Aylık arşivler: Mayıs 2009

AKIL TESTİ-I-

Adı : __________________________________                             Tarih : ______________                                                AKIL TESTİ  -I- A-Evde öğrendiğiniz ve uyduğunuz kuralların en önemli beş tanesini yazınız

1-_______________________________________________________________________________

2-_______________________________________________________________________________

3-_______________________________________________________________________________

4-_______________________________________________________________________________

5-_______________________________________________________________________________

 B-Okulda öğrendiğiniz ve uyduğunuz kuralların en önemli beş tanesini yazınız

1-_______________________________________________________________________________

2-_______________________________________________________________________________

3-_______________________________________________________________________________

4-_______________________________________________________________________________

5-_______________________________________________________________________________

 C-Arkadaşlarınızla beraberken uyduğunuz kuralların en önemli beş tanesini yazınız

1-_______________________________________________________________________________

2-_______________________________________________________________________________

3-_______________________________________________________________________________

4-_______________________________________________________________________________

5-_______________________________________________________________________________

 D-Aşağıdaki soruları cevaplayınız 

1-Hangi ışık yanarken yayalar yolun karşısına geçmemelidir.

a-Yeşil                                               b-Kırmızı                                c-Sarı 

2-Kırmızı ışık yanıyor fakat yakında araba yok yaya yolundan karşıya geçer misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır 

3-Arabaların trafiğe çıkması nüfus sayımı sebebiyle yasaklanmış ve şehirde hiç araba görünmüyor, kırmızı ışıkta yaya geçidinden karşıya geçer misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır 

4-Caddede yürürken çikolata yeseniz, çikolatayı yedikten sonra paketini atmak için çöp sepeti arar mısınız?

a-Ararım                                b-Aramam 

5-Çöp sepeti bulamazsanız çikolatanın paketini olduğunuz yere atar mısınız?

a-Atarım                                b-Atmam 

6-Çikolatayı yedikten sonra paketini atmak için çöp kutusu ararken temizlik görevlisinin caddeyi süpürdüğünü görseniz paketi yere atar mısınız?

a-Atarım                                b-Atmam 

7-Günlük kaç saat uyku ihtiyacınız var?

a-Sekiz saat                           b-Dokuz saat                         c-On saat  

8-Çarşamba günü uyku ihtiyacınızı karşılamanız için saat kaçta yatmanız gerekiyor?

Saat ____________ 

9-Cumartesi günü uyku ihtiyacınızı karşılamanız için saat kaçta yatmanız gerekiyor?

Saat ____________ 

10-Arkadaşınızın sadece size söylediği sırrı saklar mısınız?

a-Evet                                    b-Hayır                                  c-Sevdiğim bir arkadaşıma söylerim 

11-Arkadaşınız size bir sır verdi. Sırrı şu, “akşam babasıyla bir oyun oynarken babasının cüzdanı kendi çantasında kalmış ve cüzdanda çok para var”. Bu sırrı başkalarına söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır                                  c-Öğretmenime söylerim 

12-Arkadaşınız size bir sır verdi. Sırrı şu, “akşam ailesine kızmış ve sabah okula gelirken evdeki bir şişe ilacı yanına almış ve teneffüste bir şişe ilacı içmiş.” Bu sırrı kimseye söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır                                  c-Öğretmenime mutlaka söylerim 

13-Evde yalnızsınız. Sınıf arkadaşlarınızdan birisi telefonla sizi arayarak evinize gelmek istediğini ve yarım saat sonra geleceğini söyledi. Yarım saat sonra kapı zili çaldı. Kapıyı hemen açar mısınız?

a-Açarım çünkü arkadaşımın gelme zamanı                       b-Hayır açmam 

14-Kapıyı açmadan “kim o” diye sorar mısınız?

a-Evet, sorarım                     b-Hayır, sormam 

15-Kapıyı açmadan “kim o” diye sorsanız ama cevap veren olmazsa kapıyı açar mısınız?

a-Evet açarım çünkü arkadaşım gelmiştir.             b-Hayır açmam 

16-Yemekten sonra ellerinizi yıkar mısınız?

a-Evet                                    b-Hayır 

17-Yemeği kaşık, çatal ve bıçak gibi araçlarla yediğinizde elleriniz kirlenmemiş olursa ellerinizi yine de yıkar mısınız?

a-Evet, yıkarım                     b-Hayır, yıkamam gerekmez             

18-Yemeğinizi bitirdikten sonra hemen banyoya girecek ve banyo yapacaksınız, ellerinizi yıkadıktan sonra mı banyoya girersiniz yoksa ellerinizi yıkamadan mı banyoya girersiniz?

a-Yıkarım                               b-Yıkamaya gerek yok zaten banyoya gireceğim 

19-Sınıf arkadaşınız istediğinde derslerinde ona yardımcı olur musunuz?

a-Evet, yardımcı olurum       b-Hayır, kendi işini kendi görsün 

20-Sınıf arkadaşınızın akrabalarından birinin hafta sonu düğünü var. Hafta sonu ödevlerini yapmaya zamanı olmayacak. Ödevlerini yapmanızı isterse yapar mısınız?

a-Evet                                    b-Hayır 

21-Çok sevdiğiniz sınıf arkadaşınız sürekli ödevlerini sizin yapmanızı istiyor ve kendisi yapmak istemiyor. Kendi ödevlerinizi yapmanızı aksatmıyorsa arkadaşınızın ödevlerini sürekli yapmaya çalışır mısınız?

a-Evet, yapmak isterim        b-Hayır, kendisi yapsın 

22-Okulda bir öğrencinin hırsızlık yaptığını gördüğünüzde öğretmeninize söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır, beni ilgilendirmez 

23-Okulda hırsızlık yapan arkadaşınız, simit çalmıştır. Kendisine neden yaptığını sorduğunuzda size “çok açım ve evde yemeğimiz yoktu, onun için çaldım” dedi. Arkadaşınızın hırsızlık yaptığını öğretmeninize söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır            

24-Aç kalırsanız yiyecek çalar mısınız?

a-Evet                                    b-Hayır 

25-Okulda iki arkadaşınızın kavga ettiğini gördünüz, öğretmeninize söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır, beni ilgilendirmez 

26-İki arkadaşınız kavga etti ve siz gördünüz. Arkadaşlarınız kavgayı öğretmeninize söylememenizi rica etti, yine de öğretmeninize söyler misiniz?

a-Evet                                    b-Hayır, arkadaşlarımın isteğini yaparım 

27-Kavga eden iki arkadaşınızın hangisinin haklı olduğunu biliyorsunuz. Öğretmeninize kavgayı başka bir öğrenci söylediğinde hangisinin haklı olduğunu anlatır mısınız?

a-Evet, mutlaka anlatırım     b-Hayır, beni ilgilendirmez 

28-Kavga eden iki arkadaşınızın hangisinin haklı olduğunu biliyorsunuz. Daha çok sevdiğiniz arkadaşınız haksız. Sizden haksız olduğunu öğretmene söylememenizi rica etse, haksız olduğunu öğretmene yine de söyler misiniz?

a-Evet, söylerim                    b-Hayır, arkadaşımı kırmam

FETHULLAH HOCA HAREKETİ-3-

STRATEJİK DÜŞÜNEBİLME MAHARETİ

 

            Stratejik düşünce, en basit tarifiyle “büyük düşünce”dir.

            Stratejik düşünce, farklı seviye ve alanlardaki süreçleri anlayabilmek ve bunları tek düşünce faaliyeti içinde kullanabilmektir.

            Stratejik düşünce, tercih edilen veya oluşturulan güzergahın, uzun zaman dilimlerinde gerçekleştirilebilmesi veya uzun dönem için geçerli olabilmesidir.

           

*         

 

            Stratejik düşünce faaliyeti, zamanın muhtevasını ve istikametini doğru teşhis etmeyi ve ona göre hareket etmeyi gerektirir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, zamanın akış istikametini değiştirmeyi veya akışından faydalanmayı ve onu yönetmeyi şart kılar.

            Stratejik düşünce faaliyeti, sebepten neticeye doğru olan akışı, doğru tespit edebilmeyi mümkün kılar. Neticeden sebebe doğru akan düşünce basit düşüncedir. Oysa sebepten neticeye doğru akan düşünce, “kurucu düşüncedir”.

            Stratejik düşünce faaliyeti, sistematik düşünce faaliyetidir veya sistemli düşünce faaliyetidir veya sistem çapında düşünebilme maharetidir. Belki de sistemi düşünebilme çabasıdır.

            Stratejik düşünce faaliyeti, birbirini takip edecek olan çok sayıdaki süreci öngörebilmektir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, uçsuz bucaksız ufuk ister. Büyük ufuk, hayallerin “gerçek” haline getirilmesini mümkün kılan zihni havzadır.

            Stratejik düşünce faaliyeti, mevcut “gerçeklik kavrayışının” çok ötesindedir. Mevcut imkan alanının sınırlarını zorlayan ve genellikle kıran bir zihni patlamadır.

            Stratejik düşünce faaliyeti ile hayal arasında soğan zarı kadar bir sınır vardır. Ufku dar olan insanların stratejik düşünce sahiplerine yönelik ilk ithamları da zaten “hayalperest” oldukları istikametindedir.

            Stratejik düşünce faaliyeti, “ıslahı imkansız olanın, imhası zarurettir” prensibini anlar ve buna göre davranır.

 

*

 

            Fethullah Hoca hareketinin görünen (kamuoyunca tanınan) kadrolarının stratejik düşünce seviye ve maharetine sahip olduğunu söylemek kabil değildir. Kamuoyunun tanıdığı kadroların stratejik düşünce gücüne sahip olduğunu söylemek, “faydasız övgü” veya “lüzumsuz iltifat” kabilinden olacaktır. Fakat “hareket” dikkatli bir gözle değerlendirildiğinde fark edilmektedir ki, temelinde ciddi ve kapsayıcı bir stratejik düşünce bulunmaktadır. Bu durum, görünen kadroların arkasında, düşünce ve strateji üreten veya planlama ve koordinasyonu gerçekleştiren bir çekirdek kadronun olmasını şart kılmaktadır. Böyle bir çekirdek kadronun olması muhtemeldir ama olup olmadığı tarafımızdan malum değildir.

            Malum olan nedir öyleyse?

            Malum olan, Fethullah Hocanın kendisidir. Fethullah Hocanın konuşmaları, kitapları, vaazları ve talimatları tetkik edildiğinde, stratejik derinlik ve kavrayış sahibi olduğu görülmektedir. Fethullah Hocanın bir “stratejist” olabileceği ihtimalinin keşfinin uzun sürmesi, “din adamı” hüviyetinden kaynaklanmaktadır. “Din adamının” stratejist veya lider olabileceği ihtimali, bu ülkenin yüzyıllık yakın tarihinde sıfır olarak kabul edilmiştir. Laik, Kemalist, ateist ve bir kısım solcular gibi dine uzak veya din düşmanı olan kesimlerin “din adamı”ndan stratejist çıkabileceğini anlamaları, Fethullah Hocanın ihtiyacı olan birkaç aşamayı rahatlıkla geçmesini sağlamıştır.

