Aylık arşivler: Haziran 2009

İLİM ve TASAVVUF – Muhammed Hikmet TUZKAYA (k.s.)

İLİM ve TASAVVUF

* Marifet-i İlahiyye Tarikat-ı Aliyye

Muhammed Hikmet TUZKAYA (k.s.)

İmamı Malik hazretleri buyurmuşlardır ki; "Kim ki fakih olurda mutasavvuf olmazsa, fasıktır. Kim de mutasavvuf olur da şeriatı yaşamazsa zındık olur." 28

Başka bir üslupla:

Tasavvufsuz ilim atıldır
İlimsiz tasavvuf ise batıldır

Bu ikisini cem eden alim de hakikate ulaşır.

İlim amellerin esası ve tashih edicisidir. Amelsiz ilirnde fayda olmadığı gibi, ilimsiz amelde de fayda yoktur.

İlim ve amel birbirinin mütemmimidir, ayrılmazlar. Salik, Allah'ı bilmek, iman yolunda onun rızasına kavuşmak isterse sulukun hangi merhalesinde olursa olsun ilim tahsil etmelidir. Tahsili lazım gelen ilimIerin başında akaid ilmi ile ibadet ve muamelatların sıhhatına dair fıkıh ilmi yer alır.

Tasavvuf; zahir ve batın yönlerin hepsinde noksansız olarak İslam'ın ameli tatbikatından başka bir şey değildir. Bu da ilimsiz olmaz.

İlmin fazilet ve ehemmiyeti Kur' an ve Sünnetle sabittir.

Allahu Teala buyuruyor:

" … O kulları içinden ancak alimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır." 29

Bu ayette takvayı havf ve haşyet manasında alırsak en takvalı demek Allah'tan en çok korkan demektir.

Şu da bir gerçektir ki Allah'tan korkmak O'nun azabından korkmak demek değildir. Allah korkusu azap korkusundan daha üstündür. Allah sevgisini kendisine şiar edinen kimse daha yüksek takva ve vera sahibidir. Gerçek şu ki, bir kulun ahsen-i takvim üzere yara­tılmasına ve ilahi tecelliye mazhar olmasına sebep olan Allah sevgi­sidir. Bu sevgiyi kaybetmesi hüsranların en müthişi, acıların en feci­sidir. Çünkü bu öyle bir kayıptır ki insanı cehennemde ebedi kal­maya müstehak kılar.

Onun için arifler şöyle demişlerdir: "Mukallit azaptan korktuğu için günahlardan kaçınır. Gayesi cennettir."

"Muhakkik günahkar olmaktan korktuğu için haramlardan sakınır. Niyeti rıza, arzusu da cennettir."

"Ehlullah ise, Allah celle celaluhu'nun sevgisini kaybetmemek için günah işlemekten sakınır. Onlar yalnız Allah celle celaluh' a müştakdır'ar. Aksa'l gayeleri ve arzularının müntehası ise, Cemalullah' dır. Ehlullahın en büyük kaygısı Allah sevgisinden mahr­um kalmaktır"

Allahu Teala buyuruyor:

"Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür." 30

28 Aliyy-ül Kari, Ayn-ül Şerhi

29 Fatır Suresi, Ayet 28

30 Zümer Suresi, Ayet 9

RIZA İLE LİSA ARASINDA “MONA RIZA” OLMAK

        Bir gün aynaya baktığımızda uzayan saçlarımızın dışında da değişen bir şeylerin olduğunu fark edebiliriz:“kendimiz”. İşte o zaman, “ezelde var olan ve ebedde sorulacak olan gaye ve amacın” ağır sorumluluğunu iliklerimize kadar hissederiz. Bu yüzden de deriz ki :“Her kimsen o olmayı başar.”

       Hızlı yaşa genç öl anlayışının hâkim olduğu bu çağda, her birimiz sahip olduğumuz bir şeyleri kaybetmişizdir. Defterlimizi, telefonumuzu, yolumuzu, bilincimizi, kalbimizi, ruhumuzu, kimliğimizi, değerlerimizi, yönümüzü ve bazen de benliğimizi hiç farkında bile olmadan yitirmişizdir.

       İtalyan ressam Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa isimli ünlü tablosunu çoklarımız biliyordur. Batı zihniyetinin/kültürünün imgesi, sembolü olarak da kabul edilir. Yaşadığımız bu bunaltı çağında sanki o ünlü resme bir pos bıyık eklendi ve bize bıyık altından gülmekle acımak arasında bir portre çiziyor gibi.

         Popüler kültürün geçici ve sahte vaatlerinin arkasında yaşanılan bir “kimlik krizi” var. Düşüncelerimizle eylemlerimiz, hayallerimizle gerçeklerimiz, geçmişimizle geleceğimiz, dedelerimizle torunlarımız, dışımızla içimiz, köylerimizle kentlerimiz, varoşlarımızla merkezlerimiz, öğretmenlerle öğrencimiz, anneyle kızımız, amiriyle memur, aydınlarımızla toplum arasında büyük uçurumlar var. Ve bu uçurum her geçen gün daha da derinleşip görünmez boyutlara ulaşmakta. Bu uçurumun altında yatan neden ise, bireyin/toplumun kendisinin “ne olduğuna ve nasılına” dair bir sorgulamama/sorgulatmama sürecidir.

      Kim olduğumuz ya da kim olmadığımız sorularına cevap aramak o kadar zor ki. Bir insan/toplum kendisini sahip olduğu değerleriyle ifade eder. Bizi oluşturan Bu değerler kıyafetimize, düşüncelerimize, alışkanlıklarımıza, duygularımıza ve zerrattan şümule bütün eylemlerimize yön verir. Ve biz “yönlenirken”, küçük ayrıntılar bir süre sonra yaşam felsefemiz, yaşam tarzımız oluverir. Başkalarına benzedikçe/bezemeye zorlandıkça kendimizden uzaklaşırız biteviye. Ne başkası olmayı becerebiliriz ne de kendimiz kalmayı… Bu iki durum arasında, bizden olmayanın tercihi bağlamında “Lisa” olmakla, bizden olanın tercihi bağlamında “Rıza” olmak çelişkisi, bir “bilinç travması” yaşatır bize. Arada kalmak kadar kötü bir durum yoktur. Bu “arada kalma durumunu” sorgularken gönül pirinin şu sözü kadim bir olguyu bizlere hatırlatır gibi: “ Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.”. Bir başka deyişle: “ Ya Lisa ol, ya da Rıza…”.

        Gazetelerimiz, dergilerimiz, aydınlarımız, önderlerimiz, popüler şarkılarımız, işyeri adlarımız, sinemamız ve günlük hayatta karşılaştığımız her yerde ve durumda bir kültür emperyalizminin, bir kimlik yozlaşmasının olduğunu görüyoruz. Tabelasına “What Cafe” yazan dönerci, hangi kimlikle bunu yazmış olabilir? “Mona” olarak mı yoksa “Rıza” olarak mı? Belki de en vahim olanı “ Mana Rıza” olmak, yani bir arasatı yaşarken ikisi de olamamak…

         Ne olduğumuz ya da ne olmadığımızın altında yatan şey kültürdür. Peki, kültür nedir? Bir topluluğun bütün fertlerinin sahip olduğu olayları, nesneleri karşılayan, duyuş, düşünüş şekilleriyle tarih içinde meydana gelen fikir ve sanat verimlerinin bütünü, hars, irfan diye tanımlayabiliriz. Bu durumda, kendimizi ifade ettiğimiz bütün “varlık ruhumuz ” ise kültür, peki şimdilerde biz bu ruhun taşıyıcısı mıyız? Yoksa bitkisel bir yaşamın parlatılmış görüntüsüne angaje olmuş “kayıp kuşağın kayıp insanları mıyız?”

