Aylık arşivler: Ekim 2009

GENELKURMAY SUÇLULARI KORUYOR -I-

GENELKURMAY SUÇLULARI KORUYOR –I- 

            Aman Allah’ım(!) diye bağırmak geliyor insanın içinden. Genelkurmayın suçluları koruduğunu görünce… Fakat birkaç saniye sakince düşündüğünde insan, genelkurmayın bunu mutat olarak yaptığını hatırlıyor ve şaşkınlığı öfkeye dönüyor.

GENELKURMAY SUÇLULARI KORUYOR -I- yazısına devam et

İNCE SIZI-İSMET ÖZEL

Var mıdır nalçaları sevincin
gün tene değince kanatları uzar mı
derin bir secde gibi rüzgara aşılanmak
dostları düşünmenin çarpıntısından mı

Yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi.
Kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfek, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak

ben bir deli fışkın değil miyim
sahibim Köroğlu'nun da sahibi değil mi
ve çocukların ezbere bildiği gömleğimin
kendirini kendim ekmedim mi

Öyleyse arkadaşım sinem kanayadursun
ta ki sürgün ya da mahpus kırışıklar yerine
yüzümüz köylü ve gurbetçi yanıklığa dursun
sevmekle doğrulanmıyor madem kalbimiz
girelim yarimizin avlusuna tam tekmil
ve mürdüm erikleri
ve dopdolgun elmalarıyla o bahçede
o geniş kalçalı yarimizi dört kere.

(1968)

İsmet Özel

İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI

İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI 

            İrtica ile mücadele eylem planı belgesinin aslının savcılığa ulaştırılması ve adli tıp incelemesinde imzanın Dursun ÇİÇEK’E ait çıkması üzerine tekrar başlayan tartışmalar bazı tespitleri yapmak için zemin oluşturdu.

İLKER BAŞBUĞ’UN ANLAMADIKLARI yazısına devam et

GENELKURMAYIN “İRTİCAİ EYLEM PLANI” AÇIKLAMASI

                        GENELKURMAYIN “İRTİCA EYLEM PLANI” AÇIKLAMASI

 

            Önce “İrtica Eylem Planı” ile ilgili hadiseyi kısaca hatırlayalım. Ergenekon soruşturması kapsamında Av. SERDAR ÖZTÜRK’ÜN bürosundaki aramada bir belge ele geçti. Bu belge Genelkurmay karargahında hazırlanmıştı ve altında da karargahta görevli olan Albay DURSUN ÇİÇEK’İN imzası vardı. Belgede ne vardı, kısaca onları da hatırlayalım.

GENELKURMAYIN “İRTİCAİ EYLEM PLANI” AÇIKLAMASI yazısına devam et

TSK KARŞILAMAYI BEĞENMEMİŞ

                        TSK KARŞILAMAYI BEĞENMEMİŞ

 

            TSK, pazartesi günü kuzey Irak’tan gelenlerin karşılanma şeklini beğenmemiş. Önce haberi okuyalım… Haber STAR GAZETESİ WEB SİTESİNDEN…

(Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler, terör örgütü PKK üyelerinin teslim olması sırasında yaşananlarla ilgili olarak, ''19 Ekim günü ve müteakip günlerde yaşanan olayların hiçbir şekilde kabul edilmesi mümkün değildir'' dedi.Tümgeneral Güler, Genelkurmay Başkanlığı karargahındaki basın bilgilendirme toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı. TSK KARŞILAMAYI BEĞENMEMİŞ yazısına devam et

KEMALİST TABULAR VE ÜLKENİN UFKU-I-

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR TABUSU

Türkiye Türklerindir yaklaşımını temel siyasal anlayış haline getirmek, ülke topraklarını Türk olmayanlardan ayıklamak temel tezini şart kılar. Ülkeyi Türk olmayan unsurlardan temizlemek kabil olmazsa eğer, akla takla attırarak şu tür tabirler geliştirmek kaçınılmaz hale gelir. "Yahudi asıllı Türk", "Ermeni asıllı Türk", "Rum asıllı Türk"…
 Bir çok yanlış (veya anormallik) sürekli ve yaygın şekilde kullanıldığından "normalleşmektedir". Anormal olanın normal görünmeye başlaması, aklın kilitlenmesiyle ancak mümkündür. Önce akıl kilitlenir ve yanlışı tekrar etmeye başlar sonra yanlışı normal ve doğru kabul etmeye başlar. Yanlışı doğru kabul etmeye başladığında aklın kilitlenmesinin de ötesine geçilmiştir. Artık akıl atmış ve başka normlara (kurallara) sahip hale gelmiştir. İşte o akıl, "geri akıl"dır.
 "Ermeni asıllı Türk" ifadesi, temelde komik ve anlamsızdır. Ne var ki bu yanlışı (anormalliği) ülkenin büyük bir kesimi sürekli kullanmaya başladığında garipliği uçmakta ve normal bir ifadeymiş gibi anlamaya ve kullanmaya başlanmaktadır. Bu kadar komik ve ucube bir ifadeyi siyasetçiler, ilim adamları, edebiyatçılar, aydınlar ve kalbur üstü adamlar kullandığında, halkın komikliği ve ucubeliği farketme şansı kalmaz. Komiklik ve ucubelik normalleştiğinde ise çok temel bir mesele çözülmüş olur. Mesele çözülmemiştir ama çözülmüş görünür. Artık ülkede Türk'ten başka bir kavim kalmamış demektir. Öyleyse, "Türkiye Türklerindir" tabusunun devamında bir sakınca kalmamıştır.
 Tabi olanın dışına çıkıldığında ucubelikler yapmak kaçınılmaz hale gelir. Bu tür ucubelikler Marksist anlayışında başına gelmiştir. Temelde işçi sınıfının haklarını korumak iddiasında olduğu için, işçi sınıfının dışındaki Marksistleri (mesela bilim adamını) işçi sınıfına dahil etmek gibi gayritabi bir iş yapmak gerekmiştir. Onlar da bilim adamlarına, sanatçılara, fikir adamlarına "beyin işçisi" gibi ucube tabirler üretmişlerdir. Küçük bir kelam oyunu ile devasa bir problemin çözüldüğünü zanneden "büyük fikir adamları", Sovyetler çökene kadar "çelik çomak oynadıklarını" anlamadılar. Fikir adamı olacak ama "çelik çomak oynamayı" fikir ile iştigal etmek zannedecek… Olacak şey midir? Hayır. Peki neden oluyor? Çünkü akıl, tabi olanın dışına çıkıyor ve onu normal kabul etmeye başlıyor. Bu noktadan sonra dehaların bile saçmaladıklarına şahit olmuştur insanlık tarihi.
 "Ermeni asıllı Türk" tabirinin kullanılmadığı, "Ermeni asıllı Türk vatandaşı" tabirinin kullanıldığına yönelik itiraz edecekler çıkacaksa eğer, Anayasanın 66. maddesine baksınlar. Ucubelik anayasa metnine kadar girmiş bir ülkedir burası…

