Aylık arşivler: Temmuz 2009

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK (EMİNE ÖZKÖSE)

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK

Ilık bir sonbahar akşamı. Şehrin yoğun trafiğinden sıyrılıp kendimi eve zor atıyorum. Gecenin karanlığı, günün yorgunluğuyla birleşip üzerime öylece çöküvermiş. Yorgunum, huzursuzum. Kocaman evde yapayalnızım. Bir şeyler yemek için oturduğum sofrada her lokma boğazımda düğümleniyor. Kahvemi alıp balkona çıkıyorum. Kışın habercisi serin akşamlar… Öyle ki tatlı tatlı esen rüzgâr da huzursuzluğuma çare olamıyor. Kahvemi yudumlarken o muhteşem gökyüzünü seyretmeyi deniyorum, nafile. Ufukları alabildiğine kararmış simsiyah bir gök kubbe. Bana rahat bir nefes aldıracak hiç bir pırıltı yok. Ne ay var ne yıldız. Sadece beton yığını evlerden karanlığı delmeye çalışan loş ışıklar…
Dalıp gidiyorum içimin karanlığına. Cılız ışıkları izliyor, pencerelerden evlere, odalara, odalardaki yorgun argın, dert yumağı günümüz insanına kadar uzanıveriyorum hayalen. Mutsuz, huzursuz insanlara, kendi boşluklarında yuvarlanmış, kaybolmuş, sevgiden, hoşgörüden habersiz insanlara. Kalın duvarlarla hemcinslerinden kendini soyutlamışlara.

Bakıyorum da ne çok ev, ne çok insan ve bu insanların ne çok problemleri var. Şu karşımdaki beton yığınları, tek tek anlatıyor yaşananları. Mutlulukla atması gereken kalpler, şimdi mutsuz ve huzursuzsa, sevgiyle kucaklaşması gereken kollar yorgunsa, bir yanlışlık yok mu bu işte? Neden sevgi atmosferinden uzaklaştı insanlık? Neden paylaşmayı, dayanışmayı unuttu? Neden aynı güneşten faydalanmak yerine birbirimizi gölgeliyoruz? Neden bu küçücük dünyamızda kucaklaşmak dururken paylaşmak varken, bu ortak mekânımızı birbirimize zindan ettik? Niçin her birimiz, bu mavi gezegende, kanı, kini, nefreti, soluklar olduk? Neden, neden?

Soruyorum kendime, problemlerimizin temeli ekonomik ve maddi boyutlu mu?
Yoksa bizi huzursuz kılan, ruhumuzu hançerleyen, nefesimizi kesen, kaybettiğimiz, yokluğunu bile hissetmediğimiz manevi değerler mi? Hoşgörüsüzlük mü, diyalogsuzluk mu?
Galiba problemlerimiz insanlık boyutunda. Evet, ıstırap duyuyoruz insani değerleri tam anlamıyla geliştiremediğimizden! Rahatsızız, bize sunulan binlerce güzelliği insanca paylaşamadığımızdan! Tedirginiz, sevgisiz ve hoşgörüsüz gönüllere sahip olduğumuzdan!
Oysa bizim varlığımızın mayası sevgi değil miydi? Hoşgörü değil miydi yüce ecdadın mirası? Niye sevemiyoruz ki yaratılanı yaratandan ötürü? Sevginin ve hoşgörünün timsali Yunus ve Mevlâna bizim atamız değil mi? Sonra Osmanlı, hoşgörünün en güzel örneği asırlarca bu topraklarda yaşanmadı mı?

Zihnim bu düşüncelerle boğuşurken, gecenin sessizliğini delen bir uçağın gürültüsüyle sarsıldım. Savaş uçağı yeni bir operasyona gidiyor olmalıydı. Yine terör, yine savaş, yine kan, yine gözyaşı… Neden savaşır insanlar? Niçin ölür masumlar? Kan, kin, nefret niçin dünyamızın ekseni olmuş? Siyahı, beyazıyla; inananı, inanmayanıyla; zengini fakiriyle bu küçücük gezegende barış içinde mutlu, huzurlu yaşayamaz mıydık?