         Yaşamımızda bir eksiklik varsa bunun nedeni düşüncelerimizde de bir eksikliğin olmasıdır. Düşüncelerimizin oluşmasında ise imgelerin, kelimelerin, yaşanılanın, öğrenilenin, görselliğin, duygusal farklılığın ve derinliğin, yaratılıştan kodlanan “saf iyiliğin” etkisi vardır. Düşüncelerimize ve duygularımıza yön veren “bilgisiz ve bilinçsiz durumunda olan her şey”, yaşamlarımıza da yön veriyor demektir. Düşüncede ortaya çıkan arıza, yaşamda da arızalara sebep olabilmektedir.

          Değişim elbette olacak. Öyle ki gelecek yüzyıl tarihe takılı kalanların değil, geleceğe yol alanların olacaktır. Ancak bu yol alışı değerlerimizle, kimliğimizle, cesaretimizle, geçmişimizin sorgusuyla olacaktır. Geldiği yeri bilmeyen insan/toplum, gideceği yeri de bilemez. Pergel gibi, bir ayağımız kültürel kimliğimizde olmalı, diğer ayağımızla ise teknik ve bilim anlamında çağdaş medeniyetlerin daha da üzerine çıkmalıyız. Bu birikim ve irade bizde mevcuttur. Ancak arkamızdaki rüzgârın farkında olup yelken açmak kadar, gidilecek hedefi de bilmek gerek.

        Unutmayalım Mevlana’nın deyişiyle “insan gözdür görüştür, gerisi ise ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa değeri de o kadardır”. Göz ve görüş ise kimliktir. Bunları boş ver diyorsanız, bir gün “kimlik aynasına” baktığınızda, o masum duruşunuzu gölgeleyen tuhaf bir “Mona Rıza” ile karşılaşabilirsiniz.

İlahî- Bahtî (Sultan 1. Ahmed)

İlâhî

Dil hânesi pür-nûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
İklîm-i ten ma'mûr olur
Mi'mâr-ı zikrullah ile

Her müşkil iş âsân olur
Derd-i dile dermân olur
Cânun içinde cân olur
Esrâr-ı zikrullah ile

Gamgîn gönüller şâd olur
Dembesteler âzâd olur
Gümgeşteler irşâd olur
Âsâr-ı zikrullah ile

Zikreyle Hakk'ı her nefes
Allah bes bâkî heves
Bes gayrıdan ümmîdi kes
Tekrâr-ı zikrullah ile

Gör ehl-i hâlün fırkasın
Çâk etdi ceyb-i hırkasın
Devreyle zikrün halkasın
Pergâr-ı zikrullah ile

Terk et cihân ârâyişin
Nefsün gider âlâyişin
Bu cân ü dil âsâyişin
Efkâr-ı zikrullah ile

Bahtî sana ikrâr eder
Tevhîdini tekrâr eder
İhlâsını iş'âr eder
Eş'âr-ı zikrullah ile

Bahtî (Sultan 1. Ahmed)

Meraklısına Notlar:

III. Mehmed'in oğlu I. Ahmed, 28 Nisan 1590 tarihinde Manisa'da dünyaya gelmiştir. Sultan Ahmed, babasının vefâtı üzerine 22 Aralık 1603 tarihinde tahta çıkmıştır. Sultan Ahmed, tahta çok genç yaşta çıktığı için iyi bir eğitim görme fırsatı bulamamıştı. Ancak okumaya çok meraklı olduğu için Harem-i Hümâyun'da bir kütüphane yaptırdı.
I. Ahmed, âbid, zâhid ve sanatkâr bir şahsiyet idi. Devrin mânâ erenlerinden Aziz Mahmud Hüdâyî'nin feyizlerinden istifade eden I. Ahmed, 'Bahtî' mahlâsıyla şiirler de yazmıştır. I. Ahmed'in, Bahtî mahlâsını almasıyla ilgili olarak Hasodalı Yusuf Ağa tarafından şu hâtıra nakledilmiştir: "Sultan Ahmed abdest alırken suyunu ben dökerdim. Kışın en şiddetli günlerinde bile soğuk su isteyen padişah, bir gün: "Ayaklarım hamal ayağı gibi" dedi. Bunun üzerine: "Padişahım, meşhur meseldir, ayağı büyük olanın bahtı açık olurmuş…" diye karşılık verince, padişah: "Belî, bilürüm, Bahtî mahlâsını ol sebepten aldım, dedi." (Kayaalp 1999: 88)

Bahtî'nin şiirlerinde dinî konular ön plândadır. Özellikle onun "Kadem-i Şerîf" hakkında yazdığı şiirin hikâyesi dikkat çekicidir. Rivayete göre Sultan Ahmed, Hz. Peygamber'in mübarek ayak izi bulunan taşı Kayıtbay Türbesi'nden İstanbul'a getirtmiş ve önce Eyüp Camii'ne koydurtmuş, Sultan Ahmed Camii bitince de buraya naklettirmiştir. Bu sırada, rüyasında Peygamber Efendimiz'in divanında yargılandığını görür. Memlûk sultanlarından Kayıtbay, kendisini Peygamber Efendimiz'e şikâyet etmede ve "Kadem-i Şerif" resmini geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun alındığı yere verilmesi gerektiğine hüküm verirler.

Rüyasını Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin de bulunduğu bir ulemâ topluluğuna anlatan I. Ahmed, buradakilerin de tabiri neticesinde, "emanetin geri gönderilmesi"ne karar vermiştir. Ancak padişah, Peygamber Efendimiz'e olan saygısından dolayı, "Peygamberimiz'in mübarek kademi" şeklinde bir sorguç yaptırmış ve bunu cuma ve bayram günlerinde hilâfet sarığına takmıştır. Bahtî, bir tahta üzerinde nakşedilen Kadem-i Şerif'in kenarına şu meşhur kıt'ayı yazmıştır:

"N'ola tâcum gibi başumda götürsem dâim
Kadem-i nakşını ol hazret-i şâh-ı rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür
Ahmedâ turma yüzün sür kademine o gülün"

Ava ve silâh kullanmaya meraklı olan I. Ahmed, okçuluk talimine ve cirite de ilgi göstermiştir. Şeyhi Aziz Mahmud Hüdâyî'ye bağlılığı neticesinde özellikle Hüdâyî'nin şiirlerinin tesirinde, 'ilâhî' tarzında güzel örnekler vermiş olan Bahtî, şeyhinin bazı şiirlerine nazireler de yazmıştır. Rivayete göre, padişah Aziz Mahmud Hüdâyî'ye "pederim" şeklinde hitap edermiş. Kaynaklarda, I. Ahmed ile Hüdâyî arasındaki samimi ilişkiyi gösteren pek çok anekdot yer almaktadır. Bunlardan biri şöyledir: "Sultan Ahmed, henüz on beş yaşında iken, bir gün şeyh efendi sarayda abdest alıyormuş. Sultan Ahmed, bizzat gelip şeyhin eline su dökmüş ve annesine de havlu tutturmuştu. Bu sırada Sultan Ahmed, şeyhine: 'Efendim, bir keramet gösterir misiniz?' der. Hüdâyî de: 'Şevketlü, abdest alırken padişah suyu döker ve Vâlide Sultan da havlu tutarsa, size bundan büyük keramet gösterilebilir mi?' diye karşılık vermiş."

