmiş .

 

http://www.stargazete.com/ekonomi/dusen-helikopterin-sicili-kabarik-cikti-179174.htm

 

***

 

Füzeyle kırılmayan ELT bu kazada nasıl kırıldı!  

 

Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşamını yitirdiği Esas Holding helikopterinin acil yer bulma cihazının (ELT) anteni kırık çıktı. Uzmanlara göre savaşta bile sağlam kalan ELT anteni üç nedenden dolayı kırılmış olabilir: Ucuz ve standart dışı cihaz kullanımı, bakımının zamanında yapılmaması veya yanlış yere monte edilmiş olması.

 

http://www.stargazete.com/guncel/fuzeyle-kirilmayan-elt-bu-kazada-nasil-kirildi-179437.htm

 

***

Yazıcıoğlu atlattığı şüpheli kazaları böyle anlatmıştı

 

Türk siyaseti şüpheli kazalara alışık. Geçen hafta vefat eden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da 2007-2008 arasında benzer trafik kazaları atlattı ve hepsinden sağ kurtuldu. Peki, kamuoyundaki tereddütlere merhumun bakışı nasıldı? Yazıcıoğlu, kazalar hakkında düşündüklerini Aksiyon dergisine verdiği röportajda anlatmıştı. İşte o röportaj….

 

http://www.stargazete.com/politika/yazicioglu-atlattigi-supheli-kazalari-boyle-anlatmisti-video-179357.htm

 

***

 

Sicil bozuk, kazaya kim inanır?

 

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun Kocatepe Camii’ndeki cenaze törenindeydik. İnanılmaz bir kalabalık, gözyaşları ve dualarla Muhsin başkanı son yolculuğuna uğurluyordu.

Tanıyıp yanımıza gelen Alperenler, hıçkırıklarla yardım istediler: ‘Ergenekon’un üzerine gittiğin gibi bu olayın da üzerine git, peşini bırakma.’ Kiminle konuştuysak, ağız birliği etmişcesine ‘kaza değil suikast’ dedi.

 

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/samil-tayyar/sicil-bozuk-kazaya-kim-inanir-179455.htm

 

***

 

Yazıcıoğlu'nun telefonundan 112 aranmış

Kahramanmaraş’ın Göksun İlçesi’nde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dahil 6 kişinin hayatını kaybetmesinin ardından her geçen gün yeni detaylar ortaya çıkıyor.Kaza günü Yazıcıoğlu'nun telefonundan 112'nin arandığı anlaşıldı. Ayrıca İHA muhabiri Güneş'in yeni bir diyaloğu ortaya çıktı.

 

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11357733.asp?top=1

 

***

 

Topçu: Asıl sır kayıp kamerada

 BBP'li Yalçın Topçu, bilgi kirliliğinin kaynağı olarak A.A'nın Kayseri Valisi'ne dayandırdığı haberi gösterdi, "Asıl sır muhabirin kayıp kamerasında" dedi..

http://www.sabah.com.tr/haber,D783D075AA644F499911CA9DC3CA3272.html

 

***

 BBP kaza için seferber 

BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasıyla ilgili kamuoyunda kuşkular oluşması
üzerine parti yönetimi, enkazın incelenmesi için ABD ve Almanya’dan uzman ekip çağırdı

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=14632

 

***

 

Yazıcıoğlu, ölümle tehdit edilmiş

 

Post modern darbe olarak nitelendirilen 28 Şubat sürecinde "Millete karşı çevrilen namluya selam durmam" diyen Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun o dönem ölüm tehdidi aldığı ortaya çıktı. Meclis odasında kendisini ölümle tehdit eden milletvekiline Yazıcıoğlu, "Seni kim gönderdiyse söyle ona, Muhsin Yazıcıoğlu iki kilometreyi beklemez. Adamın yanına gelir ve kafasına sıkar." demiş.