Dünyamız hızla küçülüyor. İletişim araçları alabildiğine gelişmiş. Fiziki mesafeler kısalmış. Ya insanlar? Maalesef ilişkiler azalmış, kıskançlık ve bencillik hızla artmış. Bütün bir insanlık hırs ateşinde kavruluyor, yalnız kalabalıkları yaşıyor!

Dünyamızın küresel bir köy haline geldiği günümüzde bizler aramıza ördüğümüz kalın duvarlarla huzurumuzu ne kadar sürdürebiliriz ki? İşte, gereği gibi iletişim kuramayan, ortak paydalarda buluşamayan insanlık, kıskançlık ve çıkar girdabında çırpınıp durmakta, yıkılmakta, yok olmakta.

Bu duvarlar elbet bir gün yıkılmalı değil mi? Önyargılarımız da ördüğümüz bu kalın duvarlar da ancak sevgi, diyalog ve barışla yıkılmaz mı? Hoşgörü ve diyalogla yeni köprüler kurulamaz mı? Yeni büyük kapılar, çift kanatlı pencereler açılamaz mı? Değilse pamuk ipliğine bağlı sözde barış düşüncesi de her defasında maalesef tanığı olduğumuz şekliyle savaşla, terörle yıkılıp yok olmaz mı? Oysa medeniyetler arasında sevgi, barış, hoşgörü köprülerinin kurarak " Hepsi farklı, hepsi eşit!" mantığıyla bir potada erimek, insanlık ortak paydasında buluşmak, kardeşçe kucaklaşmak, dili, dini, ırkı aşabilmek, yüce Mevlana'nın, dünyayı kucaklayan bu sevgi zirvesinin ifadesiyle " Evim gök kubbe, ailemse bütün insanlık." diyebilmek değil mi bize yakışan?

Daha hızlı uyanmalı değil mi insanlık! Savaşlar, terör, açlık ve kıtlık, hastalıklar, temel insan hakları ihlalleri gibi bütün insanlığı ilgilendiren sorunlar, daha çok gündeme gelmeli değil mi? Yaşlı dünyamızın, sevgi potasında kucaklaşmış, ortak dertlerine çözüm bulmuş, hak ettiği huzura kavuşmuş sakinlerini ağırlama hakkı yok mu? Bu da farklı medeniyetler arası diyalogun önemini ortaya koymuyor mu?
Tarihte ve günümüzde insanlığın kalbini sızlatan görüntüler çoğunlukla din istismarından, kültür farklılığından doğan savaşlar değil mi? Bazı güçlerin, kendi çıkarlarını başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmaları, küçülen dünyamızda büyük huzursuzluklara sebep olmuyor mu?
Bununla birlikte tüm dinler, özellikle de tek tanrılı dinler barıştan yana değil mi?
Hangi din toplumsal huzursuzluğu, kötülüğü, şiddeti, terörü onaylar? Hepsi ahlaki ilkeleri, sevgiyi, diyalogu öğütlemez mi? Tüm insanlığın, dostça barış içinde yaşamasını dilemez mi?
Ancak cahil din adamları, vahşi kapitalizm ve silah tüccarları, kendi çıkarları doğrultusunda dinlerdeki farklı yorumları körükleyerek, pis emelleri için evrensel barışı, dostluk ve kardeşliği baltalamışlar, dinler arası düşmanlıklara yol açmışlardır.

Bu konuda, aklıselim her insana düşen görev, insanlığın ortak paydasında insan olarak buluşmak olmalı. Bu da şüphesiz farklı dinleri, değişik kültür ve medeniyetleri iyi tanımak, farklılıkları dünyamızın zenginliği saymak, bu farklı kültürler, değişik dinler ve diller arasında diyalog kurmak, dünya arenasında devam eden kanlı boks maçını yumuşak bir "vals" haline dönüştürmekle mümkün olacaktır. Hans Küng'ün de dediği gibi "Dinler arası diyalog olmadan, dinler arası barış, dinler arası barış olmadan da dünya barışının gerçekleşmesi mümkün değildir!"
Bu küçücük dünyamızda barışın egemen olması, dünyanın neresinde olursa olsun akan kanın durması, kin ve nefretin silinmesi, savaş ve şiddetin sona ermesi, gözyaşının dinmesi için geleceğin teminatı olan biz gençlerin önyargısız ve alabildiğine hoşgörülü yetişmesi gerekir. Hiçbir zaman kimliklerimiz kılıç olup çekilmemeli. Hedef, yöresel düşünce değil, evrensel düşünce olmalı, dünya barışı olmalı. Bu yolda insanlık, özellikle gençlik, ellerini tutuşturmalı, gönüllerini birleştirmeli.
Hem Hz. İsa, hem Hz. Musa ve hem de Hz. Muhammed çizgisinde "Diğerlerini kendinden fazla sev." inceliğine ulaşmak, sevgi ve hoşgörü ortamının doğmasına yetecek, bu da insanlığa "özlediğimiz yenidünya"yı getirecektir.