İstanbul'un önemli selâtin camilerinden biri olan Sultanahmet Camii'ni yaptıran I. Ahmed, 31 Aralık 1609 tarihindeki temel kazısında, eline kürek alarak bizzat çalışmıştır. Sultanahmet Camii, 1617 yılında tamamlanmıştır.

I. Ahmed, çok merhametli ve feraset sahibi bir padişah idi. Özellikle kardeş katli gibi halkta nefret uyandıran bir geleneği kaldırması ve "hanedanın en büyük mensubunun tahta geçmesi" kuralını getirmesi, önemli icraatlarındandır.

Hattatlıkla da iştigal eden Bahtî, bir Divânçe sahibidir. Bahtî, şiirlerinde sâde ve bir dil kullanmıştır. Divânçe'nin tek nüshası Millet Kütüphanesi'nde (Ali Emiri Efendi, manzum nr. 53) bulunmaktadır. Bu eser üzerinde bir inceleme yapan Dr. İsa Kayaalp; Divânçe'de, "beş münâcât, üç na't, ramazan hakkında dört manzume, Ebû Eyyûbe'l-Ensârî ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hakkında birer methiye, babası III. Mehmed hakkında bir mersiye, on bir tarihî gazel, bir terci-i bend, on yedi gazel, Şeyhü'l-İslâm Yahyâ Efendi'nin bir gazelini tahmis, dört tarih, otuz altı murabba, üç şarkı ve dört beyit" tespit etmiştir.

Bahtî'nin bazı şiirleri bestelenmiştir. Daha ziyade dinî ve tarihî muhtevalı şiirler yazmış olan Bahtî'nin; dil ve üslûp bakımından tekke şairlerinin tesirinde kaldığı söylenebilir. Onun şiirlerinde Allah'a iman, peygamber sevgisi, ramazan ve bayram övgüsü önemli bir yer tutmaktadır. Ebû Eyyübe'l-Ensârî ve Mevlânâ gibi din büyüklerini de metheden Bahtî; özellikle gazellerinde aşk, rintlik, bahar gibi türün genel özelliklerine uygun konulara yer vermiştir. Bahtî, otuz altı rubâî yazarak bu nazım şekline önem verdiğini de ortaya koymuştur. O, hacim olarak küçük sayılabilecek eserinde, kaside, gazel, ilâhî, terci-i bent, tahmîs, şarkı, müfred vb çeşitli nazım şekillerine yer vermiştir. Divânçe'de bulunan ilâhî ve şarkı türleri, Bahtî'nin Halk ve Tekke edebiyatına ilgisini de ortaya koymaktadır.

Ne gariptir ki Osmanlı Hânedanı'nın on dördüncü padişahı olan I. Ahmed, tahta on dört yaşında çıkmış ve tam on dört yıl saltanat sürmüştür.

I. Ahmed, 22 Kasım 1617 tarihinde, henüz yirmi sekiz yaşında iken vefât etmiştir.

AĞLA GÖZÜM AĞLA… YUNUS EMRE

Ağla gözüm ağla gülmezem gayrı,
Gönül dost'a gider gelmezem gayrı,
Ne gam bu dünyada bin kez ölürsem,
Anda ölüm olmaz ölmezem gayrı.

Tatlı canım yansın aşkın od'una
Aksın kanlı yaşım silmezem gayrı,
Ben yandım aşk ile ta kül olunca,
Boyandım rengine solmazam gayrı.

Beni irşad eden mürşidi kamil,
Yeter bir el dahi almazam gayri.
Varlığı yokluğa değişmişem ben,
Bu gün cana başa kalmazam gayrı.

Faniden bakiye göç eyler olduk,
Yöneldim şol yola dönmezem gayri,
Muhabbet bahrının gayyası oldum.
Gerekmez ceyhuna dalmazam gayrı.

Dilerim fazlından ayırmasınlar,
Hocam senden özge sevmezem gayrı.
Yunus bunu söyler aşkın dilinden,
Gerçek aşık isem ölmezem gayrı.

EVVEL ZAMAN İÇİMDE

EVVEL ZAMAN İÇİMDE

Koyu bir adın vardı, geceyi pıhtılayan,
Kente hiç ilişmeden yürürdük, gün ışırdı.
Üzerini örterdin uyuyan mutsuzluğun,
Kuşlara gülümserdin, bu sana yakışırdı.
Zincirleme susardık, söze hiç gerek yoktu,
Bir seni böyle sevdim, bir dahası imkânsız.

Gülüşün gül gibiydi, sevdam alnında perçem,
Hiçbir dalda yuvan yok, nerelerdesin serçem?

Martı sesleri..sabah..ve gerinen İstanbul.
Dalgalar getirirdi senin şarkılarını.
Kente yağmur düşerdi ve saçların göğsüme,
Yaşamak ırgalardı, ayrılık hırpalardı,
Aykırıydık hayata, bunu hak ediyorduk,
Korumamız gereken bir geçmişimiz vardı…

Geçmiş küflü bir kuyu, dibinde aşk ve hüzün,
Sulara yansımıyor aydınlık kokan yüzün…

Ömer KARAYILAN

ASKER VE EŞKİYA FARKI -MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Yazarın bu yazısını mutlaka okuyun. Ben bayıldım. Kalemine sağlık Mümtaz'er hoca…

Durum, bir millet olarak sahip olduğumuz her şeyi tepeden tırnağa gözden geçirmemizi gerektirecek kadar vahim. Genelkurmay'ın koridorlarında hazırlanan bir komplolar zinciriyle, bir darbe teşebbüsüyle, bir hukuksuzluk örneği ile değil, devleti ve bizi bir arada yaşatan hukuku bütünüyle "yok" hükmüne sokacak bir sapkınlık hali ile karşı karşıyayız. Düpedüz devlet gücü ile eşkıyalık bu.

Hırsız malınıza kasteder; katil canınıza. Bir başkası ırza düşmandır. Eşkıya dağda ve şehirde örgütlü biçimde, bu suçların tamamını işler. Silahla mala, cana, ırza saldırır. Eşkıyanın en amansızı ise asker kaçağıdır. Cihan Harbi ile Kurtuluş Savaşı yıllarında dağları tutan asker kaçakları bize cephede savaştığımız düşmandan daha fazla zarar vermişti. Üzerinde üniforması, elinde silahı ile yağma yapan, cinayet işleyen, ırz-namus bırakmayan bu askerden bozma eşkıya zümresinin yol açtığı dehşet Anadolu'da hâlâ anlatılır.

Şu popüler türküyü, bu gözle yeniden okuyalım: "Zaptiye dağı sarar/Dağda kaçaklar arar/Eşkıyadan da beter/ Saklan be Halil İbrahim." Bizde Halil İbrahim'ler de, Halil İbrahim'e medhiyeler düzenler de çok.