 

http://yenisafak.com.tr/Politika/?t=03.04.2009&c=2&i=178829

 

***

 

ELT sinyal vermedi

BBP Lideri Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasını soruşturan kaza kırım ekibinin ön raporunda, nokta tespiti yapmak için sinyal vermesi gereken 'Acil Yer Bulma Verici Sistemi'nin (ELT) çalışmadığı belirtildi

http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=03.04.2009&c=1&i=178588

ÇAĞRI-DUYURU

SUİKAST-KAZA GÜNLÜĞÜNE BAŞLIYORUZ

 

Bugünden itibaren MUHSİN YAZICIOĞLU’nun geçirmiş olduğu kaza ile ilgili GÜNLÜK HABER TAKİPLERİNİ yapacağımız bir günlüğe başlıyoruz.

            Yapmak istediğimiz şey, parça bilgiler arasında toplamı görme imkanına ulaşılamadığı için sıhhatli değerlendirmeler yapma imkanı bulamayan insanların ve kamuoyunun önüne bilgileri toplu olarak sunmak. Hergün medyayı mümkün olduğu kadar takip edip, konu ile ilgili tüm bilgileri yayınlamak. Haftalık olarak yayınlanmış bilgileri dosyalamak ve değerlendirmek… Aylık olarak kompozisyonlar oluşturmak…

            Bir müddet sonra görülecektir ki, fevkalade bir kaynak oluşmuştur. Bu kaynaklar, hadisenin sıcaklığı geçtikten sonra değerlendirildiğinde suikast mi yoksa kaza mı olduğuna dair kanaat oluşturma imkanını oluşturacaktır.

 

            Arkadaşlara çağrı…

            Her arkadaş, sitede yayınlanan suikast-kaza günlüklerini okuyarak, kendi gördüğü eksiklikleri eklemeye çalışsınlar. Yayınlananları okusunlar ki, tekrara düşmeyelim. Tekrara düşüldüğünde ortaya çıkacak bilgi yığını sıhhatli değerlendirmeye mani olmaya başlayacaktır.

Eylemsiz

Eylemsiz

O şimdi gider, gitmenin ona en yakışan haliyle… Onun fiili gitmektir, ben kalakalırım.
Ben, duruşların -son duruşların-, bakışların -son bakışların- fotoğrafını çeker, bir ömrün can alıcı bir ayrıntısını cımbızla çeker, büyütür, büyütür, büyütürüm.

Ben öyle kalakalmaların adamıyımdır, benim fiilim kalmaktır, kalakalmaktır, bakakalmaktır. Böylesine çala kalem kalırım, o öylesine harcıâlem gider.
O şimdi gider… Ben kaldığım gibi kalamam. Benim kalışım, onun gidişiyle başka bir anlama bürünür. Ben artık onun gidişinin sonrasında kalan adamım. Adam gibi kalırım ama.
Bana en yakışan hâlimle kalırım.
Hiçbir şey kaldığı gibi kalmaz.
Hiçbir şey gittiği gibi gitmez.

GÜNLÜK (01 NİSAN 2009)

            Birkaç gün öndeki gazetelerde vardı ama seçim telaşından yazmaya fırsat olmadı. Haber şu; ABD’de krize giren, devletten yardım aldığı halde iflasın eşiğinde dolaşan, yakın gelecekte ise iflas etmesi kaçınılmaz olan birçok büyük şirketin yönetim kadrolarının lükslerinden vazgeçmediklerine dair çeşitli haberler. Hatırladıklarımı sıralayayım…

 

*Şirketlerden birinin CEO su, kriz geçene kadar 1 dolar maaşa çalışacağını açıklamıştı birkaç ay evvel. Bu CEO nun 10.000.000 USD maaş ve prim aldığı ortaya çıktı.

 

*Şirketin birinin CEO su, “maaşımdan vazgeçerim fakat özel jetimden asla” diye açıklama yaptı.

 

*Şirketin birisi, personeline verdiği yüksek primden dolayı halk arasında meydana gelebilecek öfkeye karşı savunma maksadıyla personelinin sokakta hangi şirketin personeli olduğunu söylememesi ve bunu belli edecek bir alamet taşımamasını isteyen bir talimat yayınladı.