Bunun yanında kültürlerarası ve dinler arası diyalogun kültürlerden ve inanç değerlerinden taviz vermek anlamına asla gelmediği de unutulmamalı?
Osmanlı, altı asır varlığını yozlaşmadan, kültüründen ve dininden taviz vermeden korumadı mı?

Diyalog için kimse bir diğerini kendi içinde eritme psikozuna girmemeli. Herkes kendi doğrularına inanmakla birlikte, insanlığın ortak değerlerinin öne çıkarılması ve evrensel ahlak ilkelerinin hâkim kılınması için gönülden çalışmalıdır. Diyalogun gerçekleşmesi için, iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye eden dinlerin bu ortak paydasında bir araya gelip güç birliği yapmaktan, ortak sorunlara birlikte çözüm aramaktan daha doğal ne olabilir ki?

Ülkeler arası futbol maçlarında, yenen ve yenilen takımların maç sonunda bir araya gelip el sıkışmaları, centilmence davranmaları diyalog ve barış adına güzel örnekler değil mi? Son yıllarda her şeye rağmen diyalog ve hoşgörü adına sevindirici gelişmeler var. Ülkemizde ve dünyada diyalog adına önemli toplantılar yapılıyor. Bu toplantılarda genel amacı: "kavga yerine barış, kaos yerine düzen ve huzur, güvensizlik yerine güven, birbirini anlamaya çalışmak" olmaktadır. Yurtdışındaki özellikle Asya ve Afrika'daki Türk okulları da diyalog ortamının en güzel örneklerinden biridir. Ecdadımızın zamanında topla, tüfekle yapmaya çalıştığını bugün bu okulların, eğitimde sevgi ve hoşgörü ilkesiyle yapmaya çalışması iftihar edilecek bir durumdur. Bu vesileyle Türkiye, diğer ülkeler arasında çok sağlam barış köprüleri kuruyor.
Bütün bunlardan yola çıkarak artık birbirimize şaşı bakmaktan vazgeçmeliyiz. Siyah bir baba, çocuğunu beyaz bir babadan daha az seviyor olabilir mi?
Bir annenin gözyaşları, annenin rengine göre anlamını yitirebilir mi? Amerika'da oğlunu savaşa gönderen anneyle, ülkemizde oğlunu cepheye gönderen annenin evladı için duyduğu kaygı çok mu farklı? Romeo ve Juliet'in aşkının, Kerem ile Aslı'nın, Leyla ile Mecnun'un, Ferhat ile Şirin'in aşkından ne farkı var?
Hepimizin gözyaşının rengi aynı değil mi? Aynı değil mi kahkahalarımızın sesi? Güneşimiz ayrım yapmadan hepimiz ısıtmıyor mu? Herkes, "hepimizin dünyası"şuuruyla hareket ederse problem kalır mı?
Bizi birbirimizden ayıran, bölen duvarlar yıkılmalı, birlik köprüler kurulmalı. Değil mi ki ortak paydamız sadece insanlık. Diller, dinler farklıymış, kültürler, renkler ayrıymış ne fark eder. Değil mi ki aynı havayı soluyor, aynı gezegende yaşıyoruz. Hepimizin dünyası değil mi burası.
Bu yaşlı dünya sahnemizin son oyunu diyalog olmalı, barış olmalı, oyun mutlulukla son bulmalı, seyirciler sevgi ve huzur dolmalı.
Bu küçücük dünyamız, bu hepimizi örten gök kubbe ve sıcacık güneşimiz, sevinçlerimiz ve gözyaşlarımız, gülüşümüz, ağlayışımız "Siz kardeşsiniz!" diyor. O halde bizler de kardeşliğin gereğini yapalım. Daha fazla barış için, daha anlamlı diyalog için elleri tutuşturalım, gönülleri birleştirelim.

