Aylık arşivler: Şubat 2011

CAHİLLİĞİN UFKU FATİH ALTAYLI

Cahilin kuşanabileceği en asil tavır, cehlini bilmesi ve ona göre davranmasıdır. Cahilin en iğrenç edası ise, fikir adamı havalarında nutuk atması veya yazı yazmasıdır.
Cehaletin çağımızdaki en yaygın türü, “alim cahilliği”dir. Alim cahilliği, bir sahada uzman olan kişinin (profesörler de dahil) her konuyu bildiğini zannetmesi ve bu vehmiyle yaşamasıdır. Çağımız dünyasında uzmanlık alanları artmış ve derinleşmiştir. Bir kişi ömür boyunca neredeyse sadece bir sahada uzmanlaşabilmektedir. “Kişi bilmediğinin cahilidir” ölçüsünce, uzman olmadığı diğer alanlarda cahildir. Türkiye’de, insanlar, bir noktaya geldiklerinde, her nedense her konuda konuşmak gibi bir alışkanlık ediniyorlar. Adam profesör ya… Bilmediği konu olmasına tahammül edemiyor, lakin bilmediği konu sayısı, bildiği konu sayısının binlerce katı.
*
Bu mesele bakımından ülkemiz tam bir laboratuar. Özellikle de İslam konusu, bu meseledeki misallerin kahir ekseriyetinin toplandığı bahis. Ateist, Kemalist, çağdaş, solcu ve daha bilmem neci bir sürü adam, İslam ile ilgili bir adet kitap bile okumadığı halde, İslam’ın ne olduğu, Müslümanların nasıl yaşaması gerektiği gibi konularda yüksek perdeden, amir bir tavırla ve pervasız bir eda ile konuşuyor ve yazıyor. Mesleği, uzmanlığı, sahası ne olursa olsun adam İslam’ın cahili… Konuşmasına bakıyorsunuz, yazısını veya kitabını okuyorsunuz, İslam’ın en basit kaidelerini bile bilmiyor. Fakat İslam hakkında hüküm vermekten, fikir beyan etmekten, nutuk atmaktan imtina etmiyor. Bunu da bir hak ve salahiyet olarak görüyor.
Uzmanlığın alamet-i farikası, kişinin, uzman olmadığı sahada, uzmana başvurmasıdır. Kendi uzmanlık alanındaki bilgi hacmi ve anlayış derinliğinin ne olduğu önemli değil. Önemli olan, uzman olmadığı alanlarda uzmana başvuruyor mu başvurmuyor mu? Eğer uzman olmadığı konuda uzmana başvurmuyorsa, kendi alanında da uzman değildir. Zira, kendi alanında uzman olsa bilir ki, her alanın uzmanlığı vardır ve uzman o alanın otoritesidir. Başka alandaki uzmanları umursamayan kişi, kendi uzmanlığını da umursamıyor demektir. Kendi uzmanlığını umursamamasının sebebi de, aslında uzman olmamasıdır. Uzman olsa, uzmanlığın kıymetini bilir. Bu manada ülkemiz, “uzman cahillerle” doludur.
*
Bütün bu izah ne için? Fatih Altaylı nam cahil için…
Cahilliğini nerde gördük? 23.02.2011 tarihli Habertürk gazetesindeki köşe yazısında… Ne yazmış köşe yazısında? Şunu…
“Rumen yazar Cioran’ın bir cümlesiydi galiba ve her şeyi özetliyor gibi duruyor. Cümle şu: “Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında dünyadaki kötülük biraz daha artar.” Biliyor musunuz, bence hiçbir diktatör kötü bir şey yaptığını düşünmez, bilmez, zannetmez. Ne Hitler, ne Mussolini, ne de günümüzün diktatörleri.”
Adam, diktatörler ile peygamberleri, diktatörlük ile peygamberliği birbirine karıştırmış diyeceğim ama o kadar ahmak değil. O kadar ahmak olsa, ahmaklık bir mazeret teşkil edebilir. Gerçi ahmaklık, cahilliğin mütemmim cüzüdür. Hatta ahmaklık, uzmanların, cahili oldukları konuda hava atmaya başladığında zuhur eder. Bu cihetten bakıldığında, Fatih ALTAYLI’YA ahmaklığın ufku diyenler çıkabilir. Hatta bu düşüncelerini izah için birçok malzeme de bulabilirler. Bu teşhislerinde ısrar edeceklerinden de eminim. Teşhislerini çürütmek de her fikir babayiğidinin harcı değil. Fakat ben öyle düşünmüyorum.
Şu sebeple…
Eğer Fatih ALTAYLI hakkındaki “ahmaklığın ufku” teşhisini kabul edersek, ülkedeki ateist, çağdaş, Kemalist, solcu, batılılaşmış aydınların(!) hepsine ahmak demiş oluruz. Zira bunların hepsi İslam konusunda azami derecede cahildir ve İslam ile her şeyi birbirine karıştırırlar. “Öyleyse hepsi ahmaktır” niye yoruluyorsun diyecek olanlara deriz ki, “yahu bir ülkede bu kadar ahmak olabilir mi?”. Daha da kötüsü, bir ülkede bu kadar “itibarlı ahmak olur mu?”.
Hala düşüncesinde ısrar edenler varsa, ne yapayım. Ben o düşüncede değilim.
*
İşin sırrı, “Her insan, bilmediğinin cahilidir” ölçüsünde gizli. Türkiye hakikaten bilmediğini bilmeyenlerin cirit attığı bir ülke… Hem de itibarlı makamlarda… Bunlar, ya dünyadaki bilgi yekununu kendi bildiklerinden ibaret zannediyorlar veya dünyadaki bilgi yekununun tamamını bildiklerini zannediyorlar. Problem bu patolojik ruh halinden kaynaklanıyor. “Tamam da azizim, sen ahmaklığın tarifini yapıyorsun zaten, çünkü ahmaklığın başka bir tarifi de “bilmediğini bilmemektir”” diyenlere karşı hala mukavemetim devam ediyor. Hayır, Fatih ALTAYLI, ahmak değildir. Bu ısrarımın sebebi, Fatih ALTAYLI’YI seviyor olmam değil. Günahım kadar sevmem adamı… Benim derdim sadece “doğru teşhis” yapmak.
Bu sene hac, kurban bayramına denk geldi” diye haber yapanlar, “Hz. Muhammed Kur’an-ı Kerim’de şöyle diyor” diye söze başlayanlar, İslam hakkında dipsiz bir cahilliğe sahiptirler. Tek kusurları, cahil olduklarını bilmemek… Üstelik bunlar bilmem ne koleji mezunudur, bir kısmı Avrupa veya Amerika’da üniversite okumuştur. Bunlara ahmak denir mi? “İlim insanın cehlini alır, ahmaklığı baki kalır” gibi veciz sözlerle direncimi kıramazsınız. Ahmak oldukları konusunda dünya kadar delil ve malzeme getirseniz, yine de kabul etmem.
Neden mi kabul etmem? Eğer bu teşhise rıza gösterirsem, bu kadar “itibarlı ahmak” ile aynı ülkede yaşıyor olduğumu kabul etmem gerekir. Bunu kabul ettiğim anda, “cinnet geçiririm”. Gerçek denilen şey de neymiş? Esas gerçek, insanın ruh sağlığıdır. Bana bu gerçekten daha fazla bir gerçek gösteremezsiniz.
*
Espri bir tarafa, aynı yazıdaki şu ifadeye bakın.
“Milyonlarcasının refahının sürmesi için, milyonlarcasının geleceğinin iyi olması için, 400’ü, 500’ü 1000’i ölmüş ne fark eder. O her diktatör gibi her şeyini ulusuna adamıştır. Kaddafi, kendi halkını katlettirirken bu duygular içindedir. Aynı Mussolini gibi, aynı Hitler gibi, aynı Franko gibi, aynı Stalin gibi. Onun içindeki peygamber uyanmıştır bir kere. Dikkatörlerin bilmediği, peygamberler çağının kapandığıdır.”
Peygamberliği ve peygamberleri kimlerle aynı kategoriye koyuyor? Hitler… Stalin… Mussolini… Franko…
Bu bir misyon… Peygamberliği itibarsızlaştırmak… Bu topraklarda peygamberliği itibarsızlaştırmak, İslam’ı itibarsızlaştırmaktır. Peygamberleri, Hitler, Stalin, Mussolini, Franko gibi katil, cani, vahşi misaller ile aynı kategoride sayarak, İslam’a zekice olduğunu düşündüğü bir manevra ile savaş açıyor. Haa… Gerçekten bu manevranın zekice olduğunu düşünüyorsa eğer, ahmaklığın ufkudur. Çünkü manevra, apaçık gözüküyor.
“Her insanın içinde bir peygamber uyuklar” türünden ifadelerin, tevhide aykırı olduğundan bahsetmiyorum bile. Zira onların tevhid ile kainatın iki ucu arasındaki mesafe kadar bile yakınlıkları yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KELİMESİZ İDRAK O’NA BAHŞEDİLMİŞTİR