Varınızı yoğunuzu ortaya koyarak, dişinizle-tırnağınızla bir kurtuluş mücadelesi veriyorsunuz. Yunan ordusu Ankara'ya dayanmış. Millet her şeyini Balkan Savaşları ile başlayan ve on yılı aşan savaşlar boyunca tüketmiş. Ve sizin başınızdaki en büyük bela neredeyse cephedeki ordunuz kadar yekun tutan dağlardaki asker kaçakları. Cephede düşmanla savaşan askerinizin geride bıraktığı ve uğruna savaştığı sevdiklerinin karşısına, devletin verdiği üniforma ile çıkıyor; devletin verdiği silahı doğrultuyor. Çetelerden mahallinde hükümetler kurup kendilerince nizamlar tesis ediyorlar. Hangi düşman daha tehlikeli? Cephedeki düşman mı? Halkı soyan, sizi arkadan vuran, sırtında üniforma, elinde orduya kayıtlı silahla eşkıyalık yapanlar mı?

Türkiye zorlu bir ekonomik krizden geçiyor. Gencine iş bulmanın, yoksulunu doyurmanın tasasını yaşıyor. Dünya dağılıp yeniden kurulurken bölgesinde bir istikrar ve güven merkezi oluşturmaya çalışıyor. Avrupa Birliği içinde, Kıbrıs için Yunanlılara karşı soğuk bir savaş yürütüyor. Ermenistan'ı dize getirmek için kurulu dengelerle oynuyor. 25 yıldır ülkeyi kan gölüne çeviren Kürt Sorunu'nu çözmek, ülkenin birliğini ve dirliğini yeniden tesis etmek için hamle yapmaya hazırlanıyor. Toplumdaki Alevî-Sünni düşmanlığını sona erdirmek için dikkatli ve özenli adımlar atıyor. Türkiye ekonomisiyle, toplumuyla, siyasetiyle ve diplomasisiyle her cephede dişiyle-tırnağıyla bir savaş veriyor.

Birileri çıkıyor, devletin verdiği üniformayı giyerek, orduya kayıtlı silahı kullanarak Türkiye'nin boğuştuğu her sorunu içinden çıkılmaz hale getirecek, attığı her ileri adımı baltalayacak entrikalar ve komplolar tezgâhlıyor. Devletin silahı ile devletin kendisine, halkına ve alî çıkarlarına kurşun sıkıyor. Ne için? Kendi iktidar hesabı için. Kendi çıkarı için. Eşkıyalık suçuyla yargılanan ortaklarını kurtarmak için.

Hükümete, halka, hatta kendi silah arkadaşlarına komplolar kuran, her millî soruna bir komplo malzemesi olarak bakan bu adamların Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu dağlarında düzen kurmuş asker üniformalı eşkıyadan ne farkı var?

1826'da yeni bir ordu kurup, eski merkezî ordumuzu topa tutarak imha ettik. Mondros'ta ordumuz lağvedildi. Erzurum'da yenisini kurup, hem İstanbul'daki ordu merkezine (Kuvva-yı İnzibatiye'ye), hem dağlardaki askerden eşkıyaya, hem de Yunan ordusuna karşı Büyük Millet Meclisi'nin emir ve komutasında savaştık ve bir zafer kazandık.

Şimdi ise, askerden eşkıyanın peşinde olduğu eşkıyalık düzenine Türkiye'yi teslim etmemek görevi, başta hükümet olmak üzere bu ülkenin gerçek sahiplerinin; yani hepimizin. m.turkone@zaman.com.tr

İLM-İ SİMADA TERKİP ANLAYIŞI

            İlm-i simanın sırrı, terkip ölçülerindedir. Terkip ölçüleri, birçok uzvun manalarını yoğurarak mizaç yekununa ulaşmayı mümkün kılar. Terkip ölçüleri olmaksızın eldeki verilerden ulaşılabilecek bir netice yoktur.

            Terkip ölçüleri meselesi, hayatın her alanında sözkonusudur ve önemlidir. Tefekkür faaliyeti sığlaştığı ve tefekkür mahareti kaybolduğu için birçok mesele artık gündemden kalkmıştır. Kaybolan konuların başında da “terkip ölçüleri” gelmektedir. Oysa terkip ölçüleri olmaksızın en basit işler bile (mesela çorba bile) yapılamaz. Terkip ölçüleri olmaksızın çorba yapmaya kalkışmak, çorba için lüzumlu olan unsurları gelişigüzel bir tencereye doldurmaktır. Çorba yapabilmek veya çorbanın “lezzetini” oluşturmak için hangi unsurdan ne miktar kullanılacağı bilinmelidir. Çorba yapmak kolay olduğu ve zaten insanlar bunu bildiği için “terkip ölçüleri” bahsi, müstakil bir mesele halinde insanların gündemine girmemektedir. Başka bir ifadeyle, insanların yapageldikleri (alıştıkları) işleri gerçekleştirmek için terkip ölçüleri gibi bir meseleye ihtiyaç duymayacakları vakadır. Fakat yeni bir iş yapmak istediklerinde veya bilmedikleri bir konuda çalışmak (veya düşünmek) zorunda kaldıklarında ilk ihtiyaçları “terkip ölçüleri” veya “terkip anlayışı”dır. Lakin terkip anlayışı unutulduğu için yeni bir işe teşebbüs ettiklerinde işin gerekli tüm unsurlarını gelişigüzel tencereye doldurmaktadırlar. Böyle bir durumda ortaya “lezzeti” olan bir yemek çıkmaması tabi olmasına rağmen neticeye şaşırmaktadırlar. Üstelik kendi beceriksizliklerini ve anlayışsızlıklarını görmezden gelip, sözkonusu işin “yapılamayacağına” veya o işin “gerçekleştirilemeyeceğine” karar vermektedirler.

            İlm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin en büyük sebebi, “terkip ölçülerinin” veya “terkip anlayışının” olmamasındandır. Uzuvların mizaçtaki karşılıklarını gelişigüzel bir araya getirerek mizaç yekununa ulaşmak imkanı bulunmadığından, Marifetnamedeki ilm-i sima bahsi anlaşılamamakta ve uygulanamamaktadır.

 

*İlm-i simanın terkip anlayışı

 

1-Ön şartlar

2-Anlayış haritası

3-Kaideler meratibi (hiyerarşisi)

4-Tezatların terkibi

5-İstidatların teşhisi

6-Ahlakın tespiti

 

            İlm-i simanın terkip anlayışı, yukarıdaki başlıklardan müteşekkildir.

 

*Ön şartlar

 

            Ruhun bedeni oluşturması bir süreçtir ve bu sürecin sonuna kadar bedende değişiklikler olur. Bu sürecin kaç yaşına kadar devam edeceği sorusunun cevabı muayyen değildir ve her fert için farklıdır. Bu sebeple, ilm-i simadan faydalanabilmek için kişinin mezkur süreci tamamlaması şarttır. Çocuklarda ilm-i sima marifetiyle mizaç teşhisleri yapmak kabil değildir.

 

*Anlayış haritası

 

            Ruh ile beden arasındaki münasebet anlayış haritasının birinci boyutudur. Anlayış haritasının ikinci boyutu, mizaç ile ahlak münasebetidir. Anlayış haritasının üçüncü boyutu, Ruh ile Akıl münasebetidir. İlm-i simanın anlayış haritasını bu üç boyutun meydana getirdiği sacayağı oluşturur.

 

*Kaideler meratibi (hiyerarşisi)

 

            Terkip anlayışının ön şart ve anlayış haritasından sonraki ilk şartı, kaideler meratibidir. Hangi kaidelerin hangi mertebede olduğu bilinmelidir. Zira üst mertebede bir kaide mevcut ise alt mertebede bulunan zıt mahiyetteki kaide geçersiz hale gelir. Böylece farklı mertebelerdeki tezatların halli de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır.

