Aylık arşivler: Mayıs 2011

MUTEZİLE Mİ DEDİNİZ?

MUTEZİLE Mİ DEDİNİZ?
Mutezile’nin temayüz eden ve ana mecradan kendini tefrik eden fikirlerinden biri, “kul, fiilinin halıkıdır” görüşü… İnsanın, fiilinin yaratıcısı olduğu kabulü…
Bu meselenin idrak ve tetkik havzası öncelikle ulûhiyet-ubudiyet bahsidir. Ulûhiyet-ubudiyet bahsi ise tevhid bahsinin iki kanadı. Tabi ki başka idrak havzalarında da mesele tetkik edilebilir. Ama bu konu için en hassas olan bahis bu.
Meseleyi derin fikri ve ilmi tetkiklerle idrak ve izah etmek gerekir mutlaka. Fakat başka bir yol ve üslup kullanalım.
Bir Mutezile alimine atfen anlatılan bir hadise var. Hadise şu; Mutezile alimi evlenmiş ve zevcesiyle halvet olmuş. Halvetten sonra zevcesi tekrar halvet olmak istemiş. Fakat zatın mecali yok. Tabi olarak “olmaz” demiş. Zevcesinin cevabı sade ve basit fakat bir anlayışı çökertecek kadar muhteşem… “Hani kul fiilinin halıkı idi”…
Bu hadise yaşanmış mıdır, yaşanmamış mıdır, bilinmez. Muhtemelen muhayyel bir hadisedir. Tahkiye üslubunun verimlerinden biri olma ihtimali yüksek. Fakat yaşanması mümkün müdür? Evet. “Kul, fiilinin halıkıdır” diyen herkes tecrübe edebilir. Bu arada gençler heveslenmesin, her işin bir sınırı var. Mesele o sınırdan sonrası… Yaratmaktan bahsedince sınırsız kudretten bahsedildiği unutulmasın. Sınırlı yaratıcılık diye bir şey olmaz.
Bir dünya görüşü veya bir mezhep veya bir anlayış veya bir usul, mana yekununa ne isim verilirse verilsin, o, hayatın herhangi bir meselesinde veya kainatın herhangi bir koordinatında çökebilir ama asla yatak odasında çökemez, çökmemelidir. “Yatak odası” ifadesine bakıp da, meselenin seviyesini düşüreceğimiz veya hafifmeşreplik yapacağımız zannedilmesin.
“Yatak odası” bahsi mühim… Yatak odası, hayatın sıfır noktası… İnsanın (bebeğin) doğum mahalli… Hayatın başlangıcı… Hayat ve insan oradan çıkıyor dünya macerasına. Dünyadaki ilk menzil… İlk nefesin alındığı yer.
Bir düşünce, hayatın sıfır noktasında çökemez. Bir düşünce, hayatın sıfır noktasında, okuma yazma bilmesi bile gerekmeyen bir insan (kadın) tarafından çökertilemez. Bir düşünce bu kadar çürük olamaz. Bir düşünce ilk testinde duvara toslayamaz. Bir düşünce, doğumunda boğulamaz. Bütün bunlar olursa, ona “fikir” denmez.
*
Mutezileyi bir hikaye üzerinden tenkit etmek, onun çapına dar gelir. Fakat Allah’ın bu ümmete lütfü bol… Devasa idrak sahiplerinin bile patinaj yaptığı hususlarda bu kadar sarih “anlama malzemesi” ümmetin aklına saçılmıştır. Çok çetin meseleler, ufkuna ulaşılamayan “başka idrak sahiplerinin” aklıyla basit çözümler halinde ümmete sunulmuştur.
Mesele ise şu; İslam’ı anlama bahsi ve hususen tevhid güzergahı çok girift ve çok çetin. Bir çok insanın ve bu arada “dev isimlerin” yanlışlar yaptığı bir güzergahtır, tevhid güzergahı. Güzergahın giriftliği, yapılan yanlışlar üzerine hoyratça gitmeyi gerektirmez. Allah’a iltica etmekten gayri bir teminatı da yok, o yolun. Dikkat, hassasiyet ve itina ister. Ve tabi ki, keskin bir idrak, yakıcı bir samimiyet, her zerresine nüfuz etmiş bir teslimiyet…
Ümmetin tarihteki “büyük isimlerini” tenkit etmenin “dayanılmaz bir zevki” olduğu malum. Bu zevkin (aslında şehvetin) peşine takılmış birçok insanın bulunduğu da vaka… Keşşaf müellifinin mutezile inancına sahip olması ve “kul, kendi fiilinin yaratıcısıdır” görüşüne mensup olması, hassasiyet sahibi insanı yerinden zıplatıyor. Görüşün yanlışlığı bir tarafa, o dev ismin böyle bir düşünceye savrulması, güzergahın giriftliğini göstermekten başka bir mana taşımaz. Bu durum karşısında, “fikir kabadayısı” edalarıyla tenkit etmeden önce, “haşyet” duygusuyla Allah’a iltica etmek, hassasiyet ve samimiyet gereğidir.
Bunun gibi İslam tarihinin sayılı ontoloji teşebbüsü olan “vahdet-i vücud” ve “vahdet-i şühud” bahislerinde de tenkidin şehvetine kapılarak hoyratlık yapmaktan ziyade, samimiyetle idrak etmeye çalışmak ve haşyetle Allah’a iltica etmek lazım.
Mesele çetin, güzergah uzun, bahis zor… Vesselam…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BİLGİ-FİKİR-BÜYÜK DOĞU