Suret, mananın tecellisine vasıta fakat idrakine de mani. Mananın saf haliyle intikali mümkün olsaydı ve lisan hapishanesinde mahkum olmasaydık, hakikatin idraki belki mümkün olacaktı. Fakat anlatmak ve anlamak için lisana ihtiyacımız var. Lisana ihtiyacımız var ya… Yanlış anlamaya ve yanlış anlatmaya mahkumuz.
Dil bahsini bilenler bilir, dil, hakikatin yükünü çekecek çapta bir vasıta değil. Arapça dahil, hiçbir dildeki mana havzası, hakikati ifade kudretine ulaşamaz. Hakikati dil ile keşfedebileceğimiz zannına sahip olduğumuzdan beri, gevezeliklerimize “hikmet” muamelesi yapıyoruz.
Dilden bahsediyoruz ya… Uslanmadık hala… Uslanamayız da… Çünkü dil, aklın malzemesidir, ruhun manivelası değil… Dil ile idrak eden akıl, ruh hakikate ulaşmak için dile ihtiyaç duymaz. Tamam da, biz ruha ulaşamıyoruz ki. Aklımızla nefsimizin parantezine sıkıştık kaldık.
Oysa…
Hakikatin sahibi, hakikati, hakikatin ilk muhatabına, mana olarak indirdi. O’nun kalbine, Kur’an-ı Kerim, mana olarak indi. İki Cihan Serveri (SAV) efendimiz hakikati, “saf mana” olarak idrak etti. Bu ne büyük imtiyazdır Allah’ım…
*
Kainatta hakikati saf haliyle taşıyabilecek bir varlık yok. Hakikat, saf haliyle herhangi bir varlığa inseydi, o varlığı, yokluğun da ötesinde bir noktaya savururdu. Hakikati aradığını iddia edenler, gerçekten gevezelik yapmıyorlarsa, ne dediklerinin farkında değiller. Muhal farz bulsalar, ne yapacaklarına dair bir fikirleri de yok. Bulamamış olmaları sanki daha hayırlı…
Fakat…
Hakikat orta yerde duruyor. Adı, Kur’an-ı Kerim…
Şimdi ne yapmalı? Apaçık bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Nasıl davranmalı? Hakikat önümüzde duruyorken, ne yapılabilir ki? Hakikat varsa, başka neye ihtiyaç duyulabilir? Başka bir ihtiyaç içinde kıvranmak, elimizde tuttuğumuz hakikatten mahrum olmak değilse, nedir?
Öyleyse açmalı, okumalı, anlamalı ve yaşamalıyız. Değil mi?
Ne var ki insan, zalim, cahil ve nankör. Hakikat elindeyken bile zalim, cahil ve nankör. Hakikati iki parmağıyla kaldırabileceğini ve taşıyabileceğini vehmedecek kadar zalim, cahil ve nankör.
Hayatında (Risaletten önceki hayatı da dahil) hiçbir günah işlememiş olmasına rağmen Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, kalbi kaç defa Cebrail (AS) tarafından zemzem ile yıkanmıştır. Sadece dünyada bulunmasından dolayı meydana gelebilecek masivadan temizlemek mi gerekmiştir, bilinmez. Fakat Risalet için öyle bir kalp hazırlanmıştır ki, izahı kabil değil. Risaletten sonra miraca davet edilmiş ve “huzura alınmıştır”. Pekâlâ, tüm bunlardan sonra ne haldedir? Vahiy geldiğinde ne haldedir? Vahiy, yani hakikat, insan için o kadar ağır bir manadır ki, vahiy geldiğindeki halini, vahiy katiplerinden ve diğer sahabelerden her Müslüman okumalıdır. Okumalıdır ki hakikatin ne kadar ağır ve kıymetli olduğu anlaşılsın.
Bütün bunlara rağmen, Kur’an-ı Kerim’in üstelik mealini, ayak ayak üstüne atarak okumaktan imtina etmeyenler, hiçbir haşyet duymamakta, müteessir olduklarına dair hiçbir alamet görülmemektedir. Ve… İddiaya bakın… Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi… İnsan dehşete düşüyor.
Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi diyenler nasıl bir iddiada bulunuyor? Sigarasını tellendirirken mealinden okuduğu vahyi, en azından Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz kadar anladığı iddiasında bulunuyor. O’na ihtiyaç duymamak, en az O’nun kadar anlamak iddiası değil midir? Kafaları taşla ezilesiceler… Bu ümmetin içinden böyle bir fırka da çıkar mıymış ALLAH’IM.
Hakikati, kaynağından en mütekamil haliyle anlamış olanın beyan ve fiili olan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye, İslam’ı anlatmakta (haşa) aciz ve nakıs ise, Kur’an-ı Kerim’i yeryüzündeki herhangi bir insanın (gelmiş geçmiş en büyük deha bile olsa) anlaması asla mümkün değil. Sadece Kur’an-ı Kerim kafi diyenlerin nasıl bir iddiada bulunduğu anlaşılıyor mu? Bu ahmaklar, insanlık tarihinin en sefih ve sefil güruhudur. Bırakın Kur’an-ı Kerim’i anlamayı, daha İslam’ın elif-basını anlamamışlardır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BÜYÜK İSYAN