 "DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 Siyasî Haklar ve Ödevler
 I. Türk vatandaşlığı
 MADDE 66.– Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür."

 Bu maddedeki hangi garabeti izah edelim? Türkiye vatandaşlığına sahip olan Yahudi'yi Türk saymasını mı yoksa Türkiye vatandaşı olmayan mesela bir Azeri Türk'ünü Türk saymamasını mı? Nasıl bir kavrayış çarpılmasıdır bu? Nasıl bir anlayış savrulmasıdır bu? Nasıl bir akıl patlamasıdır bu? Nasıl bir tefekkür zafiyetidir bu?
 Hayatın ve siyasetin temelini bir kavme atıf yaparak kurmaya teşebbüs eden düşünce kırıntıları, insani bir tabilik taşımadıkları için, sayısız ucubelikler yapmak mecburiyetinde kalırlar. Ailesini ve dolayısıyla kavmini seçme imkanına sahip olmayan insanoğlunun kavmi temelli düşüncelere savrulması, hangi yüksek erdemle açıklanabilir? Mesuliyet ve asaletin akıl ve iradede olduğunu kabul etmek insana kıymet vermektir. Mesuliyet ve asaleti, akıl ve irade dışında aramak ise "insani evrenden" çıkmaktır.
 "Türkiye Türklerindir" tabusunun ürettiği sayısız ucubeliklerin Kürtlerle ilgili olanı herkesin malumudur. Kürtlerin de Türk olduğunu bir şekilde izah etme mecburiyeti ortaya çıktığı için "Karda yürürken ayak seslerinin çıkardığı kart-kurt sesinden dolayı bu ismi alan Türk boyu…" ifadesi ile gelmiş geçmiş en ucube tanımlama teşebbüsünde bulunulmuştur. Bu ucubeliğin yıllarca sürdüğü bir ülkede, insanların akıl hacminin ne olduğu tahmin edilmelidir. Bir emekli generalin, "askeri okullarda böyle öğrettiler" demesinden de anlaşılmaktadır ki, bu ucubelik eğitim müfredatlarına kadar girmiş. Sayısız insanın gelip geçtiği okullarda bir Allah'ın kulu (veya evrenin tesadüfen oluşturduğunu söyledikleri kişi) çıkıp da "ya hu bu tam bir ucubeliktir" dememiş.
 Sevgili vatanımda ucubelikleri normal ve hatta kutsal sayan bu kadar kudretli adam! varken, herhangi bir problemin akıl ve tefekkür yoluyla çözülemeyeceği açıktır. Kürt açılımını anlamakta zorlananlar, akıllarını reorganize etsinler. Kürt açılımı çevresinde koparılan fırtınaları (muhalefeti) anlamakta zorlananlar ise kemalist ve benzerlerinin akıl piramidinin ters döndüğünü görmeliler.
 Farklı dünya görüşüne sahip olmak ayrıdır, akıl piramidini tersyüz etmek ayrıdır. Farklı dünya görüşlerine sahip olanların mukaddes kıymetleri farklı olur ama akıl piramidi tersyüz olanlar ile normal insanlar arasındaki farklılık, birinin kutsadığı değeri diğerinin lanetlemesidir. Bu durum siyah-beyaz zıtlığı gibidir. Birinin ayak altına aldığını diğer başının üstüne çıkarıp kutsamaya başladığında, "kelam" kıymetini ve fonksiyonunu kaybetmiştir. Burada temel insani teklifler bakımından çatışma vardır. Temel insani tekliflerin çatışması, hayat-memat meselesidir. Hayat ile ölüm arasında uzlaşma olmaz. "Türkiye Türklerindir" tabusundan kurtulamadan Kürt meselesini çözmeye çalışmak, ucubeliklerin fink attığı bir ortamda "akıllı" davranmaya çalışmak gibidir. Her şeyin anormal olduğu ve anormalliğin normal karşılandığı bir iklimde "akıllı" davranmaya çalışmak, delilik gibi tezahür eder. "Kürlerin ne gibi problemleri var ki?" cümlesiyle konuşmaya başlayan bir insan ile anlaşmaya çalışmak, başka bir ucubeliktir.

“MÜSTAĞNİ”LEŞME

          Kadim bir anlayışı önümüze sermeye çalışırken   Voltaire, “ Kendi bahçemizi kendimiz yetiştirmeliyiz.” diyor.

Kendi bahçemizi, kendi çevremizi, kendi olmazsa olmazlarımızı, yaşamsal değerlerimizi sadece ve sadece kendimiz düzenlemeliyiz. Bütün bunları bir başkasından beklemek “ lüks ve keyfi bir yaşamın” beklentisinden başka bir şey değildir.

 Kendi yaşam alanlarımız, eğer istediğimiz gibi değilse ve bunun değişmesini istiyorsak, kendi eylem anlarımıza ve insanı insan yapan kararlı mücadelemize geri dönmenin vakti gelmiş demektir. Kendi bahçemizin başkalarınca yetiştirilmesini bekliyorsak, İrem bahçelerini görmemiz mümkün olmayacaktır/olamayacaktır ve tüm yaşamımız bir çorak vadiye dönüşecektir.