 

            Bunlar gibi daha hatırlayamadığım çok sayıda haber… Bu haberler ne manaya geliyor? ABD iktisadı çatır çatır çökerken, şirket yönetimleri hem de devletten milyarlarca dolar yardım aldıkları ve şirketlerini iflastan kurtarmaya çalıştıkları bir dönemde, müthiş maaşlar ve primlerden vazgeçmiyorlar. Bunun bir açıklaması var mı? ABD başkanı, şirket yöneticilerini (mesela GM CEO sunu) beyaz saraydan kovuyor ve şirketi kurtarmak için 30 gün içinde bir planla gelin bana diye azarlıyor. Fakat adamlar yüzlerce milyar devlet desteğine rağmen şirketi ayakta tutma maharetini gösteremediği gibi özel jetinden vazgeçmiyor. Bu davranışlar hangi çerçeve içinde, hangi felsefi cereyanın temel malzemeleriyle veya hangi ideolojinin idrak kaynaklarıyla açıklanabilir? Yoksa sadece psikolojik bir açıklaması mı var?

            Sözü uzatmaya gerek yok. Liberal düşüncenin kapitalist iktisat sisteminde bu davranışların çok sarih bir açıklaması var. Garip olan, ABD’nin, kapitalist iktisat anlayışına rağmen insanların bu tür davranışlarını anlamakta zorlanır noktaya gelmesidir.

            Nedir kapitalizmin üzerine oturduğu insan anlayışı? HOMO EKONOMİKUS… Homo ekonomikus, ekonomik insan demektir ki, her davranışından ekonomiyi yani menfaatini esas alır. Ferdi menfaat, tek gerçekliktir. Kapitalizm bu olduğuna göre, şirket yöneticileri tam kapitalisttirler. Tüm davranışları, ABD’nin kutsallaştırdığı liberal düşünce ve kapitalist iktisattır. Yani homo ekonomikustur. Şirket yöneticilerinin ve personellerinin davranışları bu mecrada (kapitalist anlayış çerçevesinde) değerlendirildiğinde, ABD’nin şirket yöneticilerinin davranışlarını anlamakta zorlanmaya başlaması, anlaşılır gibi değildir.

            Buradan ne sonuç çıkar? Harikulade neticeler çıkarmak kabildir. Sıralayalım…

 *Zor zamanlarda insan iç dünyasındaki “gerçeklik kavrayışı” aniden değişiverir.

            ABD bir anda kapitalist olmaktan çıktı. Çünkü, yaşadığı zorluklar kapitalizmin teklifleri ve kuralları ile aşılabilecek gibi değil. Homo ekonomikustan bir anda vazgeçti ve fedakarlık yapan “ahlaklı insan” anlayışına kendinin de anlamadığı bir hızla savruluverdi. Fakat anlamadığı nokta şu; asırlarca arkasına yığınak yaptığınız bir anlayışı aniden çöpe atamazsınız. Hayat buna müsaade etmez. Demek ki neymiş, kapitalizmle kalkınan ABD, kapitalizmle çökecekmiş ve bunun başka bir yolu da yokmuş.

 *Marifet, normal zamanların teorisini üretmek değil, zor zamanların teorisini üretmektir.

            Hayatın normal akış zamanları için teori üretmek kolaydır. Zira hayatın tabi akışındaki insan davranışlarının tahmin edilmesi mümkündür. Tahmini mümkün olanın sistemini kurmak, deha seviyesinde teorisyenlik gerektirmez.

            Marifet, zor zamanların (olağanüstü dönemlerin) teorisini kurabilmektir. Ki, zor zamanların teorisi ile normal zamanların teorisinin de birlikte bulunması ve bir bütün oluşturması gerekir. Zira zor zamanlarla karşılaşıldığında bir gün içinde sistem değiştirilemez. Sistem değiştirilmesi uzun bir süreç olduğu için sistem değiştirilene kadar çöküş meydana gelir. Bu sebeple, kurulacak sistem, hem zor zamanları ve hem de normal zamanları ihtiva etmelidir. Hadi bakalım teorisyenler, hodri meydan…

 *Bir teori, zor zamanlarda kendini doğrulamıyor veya hayata kendini doğrulatamıyorsa, atın çöpe gitsin…

            Kapitalizm, kendini ilk defa bu çapta imtihana sokuyor. Veya hayat kapitalizmi ilk defa bu kadar zor bir imtihandan geçiriyor. Teori çöpe mi atılacak yoksa varlığını koruyabilecek mi, yakın zaman (birkaç yıl) içinde göreceğiz.

            Kolay gelsin demeyeceğim malum…