Açlık, fakirlik, işsizlik, yolsuzluk gibi sebeplerle açıklanmaya çalışılan Arap halk ayaklanmaları, başka bir safhaya girdi. Libya ve Bahreyn ayaklanmaları, açlık, işsizlik gibi gerekçelerle izah edilecek gibi değil. Bahreyn ve Libya’da açlık ne gezer?
Açlık, fakirlik, işsizlik gibi sebepler, ayaklanmalar için çok ciddi gerekçelerdir. Bu cihetten bakıldığında, birçok hadiseyi açıklıyor gibi görünüyor. Ne var ki, konuya derinliğine bakılmadığında veya araştırmalar yapılmadığında hazır gerekçelere sarılmak gibi “fikri ucuzluğa” savrulmak mümkün oluyor.
Dünya ihtilaller tarihinde incelemediğim bir ayaklanma, isyan, başkaldırı yok. Üniversite yıllarımda bu konunun üzerinde özel olarak çalıştım. Bu çalışmaların neticesi olarak, “ihtilal”, “ihtilal liderliği” ve “ihtilal tekniği” isimli üç adet eser meydana geldi. Sonuncu hariç, ikisi yayınlandı.
Son aylarda temaşasına durduğumuz Arap halk ayaklanmaları, tarihteki hiçbir ayaklanma veya ihtilal ile mukayese edilebilir özellikler taşımıyor. Hiçbir halk ihtilalinin veya halk ayaklanmasının diğerine benzemediğini ve kendine has özellikler taşıdığını ve taşıyacağını bilirim. Fakat Arap halk ayaklanması, yeni tür bir ayaklanmadır.
Nüfusu küçük olan yerlerde halk ayaklanmasının imkansız olduğunu, refah seviyesinin yüksek olduğu yerlerde isyanın muharrik kuvvetinin bulunmadığını biliriz. Tarihteki halk ayaklanmalarında bu kıstasları ıskalayan bir misale rastlanmaz. Her ihtilalin kendine özel şartları olsa da bunlar gibi müşterek kıstaslara tabi olduğu malum. Fakat Arap halk ayaklanmaları, bu kıstasları çöpe atmaya başladı.
Nüfusu küçük yerlerde, rejimlerin (ve iktidarların) halkı zapt altına almakta zorlanmayacağı malum… Ayaklanmayı mümkün kılacak büyüklükte kalabalıkların bir araya gelmesini engellemek mümkün. Diğer taraftan fakirlik, ayaklanmanın muharrik kuvvetidir. Fakirlik bir seviyenin altına iner ve geniş halk kitlelerini kuşatırsa, halkı zapt etmenin mümkün olmadığını biliriz. Fakat refah seviyesi fakirlik sınırının üstünde olan ülkelerde (hele de bu ülkeler az nüfuslu ise) ayaklanmanın altyapısı yok demektir. Hayatı normal bir seviyede yaşayabilen insanların, ölümle neticelenmesi muhtemel olan bir ayaklanmaya teşebbüs etmelerini izah etmek kolay değil. Bu ihtimal sadece, organize siyasi hareketlerin geniş halk kitlelerini harekete geçirebilecek kadar büyümesi ile mümkün olabilir. Arap coğrafyasında bu çapta siyasi hareketlerin bulunduğunu gösteren işaretlere rastlanmıyor.
Öyleyse Arap halk ayaklanmasını yeniden değerlendirmek mecburiyeti hasıl oldu.
İslam tarihinin bidayetinde, büyük devletler kurmuş, medeniyet havzaları oluşturmuş bir halkın, yaklaşık bin yıllık mahrumiyetinden bahsediyoruz. Bin yıldır hakim olamayan, bin yıldır vakur olamayan, bin yıldır kendi şahsiyetini bulamayan, bin yıldır dünyanın büyük güçlerinin üzerinde tepindiği bir coğrafyaya mahkum olan bir halktan bahsediyoruz. Konuya nasıl bakılırsa bakılsın, bin yıllık birikimi görmemek kabil değil.
On yıllık fakirliğin insanı isyan ettireceğini düşünüyoruz ama bin yıllık mahrumiyetin neleri tetikleyeceğini düşünmüyoruz. Yeniden düşünme vakti geldi. Yeni ölçülerle hadiselere bakma vakti geldi. Dünyada birçok şeyin zamanı doldu, birçok şeyin zamanı yeni geldi. Aslında yeniden geldi.
Bu ayaklanma başka bir ayaklanma… Bu ayaklanma, büyük ayaklanma… Bu ayaklanma bin yıllık bir ayaklanma… Bu ayaklanma, bin yıldır ertelenen bir ayaklanma… Bin yılın tetiklediği bir ayaklanma.
Neler olacağını kim bilebilir ki? Bin yıllık mahrumiyet tüm Arap coğrafyasını yakar. Hatta tüm dünyayı yakar.
Arap coğrafyasındaki küçük ve müreffeh ülkelerin isyan ateşinden korunabileceği düşüncesi vardı başlarda. Anlaşıldı ki bu ateşin yakıtı fakirlik değil. Fakirlik, yakıtı tutuşturacak çıra görevini gördü ve fonksiyonunu icra etti. Artık ateş büyüdü, kıvılcıma ihtiyacı yok. Arap coğrafyasında uğramadığı ülke, yıkmadığı rejim bırakmayacak. Suudi rejimini de yıkacak, Cezayir’i, Fas’ı da yıkacak. Ürdün’ü ve Suriye’yi de yakacak.
Bu ateşin nasıl bir şey olduğu daha anlaşılmadı. “Hüsnü Mübarek gitti fakat yerine aynı türden bir rejim, Hüsnü’süz kurulacak ve devam edecek” türünden değerlendirmeler yapılıyor. Yanlış… Yeni kurulacak rejim aynı türden olduğunda onu da yıkar. Tekrar tekrar yıkar. Bu ateş, kendi yakıtını kendisi üretmeye başlayacak bir müddet sonra. Ve kurulacak her rejim, halkın istediği gibi olmadığında tekrar alevlenecek ve tekrar yakacak, yıkacak.
Şimdi asıl soru şu; bu ateş, Arap coğrafyası ile sınırlı kalacak mı yoksa başka iklimleri de yakacak mı? Kuvvetle muhtemeldir ki, batı medeniyetine, siyasetine, kültürüne, işgaline karşı global bir direnişi tetikleyecek. Üzerinde durmamız gereken konu bu. Yakın zaman sonra, bu konuyu konuşuyor olacağız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