Hayatta her şeye itirazı olup da düzelmesi konusunda kendisini “müstağni” görenler, aslında cüce olan kendilerini dev göstermekten başka bir şey yapıyor değildir. “Müstağni” görünenler, güneşin doğup battığı her seferde, hayatın her anındaki yol ayrımlarında, küçük sığınaklar bulup büyük yüceltmeler yapmaya çalışıyor. Kendini her değişim ve dönüşüm anlarında müstağni görenlerin kullandığı kelimeler, cümleler, zihinlerinde biraz daha karmaşıklığa, ürkekliğe, güce eğilim ve korku tüneline dönüşüyor.

Yaşamın yol ayrımlarında kendini müstağni görenler, sancı duymayan zihinleriyle, dertlenmeyen gönülleriyle, asaleti, erdemi ve hikmeti bulmayan/bulamayan “dil”leriyle her geçen gün biraz daha fersiz, dermansız, tersiz ve kemiksiz yücelmeyi, güçlenmeyi istiyorlar.

Büyük ve derin düşünmek yerine, büyük ve derin çelişkileri; emanet ve sorumluluk bilinci yerine, büyük ve derin laflar etmeyi; kendimize ve çevremize sahip çıkma duyarlılığı yerine, müstağnileşmeyi, neme lazımcılığı, baneneciliği, görmezden ve duymazdan gelmeyi tercih edenler kendi açmazının ve paradoksal döngüsünün ürettiği girdapta çamurlaşacaktır.

Konuşuyoruz… Hep konuşuyoruz… Kekemelerimiz bile birer hatip gibi… Ciltler dolusu söylevlerimiz, kitaplarımız var. Yapsınlar diyoruz, nerdeler diyoruz, çözsünler diyoruz, ahlaksızlık ve sorumsuzluk her yeri sardı diyoruz, uzun uzun şikâyetlerimizi sıralıyoruz, bazen susuyoruz, susmayı yüceltiyoruz, sesimizi bazen sert ve kalın bazense yumuşak ve ehilleşmiş buluyoruz, yol arıyoruz, bulunca da beğenmiyoruz, yol da olmuyoruz yolcu da. Haklı olarak bir şeylerden rahatsızız. Hırsızlardan, yolsuzlarda, iltimastan, asabiyetten, adam kayırmadan, yollara tükürülmesinden, içi boşaltılan eğitimden, yollardaki çukurlardan, tümseklerden, hastasıyla ilgilenmeyen doktordan, pahalılıktan, ucuzluktan her şeyden haklı olarak şikâyetçiyiz. İşte müstağni olmak da burada başlıyor: “yapsınlar, düzeltsinler, değiştirsinler…”

Ama çok büyük laflar ederken küçük sorumlulukları bile görmeden, hayatın ve var oluşun hakikatine ermeden, kendi bahçemizi kendimiz yetiştirmeden hiçbir şey düzelmiyor, düzelmeyecek. Çünkü bilmek ama bilincinde olmamak yaşamın en büyük paradoksu ve trajedisidir.

Unutmayalım ki, sorumluluğundan kendisini müstağni görenler, bir “fecr-i Kazibe” kanarak yalancı bir aydınlıkta karanlığa boğulurlar. Kendisini kendisinden müstağni görenler, yürümek isteyip de ayağını kıran bir insanın durumuna çok benzer.

Kendimizi, yaşadığımız zamandan ve mekândan müstağni göremeyiz. Çünkü bedeli ödenen ve ödenecek olan yüce gayelerin adanmış neferi olmaktır yaşam. Çünkü biz insanız ve insan kalmalıyız. İnsanlığımızı öldürerek insanileşemeyiz. “Esfele safilin” olmak yaratılış hakikatinden kendimizi müstağni görmenin bir sonucundan başka bir şey değildir.

Kendimizi, müstağni göremeyiz. Çünkü cennetin hemen ötede olduğunu unutmak bir yok oluştur. Unutmayalım ki, iyilik ve kötülük burada, cennet ve cehennem bir nefes ötededir.

Kendimizi, müstağni göremeyiz. Çünkü sorumluluk ve başkalarını önemsemek yaşamın özüdür. Herkes var olan tercihlerinin ebedi olmayacağını çok iyi bilmelidir. O yüzden bırakın, iyimserliği, sorumluluğu, kadirşinaslığı aptallık zannetsinler…

Müstağni olmak, içimize sessizce ve sinsice bir zehir göndermenin diğer adıdır. Biz zehirlendikçe toplumun vicdanı da çürümektedir. Zehirlenmemek için kalplerimiz “aşkı”, zihinlerimiz “eleştirel aklı”, ruhlarımız “özgürlüğü”, bedenimiz “sahip çıkma sorumluluğunu” kuşanmalıdır.

 

Biz müstağnileşemeyiz. Çünkü biz “Kim var?” diye seslenilince, fert fert “ben” varım ve benim olduğum yerde kimse yoktur anlayışının bilincindeyiz. Üstadın deyişiyle, iyi insanlar iyi atlara binip gitse de hala iyi insanlar ve iyi atlar hazır ve nazırdır. Nihayetinde unutmayalım ve unutulmayalım ki kendini “insanın var kılınanın hikmetinde” müstağni görmeyen herkes birer “Asasını Kavramış Musa”dır…

LAİKLİK, İSLAM DIŞILIK VE ŞEYTANIN İŞİ

LAİKLİK, İSLAM DIŞILIK VE ŞEYTANIN İŞİ

 Laikliğin ne olduğu ve nasıl tatbik edilmesi gerektiği tartışmalarına girmeden bir nokta üzerinde durmak istiyorum. Din ve devletin birbirinden ayrılması

kriteri malum… Bu kriter, dinde ne varsa devlete sokmamak ve devleti dinden tamamen tecrit etmek şeklinde tezahür ediyor. Tatbikatın bu şekilde gerçekleşmesi,

teorik manada laikliğe uygun mudur yoksa aykırı mıdır tartışmasını laiklere bırakıyorum. Biz Müslümanların anlamaları gereken nokta ile meşgul olalım.