            Fethullah Hocanın, yirminci asır Türkiye’sindeki sayılı stratejistlerden biri olduğu vakadır. Fakat kendinin stratejist olması, fikirlerini gerçekleştirmek için bir kadroya ihtiyacı olmadığını göstermez. Merakımı celbeden bu noktadır ve en azından Fethullah Hoca tarafından üretilen stratejileri anlayabilecek ve gerçekleştirebilecek kadronun nerede olduğudur?

 

*

 

            Fethullah Hoca hareketinin temel stratejileri nelerdir? Aslında bu soru aynı zamanda, “kayda değer strateji üretebiliyorlar mı?” sorusudur. Temel stratejilerini kısaca tetkik edelim.

 

*Manevra alanı oluşturmak…

 

            Bir ülkede rejimle herhangi bir zamanda başı derde girme ihtimali olan hareketlerin ilk yapmaları gereken iş, manevra alanı oluşturmaktır. Hareketin ilk safhalarında şiddetle ihtiyaç duyulacak olan manevra alanı “ricat hattı” kurmaktır. Siyasi rejimin ilk hamlede yok edebilmesine mani olmanın tek şartı, “ricat hattı”dır. Hiçbir hareket ilk safhalarında siyasi rejim tarafından hedef alındığında mevcut mevzilerini koruyamaz. Bu sebeple ricat hattı, hareketlerin başlangıç safhalarında en önemli hatta tek manevra imkanıdır.

            Ülke dışındaki faaliyetlerin ve merkezleşmelerin önemi, hareketlerin ilk safhalarında ricat etmek (geri çekilmek) ihtiyacını karşılamasıdır. Hareket, birkaç ülkede yerleşik hale geldiğinde, kendi öz vatanında maruz kalacağı ağır bir hamleye karşı, diğer ülkelerde ayakta kalma imkanına sahip olur.

            Fethullah Hoca hareketinin birçok ülkede hemzaman olarak çalışmaya başlaması, bu stratejiyi hareketin başlarından itibaren uyguladığını göstermektedir.

 

*Öz düşünceye içtimai koruma sağlamak…

 

            Bir hareketin “öz düşünce”sinin halk tarafından anlaşılması kısa sürede beklenmez. Bu durum, fikir hareketlerinin maruz kalacakları ilk büyük hamleye (taarruza) karşı mukavemetini zayıflatan en önemli noktadır. Öz düşüncenin halk tarafından sahiplenilmesi ve korunur hale gelmesi genellikle zaman alır. Hareketin ilk safhalarında bu ihtiyacı karşılaması ve kendini koruyabilmesi çok zordur.

            Fethullah Hoca hareketi, ilk gününden itibaren “öz düşünce”sine içtimai koruma sağlama maharetini gösterebilmiştir. Bunun için kullandığı en önemli yol, “öğrenci yetiştirmek”tir. Öğrenci yetiştirmek veya öğrencilere yardımcı olmak, halk tarafından hürmet ve itibar edilen bir faaliyettir. Öz düşüncenin temel stratejilerinden biri olan, “geleceğe yatırım” (yani öğrenci yetiştirmek) aynı zamanda öz düşünceye içtimai koruma kalkanı oluşturacak şekilde organize edilmiştir. Hakikaten fevkalade bir kavrayış olduğunu teslim etmek gerekiyor.  

 

*Hayatı üreterek ve organize ederek vazgeçilmez olmak…

 

            Bir hareketin başarı ihtimali, hayatı üretme ve organize etme maharetine bağlıdır. Hayatı organize etmek, insanları organize etmek (örgütlemek) demek değildir. Hayatın organize edilmesinin birinci yolu, üretmektir. İkinci yolu, üretme imkan ve maharetine sahip olunmadığında mevcut malzeme ile yeni hayat anlayışları, yeni hayat alanları ve yeni hayat tarzları oluşturmaktır.

            İnsanları organize etmek, örgütlemektir. Hayatı organize etmek ise oluşturulan hayat alanlarına insanların tabi olarak akması ve oraya yerleşmesidir. İnsanlar organize edildiğinde hayat organize edilmiş olmaz ama hayata müdahale etmenin manivelasına ve gücüne sahip olunur. Hayat organize edildiğinde ise insanlar tabi olarak organize edilmiş olur ve hayata müdahale etmek gerekmez zira hayat zaten istenilen şekilde tanzim edilmiştir.

            Fethullah Hoca hareketinin insanları organize ettiği görülmektedir. Fakat daha önemlisi hayatı organize ettikleridir. Hareketin, hayatı organize ettiğinin anlaşılmaması, “hayatı organize etmek” gibi bir başlığın Türk efkâr-ı umumiyesinde bilinmemesindendir.

 

*Siyasetin dışında kalarak siyasi öfkenin hedefi olmamak…

 

            Siyasi rejimlerin dikkati, genellikle siyasi örgütlenmelerde kesifleşmektedir. Siyasi örgütler veya siyasi hedefler, siyasi rejimin radarlarına çabuk yakalanmakta fakat siyaset dışı oluşumlar aynı nispette geç fark edilmektedir. Gerçi her zaman böyle olmadığı doğrudur ve ülkedeki siyasi rejimin Fethullah Hoca hareketini ilk gününden itibaren keşfetmekte zafiyet gösterdiğini söylemek saflık olur. Fakat hareketin ısrarla ve şiddetle siyaset dışında kaldığı ve bunu bir “İRADE” beyanı olarak kamuoyuna sunduğu unutulmamalıdır. Siyaset dışında kalan ve öğrencilere yardım eden bir sivil oluşumu hedefe almak, siyasi rejim için daha az tehlikeli değildir. Siyasetle ilgilenmeyen bir hareketi hedef almak, o hareketin etki alanında bulunan halk kitlesiyle beraber siyasileşmesini kaçınılmaz kılar. Bu nokta siyasi rejimin tavır almasına mani olmaktadır.

            Hareketin bu günkü konjonktürde siyasete alakasız kalmadığı vakadır. Bu gün içinde bulunduğu stratejik merhale, siyasete alakasız kalmasına zaten manidir. Mesele bu günkü merhaleye gelene kadar kendine yönelecek taarruzları bertaraf edebilme stratejisi ve mahareti ile ilgilidir. Neticeye bakıldığında da bunu başardığı görülmektedir.

 

*Zaruri ve mühim ihtiyaçları karşılayarak reddedilmez olmak…

 

            Halkın zaruri ve mühim ihtiyaçlarını karşılamak, halkın hayatına nüfuz etmektir. Zaruri ve mühim ihtiyaçlar, hayatın altyapısını oluşturur ki, bu ihtiyaçları kim karşılarsa halk ona meftun olur.

            Zaruri ihtiyaçların karşılanması “içtimai tesanüt” ile gerçekleştirilmektedir. Yardımlaşma yoluyla zaruri ihtiyaçların karşılanır olması, aynı zaman hayatın üretilmesi ve hayat alanı oluşturmak demektir. Bir oluşum tarafından meydana getirilen “hayat alanı”, hacmi ne kadar ise çevresinde bulunan insanlardan o kadarını bünyesine alabilmektedir. Hayatı üretmenin veya hayat alanı oluşturmanın zorluğunu bilenler, halkın içinde bir hayat alanı meydana getirenlerin ne kadar güçlü ve itibarlı olduklarını anlarlar.

            Hayat için zaruri olmasa bile “mühim” ihtiyaçlardan birisi ve belki de birincisi, eğitimdir. Eğitim alanında ciddi çalışmalar yapan hareketler, hem gençliği ve hem de halkı kendi mihverlerinde toplamışlardır. Eğitim aynı zamanda istikbal olduğu için, eğitim yoluyla hem istikbale kement atılmakta ve hem de insanların istikbal endişeleri giderilmektedir. Çocuklarının iyi bir eğitim görmesini isteyen aileler, hareketin müesseselerinin kapısında sıraya girmektedir.

            Zaruri ve mühim ihtiyaçların karşılandığı merci olmak, REDDEDİLMEZ OLMAKTIR. Bir hareketin gerçekleştirebileceği en büyük strateji, halk tarafından reddedilmez hale gelmektir.

 

*Eğitime yatırım yaparak geleceğe sahip olmak…

 

            Eğitimin ne kadar stratejik bir alan olduğu açıktır ve bu konuda uzun izahlara girmenin lüzumu yoktur.

 

*Hareketin faydası ile ülkenin faydasını harmanlamak…

 

            Siyasi rejimin temel hedeflerinden farklı hedeflere sahip olan fikir hareketlerinin en büyük handikaplarından birisi, hareketin hedefleri ile ülkenin hedeflerinin “TEZAT TEŞKİL ETTİĞİ GÖRÜNTÜSÜ”DÜR. Siyasi rejime muhalif olmak, vatan ve millete muhalif olmak değildir. Fikir hareketleri de temelde, vatan ve milletin faydasını esas alırlar fakat siyasi rejimden farklı fikir şablonları ile bunu yaparlar. Farklı fikir çerçeveleri kullanmaları, siyasi rejimin kamuoyunu yönlendirme ve yönetme imkanı ve gücü karşısında, millet ve ülke ile çelişme görüntüleri oluşturabilmektedir. Fikir hareketleri içinde bu handikapı aşamayanlar, asla neticeye varamamışlardır.

            Fethullah Hoca hareketi, Türkiye’de kendi hedefleri ile ülkenin hedeflerini aynı potada yoğuran bir stratejiyi uygulayabilen tek hareket olmuştur. Hem sağda hem solda ve hem de İslamcı camiada bu stratejiyi hakkıyla uygulayabilen bir hareket misali daha önce görünmemiştir. “Türkçe olimpiyatları” projesi, ne demek istediğimizi anlatmaya kafidir.

 

*Gelişmenin motor gücünü oluşturarak zamanı yönetmek…

 

            Her devirde hayatın bir gelişme yönü vardır. Bu yön, zamanın akış istikametidir. Hayatın gelişme yönü ve zamanın akış istikameti, milyonluk orduların bile karşı koyamayacağı, mukavemet edemeyeceği ve durduramayacağı bir güçtür. Zaten “akıllı insanlar” bu istikametin önünde durmazlar. Akıllı insanlar, bu istikamete paralel hareket ederler, dahi (veya stratejist) insanlar ise bu istikametteki akışın mecrasını kazan insanlardır. Mecrayı hangi fikir kazarsa zamanın istikameti o fikre doğru vakumlanır ve eğrilir.

            Hayatın gelişme yönünü doğru ve önceden keşfedenler, o istikamette mevziler edinerek zamanın muhtevasını doldurmakla meşguldürler. Zamanın muhtevasını doldurma işi, zamanın peşinden koşarak değil zamanın önünde koşarak mümkün olur. Zamanın önünde koşarak açılan mecra ise zamanın içinden akacağı kanaldır ki, zamanın muhtevası o fikir tarafından doldurulabilir.