EDEP, AHLAK VE HUKUK

EDEP, AHLAK VE HUKUK
Tek kişinin olduğu yerde edep vardır. İnsan yalnız başına kaldığında dış tesirlerden uzaklaşmış olur. Ahlak ve hukuk, yalnız olan kişiye bir şey söylemez. Tek kişinin olduğu yerde münasebet olmadığı için ahlak, ihtilaf olmadığı için hukuk gerekmez.
İki kişinin olduğu yerde ahlak vardır. Hukuk hala yoktur. Zira iki kişi arasındaki münasebetler ancak ahlaki kaidelerle tanzim edilebilir. Rıza yoksa iki kişi arasında münasebet yoktur. Sadece rızaya dayalı münasebetler ahlaktır, rıza bittiğinde münasebet biter. Rızanın bitmesi, ihtilaftır. İhtilaf meydana geldiğinde, ihtilafı halledecek üçüncü kişi olmadığı için hukuk yoktur.
Hukuk, en az üç kişinin olduğu yerde vardır. Çünkü iki kişi arasında ihtilaf vuku bulduğunda, onu çözecek bir hakem gerekir. Doğrusu hakemin kararını infaz edecek ve gerektiğinde müeyyide tatbik edecek başka kişilerde gerekir. Bu manada üç kişi hukuka kafi değildir ama üç kişinin olduğu yerde hukukun özü meydana gelmiş demektir.
Buraya kadar anlatılanlar, herhangi bir insan topluluğunda geçerlidir. İslam, meseleyi biraz farklı ele alır. Üç gerçeklik olan edep (dolayısıyla ferd), ahlak (dolayısıyla cemiyet) ve hukuk (dolayısıyla devlet) İslam tarafından kabul edilir. Fakat bu üç gerçekliğin her biri, diğerlerinin muhtevasına nüfuz etmiş halde bulunur.
*
İslam dışı düşünce sistemlerinde ve hayatlarda, ferdi ve ailevi hayat, “özel hayat” ismiyle çerçevelenmiş ve korunmaya alınmıştır. Koruma duvarı, her türlü düşünceye karşı örülmüştür. Hiçbir müdahale kabul edilmemiştir. Özel hayat tüm kaidelerden tecrit edilmiş ve kişiye mutlak hürriyet tanınmıştır.
İçtimai hayat, ahlak değil, görgü kuralları ile yaşanmaktadır. Görgü kuralları, muhtevasında edep taşıyan ahlak değildir. Görgü kuralları, sadece muhatap ile münasebet tesis etmek için lazım olan kurallardır. Birlikte yaşamanın asgari şartıdır.
Siyasi hayat (devlet hayatı), hukuka bağlanmıştır. Hukuk, muhtevasında ahlak ve edebi barındırmaz. Hukuk, arkasına maddi müeyyide yığılmış olan kuru kurallardan başka bir şey değildir. Maddi müeyyide kaldırıldığı andan itibaren hukuk buharlaşır, yok olur.
*
İslam’ın insan ve hayat anlayışı, üçlü sistem üzerine kurulu gibi görünüyor. Disiplin olarak, edep, ahlak ve hukuk… Bunlara karşılık gelen varlıklar ise, ferd, cemiyet ve devlet…
İslam, önce ferdi inşa eder. İman, cemiyete yapılan teklif değil, ferde yapılan tekliftir. İslam’ın insana ilk teklifi iman olduğuna göre, her şeyin evvelinde ferd inşa edilir. İman teklifini kabul etmeyen insana başka hiçbir teklifte bulunulmaz. İman, tekliflerin tamamının kaynağı, sebebi, mesnedidir.
İman eden ferd, Allah ile münasebet kurmuş (veya Allah’a yönelmiş) olur. Öyleyse bu münasebeti tanzim edecek bir çerçeve gerekir. İmandan hemen sonra tesis edilecek olan ruhi ve zihni çerçeve (mahfaza) edeptir. Edep, insanın yalnız başına kaldığında riayet edeceği kaideler manzumesidir. Dolayısıyla kişinin Allah ile münasebetlerini tayin ve tanzim eder. Müslüman (daha doğrusu mümin) olmanın sırrı buradadır. Çünkü İslam, her şeyini bu münasebet (yöneliş) üzerine bina eder.
Ahlak, muhtevasına edep nüfuz etmemişse yoktur. Ahlakın kaynağı istikamet (iman veya Allah’a yöneliş), muhtevası ise edeptir. Edep, imanın tertip edilmiş hali olduğu için, ahlakın kaynağı sadece edeptir dense yeridir.
İnsanın kalbi Allah’a yönelmediğinde, aklı insanlara ve diğer varlıklara yönelirken, hiçbir kaideye riayet etmez. Diğer ifadeyle edep sahibi olmayan şahıs, kendi dışındaki varlıklarla münasebet kurarken ahlak sahibi olmaz, olamaz. Muhtevasına edep nüfuz etmemiş hiçbir kural, ahlak kaidesi haline gelemez.
Hukuk, riayeti mecburi kaideler yekunudur. Şöyle dense yanlış olmaz; hukuk, ahlakın, riayeti mecburi kaideler mecmuuna denir. Fakat ahlak ile hukuku birbirine karıştırmamak için, hukuku ayrıca tarif etmek âdet olmuştur. Ahlak ile arasındaki alameti farika, maddi müeyyide ile tahkim edilmesidir. Muhteva olarak ahlak ile hukuku birbirinden tefrik etmek neredeyse imkansızdır. Hulasa, tarif nasıl yapılırsa yapılsın, hukuk, muhtevasına ahlakın nüfuz ettiği kaidelerin nizami tertibidir. Hukuk ahlaktan tecrit edildiğinden, kendisiyle adalet değil, zulüm üretilir. Ahlaktan tecrit edilmiş hukuk, doğru söyleyecek “şahit” bile bulamaz ki, adaleti tevzii etsin.
*
Edep, imanın ilk mahfazası, ahlak ikinci mahfazası, hukuk üçüncü mahfazasıdır. Aynı şekilde edep, imanın ferdi mahfazası, ahlak içtimai mahfazası, hukuk ise siyasi mahfazasıdır.
Edep kalktı, nizam bozuldu. Allah’a karşı edep, Kur’an-ı Kerim’e karşı edep, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimize karşı edep kalktı. Allah adına konuşacak kadar edepsizleşenler, Kur’an-ı Kerim’i edepsizce okuyanlar, Hz. Risaletpenah (SAV) Efendimizden asker arkadaşı gibi bahsedenler, Sahabe-i Kiramı tahfif ve tahkir edenler… Kur’an-ı Kerim ile muhatap olurken her tarafından laubalilik akan kişi, her nedense, iman üzere olduğu vehmine kati bilgi muamelesi yapıyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Aşk Bu Değilse Ne ?

Medine müdafii Ömer Fahrettin Paşa, Medine Müdafaası sırasında askerlere moral için bir şiir yarışması düzenler.
Bu yarışmadan Üsteğmen İdris Sabih Bey’in şiiri birinci çıkar;

Mevlid kandili vesilesi ve muhabbet ile o şiir:

DÜNYA VE AHİRET EFENDİMİZSİN

Bir ulü’l emr idin emrine girdik;
Ezelden bey’atlı hakanımızsın.
Az idik, sayende murada erdik.
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı, Kara Oğuz’u;
İşledik seni göz bebeğimize.
Bağışla ey şef’i kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle

Nedense kimseler dinlemez eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de Ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülabdanların.
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların.
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassan’ın.
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda başveren Al-i Osman’ın.
Lâl ile yazdığı tarihten başka.

Ne kanlar akıttık hep senin için.
O ulu Kitab’ın hakkı içün aziz…
Gücümüz erişsin ve erişmesin.
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz.
Can verir, cananı veremez Türkler.
Ebedi hadim’ül harameyniniz.
Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler.