 

*Tezatların terkibi

 

            Aynı mertebelerdeki kaidelerin terkibi yapılmalıdır. Bu noktadaki problem, aynı seviyedeki kaidelerin birbiri ile tezat teşkil etmesi halinde meydana gelmektedir. Aynı mertebedeki kaidelerin tezat teşkil etmesi halinde meseleyi halletmenin iki yolu vardır. Biri, tezatları terkip etmek, diğeri tezatları iptal etmektir.

 

*İstidatların teşhisi

 

            İstidatlar bahsi, mizaç hususiyetlerinin teşhisinde ayrı bir ehemmiyete sahiptir. İstidatların ehemmiyeti, hem temin edecekleri faydadan gelmekte hem de mahiyetlerinden kaynaklanmaktadır. İstidatlar, mizaç hususiyetlerinin yekunu içinde farklı şekilde dururlar. Umumiyetle mizaç hususiyetlerinin birçoğu ile (en azından birkaçı ile) tezat teşkil edebilirler. İstidatlar ayrıca teşhis edilebilirse mizaç hususiyetlerinin yekununa aykırı gibi dursa bile olduğu gibi kabul edilmelidir.

 

*Ahlakın tespiti

 

            En zor konulardan birisi, ahlaki hususiyetlerin tespitidir. Zira ilm-i sima aslında ahlakı değil, mizacı teşhis etmek için kullanılan bir ilim dalıdır. Fakat Marifetname’de mizaç hususiyetlerinin dışında ahlaki hususiyetlerin de teşhis edildiğini görmek kabildir. İnsan bedeninin özelliklerinden ahlaki hususiyetlerin teşhis edilmesi kabil değildir. Çünkü ahlak, kesbidir. İlm-i sima ile mizacın teşhis edilebilmesinin sebebi, mizacın kesbi (kazanılan) değil vehbi (potansiyel olarak mevcut olan) olmasıdır.

            Ahlakın sonradan kazanılması gerçeğine rağmen ilm-i simanın ahlaki hususiyetlerden de bahsetmesinin sebebi, bazı ahlaki hususiyetlerin bazı mizaç hususiyetlerinin kaçınılmaz neticesi olması veya büyük ihtimalle o neticelerin gerçekleşeceğinin öngörülmesidir.

            Ahlaki hususiyetlerin teşhisi meselesi, ilm-i simanın en çetrefilli konularından biridir. Bu noktanın iyi anlaşılmaması halinde ilm-i sima uygulamaları ciddi hatalar verir.

 

            İlm-i simada terkip anlayışı ve terkip ölçüleri konusuna devam edeceğiz.

DİKKAT YOĞUNLAŞMASI VE DUYGU YIĞINAĞI

                         

Dikkat meselesi, zihni ve akli organizasyon türlerinden biridir. İnsan zihni, sürekli ve kesintisiz hareketlerin bulunduğu bir havzadır. Ki bu havzada aynı zaman içinde sayısız hareket mevcuttur.  Akıl bu havzada faaliyet gösteren merkezi unsurdur. Zihni faaliyetlerin tabi akışı içinde akıl hangi faaliyete yönelirse o istikamette bir "dikkat" organize etmektedir.

            Dikkat odaklama, dikkati yoğunlaştırma gibi çalışmalar yanlış temele oturuyor. Konu aslında dikkat odaklama değil, aklın yönlenmesidir. Akıl, zihin denen havzada hangi noktaya (konuya) yönelirse, dikkat o noktada merkezleşir (odaklaşır) veya yoğunlaşır. Bu sebeple meseleyi aklın faaliyetleri içinde ele almak gerekiyor.

            Kişinin aklının bir konuya yönelmesi için gerekli şartlar ve yönelmesini engelleyen sebepler vardır. Engelleyen şartları ortadan kaldırmak ve gerekli şartları oluşturmak gerekir.

            Güçlü akıllar için bu durum kolaydır. Fakat zayıf akıllar ve özellikle de gençlerin ve çocukların akıllarında "dikkat" konusu çok problemlidir. Gençlerin ve çocukların akılları zayıf olduğu için kendi faaliyetlerini tayin edememektedir. Temel sebebi ise gençlerin iç dünyalarının (zihinlerinin) merkezi unsuru AKIL DEĞİL DUYGU OLMASIDIR. İnsan zihninin merkezinin akıl haline gelmesi zaten GÜÇLÜ AKILLARDA MÜMKÜNDÜR.

            Gençlerin akılları duyguları tarafında vakumlanır. Akıl, duyguları engelleyecek veya duygulardan faydalanacak kadar güçlü ve gelişmiş değildir. Bu durumda yapılacak olan iş; dikkatin toplanacağı noktaya AKLI BİR DUYGU MARİFETİYLE SEVKETMEKTİR.

            Duygu, insandaki temel enerji kaynağıdır. Herhangi bir konuya herhangi bir duygu yönlendirilmezse, insan aklının o konuyla ilgilenmesi fevkalade zordur. Gelişmiş ve güçlenmiş akıllar, herhangi bir duygu akışı sözkonusu olmadan bir konu ile ilgilenebilirler ama gençlerin ve çocukların aklının bir konuya yönelmesi için o konuya DUYGU YIĞINAĞI YAPILMASI ŞARTTIR.

            Tılsımlı ifade tam da budur. "Duygu yığınağı"… Dikkatin toplanması gereken noktaya (konuya) duygu yığınağı yapmak gerekir. Duygu yığınağı yapmak, genelleştirilebilir veya standartlaştırılabilir bir durum değil. Bu sebeple her kişi için özel uygulanacak bir program geliştirilmelidir.

 

*

 

            Duygu yığınağının en bilinen ve en yaygın kullanılan şekli sevdirmektir. “Sevdirmek”, aslında en önemli zihni organizasyondur. Fakat her nedense, çocukların ve gençlerin mesela derslerini sevmeyecekleri hatta sevemeyecekleri bir türlü anlaşılmaz. Kaldı ki, “sevmek” gibi ağır bir duygu akışını derslere yöneltmeye çalışmak zaten yanlış ve zararlıdır. İnsanın hayatı boyunca sevebileceği çok fazla şey yoktur ve her önüne gelen konu veya varlık için sevdirme çabasına girilmesi, “sevme fiilini” kullanamaz hale getirmekte ve netice olarak “sevgisiz” bir nesil yetiştirilmektedir.

            Sevmek çok ağır bir duygu yığınağıdır. Çocukların ve gençlerin derslerini sevmesini temin etmek ise mümkün değildir. İmkansız olanın peşine gitmek, başarısızlığı kaçınılmaz kılmaktadır. Gençler veya çocuklar için “sevmek” fiilinden daha az duygu yığınağını gerektiren “dikkat formülleri” geliştirmek şarttır.

 

*

 

            Dikkat formülleri geliştirmek konusunda hassas olunması gereken ilk nokta, sözkonusu kişinin (gençlerin veya çocukların) hayatlarından alınan malzemelerin kullanılmasıdır. Kişinin zihni gelişmişlik seviyesi, zihni organizasyon türü, zihin havzasındaki malzemeler (bilgiler, intibalar, kanaatler, zuhur etmeye başlamış olan duygu çeşitleri) öncelikle teşhis edilmeli ve bunlarla dikkat formülleri üretilmelidir. Her insanın dikkat formülleri kendine hastır ve bunu standartlaştırmak kabil değildir. Bu sebeple doğrudan doğruya kişi üzerinde çalışmak gerekir.