KAHRAMANMARAŞ PLATFORMUNDAN BASIN AÇIKLAMASI

     KAHRAMANMARAŞ PLATFORMUNDAN DOĞU TÜRKİSTANDAKİ MÜSLAMANLARA DESTEK MİTİNGİ 

Kahramanmaraş oluşturulan ve yaklaşık doksanın üzerinde vakıf ve derneğin katılım

sağladığı Kahramanmaraş platformu bu gün saat 11.30 da özel idare binası önünde bir araya gelerek Doğu Türkistan’daki Müslümanlara Çin Hükümetince yapılan ve insanlık onuruna yakışmayan bu zulmü kınamak için bir basın açıklaması yaptı.

            Basın açıklamasına yaklaşık 150 kişi katıldı.

            Basın açıklaması, platformun dönem sözcülüğünü yapan İnsani Yardım Derneği’nden Avukat Yusuf BÜLBÜL tarafından okundu.

            Sık sık kesilen konuşma arasında Çin hükümeti aleyhine sloganlar atıldı.

            Basın açıklamasının sonunda Memur-Sen il başkanı Sayın Abdurrahman ACER tarafından Çin mallarından olan saat ve oyuncakların ayaklar altında kırılması gerçekleştirildi.

            Daha sonra dağılan topluluk Ulu Camiinde kılınan öğle namazından sonra tüm cemaatle birlikte DOĞU TÜRKİSTAN’DA şehit edilen Müslümanlar için gıyabi cenaze namazı kıldılar. 

           