Mülâzım-ı evvel(Üsteğmen) İdris Sabih Bey

LAUBALİLİK, ŞAHSİYET YOZLAŞMASI

Şahsiyetin tabi hali, ciddiyet ve vakardır. Ciddiyet, her şeye, kendi merkezinde ve kıymetinde muamele etmektir. Vakar, ciddiyetin munis halidir. Laubalilik, şahsiyet zarının (mahfazasının) patlaması ve her şeyin birbirine karıştırılmasıdır.
Ciddiyet ve vakar, şahsiyet için tabi haldir ama şahsiyet terekküp etmemişse, insan için çok ağır hallerdir. İnsan, şahsiyet sahibi olamadığında ciddiyet ve vakarı kuşanamaz, taşıyamaz ve muhafaza edemez. Bir şey tabi olarak neye bağlıysa, (hangi merkezin eksenindeyse) onunla varolma iktidarına sahiptir. Tabi olarak bağlı olmadığı merkeze bağlama çabası akim kalır. Geçici olarak varlığına dair görüntüler oluşsa da, devamlılığı imkansızdır. Şahsiyetini inşa edememiş ve ancak kişilikle (*) iktifa edebilmiş olanlar için ciddiyet ve vakar milyon tonluk yük demektir.
Bu girişten anlaşılacağı üzere laubalilik, kendi başına tarif edilebilir bir hal veya tavır değildir. Şahsiyet bahsinin çevresinde tarif ve izahı ancak kabildir. Bu sebeple şahsiyetin tarifini yapmadan laubalilik üzerinde kalem oynatmak, karanlığa kurşun sıkmak gibidir.
Şahsiyet, insanın, sahip olduğu mizaç hususiyetleri ile inandığı ahlak sisteminin, bağlı olduğu dünya görüşü istikametindeki mütekamil terkibidir. Müslüman şahsiyeti, insanın, mizaç hususiyetlerini, İslam ahlakı ile terbiye ederek, İslam’ın maksadına müteveccih kılmasıdır. Öyleyse Müslüman şahsiyeti, imanın mizaca nüfuz ederek, mizacı, İslam ahlakı istikametinde yeniden tertip etmesidir. Veya Müslüman şahsiyeti, insanın zihni evrenini, İslam’ın oluşturduğu ufuk içinde inşa etmesidir. Ya da Müslüman şahsiyeti, insanın zihni evrenini, ruh (tabi ki iman) merkezinde inşa etmektir. Netice olarak Müslüman şahsiyeti, kainattaki her şeyi, kendi merkezinde ve asli kıymetinde kabul ve ona göre muamele etmektir. Bir şeyin kendi merkezi ve kıymeti, ona İslam’ın tayin ettiği merkez ve atfettiği kıymettir.
Şahsiyetin sadece insani münasebetlerde zuhur ettiği zannı yaygınlaşıyor. Şahsiyet, her şeye karşı takınılan tavır ve edada tezahür eder. Müslüman şahsiyetinin en derin hali, Müslüman’ın Allah ile münasebetinde (Allah’a yönelişinde) kendini gösterir. Müslüman insan yalnız başına kaldığında ne kadar şahsiyet sahibi ise aslında o kadar şahsiyet sahibidir. Allah, imanın nihai maksadıdır. Bu cihetle, hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek bir kıymete sahiptir. Müslüman şahsiyet, Allah’a yönelişinde bu kıymetin ilzam ettiği hürmeti göstermezse, ortaya çıkan tablo vahimdir. İslam’ın iman sisteminde, Allah, olması gerektiği noktada (hâşâ mekân tayininden bahsetmiyoruz) hürmet görmüyorsa, hiçbir şey kendi merkezinde değildir. En büyük laubalilik, en kıymetli varlığa karşı yapılır. Müslüman şahsiyetlerin, insani münasebetlerini sürdürebilmek için muhataplarına göstermek zorunda hissettikleri hürmeti, Allah’a karşı göstermediklerine şahit olmak ıstırap vericidir.
Yeryüzünde imanın ne olduğunu ve nasıl olacağını gösteren, tüm kainattaki yaratılmış varlık çeşnisinin içinde, yaratılmış olmayan ve O’na ait bulunan tek varlık, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim’i okurken (veya bir ayeti kerime okurken), amirinin karşısındaki halinden daha az hürmet gösteren Müslüman insanın şahsiyet problemi var demektir. Başka bir ifadeyle, laubalilik o kadar ileridir ki, şahsiyet hiç kuşanılmamıştır. İki Cihan Serveri Resul-i Ekrem (SAV) efendimiz ile alakalı tavırlardaki laubalilikten de bahsetmeli miyiz?
Problemin kaynağı, şahsiyetin veya laubaliliğin sadece insani münasebetlere münhasır zannedilmesidir. Oysa esas laubalilik, iman mevzularındaki tavır ve davranışlarda zuhur ediyor. Allah’a, Kitabına ve Resulüne karşı hürmet ve edep zafiyeti içinde olanların, insanlara karşı nezaket ve zarafet timsali görünmeleri, en hafif tabirle ahlaksızlıktır.
*
Laubaliliğin en fazla derinleştiği nokta yalnız kalmaksa (Allah’tan başkasının görmediği halde bulunmaksa) ikincisi aile hayatıdır. Aile hayatı laubaliliğe teşnedir. Erkek ve kadın arasında tüm mahremiyet perdelerinin kalktığı bir hayat, laubaliliğin tüm şartlarını taşır. Hakikaten insanın ciddiyet ve vakarını muhafazada en fazla zorlandığı hayat alanı, aile hayatıdır.
İslam, hayat anlayışını, hukuk, ahlak ve edep çerçevelerinde ve seviyelerinde izah ve tanzim eder. İnsanlar samimiyet veya mahrem hayatlarını yaşarken hukuktan uzaklaşırlar. Hukuk bu hayat alanlarında insanlara ağır gelir. İslam bu durumu bildiği için samimiyet ve mahrem hayatı, içlerine hukuku enjekte ettiği ahlak ve edep ile tanzim eder.
Mahremiyet perdesi kalktığında vakar kaybolur. Elbise, vakar için mühim şartlardan biridir. Çıplak insanın ciddiyet ve vakar sahibi olma çabası, sadece komiktir. Bu sebeple mahrem hayatta vakarın mahfazası, edeptir. İçtimai hayatta ahlak, siyasi hayatta (devlette) hukuk olması gibi…
Son zamanlarda Müslüman ailelerdeki hızlı çözülüşün birinci sebebi, aile hayatını laubalilikten muhafaza edecek anlayış ve tatbikatların unutulmaya başlamasıdır. Edebin ilk kaybolacağı alan mahrem hayat olan aile hayatıdır. Aile hayatındaki şahsiyetin (veya vakarın) mahfazası edeptir.
*
Ciddiyeti somurtmak şeklinde anlayacak kadar savrulanlar, samimiyeti laubalilik şeklinde anlamak girdabına düşerler. Ciddiyet merkezinden kaydığında, samimiyet de mutlaka merkezinden kayar.
(*)-Şahsiyet ile kişilik aynı manaya gelmez. Uydurukça bizim dünya görüşümüzün muhtevasını taşımaz. Uydurukçayı ancak dünya görüşümüzün zıddını ifade ederken kullanırız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI(*)