            Fethullah Hoca hareketinin faaliyetleri dikkatle takip edilirse, memleketin önemli meselelerinde hiç kimse veya gurup inisiyatif almadan çalışmalar yaptıkları görülür. Geniş katılımlı toplantılarla gündemi oluşturmak ve yöneterek inisiyatif almak, önemli bir stratejidir.

 

*Öz düşünce mensuplarının dışındakileri de içine alacak kadar büyük hayat alanları üretmek…

 

            Herhangi bir fikrin ufku ve derinliği, başka fikir mensupları ile beraber yaşayabilme maharetidir. Bir ülkede çok sayıda fikir ve fikir mensubunun bulunması tabi ve kaçınılmazdır. Herhangi bir fikir hareketinin kendi mensupları dışındaki insanlarla beraber yaşama kültürü üretebilmesi, ülkeye talip olduğunu veya ülkeye talip olacak kadar büyük bir ufuk sahibi olduğunu gösterir.

            Fikir sistemlerinin başka fikirlerle beraber yaşama kültürü oluşturamaması, o fikrin hayatta kalabilmesine manidir. Zaten başka fikirlerle beraber yaşayabilme mahareti olmayan fikirler, kaçınılmaz olarak faşist ve militarist olurlar. Faşist ve militarist fikirler, çatışmacı ve vahşidir.

            Fethullah Hoca hareketi, ülkedeki hiçbir hareketin yapamadığı bu işi yapmış ve başka fikirlerle beraber yaşayabilmenin “geniş çerçevesini”, “büyük ufkunu” veya “hayat alanını” üretmiştir. Hareketi biraz takip edenler, tüm ülkeyi içine alabilecek genişlikte bir hayat alanı ve anlayışı üretme çabasında olduğunu görmektedirler. 

Kaçak

KAÇAK
Kırkikindi yağmurları cama yaslanmıştı. Camın öbür yüzünde Arap kızı yoktu, sen uzaktaydın. Mevsim karanlığa ilerliyordu, gök kapalıydı, kırık bir mızrap içimi kurcalıyordu, yağmurdaydım.

Müthiş bir tenhalık, tek başınalık, ürperten bir yalnızlık içinde taradım boşluğu. Kimsesizdim, kimseciktim.

Ansızın onu karşımda bulunca, anladım yanıldığımı!…

Oysa ben onu yıllardır unutmuştum. Evimden, hayatımdan, en önemlisi düşüncelerimden uzaklaştırmıştım. Ondan uzağa kaçtığımı sansam da, kendimi kandırmışım, o hep yakınımdaymış.

Hayatımda kendimden utandığım anlar oldu, hem de pek çok kez. Bu da onlardan biriydi. Fakat, nasıl desem, bu seferki hepsinden farklıydı biraz. Evimden, hayatımdan, düşüncelerimden çıkarttığım bir şey daha vardı: Vicdan! Karşımda durmuş, o merhametli tavrıyla sanki bana vicdanımı -hanidir ıskartaya çıkardığım vicdanımı- iade etmek istermişçesine beni izliyordu. Evet, her zaman olduğu gibi yine haklıydı. Evet, evet hayatımın yavan griliğinin nedeni buydu, anladım; vicdansız bir adam oluşumdan!

Oysa kaç kez çağırdı beni yanına. Yanına, yani merhamete, yani duru bir güzelliğe. Kaç kez seslendi bana, gel dedi, gitmedim ona. Belki bu beklentisiz, çıkarsız sevgisi tedirgin ediyordu beni, o yüzden. Ben böyle bir sevdaya bağışıklı değildim. Sevgi anlayışım, hep arzulamak ve kovalamak üzerine gelişmişti. Sevmeye ve kaybetmeye koşullanmıştım. Hâlbuki o beni hep sevmişti, değer vermişti. Herkesin, hep avuçlarıma baktığı dünyada, o benim yalnızca kalbimle ilgileniyordu. Benimse kalbim bana lazımdı. Ben kalbimi başkasının ellerine yuvarlayacak, sonra içimdeki boşluğu vefasız sevgilerde doldurmaya çalışacaktım. Kendimi unutmaya çabalayacaktım. Aslında başardım da sayılır. Evet, kendimi unutmuştum nicedir, ama o beni unutmamış, terk etmemişti. Aslında zaten hep yakınımda bir yerlerdeydi, çoğu kez hissettim bunu, ama her defasında görmezden gelmeyi başardım. Fakat şimdi olmuyor işte, yağmur camı okşuyor, şimşekler göz alabildiğine her yeri ışığa boğuyor, hiçbir gerçek karanlıkta kalamıyor… Evet orada.. Hep oradaydı zaten ve ben artık ondan saklanamıyorum.

Rahman bana bakıyor!

Sevdan İçre Parantezler

Sevdan İçre Parantezler

Ellerinde ıssızlığım,
Dudakların… satırbaşı…
Gözlerinde sessizliğim,
Avuçlarımda gözyaşı…

Takvim takvim tükendiler,
Esmer çocuk… ve o genç kız…
Unutmayı öğrendiler,
Ayrılık vardı hesapsız…

Ellerinde beni buldum,
Dudaklarında pişmanlık.
Gözlerinde unutuldum,
Sebebi lüzumsuz artık…

Has bahçede dikendiler,
O genç kız… ve esmer çocuk…
Konuşmaktan çekindiler,
Bir hatıraydı mutluluk…

Ellerinde kalbim vardı,
Dudaklarında tuz tadı.
O çocuk burda yaşardı,
O genç kız hiç yaşamadı…

Ömer Karayılan

GÜNLÜK (11 MAYIS 2009)

            Sanatçıların bariz hususiyetleri hürriyettir. Zira sanatın bariz hususiyeti, sınırsız arayıştır. Sanat ve sanatçıyla ilgili bu yaklaşım, seküler/laik anlayışın temel yaklaşımıdır. Dolayısıyla sanatçıların otoriteye karşı isyanı, başka alanlarla iştigal eden insanların isyanından mukayesesiz daha fazla ve daha güçlüdür.

            Türkiye’de bu iş nasıl olur? Aşağıda bir sanatçının! Tiyatro sahnesinde DARBE ÇAĞRISI yaptığını okuyacaksınız. Haber, Zaman gazetesinin internet sitesinde yayınlanmaktadır. Haberden sonra birkaç sorumuz var.

 Tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy, önceki gün Eskişehir Kültür Merkezi'nde sahnelenen 'Fername' isimli oyunu sırasında Türkiye'nin çağdaş değerlerinden uzaklaştığını iddia ederek AK Parti hükümetine yüklendi.Ferhan Şensoy "Daha önce yapılan 3 askeri darbe ottan bo.tan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var ama darbe yapan yok. Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker birşey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın" diyerek sahneden orduya seslendi. Bu ikinci açıklaması Oyuna gelen seyircilerin bir bölümü bu açıklamalardan dolayı salonu terk ederken, bazıları da alkışla Ferhan Şensoy'a destek verdi. Ferhan Şensoy 2006'da da bir gazeteye verdiği röportajda "Büyükanıt Paşa darbe yaparsa sabah erkender kalkar, davul çalıp kutlarım" demişti.  (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=846904&title=ferhan-sensoy-sahneden-darbe-cagrisi-yapti) 

Soru 1-Sanat hakkındaki laik/seküler yaklaşımı biz mi yanlış biliyoruz?

Soru 2-Darbe çağrısı yapmak, otoriter bir idare talebi değil midir?

Soru 3-Askeri idare otoriter bir idare ise Ferhan ŞENSOY sanatçı mı değildir?

Soru 4-Türkiye ortalamasına göre sanatçı sayılacağından şüphe duyulmaması gereken Ferhan ŞENSOY’un darbe çağrısı yapması, REJİMİN GERÇEKTEN TEHLİKEDE OLDUĞUNA MI İŞARETTİR?

Soru 5-Rejim gerçekten tehlikedeyse, rejimi kurtarmanın tek yolu darbe midir?

Soru 6-Rejimi kurtarmanın tek yolu darbe ise aslında o rejim zaten yıkılmış değil midir?

Soru 7-Türkiye’de sanatçı olmak ile militan olmak arasında bir fark ve mesafe yok mudur?

Soru 8-Sanatçı olmak hürriyetçi olmayı şart kılmasına rağmen, darbe çağrısı yapmaya da mani olmuyorsa, bu ruh halinin psikolojide ve psikiyatride adı nedir?

Soru 9-Hürriyet talebi ile darbe talebinin aynı zihni (psikolojik) evrende bir araya gelmesini mümkün kılan bu ülke, her şeyini yeniden inşa etmek mecburiyetinde değil midir?

Soru 10-Darbelerden hiçbir fayda görmemiş fakat sınırsız zarar görmüş olan bu ülke, tecrübe edinme melekesini ne zaman kaybetmiştir?

Soru 11-Darbesiz yapılamayanı darbe ile yapmak istemenin temelinde bulunan düşünce nedir?

Soru 12-Darbe yapmadan çalışmak ve arzu edilen dünyayı kurmak için mücadele etmek varken, darbe talebinde bulunmak veya darbe yapmak hangi kestirme yolların kullanılmasını istemektir?

Soru 13-Bu kestirme yollar arasında, işkence, yargısız infaz, keyfi cinayetler, toplu katliamlar, temerküz kampları, hukuksuz müsadereler, toplu işten çıkarmalar vesaire var mıdır?

Soru 14-Hukuk düzeni (iyi kötü hukuk hakimiyeti) içinde başarılamayan işler (mesela şapka için adam asmak), darbeciler tarafından yapılacaksa ve talep edilen bunlarsa, darbe çağrısı yapmak TETİKÇİ TUTMA TEŞEBBÜSÜ MÜDÜR?

Soru 15-Birilerinin hayat tarzlarını (kendi ifadeleriyle yaşam biçimini) muhafaza etmek için hiçbir gayret sarfetmemesine, hiçbir fedakarlık yapmamasına, hiçbir çaba içine girmemesine rağmen, onların hayat tarzlarını korumak için ordunun harekete geçmesi ve darbe yapması, TSK nın tetikçilik yapmak için organize olmuş bir kurum olduğu manasına gelir mi?

Soru 16-Ferhan ŞENSOY un darbe çağrısı yapması, “ben sanatçıyım, cinayet işlemek gibi kaba ve vahşi işler benim naif ellerime tevdi edilecek bir hadise değildir, bu sebeple ordu harekete geçmelidir” manasına gelebilecek bir mazereti ihtiva eder mi?

Soru 17-Türkiye’de darbecilik, sivillerin tembelliğinden kaynaklanan talep, ordunun ise yetki iştihasını tatmin eden bir alışkanlık mıdır?