 Dini, (burada İslam'ı) hayatın herhangi bir alanına sokmamak, dinin o alanda asla "iyi", "doğru" ve "güzel" bir kıymete sahip olmadığına inanmakla

mümkündür. İslam'ın o hayat alanına dair "iyi-doğru-güzel" bir kıymete sahip olduğuna inanarak hayattan tecrit etmek abesle iştigal etmektir. Dini herhangi bir hayat

alanına sokmamak için bu konuda "kesin inançlı" olmak gerekir.

 Dini, (ülkemizde İslam'ı) devletten ayırmak ve devletin herhangi bir alanına sokmamak, İslam'ın o alanlarda asla "iyi-doğru-güzel" kıymetlere sahip

olmadığına yönelik bir inanç gerektirir. Keskin laikçilerin, "laik hayat tarzı" diye ifade ettikleri ve devletin dışında ferdi ve içtimai hayat alanlarını da içine alan bir

laiklik anlayışlarına bakılırsa, dini (İslam'ı), hayattan da tecrit etmek gerekmektedir. İslam'ın hayattan tamamen tecrit edilmesi talebi, İslam'ın, hayata dair "iyi-doğru

-güzel" namına hiçbir kıymeti ihtiva etmediği inancı açık şekilde kendini göstermektedir.

 İslam'ın hayatın tüm alanlarında "iyi-doğru-güzel" bir kıymete sahip olmadığı iddiası, tersinden bakıldığında hayatın tüm alanlarında "kötü-yanlış-çirkin"

kıymet ölçülerine sahip olduğu manasına gelir. Hayatın her alanında "kötü-yanlış-çirkin" kıymetlere sahip olduğu iddiası ancak şeytan için ileri sürülebilir. Bu iddiayı

İslam için seslendirmek, İslam'ın, şeytan işi olduğuna inanmaktır.

 MANTIK ÖRGÜSÜNDEKİ ÇARPILMAYI GÖRÜYOR MUSUNUZ? Şeytan, kendi değer ölçülerini insanlara empoze etmek için nasıl bir felsefi

komplo kuruyor. Bu düşüncenin şeytan işi olduğu ve akıl eseri olmadığının delili, herhangi bir düşünce sistematiğinin içinde hiçbir doğrunun bulunmadığı iddiasıdır.

Akıl, sakin bir şekilde konuya baktığında görür ki, insanlık tarihinde gündeme gelmiş her fikir sistemi, içinde mutlaka birtakım doğruları barındırır. Yekunun doğru

olmaması ayrı meseledir fakat içinde hiçbir doğru olmadığı iddiası, akıl tarafından kabul edilebilir bir düşünce değildir. Herhangi bir düşünce sistemini toptan

reddetme tavrı, aklın kör olmasıdır. Şeytanın tarih boyunca gerçekleştirdiği en büyük hamle, aklı din ve dine ait güzelliklere tamamen kapatacak çapta körleştiren

laiklik düşüncesini batıya hakim kılabilmesidir. Hadiseye böyle bakınca laiklik temelli batı medeniyeti! tam bir şeytan projesidir. Akıl, şeytanlaştığında ise şeytana

ihtiyaç kalmaz.

 Laiklikle ilgili ülkemizde bulunan taklitçi ve sığ düşünce denemeleri bir tarafa, bu defa bomba Fransa'da patladı. Hem de "paranın dini olmaz" vecizesini, parayı din haline getirecek kadar önemseyen batı dünyasının merkezinde, "faizsiz bono" kanun değişikliği, Fransa Anayasa Mahkemesi'inden döndü. Hürriyetteki haber özeti şu:

 "FRANSA Hükümeti’nin Arap sermayesini çekmek için düzenlediği ‘faizsiz bono’ öngören yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkeme, Sosyalist Parti’nin başvurusu üzerine incelediği yasayı ‘laiklik ilkesine’ aykırı bularak iptal etti."

DÖRT ASKERİ ÖLDÜREN TEĞMEN

 Şu bilinen hadise… Askerin eline pimini çekerek el bombası veren teğmen… El bombasının patlaması neticesinde dört askerin hayatını kaybettiği vaka… Bu teğmen yargılanmaya başladı. Yargılamayı yapan askeri mahkeme… Dosyadan ve iddianameden doğrudan bilgimiz yok. Konuyu kamuoyundan takip ediyoruz.
 Bu konu uzunca tartışıldı. Dikkatimi çeken bir kaç nokta var.

*Teğmenin ifadelerindeki üslup…

 Teğmen, ifadelerinde o kadar tabi ve normal bir olaydan bahsedermiş gibi davranıyor ki, orduda bu tür hadiseler vakayi adidendir ve sık sık meydana gelmektedir. İfadelerinin psikolojik tahililinden çıkan bu netice, ne kadar vahim bir durum olduğunu gösteriyor.
 Bunun temel iki sebebi olduğu malum. Birisi, askeri okullardaki eğitim… Askeri okullardaki eğitimin mutlaka değişmesi gerekiyor. Nedir askeri okullardaki eğitim-öğretimin özelliği? Askerlik mesleğinin eğitiminden ziyade, ideolojik eğitim veriliyor olması… İdeolojik eğitimin ders sayısının askerlik mesleği ile ilgili ders sayısından az olması, ideolojik eğitimin daha az olduğu manasına gelmez. İdeolojik eğitim faslına daha fazla önem verilmesi ve ideolojik eğitimin arkasına daha fazla hassasiyet yığınağı yapılması, mesleki eğitimin geri planda kalmasına sebep olur.