On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde dünyanın yüzde doksanı sömürge durumundaydı. Batı yeryüzünü işgal etmişti. Tüm medeniyetler imha edilmiş, tüm kültürler zapt altına alınmış, tüm inanışlar arkeolojinin konusu haline getirilmişti. Mukavemet eden tek medeniyet Osmanlı, mukavemet eden tek coğrafya Ortadoğu’ydu. Yirminci asrın başlarındaki birinci harp ile o da tasfiye edildi. Böylece dünyanın işgali tamamlandı.
On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde, batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki zaman farkı en az bir asırdı. Bu durum, müstemleke ülkelerindeki yerli halkın kendi kendini köle olarak görmesine kafi geliyordu. Batının (özellikle İngiltere’nin) çok mahirane siyasetlerinden ziyade, batı ile dünya arasındaki zaman farkından kaynaklanan mahalli halklar üzerindeki psikolojik ağırlık, batının emperyalist uygulamalarına imkan hazırlıyordu.
Sömürge (müstemleke) ülkelerinde hürriyet düşüncesinin yeşermesi mümkün değildi. Zira hürriyet düşüncesinin kaynağı, müstakil bir dünya görüşüdür. Batı dışındaki dünyanın, batı karşısında ileri sürebileceği bir dünya görüşü yoktu. Sahip oldukları kültür ise, arkaik hale gelmişti ve batı o kültür ve inançları arkeolojik araştırmalarına konu edinmişti.
Fakat bir coğrafya bu durumdan müstesnaydı. Osmanlı coğrafyası…
*
Birinci cihan harbinin akabinde kurtuluş savaşlarını başlatabilme düşüncesi, İslam’ın hürriyet ve medeniyet mümessili olan bu topraklarda zaten vardı. Bu sebeple işgalin hemen akabinde son mümessil Sultan Vahdettin Han, Anadolu Kurtuluş Savaşını, işgal altındaki başkentte, gizlice planladı ve tatbikatını başlattı.
Ne var ki…
Birinci harpte Osmanlının yenilmiş olmasından kaynaklanan psikolojik girdap, bizi, batıyı doğru değerlendirme imkanından mahrum etti. Cephede yenilmekten daha kötü olan, psikolojik mağlubiyetti. Psikolojik çöküşümüz, batının birinci cihan harbinde kaynaklarını tükettiğini görmemize mani oldu. Oysa batı da fena halde zayıflamıştı. Tüm İslam coğrafyasını saracak olan direniş hareketi karşısında batının topraklarına çekilmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Fakat fizik ve psikolojik mağlubiyet, galip devletlere karşı mahalli direnişlerin başlaması için gerekli zihni altyapının oluşturulmasına mani oldu. Kurtuluş savaşı, “Misak-ı Milli” sınırları ile mahdut kaldı.
Aslında kalmadı…
Maraş kurtuluş savaşını, daha Ankara hükümeti kurulmadan önce mahalli inisiyatifle gerçekleştiren “çete örgütleri”, buradan Antep’e, Urfa’ya daha sonra da Halep’e kadar yardıma gitti. Şimdiki Suriye sınırlarında kalan coğrafyadaki mahalli mukavemet merkezleriyle işbirliği halinde Suriye direnişi başlamıştı. Ta ki, Ankara hükümeti kurulup, kurtuluş savaşını “Misak-ı Milli Sınırları” içinde zapt altına alana kadar.
Evet… Ankara hükümeti, Anadolu’da kurtuluş savaşını, Sultan Vahdettin Han’ın planlamasıyla yürütmüştü ama “Misak-ı Milli Sınırları” ile de mahdut tutmuştu. Mahalli savaşçıların sınırların dışına taşmasına mani olmuş ve İslam coğrafyasını tutuşturacak “büyük ateşin” yakılmasını engellemişti. Anadolu kurtuluş savaşının sömürge ülkelerindeki halklar için umut ışığı olduğu doğru. Fakat otuz ile elli yıl sonra…
Anadolu kurtuluş savaşının “Misak-ı Milli Sınırlarında” zaptedilmesi düşüncesi, sadece batı emperyalizmi ile Ankara hükümetinde vardı. Çünkü Ankara’da yeni kurulan rejim, tamamen batılı bir rejimdi. Yani Osmanlı kurtulamamış, batı kendini İslam coğrafyasında yakılacak büyük ateşten, Ankara hükümeti marifetiyle kurtarmıştı. Bu sebeple, Anadolu’da kurulan, Laik siyasi rejim, batının dış operasyonlar tarihindeki en büyük hamlesi ve manevrasıydı.
*
Anadolu Kurtuluş savaşı ile başlaması gereken birinci kurtuluş savaşları, Ankara tarafından içerden zapt altına alındığı için, en az otuz ila elli yıl gecikti. İslam coğrafyası ancak ikinci büyük harpten sonra birinci kurtuluş savaşları sürecine girebildi.
Ne var ki, Anadolu Kurtuluş savaşında batının gerçekleştirdiği tarihi manevra (kendi istediği gibi bir rejim inşası) her İslam ülkesinin kurtuluş savaşında kendini gösterdi. Bir gün öncesine kadar istiklal savaşı yaptıkları ülkelerle bir gün sonra (bağımsızlıktan sonra) dost oldular ve onların uydu devletleri haline geldiler. Milyonla ifade edilen sayıda şehit veren Cezayir Kurtuluş Savaşı, bağımsızlıktan sonra Fransa’nın kültürel emperyalizmine konu haline gelen bir rejim sahibi oldu. Anadolu’da başarılı olan plan, tüm İslam ülkelerinde tek tek tatbik edildi. Yüz binlerle şehit verilen savaşların sonunda halklar, müstemleke idarelerinden daha kötü rejimlere kavuştular. Batının bu tarihi manevrası, kendine yirminci yüzyılı kazandırdı.
Düşman işgalinden kurtulmanın psikolojik etkisi büyüktü. Bu sebeple batının yeni işgalinin anlaşılması biraz zaman aldı. Batı, daha önce bizzat ve kendi insan kaynaklarından tayin ettiği valileri, şimdi mahalli halktan fakat yine batılı kontenjandan tayin ediyordu. Fakat halk, kendini idare eden insanların kendi içinden çıktığını gördüğü için, işgale karşı gösterdiği tavrı gösteremedi. Batı yeni bir işgal çeşidi bulmuştu ve bu işgal (sömürü) daha ucuzdu.
Hakikaten dünyada ve İslam ülkelerinde kendi felsefi ve siyasi rejimlerini kurmak, oraları ordularla işgal etmekten daha ucuz, daha karlı ve daha kalıcıydı. Çünkü emperyalizmin askeri işgal devri bitmişti. Halklar artık doğrudan sömürge yönetimlerine müsaade etmeyecek kadar zihni gelişmişliğe sahipti.
*
Birinci kurtuluş savaşlarını başlatan temel saik, yabancı ordu işgalinin bulunmasıydı. Yabancı işgali zaten bir savaş halidir. Bir ülke işgal edildiğinde halkın işgal güçlerine karşı savunma hakkı (bu hakkı bir müddet kullanmasa bile) vardır ve varlığını devam ettirir. Birinci kurtuluş savaşlarında yabancı işgalinden kurtulan ülkeler, yerli ama batılı rejimlerin işgaline uğradığında ne yapacağını şaşırdı. Kendi askerine ve kendinden olan (kendi milletinden-kavminden) olan idarelere karşı ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. İşgal ordularından daha ağır zulüm ve baskı uygulayan milli(!) ordulara karşı isyan etmek için meşruiyet formu bulamadı, oluşturamadı.
Halkta meşruiyet fikri değil, “meşruiyet zannı” olur. Halk umumiyetle meşruiyet zannını, nizamdan üretir. Hayatın altyapısı olan nizam, hayatı yaşanabilir kılar. “Yaşanmaya değer hayat” başka bir şeydir, “yaşanabilir hayat” başka bir şey… Halk umumiyetle, yaşanabilir hayatın olup olmadığına bakar. “Yaşanmaya değer hayat” talebi, gelişmiş zihinlerin işidir. Yaşanabilir hayat mevcut olduğu müddetçe, onu temin eden otoritenin meşru olduğu zannı, halkta galiptir.
Aslında meşruiyet, rejimin muhtevası ile ilgili bir bahistir. Halkın değerleriyle rejimin muhtevası uyum içindeyse o rejim, halk için meşrudur. (İdeal meşruiyet anlayışı bahsi başka). Halka zulmetmek bakımından yerli asker ile yabancı asker arasında bir fark yoktur. Aynı zulmü işgal ordusu yaptığında isyan eden ve savaşan halk, kendi ordusuna karşı isyan etmemekte ve savaşı başlatamamaktadır.
Halkın isyan etmemesi, mücadelenin münevverler tarafından yürütülmesini tek ihtimal haline getirdi. İslam coğrafyasının her parçasında bir taraftan yer altı direniş örgütleri, diğer taraftan siyasi ve içtimai örgütler kuruldu. Ciddi mücadeleler verildi. Yüz binlik katliamlara uğramak pahasına yürütüldü mücadeleler. Cezayir’deki son kıyamda, yüz binin üzerinde insan katledildi. Suriye’deki kıyamda, bir şehir (Hama) yerle bir edildi ve on binlerce insan katledildi. Birçok İslam ülkesinde daha küçük olsa da katliamlar yapıldı. Fakat her şeye rağmen “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başlamıştı. Süreç başladı ama bir türlü milyonluk insan kütleleri halinde sokaklara kadar inemedi.
*
Ne oldu da milyonluk insan kütlelerini sokağa savuran isyan dalgası şimdi başladı? Yedi başlık halindeki umumi tespitlerimizi kısaca ifade edelim.
1-Büyük katliamlar ve baskılar neticesinde insanlar yıldırılmış, umutları tükenmiş, rejimlerin yıkılmayacağına dair kesin inançlar oluşmuştu.