Soru 18-Ordunun görevleri arasında darbe yapmak olmadığına göre, darbe yapmakla asker asıl işinin dışına çıkmaktadır. Öyleyse her meslek sahibi kendi işinin dışında başka bir işle iştigal edebilir, mesele kasap ameliyat yapabilir, katiller anaokulu öğretmeni olabilir, hırsızlar bekçilik yapabilir vesaire… Bu misallerle ordunun darbe yapması arasında mahiyet farkı yoksa eğer, bu ülke dünyanın en ahmak insanlarının yaşadığı bir coğrafya parçası mıdır?

Soru 19-Kasabın kalp ameliyatı yapmasına karşı olanların ordunun darbe yapmasına karşı olmaması, hangi psikiyatrik hastalıkla açıklanabilir?

YAŞAMIN İNCİR ÇEKİRDEKLERİ

Birçok insan kendini, çok büyük idealler, düşünceler, amaçlar, hayatlar, pratikler üzerine bina eder ve kurgular. Belki de herkesin mutlak bir “olmazsa olmazları” olmalıdır. Uğrunda ölebilecek kadar ulvi bir hedefi, değer anlayışı, gelecek yaşam kurgusu olmayan bir insandan, “ideal anlamda, varlığın yaratılış hikmetinde”, insan diye söz etmemiz hakikaten çok zor. Hedefi olmayan bir geminin rüzgârdan nasibi neyse, büyük idealleri olmayan insanın da hayattan nasibi odur esasında. Nasıl ki hedefini ıskalamış, rotasını çizememiş bir gemi ulaşması gereken limanına ulaşamazsa, idealden yoksun zihinsel bir varlığın, aşkın olana ulaşması da o derece imkânsızdır.

 

Peki ya çoğu zaman görmezden geldiğimiz pratik yaşam… İncir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit konuların, olayların kopardığı büyük fırtınalar… Bir incir çekirdeğini doldurmayacak sebepler yüzünden yaşanılan kavgalar, darılan arkadaşlıklar, dağılan evlilikler, sonu büyük trajedilerle biten şakalar, hiç yokken, bir hiç uğruna biten hayatlar, şu bizim büyük idealler ile süslediğimiz hayatın birer gerçeği değil midir dostlar?

 

Küçücük, ufacık gördüğümüz, ne var sanki canım diye söylendiğimiz,  bir incir çekirdeğini doldurmaz dediğimiz birçok konu ve olayların, bütün yaşamımızı nasıl da avuçları arsına aldığına, bir değirmen taşı gibi bizi ezdiğine, yaşamsal bütünlüğümüzü bozduğuna, eşimizle, çocuğumuzla, arkadaşlarımızla bizi ayrı düşürdüğüne, sonu bitmeyen kan davalarına dönüştüğüne, insanın aklını dumura ederek katilleştirdiğine, bizi diğerleri arasında küçük ve zavallı düşürdüğüne, insanın beşeriyetini tetikleyip hayvanlaştırdığına, yırtıcı bir saldırganlığa dönüştürdüğüne, ülkeler arası savaşlar, hatta dünya savaşları çıkardığına hepimiz de şahit değil miyiz?

 

 İblisin basit bir kibir yüzünden lanetlenmesinin ardında yatan da bu değil mi? Rabbi olan Allah’ı en güzel şekilde tesbih ederken, Rabbi’ne karşı gelmekten çok korkarken, onu böylesine aşağılatan sebep, aslında incir çekirdeğini doldurmayan bir sebep değil miydi? Allah’a kulluğuyla çok yüksek bir mertebeden, sırf insana olan tavrı nedeniyle, kendini üstün görme duygusu yüzünden cehennemin ebedi sahibi olmuştu. Günahının sebebini insana yüklemesinin, Rabbi’ne iman etmesine rağmen Rabbi’ne karşı gelmesinin, insanı düşman görmesinin altındaki gerçekler sizce ne kadar sağlıklıdır?

 

Anlatırken fıkralara döner, bir başkasının incir çekirdeğini bile doldurmayan olayları. Ve bazen de biz bir başkasının ağzında konu oluveririz, hiç hesaba katmamışken kendimizi… O yüzden yaşam aslında biraz da ayrıntılar da gizlidir. Küçük şeylerin çok büyük zararları olduğu gibi, o çok küçük şeylerin nasıl da büyük işler başardığını da biliriz her birimiz. Bir tek gülün, bir küçük gülümsemenin yıkılmak üzere olan aileleri birleştirdiğine; bir ufacık özrün nasıl da yılların küslüğünü giderdiğine;  saçı okşanan, yanağına bir öpücük kondurulan küçük canların gelecekte nasıl da büyük yürekler, isimler olduğuna; çölde susamış bir köpeğe merhametle verilen bir yudum suyun, nasıl da hatalarla dolu bir yaşamı temizleyip cennetin kazanılmasına vesile olduğuna; çorak, verimsiz bir arazinin bir yağmur damlasıyla nasıl da İrem bahçesine dönüştüğüne; küçük bir dokunuşla, yüreği çatlamış gönüllerin nasıl da inci ve mercana dönüştüğüne şahidiz her birimiz.

 

İncir çekirdeği/çekirdekleri boş değildir ve nasıl beslersen öyle büyür. Yaşamımızın her dakikasını bu idrak ile anlamlandırırsak karşımıza çok güzel hayat eseri ortaya çıkacaktır. Örneğin hayatımızı bir kitap olarak düşünürsek, o kitabın cümleleri,  hayat kitabının incir çekirdekleri gibi olurdu. Cümleler nasıl oluşursa, kendi kitabımızda o içerik ve kalitede oluşacaktır elbet. İyi, güzel, erdem, maruf, bilge taşıyan cümlelerden/olaylardan, iyi, güzel, erdem, maruf ve bilge bir yaşam çıkacaktır ortaya. Ya da tam tersi…

 Genelde, incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden bıraktı gitti diye şikâyet eder mutluluktan, niye bittiğini anlayamayanlar. Ayrıntılarımız bizim bütünümüzü oluşturur da bizler bunun pek farkına varamayız. Çok büyük hedeflerin gölgesinde kalan o incir çekirdeğini doldurmayan pratik yaşamın gerçekleri, aslında bizim bütünlüğümüzün ta kendisi değil midir?  

Hayat bir denge unsurudur. Ve bizler büyük işler başarmak için “Simurk Anka” olmaya çalışırken, bir türlü erişilmeyen “kızıl elmayı” hedeflerken, yanı başımızda ağlayan bir çocuğa, dalı kırılan bir fidana, karşıya geçirmemizi bekleyen bir ihtiyara, dua bekleyen bir ölmüşe, yanı başımızda asılı olduğu halde okunmayı bekleyen kitaba, saçımıza, avucumuza, toprağımıza, suyumuza damlayan yağmura, koklanmayı bekleyen bir çiçeğe, oynamayı bekleyen evdeki çocuklarımıza, sadece varlığıyla bile bize bir çınar gibi destek olan eşimize, annemize ve aslında her şeye o kadar uzak kaldık ki…  

Ya da Bunun tam tersi durumlarda, çok basit konulara, olaylara takılıp büyük ve ideal olanı göremeyenler, anlayamayanlar, küçük yaşayanlar, küçük düşünenlerin de küçük gölgeleri olduğunu unutmayalım. Yazıları silinmiş, kararmış, okunamaz hale gelmiş bir kitabın ne okuyana ne de yazarına bir faydası olabilir mi? 

Ve bizler, işte sonunda incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden birbirimize ayrı düştük. Nedir bizleri bu kadar acımasız duyarsız hale getiren? İncir çekirdeğinin içindeki ne ki? Yaşam şartları mı? Öteki mi? Dünya mı? Hırslar mı? Ne?  Bu soruların cevabını verirken sonrasında pişman olduğumuz, utandığımız sıkıldığımız, hatırlamak istemediğimiz olayların çekirdeğine inelim. İnelim ki geleceğimiz, incir çekirdeğini doldurmayan sebepler yüzünden kararmasın, mavisini yitirmesin manzaramız.  

Düşmanlık içimizden başka bir yerde değil. Kapkaçlar, namus cinayetleri, parçalanmış aileler, dolandırıcılık, savaş, siyasi kargaşa vs. hatta vurdumduymazlık, kindarlık ve hoşgörüsüzlüğü, neredeyse hayatımızın asıl hedefi ve kabulü yaptık. Kendi elleriyle annesini öldüren çocuklar, arkadaşının kafasını kesip kendini işlediği suçun günahında gizleyen katiller, zorbalar, eşkıyalar sardı ya sonunda dünyamızı. Küçük yürekler bir hiç yüzünden sürekli tartışır, bağırır, kavga eder duruma geldi. Hoşgörüsü olmayan bir toplumun en sonunda varacağı yer bir dipsiz kuyudan başkası değildir. Küçük şeyleri hayatının merkezinde, çevresinde, takıntılı bir hal yapıp, sürekli tartışıp, çabuk öfkelenip, tez parlayanlar, İbni Haldun’un deyimiyle, Hadarileşememiş Bedavet toplumlarından, kimliklerinden başkası değildir.            

İşte daha yeni yaşadık Mardin katliamını. Daha doğmamış bebeklere uzanan saikler, bu utanç ve trajedi dolu eylemlerini hangi ulvi gerçekler için yapmış olabilirler ki? Onlarca yetim çocuğun ızdırabının sebebi hangi yüce gayeler olabilir? Çok para, çok makam, çok arazi, çok kariyer, çok güç, çok iktidar mıdır yapılanların masumlaştırılmış sebebi? İşte kendi elimizle çevremize bozgunculuğu hâkim kıldık ve kan döktük, döküyoruz…             

 İpekten dokunuşuyla bizleri gecenin yaldızlı kanatlarına ve oradan sabahın nakışına ulaştıran da küçücük sebepler; bülbülleri gülden ayıran ve oradan çorak bir yalnızlığa sürükleyen de esasında küçücük sebeplerdir. 

İşte bu yüzden dünyaya sunulacak yeni bir medeniyetin girizgâhı için, iyi olan küçük şeyleri büyütelim.  Ve o güzel şeyler, tüm hayatımızı, çevremizi de güzelleştirsin. İncir çekirdeğini doldurmayan sebepleri ise, güneşte eriyen buzlar gibi hoşgörümüzde, sabrımızda, tahammüllümüzde eritip yok edelim… Yoksa, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük ve basit sebeplerin yerini bir gün biz alırız ve incir çekirdeğinin içinde viran oluruz. 

           

ÖNGÖRÜLER -3- KEMALİZMİN GELECEĞİ

            Kemalizm’in felsefi/ideolojik olarak ne olduğu veya felsefi/ideolojik mahiyet ve kıymet ifade edip etmediği bu yazının mevzu değil. Doğrusu kemalizmin ne olup ne olmadığı hususunda bir makale yazma çabası, lüzum unsurunu ihtiva etmediği için biraz abesle iştigal gibi geliyor.