KAHRAMANMARAŞ PLATFORMU BASIN AÇIKLAMASI            Bugün burada Kahramanmaraş Platformuna üye sivil toplum örgütleri olarak, zalim Çin devletinin Doğu Türkistanlı kardeşlerimize uyguladığı sistematik devlet terörünü, vahşi soykırım ve asimilasyon politikalarını bir basın toplantısıyla protesto etmek amacıyla biraraya gelmiş bulunuyoruz.             Bilindiği üzere 5 Temmuz Pazar günü Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi şehrinde başlayan gösteriler sırasında yüzlerce Uygur Türkü, Çin devleti tarafından acımasız, vahşi ve barbar bir şekilde katledilmiştir. Bu bir devlet terörüdür ve bu terör hala devam etmektedir. Bundan daha üzücü olanı ise, uluslararası kamuoyunun bu olaylar karşısındaki kahredici sessizliğidir.             Yaşanmakta olan bu insanlık dramı ve bu dram karşısında uluslararası toplumun sessizliği bizlerin yüreğini sızlatmaktadır. Çin devletinin uyguladığı bu terör ve sindirme politikası aslında yeni bir olay değildir. Doğu Türkistan’da yaşayan 35 milyon Uygur Türkü 100 yılı aşkın bir süredir Çin işgali ve zulmü altında ezilmektedir. Son 60 yıldır ise Uygur Türklerine uygulanan bu zulüm, sistematik bir şiddete, etnik, dini ve kültürel bir soykırıma dönüşmüştür. Tüm dünyanın gözü önünde Müslüman Uygurlar hunharca katledilmektedir. Dünya bu katliama sessiz kaldığı müddetçe de terörist Çin devleti katliamlarına devam edecektir.             Resmi kaynaklar aksini söylese de, şu ana kadar Çin’in katlettiği insan sayısı 3000’i bulmuştur. Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz ne yazık ki, Endülüs’teki Müslümanlar gibi toptan bir soykırımla karşı karşıyadır. Sürgün cezaları, zorunlu kürtaj politikaları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin engellenmesi, ekonomik ambargo, işgücü sömürüsü, nükleer denemelerde bölge halkının kobay olarak kullanılması, din ve düşünce özgürlüğünün yasaklanması gibi insanlık dışı uygulamalarla, bölge halkı yıllardır dini, etnik ve kültürel bir soykırıma tabi tutulmaktadır.             Yarım asrı aşan bir süreden beri Doğu Türkistan'da yaşayan müslümanları çoluk, çocuk, genç, yaşlı kadın, erkek, suçlu, suçsuz ayrımına tabi tutmaksızın öldüren, asimile eden, göçe zorlayan Çin hükümetine karşı başta ABD , AB ülkeleri ve Birleşmiş Milletler Örgütü olmak üzere, duyarsız kalan uluslararası toplumu, insan hakları savunucularını, müslüman ülkelerin devlet başkanlarını da ayrıca kınıyor ve bu insanlık dramına karşı biran önce harekete geçmeye çağırıyoruz.            Türkiye’ye de uluslararası alanda her zamankinden daha fazla görevler düşmektedir. Doğu Türkistan Türkiye’nin tarihi sorumluluğu altındadır. Başta BM Teşkilatı, uluslararası kurum ve kuruluşlar, özellikle üyesi bulunduğumuz Güvenlik Konseyi acil olarak toplantıya çağrılmalı, kalıcı ve etkili çözümler üretilmelidir. Türkistan’dan Türkiye’ye sığınanlar, Çin ya da üçüncü ülkelere asla teslim edilmemelidir. Söz konusu kıyım BM gündemine taşınmalı, Çin hükümeti, BM nezdinde soykırım yaptığı konusunda protesto edilmelidir. Ticari antlaşmalar gereği Çin’den ithal edilen malların girişi engellenmeli ya da gümrük vergileri artırılarak girişi zorlaştırılmalıdır.              Çin Hükümeti ile geçmiş koalisyon hükümetleri döneminde 23 Aralık 1998 tarihinde çıkarılan, Doğu Türkistan’la ilgili her türlü yardım faaliyetlerini engellemeye yönelik, Türkistanlıları dünyada yalnızlaştıran 36 sayılı Başbakanlık Genelgesini’nin acilen kaldırılması yönünde de hükümet yetkililerini uyarıyoruz.             İslam Konferansı Örgütü de bütün İslam ülkelerini Doğu Türkistan için bir araya getirmelidir. Çin malları ve Çin’de üretilen mallar tüm İslam ülkelerinde BOYKOT edilmelidir. Doğu Türkistan uluslararası medyaya açılmalı, uluslararası gözlemciler, TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, siyasi partiler ve kanaat önderleri Doğu Türkistan’a gitmelidir.  Türk milletine büyük görevler düşmektedir. Her zaman olduğu gibi mazlumlar ve mağdurlar için yine öncü bir ses olmalıyız. Gazze için göstermiş olduğumuz tepkinin aynısını, hatta daha fazlasını Doğu Türkistan için de aynı şekilde göstermek zorundayız.              İşte bizler 50’ye yakın gönüllü sivil toplum örgütünün bir araya geldiği Kahramanmaraş Platformu olarak; dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu soykırımın, vahşetin ve her türlü insanlık dışı uygulamaların sona ermesi için vicdanı, aklı, gücü ve yetkisi olan herkesi, Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşana kadar;  sessiz kalmamaya, elimizle, dilimizle ve kalbimizle tepki göstermeye, yardım etmeye,  Çin mallarını ve Çin zulmünü boykot etmeye davet ediyor, bütün zalimleri, vahşileri ve barbarları şiddetle kınıyoruz.  Kahrolsun katil Çin, kahrolsun emperyalizmYaşasın bağımsız ve özgür Doğu Türkistan,                                           KAHRAMANMARAŞ PLATFORMUYaşasın adalet, yaşasın barış, yaşasın özgürlük…                                          Adına Dönem Sözcüsü                                                                                                                       Av. M.Yusuf Bülbül     

HABER: RADYO GÖNÜL HABER

 

                   NURİ YILDIZ

GÖZYAŞLARI GÖZE DEM OLUNCA İNER MELEKLERİMİZ

          Gündüzden nöbeti devralırken siyah örtü, aldanışlar aşikâr kaldı bir ziyanın maziye vuran şavkında… Masum ve giz olanı aldatırken aldatıldım, aldatıldın, aldatıldık… Eğer şuh olanın istençlerine biteviye aldanmasaydık, aldatılmazdık da… Aldatılmazdık, çünkü sende de derinlerde “içine iç” olmuş bir “ah” vardı…