Dünyanın küçülmesi ve devletlerin birbirinden bağımsız hareket edemez hale gelmesi ile büyük katliamlar tarihte kaldı. Muhabere vasıtalarının gelişmesi, tüm dünyanın gözü önünde büyük katliamların yapılmasını imkansızlaştırdı. Rejimin halk üzerinde güç kullanma inisiyatifi azaldı ve halk daha fazla güvenliğe kavuştu.
Tunus’taki diktatörün bir haftada devrildiği görülünce, halk bir anda gücünü keşfetti. Tüm zihni evreni yeniden şekilleniverdi. “Gerçeklik kavrayışı” bir anda değişti. Siyasi rejimlerin bir haftalık gücü olduğu görüldü ve insanlar sokakları işgal etmeye başladılar.
2-Rejimlerin istihbarat servisleri halka göz açtırmıyor ve iki kişinin bir araya gelmesine fırsat vermiyorlardı.
İstihbarat servislerinin gücü ve merhametsizliği, örgütlenmeyi imkansız kılıyordu. Örgütlenememek, rejimin üzerine yürümeye mani oluyordu. İnsanlar hayatın içinde ferd olarak kaldığında yapabileceği tek şey itaattir. İsyan, örgütlenebilmenin neticesidir.
İstihbarat servisleri örgütlenmeye fırsat vermedi ama internet ve cep telefonu, yeni bir örgütlenme altyapısı geliştirdi. Bir saat içinde milyonların örgütlenebilmesinin muhabere altyapısı oluştu. Hangi istihbarat servisi, birkaç saatte yüz binlerin örgütlenmesi karşısında çaresiz kalmayacak kadar güçlüdür ki?
3-Muhabere vasıtaları gelişmemiş olduğundan insanlar arası münasebetler bire bir gerçekleşmek durumundaydı ve istihbarat servislerinin takibinden dolayı halk zorlanıyordu.
Muhabere vasıtalarının gelişmesi, yaygınlaşması ve ucuzlaması, birbirini görmeyen insanların tanışmasını ve platformlar oluşturmasını mümkün kıldı. Sürekli “sanal gerçeklik” diye alay ettiğimiz dev network, meydan yerinde kanlı-canlı yüz binlik patlamaların altyapısını oluşturdu.
4-İsrail başta olmak üzere, her İslam ülkesinin bir öcüsü vardı. Dış tehdit üzerinden insanların rejime karşı isyanlarının büyük dalgalar haline gelmesi önleniyordu.
İnsanlar artık dış tehdit ile iç tehdit arasında mukayese yapmaya başladı. Halk için iç tehdit siyasi rejimin ta kendisiydi. Dış tehditten dolayı iç tehdidi birinci sıraya almadı uzun süre. Fakat anladı ki, iç tehdit ortadan kalkarsa, dış tehdit ortadan kalkar veya bertaraf edilir.
Halk, kendini iç tehdit olarak gören siyasi rejimin, kendisi için iç tehdit olduğunun farkına vardığı gün, rejimlerin suyu ısınmaya başlamıştı. Siyasi rejimlerin halktaki bu gelişmelerin farkına varması daha fazla zaman aldı. İstihbarat servisleri, muhalif avındaydı. Oysa halkın zihni evreni gelişiyordu. İstihbarat servisleri ise bu işten anlamazdı. Bu işi başka mütehassıslar yapıyordu. İstihbarat servisleri bu noktayı fark ettiklerinde, meydanlarda yüz binlik halk kütleleri gösteriler yapya başlamıştı.
5-Fakirlik ve mağdurluk, yirminci asır boyunca bu ülkelerin tabii haliydi. Öteden beri gelen fakirliği, mevcut rejim hesabına yazma anlayışı yoktu.
İslam coğrafyası son birkaç asırdır fakir. Bu sebeple fakirlikten mevcut siyasi rejimler mesul tutulmadı. Lakin bazı ülkelerdeki hızlı kalkınmalar ve refah seviyesindeki artışlar, fakirliğin aslında bir siyasi rejim meselesi olduğunu gösterdi.
Uzun zamandır fakirlik olabilirdi ama fakir kalınması gerekmiyordu. Siyasi rejimin doğru yönetim oluşturamaması, gelişme ve kalkınmaya mani oluyordu. Muhabere vasıtalarındaki artış, bilgiye derhal ve ucuz yolla ulaşma imkanı, insanların dünyayı takip etmesine imkan tanıdı. İnsanlar baktılar ki, bir ülkenin kalkınması için gerekli süre, on yıl gibi kısa bir zaman aralığı. On yıl gibi kısa sürede gelirini üçe beşe katlayan ülkeleri gördüklerinde, fakirliğin tek sorumlusunun siyasi rejim olduğunu anladılar. İşte bu zihni sıçrayış, rejimler için en tehlikelisiydi. Zira fakirlik ve açlığın tetiklediği enerji patlamasını başka bir faktör gerçekleştiremiyordu. Fakir ve aç insandan daha tehlikeli insan olmadığı artık biliniyor. Çünkü onların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanı nasıl tehdit edebilir, nasıl korkutabilirsiniz?
6-Batı, göz kamaştırıcı bir hayata ve üstünlüğe sahipti. Bu sebeple batılılaşmış olan rejimlere karşı isyan etmek, çok “anlamsız” görünüyordu.
Rejimler, batılılaşmaktan bahsediyorlar ve bu yolla meşruiyet üretiyorlardı. Zira batı en gelişmiş coğrafyaydı ve “yüksek standardı” temsil ediyordu. İnsanlar fırsat bulduklarında kafileler halinde batıya gitmeye çalışıyorlar ve bunun için tehlikeli yolculukları göze alıyorlardı.
Halk batının felsefi krizini tabi ki anlamıyordu. Fakat ahlaki çöküşünü ve arkasından iktisadi krizini gördü. Artık batılı olmanın ve batıya gitmenin bir manası yoktu. Dolayısıyla batılılaşmış siyasi rejimlerin de meşruiyeti kalmadı. Siyasi rejimin ömrü, meşruiyet kaynağını koruduğu süre ile sınırlıdır. Aslında gayrimeşru olan siyasi rejimler, artık halk nezdinde meşruiyetini kaybetti. Halkın ayaklanması için kendi “anlayış seviyesinde” siyasi rejimin meşruiyetini kaybetmesi gerekiyordu.
7-Batı, askeri alanda o kadar güçlüydü ki, ona karşı savaşmak, neredeyse Donkişotluk olarak kabul ediliyordu.
Batı son yıllardaki savaşları kaybetmeye başladı. İslam coğrafyasındaki her savaş, batının aleyhine netice vermeye başladı. Batının Ortadoğu’daki mümessili olan ve yenilmez orduya sahip olduğu zannedilen İsrail, Hamas ve Hizbullah karşısında askeri mağlubiyete uğradı. Halklar, artık dev orduların devlet dışı örgütlenmelerle bile durdurulabildiğini gördüler. Bunlar büyük ve nihai zaferler değildi ama insanların psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” imha etti. Bu durum bile başlı başına bir dönüm noktasıydı.
*
Netice ne olur?
Büyük isyan dalgası başladı. İkinci kurtuluş savaşları çağı, ikinci safhasına girerek tüm hızıyla devam ediyor. Bu dalganın önünde durmak kabil değil. Oluşturulacak dalga kıranlar, süreci biraz geciktirebilir ama barajların arkasında daha fazla birikim meydana geleceği için daha büyük patlamalar halinde nükseder.
İsyan dalgasının neticesinde oluşacak Ortadoğu’nun ne olacağını tüm dünya merak ediyor. Sürecin sonunda coğrafya kendi “tabii mecrasına” dökülecektir. Yani İslam’a yönelecektir.
Büyük isyan ateşini yakanların içinde İslami muhalefetin beklendiği kadar büyük ağırlığının olmadığı görülüyor. Hatta isyanda İslami muhalefetin inisiyatif de kullanamadığı anlaşılıyor. Bu duruma bakarak, İslam coğrafyasında yıkılacak rejimlerin yerine İslam devletlerinin kurulmayacağı kanaatine savrulanlar fena halde yanılıyorlar.
Çünkü…
Son üç-dört asırdır dünyanın fikri üretimini gerçekleştiren batı, iktisadi krizden önce, felsefi krize girdi. Batının felsefi üretimi bir asırdır sıfır. Son filozof Bergson’dan sonra batı, yeni hiçbir değer üretemedi. Yirminci asırda dünyanın kültürel işgalinde kullandığı değerlerin tamamı, birkaç asır önce üretilmişti. Artık batının dünyaya ihraç edeceği “insani değer” listesi boş.
Felsefi krizden çıkmak için ciddi çabalar içinde olduğuna dair hiç bir işaret yok. Bu sebeple batı, felsefi altyapı bakımından çöktü. Felsefi çöküş, hayatın her alanında çöküşü meydana getirdi. Fakat felsefi kriz ve çöküşün hayata yansıması biraz (bir asır gibi) zaman aldı. Siyasi kriz, iktisadi kriz, içtimai kriz ve en önemlisi manevi kriz, dalga dalga batıyı vurmaya başladı.
Batı, yaklaşık son beş asırdır ilk defa felsefe ve kültür olarak bu kadar zayıfladı. Dünya artık batılı değerlerin peşinde gitmiyor, gitmeyecek.
Dünya gitmeyecek de, İslam coğrafyası mı gidecek? Üstelik dünyada tek müstakil dünya görüşü kaynağına sahip olan İslam, kendi mensuplarını, bu şartlarda başka kültürlere teslim eder mi? Batının karşısında söyleyecek sözü olmayan başka iklimler ve coğrafyalarda bile batıya karşı müthiş bir mukavemet gelişirken, dünyanın en ahmak insan topluluğu Müslümanlar mı ki, tekrar, kokuşmuş batılı değerler üzerine sistemler inşa etsinler…
İkinci kurtuluş savaşları, özelde ülkelerin siyasi rejimlerine karşı veriliyor ama genelde BATIYA KARŞI VERİLİYOR. Batıya karşı yürütülen kurtuluş savaşlarından bu defa batı çıkamaz.
İslam coğrafyası, ne olursa olsun İslam’ı tekrar keşfedecek ve medeniyetini inşa edecektir. Bu yol, mecburi yoldur. Tercihlere kalmış bir durum değil. Çalkalana çalkalana İslam’ın büyük mecrasına dökülecektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com
(*)-2005 Yılında yayınlanan kitabımızın ismi