            Kemalizm’in geleceği bahsini, Kemalizm’in ne olduğu bahsinden müstakil olarak incelemek kolay değildir mutlaka. Ne olduğu bilinmeden geleceğinin ne olacağına dair öngörülerde bulunmak, sıhhatli bir fikri faaliyet gibi gelmiyor. Kemalizm’in ne olduğunu izah etmek zaten geleceği hakkında da öngörülerde bulunmayı ihtiva eder. Bunun gibi geleceğine dair öngörülerde bulunmak aslında ne olduğuna dair teşhis ve tespitlerde de bulunmayı şart kılar. Bizim yapmak istediğimiz, Kemalizm’in ne olduğu ile vakit kaybetmeden geleceğine dair öngörülerimizi anlatmak. Bunu yaparken zaten “ne olduğuna dair” teşhisler kendini gösterecektir.

 

*Mekan cihetiyle Kemalizm’in geleceği…

 

            Kemalizm’i Misak-ı Milli sınırları dışına çıkarmak mümkün değildir. Misak-ı Milli sınırları içinde bile ayakta tutacak kadar taraftar bulma imkanı hızla tükenmektedir.

            Kemalizm, ülkemizin sınırları içinde silah zoruyla (hukukla bile değil) dokunulmaz kılındığı için siyasi bir gerçeklik ifade ediyor gibi görünse de, “zor” uygulayan silahın bir güç sınırı olduğu ve bu gücün ülkenin siyasi sınırlarının dışına çıkamayacağı vakadır.

            Dünyada herhangi bir fikrin ayakta kalabilmesinin ilk şartlarından birisi, belli bir coğrafyaya sıkıştırılmamış olmasıdır. Fikir, dünyanın her bölgesine nüfuz edebilmenin teorik kaynaklarına sahip olmalıdır. Eğer muayyen bir coğrafyaya sıkışması kaçınılmaz ise, bu coğrafyanın kafi derecede büyük olması şarttır. Dar bir coğrafyaya hapsolmak, varolabilmeyi veya varlığını idame ettirmeyi imkansız kılar.

            Bir fikri, kendi ülkesinde kaskatı gerçeklik haline getirmek mümkündür. Ülkenin her tarafını putlarla donatmak ve belli zaman aralıklarıyla ve silah zoruyla insanları hazırda sıraya dizmek, dünyanın en saçma fikrini bile gerçeklik haline getirir. Ekmek derdindeki insanların başlarının üzerinde sallanan namlular, monarklara itaati kaçınılmaz gerçeklik haline getirebilir. Yeryüzünde sayısız diktatör veya diktatörlük, kendi küçük gerçekliğini silah zoruyla ülkenin siyasi gerçekliği haline getirmeyi başarmıştır. Fakat silah zoruyla üretilen siyasi gerçeklik, ancak sınırları belli olan bir coğrafyada mümkündür. Sözkonusu coğrafyada “büyük siyasi gerçeklik” olan rejimler, sınırın bir adım dışında, “büyük siyasi komiklik” haline geliverir. Coğrafi bölgeler arasındaki sınırların bir tarafında “büyük siyasi gerçeklik” diğer tarafında “büyük siyasi komiklik” görüntüsü, bir rejimin varlığını devam ettirmesine mani olan “büyük çelişki”dir. Kemalizm, bu çelişkiyi son zamanlarda en derin haliyle yaşayan son örneklerden biridir.

            Türkiye’nin sahip olduğu coğrafi büyüklük bir dünya görüşü için hücre ebadındadır. Herhangi bir dünya görüşü bu coğrafyada yaşamak istediğinde, bir insanın hücrede yaşaması ne ise ancak o kadar yaşayabilir. Kemalizm’in tüm komşularımızı düşman gören kavrayışı, bu coğrafyayı siyasi surlarla çevirmiş ve bir hücre inşa etmiştir. Üstelik bu hücrenin duvarlarını da içerden örmüştür. Kemalizm’in bu kadar uzun yaşayabilmesinin sebebi de bir dünya görüşü olmamasıdır. Dünya görüşü olmadığı için silah zoruyla ayakta kalmış ve silah zoruyla ayakta kalabilmek için de sınırlara duvarları içerden örmek zorunda kalmıştır. 

 

*Zaman cihetiyle geleceği…

 

            Atatürk’ün yaşadığı ve öldükten sonra da putlaştırıldığı dönem, dünyada diktatörlüklerin hakim olduğu bir zaman dilimidir. Diktatörlüklerin yaygın olması, diktatörlüğü “siyasi gerçeklik” haline getirmiştir. Dünya siyaseti o dönemde yaygın şekilde diktatörlük formunda üretilmekteydi. Demokratik siyasi rejimlerin de bulunduğu vakaydı ama diktatörlükler daha fazla yer işgal ediyordu.

            Diktatörlük dönemlerinin siyasi alışkanlıkları, ikindi cihan harbinden sonra dünyanın gelişmiş ülkelerinde hızla temizlenmiştir. Türkiye’de ise bu yapılamamıştır. Ülkenin genel olarak geri kalmış olmasından kaynaklanan bu temizlik zafiyeti Kemalizm’in varlığını muhafaza etmesine sebep olmuştur. Diğer taraftan Kemalizm de kendini muhafaza etmek için ülkenin gelişmesine mani olmuştur. Bu fasit daire uzun müddet kendini tekrarlaya tekrarlaya devam etmiştir.

            Atatürk zamanında yapılan sanayi girişimlerinden bahisle ülkenin kalkınması için büyük hamleler gerçekleştirildiğini iddia edenler, siyasi rejim ile ilgili tek cümle kurmazlar. İnsani kalitenin yükseltilmesi en önemli göstergeyken bunun yerine bazı fabrikaların yapıldığından bahsetmek, bir insanı günde yirmi saat zorla çalıştırarak zengin etmeye benzer. İnsanı günde yirmi saat çalışmak mecburiyetinde bırakarak yetmiş yaşında zengin etmek, o insanın hayatını mahvetmekten başka bir mana taşımaz.

            Siyasetin ürettiği şekiller, zamana doğrudan bağlıdır bu sebeple ömrü vardır. Medeniyet veya insani değerler ile siyasi şekilleri birbirine karıştıran Kemalistler, medeniyet değerlerinin asırlardır ayakta ve canlı kalmasına bakarak siyasi şekillerin de varlığını devam ettirebileceğini zannediyorlar. Devlet ve siyaset değer değil, değerlerin koruyucu vasıtalarıdır. Devlet yalnız başına nasıl bir değer olabilir ki? Eğer devlet sadece devlet olduğu için “değerli” kılınırsa, o zaman diktatörlükler ve zulüm de kaim hale gelir. Zira devlete nüfuz edecek olan diktatörler ve onların tatbik ettiği zulüm kutsanmaya başlar. “Değer” ile “aracı” karıştırmak veya birbirinin yerine ikame etmek en vahim yanlışlardan biridir. Kemalizm, siyasi şekillerden ibarettir ve zamanı yirminci asrın başlarına denk gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu en büyük bela, Kemalizm marifetiyle devletin kutsanmasıdır. Kemalizm, kendini muhafaza etmek için devleti kutsamıştır zira kendini devlet zannetmektedir. Oysa devlet; değerlerin üretilmesine yardımcı olan onları koruyan en büyük vasıtalardan biridir.

            Yirminci asrın başlarında yaygın olarak tatbik edilen “siyasi şekiller” ömrünü tüketmiştir. Fakat Kemalizm’in şekilleri muhteva zannetmesi siyasi şekilleri muhafaza çabasını sürekli beslemiştir. Ne var ki, ömrünü dolduran şekil arkasına milyonluk ordular da yığılsa varlığını devam ettiremez.

 

*İnsan unsuru cihetiyle Kemalizm’in geleceği…

 

            Bir fikrin sadece bir kavme hitap etmesi ve diğer insanları hitap alanına almaması, hayat kaynaklarından büyük bir kısmını kendi eliyle kestiğini gösterir. Tek kavimlik fikir (buna fikir denirse eğer) olmaz.

            Tek kavimlik tek fikir kırıntısı vardır, o da kavmiyetçiliktir. Kavmiyetçilik, fikri cimriliktir. Kavmiyetçilik cimriliğin en büyük çaptaki zuhurudur.

            Kavmiyetçilik konusunda uzun izahlar yapmak lüzumsuzdur. Kavmiyetçiliğin artık bir insanlık suçu olduğuna dair insanlığın fikri ittifakı, doğrudur. İnsanlık tarihindeki tecrübelerden kavmiyetçiliğin ne olduğunu ve nelere malolduğunu anlamamış olanlara tekrar tekrar bunu anlatmaya çalışmak, akılla telif edilebilir bir tavır değil.

 

*Muhteva yönüyle geleceği…

 

            Fikir sistemleri, kendi muhtevalarını münhasıran kendileri üretirler. Kemalizm, muhtevasını kendisi üretmiş ve doldurmuş değil, batıdan ödünç almıştır. Kendi muhtevasını üretemediği için de bir dünya görüşü değildir.

            Muhtevasını batıdan ödünç almasına rağmen, batıdaki gelişmeleri takip etmemiş ve bir zaman diliminde (yirminci asrın ilk yarısında) donmuştur. Donup kalması ise mukadderdi zira her şey ödünç alınabilir ama muhteva ödünç alınmaz.

            Muhtevanın ödünç alınması, kendini inşa edemediğini gösterir. Kendini inşa edemediği için ödünç aldığı zamanın şekillerine mahkum olmaktan kurtulamamıştır. Bir müddet sonra şekillerin muhteva olduğu vehmine kapılmış ve zihni piramit ters dönmüştür. Muhteva vehmiyle şekillere sahip çıkınca zamanı geçen şekillere sadakat sayısız komikliği davet etmiştir.

 

*

 

            Bir siyasi cereyanın veya felsefi sistemin veya dünya görüşünün kendini “değerli” görmesi ve kendini hayatta “gerçekleştirmesi” tabi ve gereklidir. Fakat kendini “tek değer” olarak görmesi ve tüm insanlığın (ulaşabildiklerinin) bu değere tabi olmasını icbar etmesi, “farklı değerlerin” ve “farklı hayat gerçekliklerinin” olmayacağına inanmasıdır. Farklı hayat gerçekliklerinin imkansız olduğuna inanmak, insanları diğer gerçekliklerden koruma misyonuna soyunmasına sebep olur. Farklı değer ve gerçekliklerin olduğu iddiasını “dolandırıcılık”, “istismar”, “yalan” vesaire gibi mefhumlarla izah etme çabasını üretir. İnsanların istismar edilmesine mani olmak gibi idealist düşüncelerle beslenen zihni evren inşası, devasa bir girdap oluşturur. İdealist mahiyet taşıdığı vehmine sahip olunan düşüncelerle beslendiği için meşruiyet endişesinden de azade hale gelir ki, bu durumda ortaya çıkacak insan türü ancak psikiyatrlara denek olur. 