       Kayıtlı bir zamanda aldatıldım ve ahım vuslat içinde hicranımı da avuçlarına aldı; sonrasında kal iken hal oldum işte… Yakarıldım, yalvarıldım; istencim istek oldu… Meğer aldanışta masum oluyor insan, yakarılışta ise daha bir taze… Perde perde solarken narin yüzler, kızıl havaların seyrinde ayaklarına yapışmış bir arzda çözümleniyor bütün esrarlar.  Aldatan ile aldatılan, gözleyen ve gözetilen, göz ve gözün serinliği,  aynı kazma kürek seslerinin düğününde bir telaşın yorgunu… Sonrasında ezelden gelen o hafifleten ses… Bedenin kirlerinden arınmış ruha gönderilen Fatihalar, âminler…

        Çok yakın bir lahzada; düşümü, hayalimi, bütün albenimi, dokuz ayın günahında böldü, aldanış çölünün ölüme çeken o kavuran çorak nefesi… Bilincimin canı kesilen akşamında aynadaki leşime baktım; toprağın dibine ölmeden geçmek ne demekmiş, işte o zaman anladım…

         Sonrasında göklerden yüreklere inenin rahmetinde, ümidimi aradım… “Kim”sesizlik korkusuyla “kim”ini arayan “kimse”lerin “kimliği”nde, ömrü yüreğine düğümlenmiş, yüreği sidretül müntehaya bağlanmış ariflerin gönüllerinde gördüm ümidin, varlığın özünü…

         O’nu görürken, O’na görünürken âmâlar, uçurumun kenarında bize ağlamak mı utanç? O’nu göremeyen kaç tabut girecek yerin altına ve kimler gidecek kalbi mühürlü, habersiz, kör, sağır, lal uzaklara? Yalanlarımızın doğrultulduğu gün, hangi sığınakta, nereye ve kime saklanacağız? Kaç dize yazılacak unuttuğun kitabına ve hangi dar vakitte dua edeceksin, beynin zonklarken hatırladığın Allah’ına?  Kaç damla gözyaşı dökeceksin kurumuş gözlerinle kavrulmuş bedenine? Artık kalmayan yarınlarla hangi anı bekleyeceksin? Ölümün boğazlandığı gün,  Azrail’i dilediğin zaman, ölememenin haşyetini kime yükleyeceksin…

         Adı bile olmayan zaman için, belli bir zamana tabi âdemin evlatları rabbi tanımadı. Kimisi küfretti, küfrettiği o dili yaradana; yazık ona ki zulmetti kendine… Hükmedeceğini söyledi maddeye, lakin bir acıklı sonda hüküm oldu eşyaya… Mahlûkatın en değerlisiydi, her şey onun merkezinde, ona hizmet için vardı ya aslında. Mahlûkatın efendisi iken köleye dönüştü Âdem’in evlatları, unuttuğunda nebiyle hatırlatılanı…

         Kalıcı sandın suya yazdığın yazıları. Hani, Rab’ın yeryüzüne bıraktığı, geçici bir nefestin sen…  Surun vakti gelince, yüreklere yürüyen sesin ramında, asıl kalıcı olan mahşerin beyni iliklerine dek parçalayan hakikatinde, bir ümitle bakacaksın, günaha haram olan üç ayın duasına…  

         Şimdi dayanacağın bir duvarın yoksa ör hadi… Ör hadi,  geldi ya işte Ramazan’ı müjdeleyen Recep… Sımsıcak bir anne demenin adıdır ağrımızın dineceği günler… Bak vakit dardı, geniş oldu yüreğin, semaya doldu… Gecenin yıldızları gözlere ışıltı oldu…

          Sıra geldi, sıran geldi… Topla, gözlere dem olmuş meleklerin dudaklarından dökülen şebnemini… Rüzgârlar, kanatlı bir kısrak gibi dualarını taşırken imbatlarına, gonca bir gülün lebine yanmış çiy damlası olduğunu da bil… Ve unutma gözyaşları göze dem olunca iner meleklerimiz… Ve meleklerimizin bilincinde, vicdanında ilk ayetle okunan kitabın “ıkra”sında; Yakub’un, Muhammed’in orucunda, yok olan varlığımızı var kıl ya Rab!