Ayaklanmalar Karşısında Türkiye’nin Bocalayışı

Ortadoğu yanıyor. Halk, potansiyel enerjisini kinetik enerjiye çevirdi. Önünde durabilecek hiçbir engel görünmüyor. Dahası önünde durabileceği düşünülen tüm engeller, halkı daha fazla kamçılıyor. İsrail’in durumuna bakın… Tam bir sükût… Zira yapacağı her açıklama, Ortadoğu halkları için nükleer bomba tesiri yapacak ve daha fazla galeyana getirecek… ABD her zamanki ikiyüzlülüğü ile halka karşı güç kullanmayın çağrısı yapıyor. Yeni kurulacak rejim ve hükümeti karşısına almamak için…
Halk harekete geçti artık… İkinci kurtuluş savaşları çağı başlamıştı uzun zaman önce… Bu sürecin sonuna doğru gidiyor coğrafya, süratli şekilde.
Tunus bir şeyi gösterdi. Halkların ayaklanabileceği ve rejim ve iktidarları yerle bir edebileceği gerçeğini… Bunun mümkün olduğunu gördü Ortadoğu halkları… Psikolojik ve sosyolojik sürecin son eksiği buydu. O da tamamlandı. Artık Ortadoğu halklarını zapt altında tutmak mümkün değil…
Tüm coğrafyanın siyasi rejimleri çökecek. Bu süreç (ikinci kurtuluş savaşları süreci) uzun zamandır derinden derine işliyordu. Artık olgunlaştı. Önüne geçmek mümkün değil. Zaten hangi akılsız önüne geçmek isteyebilir ki? Önüne çıkanı yerle bir edecek bir sel bu…
Bütün bunların karşısında Türkiye ne yapacak?
Türk dış politikası, mevcut siyasi durum üzerine kuruluydu. AKPARTİ hükümetinin dış siyaseti, umumiyetle devletlerarası (mevcut rejim ve hükümetler ile) münasebetlere dayanıyordu. Erdoğan’ın halklar üzerine hesap yapıp yapmadığını bilmiyoruz ama bazı tavır ve davranışları halkla ilişkiler muhtevası taşıyordu. Halkların inisiyatifi ele aldığı yeni dönemde, halklara yönelik bir siyaset izleyip izlemeyeceği konusu acil gündem haline geldi.
Önce Tunus arkasından Mısır’daki halk ayaklanmaları karşısında Türk dış politikasının sessiz kalması ne manaya geliyor?
Erdoğan ve hükümetinin bölge ve dünyada takip ettiği siyaset, Ortadoğu halklarını cesaretlendirmişti. Ortadoğu’daki halk isyanlarını mümkün kılan sosyo-psikolojik sürecin altında AKPARTİ hükümetinin payı olduğu bir gerçek. İsrail çevresindeki Arap ülkelerinin siyasi rejimleri İsrail tehdidiyle (İsrail öcüsüyle korkutarak) halklarını uzun yıllar baskı altında tutabildiler. Erdoğan’ın siyasi tavırları, Hamas ve Hizbullah’ın askeri zaferleri, Arap halklarının psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” yıktı. Bu manada, AKPARTİ hükümetinin ve Erdoğan’ın, Ortadoğu halklarının ayaklanmasında, istemiş ve planlamış olsunlar veya olmasınlar, katkısı var.
Devlet ve hükümetin, devlet ve hükümetlerle münasebet tesis etmesi diplomatik gerekliliktir. Bu nokta anlaşılabilir. 1979 yılında İran İslam İhtilali olduğunda, Humeyni liderliğindeki yeni rejim, halklarla münasebet tesis etmek istedi fakat bir müddet sonra devlet ve hükümetlerle münasebet tesis etmek mecburiyetinde kaldı. Yani diplomatik mecraya girdi. AKPARTİ hükümetinin de yapmak istediklerini diplomatik mecrada gerçekleştirmeye çalıştığı malum.
Lakin…
Umumi çerçevede dünya, hususi çerçevede İslam coğrafyası yeni bir devreye giriyor. Dünya, eski kudret ve iktidar merkezlerinin yıkılmaya (en azından zayıflamaya) başladığı, yeni kudret ve iktidar merkezlerinin gelişmeye başladığı bir süreci hızlı şekilde yaşıyor. İslam coğrafyası, batılılaşmış rejimlerine karşı bir asırdan fazla zamandır birikmiş olan dehşetengiz potansiyel enerjisini taşıyamaz ve zapt edemez hale geldi. Yeni devrin fikri ve fiili şifrelerini en kısa zamanda kim çözerse onlar dünyaya ve kendi coğrafyalarına hâkim olacaklardır.
Artık eski statüko bitti. Milletlerarası cari sistemde ilk çöken statüko, diplomasidir. Milletlerarası münasebetler eski diplomatik rejimlerle yürümeyecek. Dünya, batı tarafından, diplomasi ile zapt altına alınmıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki daimi üyelikler, diplomatik işgaldi. Gelişmekte olan ülkeler özellikle de İslam ülkeleri, artık diplomatik sistemden hızlı şekilde kurtulmalıdırlar.
Türkiye (ve Akparti Hükümeti) hala eski diplomatik sistemin yerinde durduğunu ve işlerliğini devam ettirdiğini düşünüyor. En azından böyle bir görüntü veriyor. Dolayısıyla Tunus ve Mısır halk ayaklanmalarında sessizliğe bürünmüş durumda. Oysa o ülkelerdeki halk, Erdoğan’ın açıklamalarını (özellikle de desteğini) bekliyor.
Türkiye, hızlı şekilde, İslam ülkeleri ile münasebetlerinde, halklara yönelik bir dil ve münasebet şekli geliştirmelidir. İçinde yaşadığımız süreç, birkaç yüzyılda bir ele geçecek fırsat ve imkânlardan biridir. Bu fırsat ve imkânı heba etme lüksümüz yok. Mesuliyetinin çok ağır, hesabının verilemez olduğu unutulmamalı…
Not : Başbakanın gurup konuşmasından önce yazılmış bir yazıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com