GÜNLÜK (04 HAZİRAN 2009)

-YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ZIRVALAMALARI-

 

            Aşağıdaki metin, Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün 04.06.2009 tarihli HABERTÜRK nam gazetesindeki köşe yazısından iktibas edilmiştir. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ü İslam ile alakalı olarak muhatap almak, en iyimser ihtimalle “hafifmeşreplik” olarak tarif edilebilir ama bu yazısında ve bir sonraki günde (05.06.2009) ikinci bölümünü kaleme aldığı düşüncelerinde ÖYLE BİR HALT ETMEKTEDİR Kİ, iki kelam etmeden geçmek mesuliyete mugayir olurdu.

            İktibas Ettiğimiz metni okuduktan sonra sorularımız olacak… Herkes kendi havsalasına ve hassasiyetine göre bir şıkkı seçsin…

 “Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanımamamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü?
Kur'an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Peygamber bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp "özgürlüklerin Peygamberini "daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü" haline getirdi.
Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan, imamı Âzam Ebu Hanîfe'den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler imamı Âzam'ı "namazsız ve isyancı birdin" kurmakla suçladılar.
imamı Âzam, Hz. Peygamber'i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın faturasını başıyla ödedi. Ve Büyük imam'ın ardından islam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü. Ta Mustafa Kemal'e kadar.
Mustafa Kemal, imamı Âzam'ın hedefine vardırılamamış isyanını hedefine vardırdı. Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşının esas anlamı, bizce budur. Ve biz bu zamanüstü anlamı, imamı Âzam'ı anlatmak için kaleme aldığımız eserimizde ilk kez tarihin önüne koymaktayız. Mustafa Kemal, Hz. Muhammed'i, yeniden, "esaret tanımamanın sembolü" ilan etti. Tıpkı İmamı Âzam gibi, islam'ın temel ibadetinin "zulme karşı çıkış" olduğunu dünyaya duyurdu. "Hz. Muhammed'in en büyük mucizesinin özgürlük savaşı Bedir Harbi" olduğunu da Müslümanlar'a duyurdu.
Ne yazık ki Mustafa Kemal'in çevresini saran "dalkavuklar ekibi" ve onlara daha sonra çıkarları uğruna iltihak eden dinci ekipler, Mustafa Kemal'in bu "aslî mesaj"ının üstünü örttüler, onu, bu mesajın tam tersi bir anlayışın öncüsü gibi tanıttılar. Mustafa Kemal'in tepelediği Haçlı Batı da, önce dalkavuklara, sonra da dincilere bu yolda tüm desteğini verdi.
Bu destek artarak devam ediyor.”
 

            İmam-ı Azam Hazretleri ile Atatürk’ü mukayese etmek ve birbirine denk göstermek nasıl bir haddini bilmezliktir, nasıl bir kara propaganda örneğidir? Bu adam, fikir beyan etmiyor, doğrudan doğruya TAHRİK ediyor. Şapka için adam asmış birisi ile İmam-ı Azam Hazretlerini mukayese etmek…

            Bir adamın bu işi yapabilmesi nasıl mümkün olabilmektedir?

 

a-Cehlin tahsilini, profesör olacak kadar yapmış olmalıdır.

b-Megalomanisini tatmin için istismar etmeyeceği hiçbir değer olmamalıdır.

c-Zekasını göstermek için orijinallik yapma girdabına kapılıp tüm ölçüleri ve kategorileri birbirine karıştırmalıdır.

d-Gündemde kalabilmek için yemeyeceği halt olmamalıdır.

e-Laik rejimin Ergenekon örgütlenmesi veya benzeri bir gizli kol faaliyetine mensup olmalı ve yazı hayatını din üzerinden yürüterek, Atatürk’ü dini bilgileri kullanarak yüceltme propagandası yapmalıdır.

f-Patronları ancak bu tür yazılar için para ödüyordur ve gazete ile anlaşmasını da bu çerçevede yapmış olmalıdır.

g-İmam-ı Azam Hazretlerine cepheden taarruz edemediği için onu övme görüntüsü içinde kıymetten düşürmeyi planlıyor olmalıdır.

h-Saçmalamak için sebep aramayan bir kişi olmalıdır.

ı-İslam’ı tahrif etmenin orijinal yollarını arıyor olmalıdır.

MARİFETNAMEDE İLM-İ SİMA BAHSİ

            Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Tarafından kaleme alınan ve bugünkü isimlendirmesiyle Ansiklopedi türüne giren MARİFETNAME üzerinde kafi derecede çalışma yapılmaması ıstırap vericidir. Kitabın ihtiva ettiği konulardan İLM-İ SİMA ile ilgili bahis harikuladedir.

            Marifetnamedeki ilm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin en önemli sebeplerinden birisi, insanın eşkâline bakarak mizaç hususiyetlerini tespit etmenin mümkün olmayacağı istikametindeki düşüncedir. Hakikaten bedeni (biyolojik) özelliklerden hareketle mizaç hususiyetlerinin (karakter özelliklerinin) tespitini yapmak için gereken “insan sistematiği”, bugünkü psikoloji veya psikiyatri biliminde bulunmamaktadır. İlm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin temel sebebi, anlaşılamamasıdır. Anlaşılması için gerekli olan zihni altyapı ve ilmi zemin bulunmamaktadır.

 

*

 

            İslam’ın “insan anlayışı” (insan sistematiği) ruh ile beden beraberliğine dayanır. Ruh, beden üzerinde tasarruf eden ve onu şekillendiren temel özdür. Ruhun beden ile birleşmesinden itibaren beden ruhun sahip olduğu hususiyetlerin sureti haline gelmeye başlar. Ruhun sahip olduğu hususiyetler (mizaç hususiyetleri) bedende şekil olarak ortaya çıkar.

            Bedenin ruhun şeklini alması, uzun zaman alır. Genellikle yirmi yaşlarına kadar devam eden bu süreç, bedenin sürekli değiştiği bir zaman dilimine işaret eder. Bu süreç genellikle (kesin olmamakla birlikte) büyümenin bitmesi ile neticelenir. Büyümenin bitmesinden sonra da bedende şekil değişiklikleri devam eder ama çok yavaştır. Bu manada ölüme kadar bedenin şekillenmesinin devam ettiği vakadır.

            Büyümenin durduğu noktaya kadar devam eden değişiklikler, tamamen mizaç hususiyetleri (ruhi özellikler) ile alakalıdır. Büyümenin durmasından itibaren bedeni şekillenmenin kaburgası oluşmuş demektir. Bu noktadan sonraki değişiklikler, insan aklının (ve şuurun, hafızanın, vicdanın, idrakin) gelişmesi ile alakalıdır. Büyümenin durmasına kadar ki şekillenme, insan potansiyelinin (doğuştan varolan-ruhta varolan) özelliklerin bedene etkisi ile alakalıdır. Büyümenin durmasından sonraki bedeni şekillenme ise insanın hayatta kazandıkları ile alakalıdır. Özet olarak söylemek gerekirse; büyümenin durmasına kadar ki bedeni şekillenme mizacın (ruhun doğrudan) etkisiyle gerçekleşir, büyümenin durmasından sonraki bedeni şekillenme ise ahlakın (hayatta kazanılan verimlerin) etkisiyle gerçekleşir.