*Ordunun ilk başlarda konuyu örtbas etmeye çalıştığına, konu gündeme gelince soruşturma açtığına dair haberler…

 Gerçekten böyle bir hadiseyi örtbas etme çabasına giren subaylar olduysa, o subaylar alçak, lanetli ve insan dışı mahluklardır. Dört askerin öldürülmesi gibi vahim bir hadisenin gerçekleşmesi karşısında örtbas etme teşebbüsü olduysa, askere gönderilen çocukların ordudaki kıymeti, köpek yavrusundan daha fazla olmasa gerek… Ordunun ve askeri savcılığın aynı zamanda örtbas etme teşebbüsünde bulunanlar olduysa onlar hakkında da takibat yapması, bu dava kadar önemlidir.

*Şehitlik meselesi ülkemizde "resmi bir statüdür"…

 Türkiye'de şehitlik meselesinin "İslam'daki şehitlik" ile ilgisinin olmadığını halka anlatmak fevkalade zordur. Askerde çocukları ölen ailelerin en büyük teselli kaynağı, "çocuklarının şehit olduğu" inancıdır. İnsanların böyle bir sabır ve metanet kaynağından vazgeçmesini beklemek mümkün değildir.
 Türkiye'de şehitlik meselesi, "resmi statü" olarak tanzim edilmiştir. "Kanuni şehitlik" ibaresi konuyu doğru şekilde açıklar. Fakat ismindeki benzerlikten dolayı, "kanuni şehitlik" ile "İslami şehitlik" mefhumları birbirine karıştırılır. Ülkedeki kemalist rejimin, insanların canlarını kolayca feda edebilmelerini sağlamak için halkın İslam imanından kaynaklanan şehitlik anlayından azami derecede faydalanmaya çalıştığı ve bu manada dini istismar ettiği malumdur.
 Bir subayın askerlerini öldürmesi durumunda da ölen askerlere şehit denmesi, "kanuni şehitlik" ile "İslami şehitlik" arasındaki farkı apaçık ortaya koymaktadır.

*Son olarak bu davanın takip edilmesi gerekiyor. Askeri mahkemelerin ne kadar adil olduğunu anlamak için…

 Teğmenin ifadelerinde her şeyi anlattığı, şahitlerin ifadelerinde teferruata kadar bilgi verdikleri basına yansımış durumda. Bu yargılamadan çıkacak kararın hiçbir mazereti yok. Dört askeri öldüren teğmene verilecek ceza, suçu ile mütenasip olmazsa eğer, ASKERİ YARGININ TAMAMEN ORTADAN KALDIRILMASI VE TÜM SUÇLARIN SİVİL MAHKEMELERE DEVREDİLMESİ MESELESİ, ÜLKE GÜNDEMİNİN BİRİNCİ SIRASINA OTURMALIDIR.

DİL ARABÇA VE MEAL

Matematik için söylenen “pozitif bilimlerin müşterek dili” ifadesi arabça için şöyle söylenebilir; İslami ilimlerin matematiği… Daha kısa ve veciz şekilde söylemek gerekirse arabça; Kur’an-ı Kerim’in matematiğidir.
Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasından bahsetmek için önce dil bahsi (dilbilim bahsi) sonra arabça lisanı önşartların ön şartıdır. Lisan bahsini, lügattan ibaret görmek, en basit misaliyle kafataslarının şekli aynı olduğu için tüm insanların suretinin aynı olduğunu (veya olması gerektiğini) iddia etmeye benzer. İnsan simasını oluşturan iskelet kafatasıdır ama yüzünün haritasını çizen tenidir. Her dilde karşılığı olan ve aşağı yukarı aynı manayı ifade ettiği düşünülen (mesela ev kelimesi) kelimelerde bile farklı mana alanları olduğu, bunun tarih boyunca o dilin (milletin) hayat tecrübesi ve kültürü ile doldurulduğu vakadır. Dilbilim ile ilgilenilmediğinde meydana gelen kavrayış sığlığı, dil ile tarihin, dil ile kültürün, dil ile içtimai tecrübe birikiminin, dil ile edebiyatın, dil ile sanatın, dil ile ilmin vesaire hayatta bulunan tüm alanların münasebetini anlamaktan aciz kalmaktadır. Özellikle kendi diline mahkum olan ve başka bir dili az çok öğrenmemiş olan zihni organizasyonlar, evreni kendi içine doğdukları şartlardan ibaret zannetmek garabetine düşmekte ve insanlık tarihinin devasa tecrübe birikiminin kahir ekseriyetine yabancı kalmaktadır.

“Tercüme yoktur, telif vardır. Tercüme de bir çeşit teliftir.” Dil ve edebiyat derinliğine anlaşıldığında bu ifade karşılığını bulur. İslami hassasiyetin harekete geçirdiği dehaların keskin idrakleri, tefsir, şerh ve meal gibi anlayış ve usulleri geliştirmişlerdir. Mutlak tercümenin mümkün olmadığını bilmek için iki lisan öğrenmiş olmak dahi gerekmez. Dilibilimle biraz ilgilenmek bunu anlamayı mümkün kılar. Buna rağmen tarih boyunca birçok kültür tercümeyi, sanki “yapılabilir” bir zihni-ilmi çalışmaymış gibi kabul etmiştir. Mutlak tercümenin imkansızlığını anlamanın kolaylığı karşısındaki bu idrak körlüğü anlaşılabilir gibi değildir. Bazen çok basit olan yanlışlar yaygınlığından dolayı “doğru” olarak anlaşılabilmekte ve bu yanlışlığın keşfi ise dahiyane bir hamle gerektirmektedir. İslam irfanındaki Kur’an-ı Kerim hassasiyeti, bu hamleyi gerçekleştirecek dikkati üretebilmiştir.

Her tercüme bir teliftir. Eğer kelimeler lügat karşılıklarıyla tercüme edilirlerse ortaya çıkacak olan metin, harikulade bir edebi metin olmanın çok ötesinde herhangi bir mana ifade etmekten bile uzak kalmaktadır. Öyleyse tercüme etmenin ilk şartı, metni kendi dilinde derinliğine anlamaktır. İkinci şartı ise tercüme edilecek dilde yeniden telif etmektir. Tercüme kelimelerin lügat karşılıklarını yazmak değilse eğer, bir teliftir. Kelimelerin lügat karşılıklarını yazarak yapılan tercüme teşebbüsleri, ortaya edebi metinler değil çok zaman komik karalamalar çıkarmaktadır.