            Kemalizm, “tek değer” ve “tek gerçeklik” olarak kendini görür. Bu kavrayış, o kadar hoyrat ve o kadar komiktir ki, ülkeyi ziyaret eden yabancı devlet adamlarının Atatürk’ü (yani anıtkabiri) neden ziyaret etmek istemedikleri Kemalistler tarafından hayretle karşılanır. Oysa adam başka bir kültür ve siyaset ikliminden gelmektedir ve Atatürk onun için bir kıymet arzetmemektedir. Küçücük bir coğrafyada oluşturulan siyasi gerçekliğe tüm dünyanın itaat veya saygı göstermesini istemenin ruhi ve zihni altayapısı psikiyatrlar tarafından ciddi şekilde incelenmelidir.

            Bu kadar katı bir “tek değer” ve “tek gerçeklik” tasavvuru ve imanı tüm meşruiyet kaynaklarını münhasıran uhdesinde tutmayı, toplamayı ve görmeyi ilzam eder. “Tek değerin” ikamesi, “tek gerçekliğin” muhafazası, her şeye rağmen yapılmalı ve bedeli her neyse ödenmelidir. “Tek gerçeklik” kavrayışındaki meşruiyet cimriliği o kadar ileri derecede zuhur etmektedir ki, başka hiçbir fikir sistemi veya dünya görüşü varlık iddiasında bile bulunamaz. Meşruiyet kaynaklarındaki tekelcilik, devasa katliamları salatalık doğramak kadar tabi ve normal hale getirmektedir.

            “Tek değer” ve “tek gerçeklik” inhisarı meşruiyet kaynaklarını da kendi tekeline aldığı için ilk olarak düşman üretmeye başlar. Devletin ülke içinde düşman tanımı yapmayacağına aldırmaz ve ilkin ilki olarak “iç düşman” üretmeye başlar. Devletin, bir ülkede yaşayan tüm halk tarafından ve tüm halk için kurulduğunu bilmez, anlamaz veya anlamazlıktan gelir ve devleti halkın aracı (vasıtası) olmaktan çıkarır ve kendi “değerinin” aracı haline getirir. Bunu yaptığı andan itibaren de o ülkede devlet diye bir şey kalmadığını ve bakiye kalanın devletten başka bir şey olduğunu asla fark etmez. Zira devleti ele geçirmiştir ve artık devlet denilen büyük cihaz, aile şirketi gibi menfaatinin manivelası haline gelmiştir.

            Devlet, halkın bir kısmını vatandaş, bir kısmını düşman görmeye başladığı andan itibaren varlığını kaybeder. Halkın tamamı üzerine şemsiye gibi açılmış olan büyük örgüte devlet denir. Küçük bir gurubun dahi yağmurdan ıslanmaya başlaması, o şemsiyeyi devlet olmaktan çıkarır ve özel mülkiyete tahvil eder. “Atatürk Cumhuriyeti” isimlendirmesi, devletin Kemalistlerin mülkiyetinde olduğu iddiasıdır ki, bu iddianın kabulü, ülkede bir devletin olmadığını gösterir.

            Kemalizm, tek değer, tek gerçeklik ve tek meşruiyet kaynağı olduğu iddiası ile zaten kendine mensup olmayan insanları şemsiyenin altına almamaktadır. Diğer insanların fikri aidiyetleri, “tek değer”, “tek gerçeklik” ve “tek meşruiyet kaynağı” dışında kaldığı için, “insan” olma vasfına sahip değillerdir. “Kemalist olmayanlar insan bile değildir” beyanları, Kemalizm’in bahsini ettiğimiz hususiyetleri için birer itiraftır.

 

*

 

            Yukarıdaki izahlar çerçevesinde Kemalizm’in bu günkü özelliklerini tespit edelim.

 

*Hayatı üretebilme maharetini hiç kazanamamıştır.

*Yönetebilme maharetini hiç kazanamamıştır.

*Siyasi gerçekliği oluşturma veya üretebilme özelliğini hızla kaybetmeye başlamıştır.

*İç düşman tanımından hiç vazgeçmemiştir.

*Devlet kuramamıştır.

*Kendi neslini yetiştirememiştir.

 

            Uzun sözün kısası Kemalizm, ömrünü tamamlamıştır. Bu gün komadadır ve fişinin çekilmesini beklemektedir. Komadan çıkma ihtimali bulunmamaktadır. Arkasından fatiha okuyan da çıkmayacaktır.

DEHANIN MÜSLÜMAN OLMUŞ HALİ-NECİP FAZIL-

      İman, insanın ufkunun müntehasında başlar. Ufkun içi imana konu değildir. Zira ufuk alanı idrak edilebilir alandır. İdrak edilebilir alan (genellikle) akıl alanıdır. Dehaların zor inanmalarının sebebi, ufuk çizgilerinin diğer insanlardan uzakta olmasıdır. Herhangi bir iman sistemi dehanın ufkunu ihata edemediğinde dehanın o sisteme (dine, ideolojiye) iman etmesi kabil değildir. Dehanın ufkunu ihata edebilmek, muhteva cihetiyle olduğu gibi üslup cihetiyle de olmalıdır. Her ne kadar üslup cihetiyle olması şart olarak ileri sürülemese bile, dehanın iman sistemine muhatap olması, beyandaki üslup ile kabildir. Normal zekânın beyanı (ifadesi), dehanın ufkunu ihata edecek muhtevayı taşıma kudretini haiz olmadığı için dehayı o sisteme sevk etmez.

      İman konusunun insan ufkunun ötesinde olması, onun idrak edilemeyeceğini gösterir. Zaten idrak acziyeti (zafiyeti) başlamadan iman gerçekleşmez. Buna rağmen iman sisteminin tatmin edici hacimde olması, üstün bir anlayış nizamına sahip olması ve mücerret boyutunun olması şartları neden gerekmektedir? Anlaşılmaz olanın herhangi bir anlayış sistematiğine sahip olması gerektiğini ileri sürmek kaba bir bakışla tezat teşkil eder. Fakat bu noktada tezat değil aksine hayatın ve insanın tabiatından kaynaklanan bir bütünlük vardır. Anlaşılmaz olan iman sisteminin merkezidir ve merkezden muhite doğru mesafe alındıkça “anlaşılır” hale gelir. Anlaşılır olan kısım insanın zekâsını, aklını, şuurunu tatmin etmeli, ruhi ve zihni dünyasını beslemelidir. Anlaşılır olan kısımdaki “üstün anlayış”, anlaşılmaz olan kısmın teminatıdır. İşte iman tam bu noktadadır. Anlaşılır olanı idrak eden insanın, anlaşılmaz olana teslim olması imanın ta kendisidir.

      Dehaların kendi ufuk alanlarını tarayarak hattın ucuna gelmesi bazen uzun zaman alabilir. Ufuk alanının genişliği dikkate alınırsa alanın içinin taranmasının zaman alması kaçınılmazdır. Fakat ufuk alanının taranması kaçınılmaz değildir. Deha, ufuk alanını taramadan ufuk çizgisine varabilir. Düz hat üzere ilerleme imkânı dehalarda vardır. Bu hususiyet dehaların ufuk çizgisine çabuk varmasını mümkün kılar.  

      Necip Fazıl’ın otuz yaşına kadar yaşadığı hayat dikkatle tetkik edildiğinde görülecektir ki, insanlığın ufkunu serazat bir şekilde dolaşmaktadır. Bu nokta ilginçtir. Hakikaten Necip Fazıl, insanlık ufkunu serazat şekilde dolaşmıştır. Bu yaşına kadar iman ettiğini söylemek zordur ve eğer iman üzere olduğu kabul edilse bile tefekkür faaliyetinin serazat olmasına mani olmamıştır.

      Herhangi bir kayıt altında bulunmaksızın seyahat eden düşünce dünyası, otuz yaşına geldiğinde batının ufkuna ulaşmıştır. Batının ürettiği ufuk çizgisine o güne kadar İslam coğrafyasından kimsenin ulaşamamış olması Necip Fazıl’ın dehasının ispatıdır.

      Otuz yaşına geldiğinde insanlığın “devri ufkunda” dolaşan bir insanın akıbeti iki ihtimalden birine çıkar. Birinci kendini ilahlaştırmak, diğeri ise “kâmil imanı” keşfetmektir. Necip Fazıl, üstün imanı kendi ferdi macerasında keşfeden insandır.  

                                    * 

      Dehaların ufuk çizgisinin ötesi genellikle metafizik dünyadır. Dehaların fizik dünyayı ihata etmeleri veya ufuk çizgilerini fizik dünyanın sınırlarında çizmeleri kabildir. Özellikle teorik alanlarda faaliyet gösteren dehaların bu noktaya ulaşmaları kolay ve çabuk olur.

      Tüm insanlığın ürettiği devri (konjonktürel) ufuk, dehaların ulaşabileceği ufuktur. Hiçbir insan tüm dünyanın bir devirde ürettiği tüm verimlerin sınırına ulaşma imkânına sahip değildir. Hatta insanlar, içinde yaşadıkları cemiyetin ürettiği ufuk alanının sınırına ulaşma kudretine bile sahip olamamaktadır. Bu nokta dehalar için turnusol kâğıdıdır. İnsanlığın ürettiği devri ufuk çizgisinde dolaşmayan insanın deha olduğu konusu tartışılmalıdır.

      Fizik alan ile metafizik alan arasındaki sınır çizgisi sabit değildir. Daha doğru bir ifadeyle fizik ve metafizik dünya arasında sabit bir sınır çizgisi vardır ama insanların bu iki alan ile ilgili çizdikleri sınır, idrak ufuklarıyla ilgilidir. Fizik alan idrak edilebilir olandır. Metafizik alan ise akıl, zekâ ve şuurla idrak edilemeyen alandır. İnsanlığın herhangi bir devirde çizdikleri sınır, o devirde katedilen idrak mesafesini gösterir. Bu durum fizik ve metafizik dünya arasındaki çizginin izafi olarak tespit edildiği gerçeğini ortaya çıkarır.

      Deha insanlığın devri ufkuna ulaşabileceği için, tüm dünyadaki teorik (fikri) gelişmeleri anlayabilir. İçinde yaşadığı cemiyetin ürettiği fikirler (genel manada ufuk alanı) özellikle de dünyanın gerisindeyse kendini zapt altına alamaz.  

     Tüm dünyadaki dehaların batıya doğru koşmalarının (teorik anlamda) sebebi budur. Dehayı mahalli çerçevelerde zapt altına almak kabil olmadığı ve dünyanın bilim liderliğini birkaç asırdır batının yaptığı hatırlanırsa durum garip karşılanmamalıdır. Batının dünyada gerçekleştirdiği en büyük projelerden birisi, insanlığın zekâ sekretaryasını tabi veya organize şekilde kurabilmiş olmasıdır.  

      Dehaların insanlığın devri ufkunda dolaşabilmesi ve kendi bünyesine müdahaleyi reddetmesi, mevcut ufkun da kâfi gelmeyebileceğini gösterir. Ruhi ve zihni tatminsizlik, mevcut olanın toplamıyla da giderilememektedir. İnsanlığın mevcut ufku içinde kalan tüm fikirlerin ürettiği iman sistemlerinin deha için iman konusu olamayacağı ihtimali az değildir. İnsanlığın devri ufkunu aşabilen deha, o ufuk içinde kalan iman sistemlerini reddedebilmenin ruhi ve zihni mekanizmalarını ve bunun izahını gerçekleştirebilmektedir.