          Bütün yolların, bütün arzuların, bütün kararların O’na vardığı bir mevsimin içimizi serinleten esenliğinde, cennete düşen ilk yağmur damlasında ıslanmış dualarımı yüzüme, gözüme, özüme sürdüm… Aldanırken aldatan; aldatırken aldanan olmamak için gökyüzünün mavisini okudum ve dokudum üflenen ruhuma…

         O’nun için O’nda var olan bütün varlıkların eteklerine tutunan cılız ellerime doldurdum duanın, istemenin, tövbenin, bir daha yapmayacağım demenin, özür dilemenin, af istemenin, yalvarmanın, aczin, kul olmanın, kanayana kadar dudaklardan dökülmenin halini, gözyaşımın göze dem olan yakarışlarını…

        Bütün gönül kırıklarımla, yorulduğum zamanlarda gün düşerken karanlığa, büyük meydanlarda yapayalnız kaldım… Beynime dolan cam kırıkları gibi oldu leşe dönüşen küçük günahlarım… Merhametlilerin en merhametlisinin bize hediye ettiği “İnşirah” mevsiminde dudaklardan döküldüm, avucuma doldum, içtim, içirdim, içirildim susuzluğuma… Kokusu doldu dört bir yana Kevserin çağıltısı bir nebinin… İşte bu lahzadan sonra, güneşi yeni gören bir amanın telaşında, çocuksu heyecanımın saf arzusu sardı iliklerime dek: “ÂLEME RAHMET OLARAK GELEN SEVGİLİNİN DUDAKLARINDAN DÖKÜLEN DUALARA ORTAK ET EN SEVGİLİ…”

FITRATIN BİLİNCİ

       

       “ Genç adam bir kartal yumurtası bulur. Onu kır tavuklarının yuvasına koyar. Kartal yumurtasından çıkan kuş, tavuk yumurtalarından çıkan civcivlerle birlikte atılır hayata. Mükemmel tüy rengiyle, iri ve güçlü kanatlarıyla, sağlam pençeleri ve keskin gagasıyla diğerlerinden farklıdır. Ama o bunun farkında değildir.
             

          Diğer tavuklardan biri olduğuna inanarak büyür. Pislikleri eşeler, tohumları gagalar, gıdaklar, birkaç santim zıplayıp yeni bir şey gagalamak için kanatlarını döver. Çünkü tavuklar böyle yapmaktadır. Bir gün gökyüzüne bakar ve inanılmaz bir yetenekle yelken uçuşu yapan muhteşem bir kuş görür.
“Ne güzel bir kuş! Nedir bu!” diye sorar.
“O bir kartal” cevabını verir, tavuklardan biri. Ve ardından,
“Bütün kuşların reisidir o. Sakın, aklından bile geçirme, sen onun gibi uçamazsın” der.
Tavukların içinde yaşayan kartal tavukların içinde ölür.”
         

        Ne acıklı bir son değil mi dostlar? Acıklı olan şey tavukların içinde yaşamaktan ziyade, kartalın kendi fıtratını bilmeden/bilinçlenmeden, ne olduğunun farkına bile varamadan, “kendi” olamadan bir “başkasını” “kendisi” zannederek yaşaması ve ölmesi…

        Yumurtayı yer değiştirmek suretiyle kitleleri “birey” noktasında tavuklaştırarak, kendi asli, özgü ve özel bütün kabiliyetlerini yontarak, pasifize ederek, soyutlayarak, küçülterek ve küçümseyerek yaşayan ve yaşam alanı bulan zevatlara, anlayışlara dur diyebilmenin önceliği, insanın kendini ve içindeki gücün büyüklüğünü keşfetmesine bağlıdır. Yoksa kartal olmanın hiçbir kıymeti yoktur.

        İnsanlar bu dünyada doğarlar yaşarlar ve ölürler. Fakat pek çoğu neden bu dünyaya geldiğini ve hangi amaca hizmet ettiğini veya hangi efendilerin oyuncağı olduğunu düşünmez bile. Yani kendine soru sormak ihtiyacı duymadan yaşar, sonra çekip gider yaşanmamış yaşamlar gibi… Bu tip insanların yaşamları bir oyun, oyuncak ve oynaşma, bir haz mücadelesi içinde sürüp gider. Çalışırlar, evlenirler, çocuk yaparlar, çocuk büyütürler, yaşlanıp emekli olurlar ama bir gün olsun “Benim bu dünyada var olmamın amacı nedir acaba?” diye sormazlar, soramazlar, Çünkü Yunus Emre : “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir /Sen kendini bilmezsin  /Ya nice okumaktır/ yaşamaktır…”der. Kendini bilmeyen kişi ince, basit arzuların kalınlığında harap olmaktadır…