Mutlak tercüme mümkün değildir tespitini test etmenin çok pratik bir yolunu söyleyelim. Tek sayfalık Türkçe metni alıp bir tercümana gidin ve başka bir dile tercüme etmesini isteyin. Tercüme edilmiş metni alın ve başka bir tercümana giderek onu tekrar Türkçeye tercüme ettirin. İlk ve son Türkçe metinleri elinize alın ve karşılaştırın. İki metin arasında fark yoksa, tercümenin mümkün olduğuna inanarak hayatınıza devam edin. Fakat iki metin arasında ciddi farklar olduğunu görürseniz (ki mutlaka göreceksiniz) tercüme konusunu unutun. Basit ve kısa bir metnin tercümesinde ortaya çıkan farklılıkları gördükten sonra Kur’an-ı Kerim gibi zaman üstü manayı muhtevi olan Allah kelamının, tercümesi diye piyasada satılan kitapları KUR’AN-I KERİM diye okumayın.

Kelime sayısı milyonla ifade edilen Arabça ile kelime sayısı onbinlerle ifade edilen Türkçe arasında tercüme yapmak nasıl mümkün olabilir? Arabça dil havzasının ihtiva ettiği mana yekunu, Türkçe dil havzasına nasıl taşınır? Bir sürahi suyun tamamı bir bardağa boca edildiğinde elde kalan su miktarı, bir bardak su değil midir? Milyonluk kelime sayısına sahip dil havzasının mana yekunu, Türkçeye boca edildiğinde elde kalan mana toplamından KUR’AN-I KERİM çıkar mı?

Böyle bir işin gerçekleştirebileceğini söyleyen kişinin problemi ne olabilir? Arabça dilinin tedrisatındaki ilk kitap olan (klasik usuldeki Arabça öğretiminde) EMSİLE okuyan birinin anlayabileceği bu husus, ilahiyat profesörlerince neden görmezden gelinir?

Başa dönersek, Arabça, Kur’an-ı Kerim’in matematiğidir. Fakat Kur’an-ı Kerim, pozitif bilimlerin matematiğe mahkumiyeti Arabçaya mahkum olmamış, aynı dil havzasının içinde kendi orijinal dilini de oluşturmuştur. Bu manada Arabça bilmek de Kur’an-ı Kerim’i anlamaya kafi gelmez. Zira Kur’an-ı Kerim ile başlayan ve İslami ilimlerle devam eden ıstılah üretimi, İslam’ın ifade etmek istediği mana yekununu Arabça gibi dünyanın en zengin dilinin de taşımadığını gösterir. Bütün bunlarla beraber Arabçanın Kur’an-ı Kerim’in matematiği olduğu gerçeği (doğru sınırlar içinde anlaşılmak şartıyla) reddedilmemelidir.

***

Piyasaya sürülen meal ve tercüme gibi çalışmaların birbirinden farklı olması, anlatmak istediğimizin müşahhas misalidir. İki meal veya tercüme arasında ciddi farkların olması, aslında mutlak tercümenin imkansızlığından kaynaklanmaktadır. Bu vaka (mutlak tercüme imkansızlığı) apaçık ortadayken, “benim tercümem seninkinden iyidir” gibi abes tartışmalara girilmesi, meselenin ne kadar hafife alındığını göstermesi bakımından ibret vericidir.

Meal veya tercümelere Kur’an-ı Kerim muamelesi yapılması (Allah muhafaza), Arabça Kur’an-ı Kerim’in tekliği ve tahrif edilmemişliği üzerine gölge düşürmektedir. Birden farklı meal ve tercüme bulunduğuna göre, farklı dildeki metinlere Kur’an-ı Kerim muamelesi yapmak, O’nun tahrif edildiğini gösterir. Bu, müslümanların düşebileceği en büyük hata olur. “Türkçe Kur’an” gibi isimlendirmeler ve ifadeler, zaten maksadı açık bir tahrif hareketidir.

İRLANDALI TÜRK ŞAİRİ: JAMES CLARENCE MANGAN

İRLANDALI TÜRK ŞAİRİ: JAMES CLARENCE MANGAN
Şeref BİLSEL 

"İrlanda'nın başkenti Dublin ile İstanbul arasındaki mesafe, takriben 4000 kilometredir. İrlanda Türkiye'ye çok az benzer. Kalem gibi ince minareleriyle göğe yazı yazarmış gibi görünen camileri yoktur. Sokaklarda leblebi veya köfte satıcısı bulunmaz. Onun yerine, kızarmış patates satılır. Bir kelimeyle, İrlanda'da asla bir Türkiye havası yoktur. İki ülke arasında büyük bir benzerlik de yoktur. Ama Dublin'in büyük meydanlarından birine giderseniz, İrlanda ile eski Türkiye arasında bir bağ olduğunu derhal görebilirsiniz. Dublin'in Saint Stephen meydanında bir heykel vardır: Çok meşhur bir İrlandalı şair olan James Clarence Mangan'ın heykeli. Onun şiir tekniği her İrlanda okulunda öğretilir. Genç, ihtiyar herkes Mangan'ın şiirdeki ustalığını biraz bilir. İngiltere ve İrlanda'da yayımlanan her şiir antolojisinde mutlaka onun birkaç şiirine raslarsınız."
(Peter Hird, Tarih Mecmuası, 1 Eylül 1968)

Eski dergileri karıştırmayı severim. Özellikle edebiyat ve tarih dergilerini. Edebiyat ağırlıklı dergilerin bizde yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var. Bir buçuk asırdır edebiyatımızın üzerinde durduğu meselelerde büyük bir değişim olmadığını eski dergileri karıştıranlar yakından görüyordur. Fakat "tarih" öyle değil; üzerinden kırk yıl geçmeden bir hadisenin tarih müfredatı içinde yer alması bile kabul görmüyor; olayların nedenleri kadar sonuçları ve gelecek zamanlara tesirleri de önemseniyor elbet. Edebiyat ve Tarih bilimleri karşılıklı olarak birbirine yardımcı olmayı sürdüredursun, bizde eli kalem tutan hemen herkes "İrlanda" deyince, aralarında: Samuel Beckett, W. B. Yeats, G. Bernard Show, James Joyce, Oscar Wilde'ın da yer aldığı Dünya Edebiyatı'na önemli eserler kazandırmış şair ve yazarları sıralar. Fakat James C. Mangan adı birkaç kişi dışında kimse için bir şey ifade etmez. Size birazdan bahsedeceğim İrlandalı Şair James C. Mangan'a bir tarih dergisinde rastladım. Şevket Rado'nun "Tarih Mecmuası"nda.