      İnsanlığın devri ufku, fizik alanın sınırlarını tayin eder. Deha insanlığın devri ufkunu aştığında daha geniş bir fizik alanı üretmiş ve sahip olmuştur. İmanın fizik alanda aranmayacağı hakikati hatırlanırsa, dehanın kendi fizik alanında kalan fakat insanlığın metafizik tarifi (alanı) içinde bulunan iman sistemine tabi olması beklenmemelidir.  

      Necip Fazıl, varlık, hayat ve insan bahislerinin fizik gerçekliklerden ibaret olamayacağını çabuk anlamıştır. Zira fizik alanı çok hızlı tüketmiştir. Bu nokta önemlidir. İdrak ve tefekkür faaliyetinin fizik dünyada meşgul olma süresi insanın zeka seviyesini ve istidatlarını gösterir. Dehaların fizik dünyada fazla meşgul olmadıkları (olamayacakları) insanlık tarihinde sayısız defa ispatlanmıştır.

      İslam, Şeriat ile dünya hayatını tanzim etmektedir. Şeriat, kaynaklarını ve hikmetlerini fizik ötesi hakikatten alırken gerekçelerini dünya ve dünya hayatından alır. Zira konusu dünya hayatıdır. Otuz yaşına kadar yaşanan serazat hayat zaten fizik dünyayı tükettiği için fizik ötesi arayışı başlamıştır. İslam’da kaynaklarını, hikmetlerini ve gerekçelerini fizik ötesi hakikatten alan mecra ise tasavvuftur. Necip Fazıl, doğrudan tasavvuf mecrasına girmiş ve şeriattan tasavvufa değil, tasavvuftan şeriata geçmiştir. Bu nokta şu vakayı işaretlemesi bakımından manidardır. İslam’ın deha istihdamını gerçekleştiren mecrası, tasavvuftur.  

     * 

      Hiçbir insan (dehalar da dâhil) tüm zamanlardaki gelişmenin müntehasına ulaşamayacaktır. Her insan kendi devrine (zamanına) hapsolmuştur. İnsanlık ufkunda dolaşan ve onu genişleten dehalar olduğu için dehalar içinde yaşadıkları devrin birkaç adım ilerisindedir. Fakat onlar da birkaç adım ileridedir ve nihayetinde zamanın mahkûmlarıdır. Diğer insanlara göre dehaların zamanda ileride yaşıyor oldukları gerçeği, dehaları zamandan azade (bağımsız) hale getirmez. Bu durum zamanın hükmünü şart kılmaktadır. Zaten insanlığın tamamını tüm zamanlarda hükmü altına alacak olan “zaman mührü” hiçbir insanın eline verilmemiştir.

      Dehaları kavrayacak olan iman sistemi (itikadi sistem), insanlığın devri ufkundan daha ileri olmalıdır. Bununla beraber dehanın ufkundan da ileride olmalıdır. Geçmiş zamanda yaşayan insanların ürettikleri fikirlerin bugün yaşayan dehaların ufkundan ileri olması ihtimali vardır ama zayıftır. Hakikaten yavaş da olsa hatta bazen bir süre dursa bile insanlık ufkunun geliştiği vakadır. İnsanlık ufku genel çerçevede genişlemiyor olsa dahi bazı alanlarda genişlemeye devam eder. Bir devirde ulaşılan insanlık ufku asırlarca sabit kalsa hatta gerilese dahi bazı alanlarda çıkışlar ve çıkıntılar oluşturduğu müşahede edilmiştir.

      Tüm zamanları hükmü altına alabilecek ve insanlığın gelişme seyrinin tüm mecralarını çerçeveleyebilecek bir iman sistemi olmalıdır ki, her devirdeki dehaların o sisteme bağlanmaları mümkün olsun. Böyle bir sistem olmadığında her deha (teorik alanlarda gezinen dehalar) kendi fikrini ve imanını üretecektir. Bu durum dehaların üretici oldukları kadar yıkıcı olacaklarını gösterir.

     Risaletin şart olmasının hikmetlerinden biri bu olmalıdır. Risalet zamana vurulan bir mühürdür ve zaman o mühür dışına taşmaz. Risaletin naklettiği mana, zaman üstüdür ve her devirde caridir. Risalet zamanüstü olduğu için, getirdiği mana, her alandaki ilerlemenin müntehasındadır.

      Dehaların mizaç hususiyetlerindeki farklı terkipler, onları insanlık ufkunun bir noktasını zorlamanın eşiğine getirebilmektedir. Hakikaten dehanın birisi sosyal alanda insanlık ufkunu zorlarken diğeri pozitif bilimde zorlayabilmektedir. Bu durum farklı istidat alanlarındaki dehaların ürettikleri fikirleri (hatta ufku) umursamazlığa sevkedebilmekte ve kendi istidat alanında yeni bir fikir ve ufuk alanı üretebilmelerini mümkün kılmaktadır.

      Bütünü kavramadan istidatları istikametinde seyreden dehaların zihni ve ruhi gelişmeleri kendi mizaç hususiyetleri çerçevesinde yeni fikirler üretmelerine sebep olur. Bu durum gelişmeyi tetikleyen bir özelliği muhtevidir. Fakat deha ürettiği fikrin “bütünü” temsil etmediğini kabule yanaşmaz. Parça fikir ürettiği gerçeğini dehaya kabul ettirebilecek bir güç yeryüzünde bulunmamaktadır. Bu nokta ise gelişmenin önündeki en ciddi engellerden biridir.

     Felsefe tarihinde her filozofun önceki tüm felsefi cereyanları reddederek kendi istidatları istikametinde bir felsefi cereyan ürettiği görülmektedir. Bir öncekinin reddini başlangıç noktası olarak alan felsefi cereyanlar gelişmeyi tetiklediği kadar engel de olmuştur. Zira bu durum bir felsefe binası inşa etmemiş, birbirini tekzip eden farklı felsefi cereyanlar üretmiştir.

      Her alanda farklı fikirlerin zuhur etmesi felsefenin tecrit kabiliyetine rağmen terkip maharetini kazanmasına mani olmuştur. Dehalardaki sınırsız tecrit istidadı insanlık ufkunu zorlamış ama insanlık ufkunu terkip etme kudretini meydana getirmemiştir. Her deha insanlığın devri ufkunda seyahat etme imkânına sahiptir ama insanlığın devri ufkunu her noktadan aşamamakta ve kendi istidadı istikametinde ufku zorlamaktadır. Deha istidat alanındaki büyük hamlesiyle insanlığın devri ufkunu zorladığı ve aştığı noktada ürettiği verimlerle “bütün”ü bulduğu vehmine kapılmaktan kendini kurtaramamaktadır. Hangi konu veya alan olursa olsun varlığın, insanın ve hayatın tamamını yalnız başına ihata edecek kudrette değildir. Bu sebeple deha ne kadar önemli bir konuda insanlığın devri ufkunu aşarsa aşsın bu durum bütüne ulaştığı manasına gelmez.

     Tek bir varlığın her şeyi ihata etmesi sadece “yaratıcı” da kabildir. Yukarda bahsedilen varlık, yaratılanları ifade ettiği için yanlış değildir. Zaten yaratıcı ile yaratılanlar tek kelimeyle yani “varlık” kelimesi ile ifade edilemez.  

      Necip Fazıl, insanlık tarihinde “parça fikir” tuzağına düşmeyen ender insanlardan biridir. Parça fikir tuzağını ondört asır önce darmadağın eden “Allah’ın ve kainatın Sevgilisi”, insanlık düşüncesindeki en büyük hamlelerden birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen, insanın tabiatındaki eksiklikler “parça fikir tuzağını” sürekli yeniden üretmiştir. Bu tuzağa İslam tarihinde de defalarca düşüldüğü vakidir.

      Batı düşüncesi (felsefe) parça fikirden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Batı düşüncesinde bir müddet gezen üstadın ilk tespit ettiği vaka budur. Felsefe hakkında, birbirinin yanlışını bulmaktan başka bir faydasının olmadığını söylerken aslında felsefe tenkidinden çok daha ilerde bir teşhis yapmakta ve insanlığın “parça fikir tuzağına” düşmesine mani olmaya çalışmaktadır. İslam’ın doğru anlaşılmasında göz önünde bulundurulacak olan kavrayış, parçaya bütün muamelesi yapmamaktır. İşte bu kavrayışın ölçüsü: İslam; zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.  

                        * 

      Netice olarak dehaların kendilerinin dışında üretilmiş olan herhangi bir değeri veya ölçüyü kabul etmeleri fevkalade zordur. Bu sebeple iman etmeleri de zordur. Fakat dehaların iman etmemesi de nerdeyse imkânsızdır. İman etmeye değer bir itikat sistemi bulamamaları halinde de kendilerine (veya kendi ürettiklerine) iman ederler.

      Dehaların hayatlarının iman noktasına gelmesindeki mecburiyet, insanlığın devri ufkunu aşmış olduklarında elde ettikleri teorik verimleri “yüce fikir” olarak çerçevelemeleridir. Gerçekten insanlığın ufkunda dolaşan ve onu aşabilen dehaların ulaştıkları manaların diğer insanlara göre yüce olduğunu reddetmek zordur. Ulaştıkları manaların “hakikat” olması garantisinin olmadığı vakadır. Fakat diğer insanlara göre yüksek seviyelerde dolaşmalarından dolayı elde ettikleri manalara iman etmeleri de makul görülebilir. Zaten kendileri böyle kabul ederler. Bu durum “deha tuzağı”dır. Dehaların en güçlü oldukları alan aynı zamanda en aciz oldukları alandır. İdrak kudretlerinin yüksek ve idrak maharetlerinin derin olması, “hakikate” teslim olabilmelerine mani olabilmekte ve kendilerini “hakikatin” merkezi ilan etmelerini mümkün kılmaktadır. Deha tuzağı budur.  “Deha tuzağı”na düşmeyen deha sayısı azdır.  

      Necip Fazıl, “deha tuzağı”na düşmeyen az sayıdaki dehalardan biridir. Hakikati kendi dışında aramak ve bulduğunda teslim olmak gibi “deha tavrına” aykırı bir kudret sahibi olabilmiştir. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin önünde diz çöken bir Necip Fazıl, deha tavrı göstermemektedir. Fakat bu tavrıyla deha tuzağına düşmeyen ender dehalardan biri haline gelmiştir.

      Dehaların kendini ilahlaştırması olarak da ifade edilebilecek olan “deha tuzağı”, güçlü insan olan dehaların gücünden kaynaklanan zafiyetleridir. Kudret ile zafiyetin bu kadar birbirine nüfuz ettiği ve birbirinden tefrik edilemez hale geldiği başka iki konu bulmak zordur. Bu tuzağa düşmemek, dehaların dehası olduğunu gösterir.  