            Ruhi-zihni ve akli-fikri gelişmesi olmayan insanlarda büyümenin durmasından itibaren bedeni şekillenme de durur. Zira bu insanlar, mizaç hususiyetleri ile baş başa kalmışlardır. Başka bir ifade ile bu insanlar, mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşamaktadırlar. Ruhi ve akli gelişmesi olmadığı için hayatta kazandıkları verimler, bedeni şekillendirecek güce ve seviyeye ulaşamaz.

            Mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşayan ve onları geliştirmek ve dengelemek için ruhi ve akli hamleler gerçekleştirememiş olan insanlar, şahsiyet sahibi olamazlar. Sadece mizaç hususiyetleri ile yaşayan insanlar, “insanileşme” sürecinin başındadırlar. İnsanileşme sürecinin başı, kişinin tabiatında (mizacında) bulunan kaynakların sevketmesiyle yaşamaktır. İnsanileşme sürecinin müntehası ise kişinin her işini “irade ederek” yaşamasıdır. İrade etmek bahsi, çok çetrefilli ve girift bir bahistir. İradeyi “istemek” olarak tarif edenler, tabiatlarının kendilerinden talep ettiklerini de “istemek” zannedenlerdir. İrade etmek, istemek değil, öncelikle neyi istemek gerektiğini anlayacak kadar fikir sahibi olmaktır. İnsan, tabiatına rağmen bir şeyi istemesi gerektiğini anlayacak seviyeye çıkana kadar “irade” etme kudretine sahip olamaz. Daha kısa ifade ile “irade” sahibi olamaz.

            Mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşamamak, mizacın aşılabileceğini göstermez. İnsan, mizaç evrenini aşamaz. Fakat mizaç ufkunun içinde kalarak, mizacını dengeleyebilir ve şahsiyet sahibi olabilir. Mizacın dengelenmesi, genel ismiyle ifade etmek gerekirse, ahlak marifetiyle gerçekleşir. Hayatta kazanacağı ahlak, mizacını dengeleyebilir ve bir terkip meydana getirebilir. Mizaç ruhun, ahlak ise aklın tezahürlerindendir. Bu manada mizaç-ahlak dengesi aynı zamanda ruh-akıl dengesidir. Şahsiyet ise ruh (mizaç) ile aklın (ahlakın) dengeye ulaşmış halidir. Akıl insan iç dünyasının (zihninin) merkezi unsuru haline gelmediği zaman, bu denge kurulamaz ve insan mizacıyla baş başa kalır. Bu vaka, insanın aklıyla değil duygularıyla yaşadığı manasına gelir. Fakat duyguyla yaşamanın “güzel” tarafı ortaya çıkmaz. Zira aklın merkezi unsur haline gelmediği insan iç dünyasında duygular, “ham haliyle” zuhur eder. Ham haliyle zuhur eden duygular ise vahşidir. Duyguların zuhuruna güzellik kazandıran unsur akıldır. Bu sebeple akıllanmamış kişi, duygulu kişi de değildir, sadece vahşi birisidir.

 

*

 

            İlm-i sima, yukarda bahsi edilen “insan analitiğinde” incelendiğinde faydalanılabilecek bir disiplindir. Ruhun bedene nüfuzu ve tesiri ile ortaya çıkan bedeni şekillenme neticelerinden ruhi hususiyetlere (mizaç hususiyetlerine) ulaşmak mümkündür ve doğrusu mizaç tespitlerinin en kestirme yoludur. Ne var ki, bedenin herhangi bir özelliğine (uzuvların herhangi birinin şekline) bakarak insan hakkında karar vermek kabil değildir. Marifetnamedeki ilm-i sima bahsinin anlaşılmasına mani olan en önemli sebep de budur. Bir uzvun şekline bakarak kişi hakkında ulaşılan kanaatin doğru çıkmaması ihtimali vardır. Hatta bu ihtimal çok büyüktür. Bu tür yanlış usullerle yapılan misallemeler neticesinde varılan yanlış hükümler, marifetnameye veya ilm-i simaya tahmil edilmektedir.

            İlm-i simanın temel özelliği, kişideki tüm bedeni şekillerin manalarını toplayarak bir terkibe ulaşılmasını şart kılmasıdır. Kişiyi parça parça değerlendirmek, genellikle yanlış neticelere sevk etmektedir.

            Buradaki temel soru ise şudur; Terkip ölçüsü nedir veya terkibe nasıl ulaşılabilir? Bu sorunun cevabı, ilm-i simayı doğru tatbik edebilme imkânını sunar.

 

            Sorunun cevabı mı ne? Bu kadar kolay değil…

FATİH SULTAN MEHMET Mİ, BÜYÜK İSKENDER Mİ DAHA AKILLIDIR?

FATİH SULTAN MEHMET Mİ BÜYÜK İSKENDER Mİ DAHA AKILLIDIR?

Fatih Sultan Mehmet Han ile Büyük İskender arasında birçok benzerlikler var. Her ikisi de yirmili yaşlarda tahta oturmuşlar, yeni savaş teknikleri ve yöntemleri keşfetmişler ve geliştirmişler, büyük idari reformlar yapmışlardır. Tahta oturdukları yaş ve kısa sürede kazandıkları destansı zaferler, her ikisinin de DEHA olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ve benzeri ortak özellikleri iki cihangirin mukayesesi için uygun bir zemin oluşturmaktadır.
Pekâlâ, hangisi daha akıllıydı?
Bu soruyu aslında yalnız sormak doğru değil, zira hangisinin daha akıllı olduğunu tespit etmek için aynı zamanda hangisinin daha zeki olduğunu tespit etmek gerekiyor. Öyleyse soruyu şöyle sormak daha anlamlıdır. Hangisi ne kadar zeki ve ne kadar akıllıydı?