Derginin Eylül 1968 tarihli sayısında Peter Hird imzalı İrlandalı bir yazarın mektubu eşliğinde bir de makalesi yer alıyor. Peter Hird, bu makalesinde, Türklere âşık İrlandalı bir şâir hakkında çok çarpıcı bilgiler veriyor. Bu tarihe kadar Türk Edebiyatı çevreleri tarafından kimsenin haberdar olmadığı şair Clamence J. Mangan'a dâir bilgilerdi bunlar. Peter Hird, yazısına İrlanda ile Türkiye'yi karşılaştıran- yazının girişine aldığımız- bir bölümle başlıyor. Mangan, Türkiye'yi hiç görmemiş olmasına rağmen Türk gibi düşünerek Türkiye'ye dâir şiirler yazmıştır. Din, dil, tarih, iklim bakımından hiçbir benzerliği olmayan İrlanda'da doğmuş ve hayatı boyunca bu ülkeden dışarı adım atmamış birisi nasıl olur da Türk şiirinin kalıplarına ve yerel duyarlığına uygun şiirler yazabilirdi? "En meşhur İngiliz Şiir Antolojisi" adlı eserde yer alan birkaç Türk şiirinin şâiri Mangan'dır. Çok sayıda şiiri bulunan Mangan'ın en güzel şiirlerinin Türk temi üzerine yazdıkları söylenir. Peter Hird, yazısını şöyle sürdürür: "Şüphe yok ki, Mangan'ın kendisini bir Türk yerine koyarak yazdığı eserler, İngiliz okuyucusunu şaşırtır. Çünkü bu şiirlerinde Mangan, İrlandalı vatandaşlarına değil, fakat Türk dostlarına hitap etmektedir. Bu bakımdan da okuyucusunu Türk Tarihi'ni biliyor kabul etmiş, Türkiye tarihine ait çeşitli telmihler yapmıştır." Evet bu telmihler, Türk Tarihi'ni yeteri derecede bilmeyen İrlandalı okurlar tarafından anlaşılmaz. "Kan, kemik ve boğazlanmış erkekler/Murad-ı Ekber" diye başlayan "Karamanian Exile" ( Karamanlı Sürgün) adlı şiirinde, kendisini, baba ocağından koparılıp Erzurum'a savaşmaya gönderilmiş bir delikanlının yerine koyar.

"Seni daima rüyalarımda görürüm,
Karaman!
Senin yüzlerce tepeni, binlerce dereni…
Karaman, Karaman!…"

Peter Hird, Mangan'ın Türkiye'ye gitmiş olabileceği üzerine kafa yorar, fakat bunun, içinde bulunulan koşullar dikkate alındığında mümkün olmadığını söyler ve "Üç Kalender" şiirini okuyunca insanın onun Türkiye'ye gittiğine inanası geldiğini de belirtir. Söz konusu şiirde "Lâ ilâhe, illallah!, Boğaziçi, Emrah, Osman, şarap, gül" gibi bu topraklara ait sesler ve motifler ustalıkla işlenmiştir. Mangan adetâ kendini bir Türk'ün yerine koyarak bu şiiri kaleme almıştır.

"Lâ ilâhe, illallah!
Kuşlar gibi neşeli uçtuk
Biz: Emrâh, Osman, Perizâd;
Güldük, şakalaştık ve seyrettik.
Şarap, güller, neş'e, türkü söyledik.
Bütün şöhretlerden vazgeçtik.
Altın ve mücevhere değer vermedik hiç.
Lâ ilâhe, illallah!
Boğaziçi, Boğaziçi
Bize engel olmadı
Her gün neş'e içinde
Yeşil Boğaziçi'ni
Bir yelkenliyle geçtik"