           İnsanlar genellikle olduklarına inandıkları kişi haline gelirler. Kendilerine biçilen rolün “kendi rolleri” olduğunu düşünürler ve öyle de yaşarlar. Bu sana lazımdır, senin içindir ve tüketmelisin imajı her reklâmda tekrarlanır ve kişi onu bir ihtiyaç olarak görmeye başlar. Belli bir süre sonra aslında “aslına” uygun olmayan zihniyetler ve yaşamlar “aslı” gibi olmaya başlar. İşte tavuk ve kartal arasındaki trajedi de burada başlar. Çünkü siz ne kadar insanlara asıl “asli” fıtrat bilincini hatırlatmaya çalışırsanız, kişi sizden o kadar kaçar. Aslında peygamberlerin de yaptığı sadece insanlara ontolojik, epistemolojik ve sosyal sorumluluğu bilinçlendirmekten ve yaratılış fıtratını hatırlatmaktan başka bir şey değildir.

            Tıpta bilinç, kendinin ve çevresinin farkında olma durumudur. Koma ise bunun tam tersidir; yani dış uyaranlara rağmen kendinin ve çevrenin tamamen farkında olamama durumudur. Bilinç ve koma gibi iki aşırı uç arasındaki ayrım,  insanın kendi asli fonksiyonlarının farkında olması ve diğerleri ile olan farklılığının da bilincinde olmasıdır. Kendini bilmeyen birey aslında yaşamamış gibi bir koma halinin yaşamındadır. Kendinin farkında olduğu sanılır, ama hiç kimse kendinin ne olduğunun farkında değildir. Canlı olmasına rağmen yaşayamamak da budur zaten. İnançlarından, değerlerinden, sorumluluklarından uzak yaşayanlar, yakın bir hesabın ağılığını hissetmelidirler. Yoksa bir taş olmaktan, ağaç olmaktan hiçbir farkı olmaz ve varlık âlemin bitkisel hayatına bağlı yaşarlar.          

          Asrın başında yaşamış bir düşünür, hep “Kendini hatırla” derdi. Bu sözle “kendi varlığının farkında ol” demek isterdi. Hareketlerinin farkında ol, sözlerinin farkında ol, tüm organlarına hareket katan o saikin farkında ol. Görüneni değil de gerçekte var olanı tüm bilinç kipleri ile kavrayabilen insan, yaşam sürecini diri karşılayan ve aynı dirilikle sonlandıran insandır.          

          Korkunç yalnızlığımıza yağan ağır ve keskin yağmur damlaları altında, bir çiy tanesinin titrekliğinde tüm arzın sallanmasıdır fıtratın bilinci. Yüzümüzün en gizli kıvrımlarında bile yarını dimdik karşılamadır fıtratın bilinci. Yahudi’nin topuna, tüfeğine, dedikodusuna, entrikalarına inat bir Filistinli’nin avuçlarında sıktığı taşın adıdır fıtratın bilinci. Hiç kimsenin gıkı bile çıkmadığı bir dünyada vicdanlarımızın yelken açıp rahmete yol aldığı ve inadına “ben varım” diyen bir yolculuğun adıdır fıtratın bilinci… Belki de neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmeden gemileri yakmanın zirvesidir fıtratın bilinci…        

             Nefsini bilen, Rab’ini bilir. Nefsinin yani varlık sebebinin bilincine varan insan O ALLAH’I da bilir / bilinçlenir… Siz iyisi mi kartal olun. Aklından bile geçirme diyenlerin inadına gökyüzüne yol alın. Pislikleri eşelemek bize yakışmaz. Boynunu yere gömen tavuk değil, masmavi boşluğa dimdik yol alan kartal olalım. Çünkü kartallar yükseklerde uçar, yerin dibinde değil… Zalimin zulmü sel olsa da karşısında bent olmaya, fıtratının sorumluluğunda bilincin farkına ulaşmaya çalışan tüm dostlar Allah’a emanet olun…