BÜYÜK İSKENDER

Yirmi yaşında tahta geçen İskender, oturduğu tahtın hükümranlık alanının küçüklüğüne karşılık deha olmasından kaynaklanan tatminsizlikle Asya’nın işgali çalışmalarına başlamıştır. Otuz üç yaşında öldüğünde tahtta geçirmiş olduğu on üç yıllık sürede balkanlar, Anadolu, orta asya, Hindistan, Ortadoğu ve Mısır’ı işgal etmişti.
Zekanın özelliklerinden birisi, tatmin olmamasıdır. Eğer zeka, DEHA çapında ise, tatminsizlik son aşamasına ulaşmıştır. Dehaların son nefeslerine kadar hareket halinde olmalarının sebebi budur. İskender, deha çapında zekaya sahip biridir. Yirmi yaşında tahta oturmasına rağmen gözünü Asya’ya dikmesinin sebebi; Asya’nın büyük kıta olması, büyük imparatorlukların kurulmasına imkan vermesidir. Bu sebeple “büyük” devlet adamları ve kumandanlar, ya Asya’dan çıkmıştır veya Asya’ya yönelmişlerdir. Büyük İskender’in tatmin olmaz dehasının da tek istikameti (yönü) vardı ve o da Asya’ydı.
Kısa sürede büyük bir coğrafyayı işgal etmesine rağmen elde ettiği topraklarla tatmin olmamıştır. Hindistan’da hazırlıklarına başladığı son askeri harekattan vazgeçmesinin sebebi, askerlerinin artık isyan etmeye başlamasıdır. Ordu, İskender’in dehasının hırsına ayak uyduramamış ve onu frenlemiştir.
Zekanın bitmez tükenmez hırsına karşılık, akıl daha sakindir. Akıl elde bulunan imkanlar ve malzemelerle hayatı yaşamayı tercih edebilirken, zeka mevcut olanlarla asla yetinmez ve mutlaka keşif yapmak için harekete geçer. İskender, sahip olduğu zeka seviyesine (dehasına) uygun bir akıl sahibi olamamıştır. Zira elde ettiği geniş coğrafyayı idare edebilmek, o çağın şartları düşünüldüğünde mümkün değildir. Sadece işgal etmek, zekanın tatminsizliğinden kaynaklanır. Zekasının seviyesinde akıl sahibi olsaydı İskender, daha az yer işgal eder fakat buna karşılık yerleşik bir devlet düzeni kurarak kendinden sonra gelecek olanların önünü açardı. Dehaların bir özelliği de kendilerinden başkasını umursamamalarıdır. Bu sebeple kendinden sonra gelecek olanların “sistem”i devam ettirmeleri için gerekli düzenlemeleri yapmak yerine işgale devam etmiştir.
Büyük İskender, neredeyse “çıplak zeka” halindedir. Sahip olduğu akıl, zekasının yanında çok küçük kalmaktadır. Eğer aklı da zekası kadar büyük olsaydı, Roma imparatorluğu veya benzeri bir imparatorluk İskender tarafından kurulmuş olurdu. Çünkü zeka isyan ve hürriyete aşıktır fakat akıl nizam (düzen) ve uyumluluğa alışıktır. Zeka nizam kuramaz ve sürekli hürriyet talep eder buna karşılık akıl nizamı ister ve onu kurmak için çalışır. Günlük hayatta da böyledir, zeki fakat akıllı olmayan kişiler, düzensizdirler fakat akıllı kişilerin hayatı yerleşiktir ve düzenlidir.
Zekası ile aklı arasındaki fark o kadar belliydi ki, savaşlardan birinde hayatını kurtaran KLEİTUS’u daha sonra bir tartışmadan dolayı öldürmüştür. Zira zeka asla vefalı ve sadık değildir. hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı minnet duymaz. Vefalı olan akıldır zira kuralları olan akıldır.

FATİH SULTAN MEHMET HAN

Yirmi yaşında tahta oturan Fatih Sultan Mehmet Han, büyük fetihler gerçekleştirmiştir. Fethettiği coğrafya Büyük İskender’in işgal ettiği coğrafya kadar büyük değildir mutlaka ama bunun sebebi, zekası kadar da aklının büyük olmasıdır. Eğer sadece fetih ve işgal ile zeka (veya deha) ölçülecek olursa, Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u 53 günde fethettiği fakat İskender’in Suriye’deki TİRE kalesini 7 ayda alabildiği unutulmamalıdır. İstanbul gibi muhkem bir şehrin zaptedilmesiyle Tire gibi küçük bir liman şehrinin zaptedilmesi arasında büyük bir fark vardır ve İstanbul’un zaptı daha zordur. Buna rağmen İstanbul 53 günde (iki aydan daha az) Sultan Mehmet Han tarafından zaptedilmesine mukabil küçük liman şehri olan Tire kalesi İskender tarafından 7 ayda zaptedilmiştir. Bu iki misal mukayese edildiğinde anlaşılmalıdır ki, Fatih Sultan Mehmet Han eğer sadece fetih için çalışsaydı İskender’den daha fazla coğrafyayı işgal edebilirdi. Fakat fethedilen yerlerde kalıcı bir devlet nizamı, büyük bir medeniyet ve sağlıklı bir içtimai yapı kurmak, büyük coğrafya parçalarını zaptetmekten daha anlamlıdır. İşte bu anlamı kavrayan zeka değil akıldır.
Fatih Sultan Mehmet Han, hem dehadır ve hem de aynı seviyede akıllıdır. Başka bir ifadeyle Sultan Mehmet Han, hem zeka dehasıdır hem de akıl dehasıdır. Deha kavramı aslında akıl ile ilgili değildir ve zeka için kullanılır. Fakat zeka seviyesi kadar akıl seviyesi (veya akıl yaşı) olan kişiler için “akıl dehası” tabirini de kullanmak gerekir.
İstanbul’un fethi, Sultan Mehmet Han’ın zeka ve akıl seviyesini göstermesi bakımından güzel bir misaldir. İstanbul’un onlarca defa kuşatılmasına rağmen fethedilememesi, onun “fethedilemez” olduğuna dair bir düşünceyi yerleştirmiştir. İstanbul’un fethedilemezlik özelliği, aslında onu kuşatmış fakat fethedememiş olanların zeka ve akıl seviyelerini göstermektedir. Fethedemeyenlerin zeka ve akıl seviyelerinden daha yüksek seviyede olan birisi için İstanbul’un fethedilemez özelliği bulunmamaktadır. Düşük zeka ve küçük akıllar, birkaç denemede yapılamayan bir işin “asla yapılamayacağına” inanırlar. Oysa dehalar (zeka ve akıl dehaları için) “asla yapılamayacak” bir iş yoktur. Her iş yapılabilir, yeter ki gerekli şartlar ve imkanlar oluşturulabilsin… Zeka dehası, sınır tanımadığı ve sınırları aşmaktan özel bir zevk aldığı için denenmişi denemekten kaçınmaz. Akıl dehası ise denenmişin “neden gerçekleşmediğini” araştırır ve gerekli şartları ve imkanları oluşturarak işe öyle başlar. Fatih Sultan Mehmet Han’ın, başkalarının onlarca defa teşebbüs etmelerine fethedememelerine rağmen kuşatması, zeka dehasının sınır tanımazlığıdır. Fakat kuşatma için çağının en modern silah teknolojilerini geliştirmesi ve donanımlı bir ordu kurması ise “gerekli şartları ve imkanları” oluşturması bakımından “akıl dehası”nın göstergesidir.
İstanbul kuşatması sırasında gemilerin karadan haliçe indirilmesi, zeka dehasının göstergelerinden biridir. Zira akıl, test edilmiş olan kurallarla çalışır. Gemilerin denizde hareket edeceği kuralı ise yerleşik kurallardandır ve karadan hareket ettirilmesi zekanın sınır tanımazlığı ile ilgili keşif faaliyetine örnektir. Diğer taraftan gemilerin karada nasıl hareket ettirileceği ve bunun şartları, araçları ve imkanlarının neler olduğu konusu aklın faaliyet alanına girer. Zeka, mevcut sınırları aşarak, “gemilerin karada da hareket ettirilmeleri gerektiği” fikrine ulaşır fakat karadan nasıl hareket ettirileceğini ve bunun şartlarının ve araçlarının neler olduğunu ise mevcut malzemeyi tanıyan akıl üretir. Netice olarak gemilerin karadan hareket ettirilerek haliçe indirilmesi faaliyeti, hem zeka dehasının ve hem de akıl dehasının ürünüdür.
Sürekliliği sağlayan akıldır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethettiği toprakların asırlardır Osmanlı imparatorluğunda kalması, Fatih ve ondan sonra gelen padişahların “akıllı” olmalarındandır. İskender’in işgal ettiği toprakların kendinden sonra elden çıkması ve kalıcı bir nizam kuramamış olması, onun zeka dehası olduğunu fakat akıl dehası olmadığını gösterir.