Bu dizelerde hem Osmanlı şiirinin edası hem de; "Bütün şöhretlerden vazgeçtik/Altın ve mücevhere değer vermedik hiç" mısralarından ve "uçtuk" fiilinden hareketle tasavvufi bir hâl, bir cezbe var! Buradaki motifler birer kolaj, yapıştırma gibi durmuyor; içeriden hissedilerek yazılmış sanki. Mangan, 1 Mayıs 1803'te Dublin'de doğdu. 20 Haziran 1849'da aynı kentte yaşama veda etti. Kırk altı yıllık bir ömür sürdü. Ünlü "Oxford Antologie English Verse" Mangan'ı İrlandalı şairler arasında değil; Türk şairleri başlığı altında gösterir. Babasına parasal açıdan yük olmamak için öğrenimini yarıda kestiğini ve bir kütüphanede çalışmaya başladığını söylüyor kaynaklar. Acaba bu kütüphane'de Osmanlı'ya dâir kimi tarihî ve folklorik bilgileri barındıran kitaplar mı okumuştur? Bilemiyoruz. Araştırmacılar Mangan'ın Türkiye'ye ve Türkçe'ye neden ilgi duyduğunun bir "sır" olduğu konusunda birleşiyor. Yaşadığı dönemde daktilo olmadığı için elle yapılan çoğaltma işlerinde çalıştığı ve özellikle adlî metinlerin kopyalarını çıkarttığı üzerinde de değişik görüşler var kaynaklarda. Bu görüşlerden biri: "Bir yakınına Türkçe ve Türk şiiriyle Almanca bir tercüme sayesinde tanıştığını anlatmış" olmasıdır. Türk şiiri üzerine çalışmanın zorluğunu anlattığı "University Magazin"deki bir yazısında şöyle diyor: "Türk Edebiyatı'nı anlamak çok zor. Türkçe gramer okumakla, küçük izahları dinlemekle olacak iş değil bu. O bilgiyle Osmanlıca'yı yazıp okuyamazsınız. İşi ciddi tutmak, uzun bir süre için kendi memleketinizi unutmanız gerekiyor. Adetâ yeminli bir Müslüman gibi olmalısınız. Osmanlı'yı, Türk şiirini anlamak ancak böyle mümkün". Son cümlesi ise oldukça sert ve dikkat çekicidir: "Yani Avrupalılığın bütün eskimiş paçavralarından kurtulmak, onları rüzgâra savurmak gerek". Osmanlı Devleti, İngiltere'nin işgali altında sefalet içindeki İrlanda'ya 1840'ta, beş gemi dolusu patates gönderir. Şiiri dışında, Osmanlı'nın merhametinin de İrlanda topraklarına ulaşmış olduğunu görüyoruz. Mangan'ın, arkasında, bir divan oluşturacak kadar Türkçe eser bıraktığı söyleniyor. Bugüne dek Mangan hakkında birkaç yazı dışında Türkçe'de dikkate değer hiçbir metin yayımlanmadı. Bu yazılardan birini "Ayine-i İskender" köşesinde 21 Ekim 1999 tarihinde İskender Pala yayımladı. Bir diğer yazı ise" Dublin'de Aruz Vezni" başlığı altında Avni Özgürel imzasını taşıyordu. Özgürel yazının bir yerinde şöyle demektedir: "Döneminde bedava gezi tantanalı ağırlamadan yararlanmak, Osmanlı Sarayı'ndan bahşiş koparmak için eser üreten tipte sanatçılardan biri değil Mangan. İskender Pala ise, Mangan'ın "İrlanda'nın Edgar Allen Poe"su olduğunu söylemektedir.

Mangan ölmeden önce yazdığı son şiirlerinden birinde şöyle demektedir:

"Şimdi kervan yola çıkıyor… meçhul bir ülkeye doğru / Çanları hareket işaretini vermeye başladı bile… / Sevin ruhum… zavallı kuşum, kurtuldun nihayet / Nihayet kafesin çöküyor…Demirleri dağılacak yakında / Elvedâ gaileli dünya, günahlarla haşir neşir olan dünya / Ruhum Allah'ın sakin yurdunda dinlenecek artık…"

"kuş-kafes" ilişkisiyle "ten ile can" ortaya konuyor. Bu benzetmeler Doğu Şiiri'ne dolayısıyla Osmanlı Şiiri'ne ait. Kervan'ın "meçhul bir ülkeye doğru" yola çıkması… Sanki Mangan'ın ölümünden kırk yıl sonra dünyaya gelen Yahya Kemal'e ait. Yahya Kemal'in "Sessiz Gemi"si şu beyitle açılıyordu:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan"

"Oxford Book of English Verse" kitabındaki 900 şiir arasında tek bir gazel vardır; o gazelin altında "Mangan" imzası yer alır. "Dünya" adlı bu 16 mısralık gazel, insanın nereden gelip nereye gittiği sorusu üzerine kurulmuştur. Peter Hird "Aynı kelimenin bir mısra atlayarak mısra sonlarında tekerrür etmesi, İngiliz şiir diline çok aykırıdır. Aslında bu şekilde yazılmış bir tek şiir biliyorum: Mangan'ın gazeli" diyecektir. Evet, Mangan Türk gazel formunu ustalıkla şiirlerinde kullanmıştır. Mangan, aynı zamanda İrlanda Millî Marşı'nın da yazarıdır. Mangan öldüğü zaman yastığının altında bir kitap bulundu. Bu kitap bir Türk şairinin Almanca tercümesiydi. Şiirde kimi duyguların "baskın" oluşu halklara ve halkların yaşadığı coğrafyanın sosyo-kültürel dokusuna göre değişim gösterir. Bazı kavramlar, motifler bizim şiirimizde önemli bir yer tutarken başka bir milletin şiir serüveninde yüzeysel bir şekilde ortaya çıkabilir.

Bir şairin gitmediği, yaşamadığı bir coğrafyaya dair şiir yazması anlaşılır bir şeydir. Edebiyat Tarihi'mizde bunun çok ve başarılı örnekleri mevcuttur; fakat bir toplumun değerlerine "iltica" ederek o değerler içinden ortaya başarılı şiirler koymak oldukça güçtür. Bu güçlüğü, 4000 kilometre uzaklıktan, bundan 160 yıl önce aşabilmiş bir örnek olarak duruyor karşımızda Mangan. Hiçbir ülke edebiyatında buna benzer bir örnek gösteremeyiz. Mangan, sıradan bir empatiyle sadece kendisini "Türk" yerine koymamıştır; "Türkçe"yi de dilinin yerine koymuştur. Bu ülkede ömrünü edebiyata vakfetmişler arasında, bir avuç insan dışında Mangan'ın ismini duyan yok. Bu da meselenin başka bir yönü!

MOSTAR
Aylık Medeniyet Kültür ve Aktüalite Dergisi
Sayı:45

Birdirbir/Birbirdir- Ömer KARAYILAN

Birdirbir/Birbirdir

Bir kuş soyuyor senin sabah uykularını
Bir ağlamak konuyor kirpikten pencerene
Bir çocuk devralıyor büyük korkularını
Bir kundak yerleşiyor sesine,hançerene.

Busun artık tekrar et: kuyuya düşen çığlık!
Ve bir yakarış adın, lâl olmuş gecelere..

Bir ömrü tekmelemiş haşarı bir gezgindin
Ne buldun ısmarlanmış dünya güvertesinde?
Bir sözdün yükseklerde, metruk yazıya indin,
Bir hicri pazartesi.. bir güvercin sesinde.

Busun artık kabul et: ışığa çarpan ıslık,
Suyu gözyaşı yapan eski model bir dere !

ömeRKarayılan