                        * 

      Dehaların mevcut bir sisteme (dine veya ideolojiye) iman etmeleri (bağlanmaları), o sistemin ufkuna ulaşamamaları halinde mümkündür. Sistem, dahi insanın dehasını beslediği gibi daha fazlasının olması ve dehayı zorlaması gerekir ki deha o sisteme iman etsin.

     Dehaların imanı konusunun önemi, hangi dünya görüşü dehaları istihdam edebilirse o dünya görüşü dünyadaki en güçlü ve etkili dünya görüşü haline gelebilmesindedir. Dehaları besleyebilen (özellikle de bir ömür boyu besleyebilen) dünya görüşlerinin karşısında nükleer güçle dahi durmak kabil değildir. Aynı konuyu bir dehanın ifade etmesi ile bir normal insanın ifade etmesi fevkalade farklıdır. Hatta bir deha en mantıksız fikri ifade etse ve normal bir insan ise en mantıklı fikri ifade etse, dehanın beyanı daha fazla itibar görür. Zira dehanın idrak ve ifade kudreti en mantıksız fikri dahi en mantıklı fikirden daha mantıklı şekilde kompoze edebilir.

     Dünya binlerce yıldır dinleri merkez alan bir hayat anlayışı ile yaşamıştır. Dinlerin muhtevası ve şümulü ne olursa olsun her milletin bir dini olmuştur. Ateizm tarihte kendine bir hayat alanı açamamıştır. Bu durum batıdaki Seküler anlayışın gelişmesine kadar böyle devam etmiş ve ilk defa insanlığın önüne batı medeniyeti ile beraber gelmiştir. Seküler anlayış gerçekten insanlık tarihinde yeni bir hadisedir.

     Tüm insanlığın hayatı din merkezli yaşadığı binlerce yıldan sonra Seküler anlayışın uç vermesinin sebebi batıdaki dinin (Hıristiyanlığın) skolâstik ve hacimsiz olmasıdır. İnsanların en basit ihtiyaçlarını karşılamak için dahi Hıristiyanlığın baskısından kurtulup akıllarını kullanamaz hale geldikleri ortaçağda, Hıristiyanlıktan kurtulmak ile dinden kurtulmak aynı manaya gelmiştir. Seküler anlayış ve pozitif bilimin Hıristiyanlığın baskısından kurtulduğunda gerçekleştirdiği ilerleme ise göz kamaştırmıştır.

     Birkaç asır Seküler-pozitivist düşünce dehaları kendi merkezinde toplama imkânını elde etmiştir. Fakat bu durumun artık değiştiği ve dünyadaki deha seyahat güzergâhlarının son menzilinin batı olmadığı görülmeye başlanmıştır. Hatta batı kendi coğrafyasında ve nüfus kaynaklarında doğan dehalarını bile istihdam edemez hale gelmiştir. Batıdaki fikir ve bilim adamlarının Müslüman olduğu hatırlanırsa batı kendi deha kaynaklarına bile sahip olma imkânını (onları ikna imkânını) kaybetmeye başlamıştır.  

     Necip Fazıl, Türkiye’de deha istihdamının yolunu açan adamdır. Büyük doğu ise, İslam’ın yirminci asırda deha çapında ifade edilmiş halidir.

     Büyük Doğu olarak isimlendirdiği dünya görüşünün dehaları istihdam edebilme imkânı olduğu gerçeği, maalesef ülkedeki vasat zekâ seviyesine sahip Müslümanlar tarafından anlaşılamadığı için hak ettiği alakayı bulamamıştır.

     Yirminci asırda İslam’ın, deha çapında ifade edilmesi iki kişide gerçekleşmiştir. Birisi Necip Fazıl, diğeri Said Nursi’dir. Fakat Necip Fazıl İslam’ı, dünya görüşü seviyesinde ifade edebilmek bakımından tekdir. Fakat bu ikisi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.  

      Her dünya görüşü kendi dehalarını yetiştirmelidir. Kendi dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin hayatiyetlerini ve kudretlerini devam ettirmeleri fevkalade zordur.

      Dehalar iman ettikleri (bağlandıkları) dünya görüşlerinin zirvesine çıkarlar. Bir dünya görüşünün zirvesini dehalarda takip etmek mümkündür. Her dünya görüşü mutlaka dehalarını yetiştirmelidir. Zira dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin ufku pratikte çok dardır. Ufuk darlığı aynı zamanda hitap kitlesinin sayısını da azaltır.

      Deha çapında ifade edilemeyen dünya görüşleri doğru da olsalar ikna edici olamazlar. Sadece normal ve normalin altındaki zekâ sahibi insanlara hitap eden dünya görüşlerinin bağlılarının sayısının çok olması kabilse de tesiri ve kuvveti azdır.

      Bir dünya görüşünün seviyesi dehalara hitap edebilmesiyle ölçülür. Dünya görüşünün seviyesi doğru veya yanlış olması ile ilgili değildir. Yanlış da olsa varlık ve vakaları daha derinden kavrayan ve izah eden dünya görüşleri daha fazla tesire ve kuvvete sahip olabilirler.

      Bir dünya görüşü kendi insan kaynaklarındaki dehaları başkalarına kaptırmıyor ve kendisi besleyebiliyorsa, kuvvetlidir ve kuvvetini muhafaza etmeye devam eder. Kendi topraklarında doğan dehaları kaybetmeye başladığında kuvvet kaybetmeye başlar. Başka dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendi kültür iklimine taşımaya başladığında ise kuvvetinin zirvesine çıkar.

      Dünya görüşlerinin zirvesi, farklı dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendine çekebilmesidir. Dehaları kendi kültür ikliminde toplamaya başlayan dünya görüşleri temelde iki şey kazanır. Birincisi kendini ifade edebilme mahareti ikincisi ise insanlık verimlerini kendi ikliminde yeşertme istidadı… Dünya görüşleri arasındaki mücadelenin netleştiği ve zirveleştiği alan dehaların istihdamıdır. Dehaların istihdamı dışındaki mücadeleler, savaşlar da dâhil olmak üzere teferruattır.  

                              * 

      Türkiye’deki sistemin (Kemalizm’in), ülkenin insan kaynaklarından yetişen, daha doğrusu bu topraklarda doğan dehaları kendi siyasi veya milli sınırları içinde tutamadığı en tahammül edilmez vakadır. Dehalarını kendi sınırları içinde tutamayan bir sistemin varlık iddiasında bulunması ve hele de “doğru” olduğunda ısrar etmesi insan zihninin nasıl çarpılabildiğini göstermektedir.

      Dehaların yurtdışına gitmelerini sadece para ile açıklayanlar dehaları tanımak konusunda fikir cüceleridir. Dehaların paraya kıymet verenini bulmak kabildir ama parayı umursamayanları çoğunluğunu oluşturur. Mesele ülkede tatbik edilen sistemin insan zekâsını ve düşüncesini kahredici bir şekilde kıyması ve hayat hakkı tanımamasındadır. Dehalara hayat hakkı tanımayan bir sistem, dehalara ne kadar para (maaş) verirse versin bu ülkede tutamaz.

      Ülkede uygulanan sistem (Kemalizm), dehaları kendine bendedemediği için sadece silah zoruyla ayakta durmaktadır. Kemalizm’in deha kontenjanı yoktur. Asla dehaları besleyebilecek bir kaynak ve hacme sahip değildir. Üstelik bu ülkenin dehalarına kıydığı ve yurtdışına kaçırdığı için suçludur.  

      Kemalizm bu ülkede ilk olarak Necip Fazıl ile test edilmiştir. Aslında Said Nursi ile ilk olarak test edildiği doğrudur. Fakat Said Nursi medrese geleneğinden geldiği için Kemalist olmama imkânına hayat tarzı itibariyle sahiptir. Oysa Necip Fazıl, gençliğinde batıyı okuyan, gören ve nispeten benimseyen birisidir. Bu manada Kemalizm’in batılılaşma mecrasına bir müddet girmiştir. Ne var ki, batılı düşünce sisteminin Üstadı taşıma süresi “gençlik hevesi” kadar ancak devam etmiştir.

      Necip Fazıl’ın genelde batı ve özelde ise Kemalizm ile ilgisi ve irtibatının otuz yaşına kadar sürmesinin manası, Kemalizm’in bir dehayı tatmin ve ikna etme süresini göstermektedir. Kaldı ki, üstadın otuz yaşına kadar Atatürk’e kani geldiğini söylemek bile kabil değildir. Zira Necip Fazıl, o yaşına kadar aslında kendi mizaç hususiyetlerinin iç dünyasında bulunan inişli çıkışlı labirentlerini dolaşmak (keşfetmek) ile alakadardır. Doğrudan doğruya Kemalizm veya Atatürk bahsiyle ilgili olarak otuz yaşına kadar idare ettiğini söylemek büyük haksızlık olur.

      Kemalizm’in bu ülkede Necip Fazıl’ı ikna edememiş olması kendisi için ciddi bir imtihandır mutlaka. Fakat daha önemlisi, Kemalizm’in “deha kontenjanı”nın olmamasıdır.  

                        * 

     Müslüman coğrafyanın birkaç asırdır gerilemesinin sebebi kendi insan kaynaklarından yetişen dehalarını besleyememiş olmasıdır. İslam’ı anlamaktaki zafiyetin zirveye çıktığı son iki asırda maalesef hayat dondurulmuş haliyle yaşanmaya ve tekrar edilmeye başlanmıştır. Batının Seküler hamleyle kazandığı gelişme ise dikkatleri ve tecessüsleri o istikamete sevketmiş, İslam coğrafyasının dehaları kendi iklimlerindeki tekrarlarla beslenemez olmuşlardır. Zira tekrar etmek normal zekâya sahip insanların davranışıdır. Dehaların davranışı keşfetmek ve üretmektir.

     İslam coğrafyasının bağrından çıkan dehaları artık İslami düşünce ve hareketlerin istihdam edebildiği bir dönem başlamıştır. İslam coğrafyasının batı karşısında mukavemet gösterebilmesi ve daha sonra taarruza geçebilmesi için birçok ihtiyaçtan bahsedilebilir ama bunların içinde en önemli ihtiyaç dehalarını istihdam edebilme noktasına gelmiş olmasıdır.  

      Necip Fazıl, İslam coğrafyasındaki deha kontenjanının batıdan bağımsızlığını kazanmasında öncüdür. Bu manada Necip Fazıl, zamanın akışının tersine çevrildiğinin göstergesidir. Kadere inanmayan birisi bu konuyu şöyle ifade ederdi. Necip Fazıl, dünyadaki akışı (zamanın istikametini) tersine çeviren kişidir. Fakat bizim söyleyebileceğimiz en iddialı söz şudur: Necip Fazıl, zamanın istikametinin İslam’ın kalbine yönelmesinin ilk alametidir. demirhaki@gmail.com