BİLGİ-FİKİR-BÜYÜK DOĞU
Yazıya dökülmüş her metin, ağızdan çıkan her hitap, bilgidir. Mana, kelimeyle zarflandığı andan itibaren bilgi haline gelir. Yazılı veya sözlü her ifade bilgiden ibarettir. Bu durum, bilgi-fikir bahsinin en çetin meselesi ve fikir bahsinin de en büyük paradoksudur.
Tefekkür faaliyeti ile fikir elde edilir. Fakat fikir, müellifine münhasırdır. Zira tefekkür süreçlerine malik olan odur. Fikri, metne veya söze döktüğü andan itibaren bilgi haline gelir. Bu çeşit bilgi ile diğer bilgileri tefrik etme lüzumu açıktır. Fakat öncelikle her ikisinin de bilgi olduğunu tespit etmek zarurettir.
Zarflanmış olan mananın bilgi haline gelmesi, idrak faaliyetini gerektirir. Fikir zarflandığında bilgi haline gelmese ve fikir olarak devam etse, idrak etmek gerekmez ve öğrenmek kafi gelirdi. Oysa “fikri bilgiyi” idrak etmemiz gerekiyor. Bilgiyi ise umumiyetle öğrenmek kafi geliyor.
Bilgi ile fikir arasındaki münasebet, öğrenmek ile idrak etmek arasındaki münasebettir. Bilgiyi öğrenerek kullanabilme imkanı var. Bu imkan, insan zihninde, “fikri bilgiyi” de öğrenerek tatbik edebileceği zannı oluşturuyor.
Öğrenmenin kafi geleceği zannı, üretmek için ecel terleri dökülen “fikri bilgiyi” ezberleyerek veya öğrenerek tekrar etmeye sebep oluyor.
*
Fikrin nakli mümkün değil. Fikir de bilgi olarak nakledilebiliyor. Fikrin, münhasıran müellifine ait olması ve ancak bilgi olarak zarflanması, naklinin önündeki iki engel… Fikri nakledememek, fikre muhatap olmayı da imkansız kılıyor.
Ne yaparsak yapalım, bilgiye muhatap olmak mecburiyetinde kalıyoruz. Bilgiye muhatap olma mecburiyeti, meseleyi “akıl” merkezine taşıyor. Çünkü “dil” aklın alanı… Kaçınılmaz olarak aklın alanına sıkışıyoruz.
Fikir şuurun meşgalesi… Fikir nakledilemediği için, şuur, dışarıdan fikir alamıyor. Bu sebeple muhatap olunan bilgiyi dış dünyadan akıl alıyor ve iç aleme taşıyor. Aklın elde ettiği malzemeleri şuur işliyor. Aklın elde ettiği bilgide fikir unsuru veya boyutu varsa şuur hususen ilgileniyor. Dış dünyadan elde edilen bilgide fikir unsuru veya derinliği yoksa, aklın merkezinden dışarı çıkmıyor. Çünkü şuur onunla ilgilenmiyor.
Dış dünyadan alınan bilgi, sadece akıl tarafından değerlendirilirse, aklın sınırları içinde kalıyor. Bilgi hangi mahiyette veya çeşitte olursa olsun, sadece aklın faaliyetine konu olmuşsa, akıl ufkunda kalıyor. Aklın idrak faaliyetini gerçekleştirdiği doğru… Bu sebeple “fikir”, akıl tarafından da üretilebiliyor. Fakat aklın ürettiği fikir de aklın ufku ile mahdut… Aklın ufku ise müşahhas dünyadır.
Varlık, insan ve hayat bahisleri, fizik gerçekliklerden ibaret olsaydı, şuura ihtiyacımız olmazdı. Şuurdan fizik alemde de faydalandığımız doğru… Fakat esas ihtiyacımız fizik ötesi manalar içindir.
Meselenin özü burası…
Ne var ki fizik ötesi manaları “dil” ile zarflayamıyoruz. Dil havzası, fizik ötesi manaları taşıyacak kudrette değil. Hiçbir metin, fizik ötesi manaların zarflanmış hali değildir. Bu sebeple şuur, hakikati dışarıda bulamıyor.
(Bu noktada hemen bir parantez açalım. Kur’an-ı Kerim, hakikatin yeryüzündeki tek ifadesidir. Allah, beyanını, hakikati ifade etme kudreti olmayan “dil” ile yapmıştır. Kur’an-ı Kerim’de hakikat en mütekamil haliyle ifade edilmiştir. Akıl, burada bir paradoks görür. Dil, hakikati ifadeye kafi bir vasıta değilse, (haşa) Kur’an-ı Kerim de hakikati ifade etmiyor. Kur’an-ı Kerim hakikatin beyanı olduğuna göre, dil hakikati ifadeye kafidir. Burada görünen paradoks, aklın paradoksudur. Aklı aşmadan bu paradoksun üstüne çıkmak kabil değil. Bu (ve başka sebeplerle) Kur’an-ı Kerim akılla okunmaz ve akılla anlaşılamaz. Akıl, Kur’an-ı Kerim’i bile “bilgi” olarak muhatap alır. Bunu yaptığı içindir ki O’na “öğreti” gibi isimler verebilmektedir.)
Şuur hakikati dışarıda değil içeride bulur. Kalb ve ruhta… Fakat insanın iç alemindeki giriftlik kainattaki giriftlikten daha fazladır. Bu sebeple dış dünyadan ölçüler edinmesi gerekir. Dış dünyaya gözünü (idrakini) kapatmış olan insan iç aleminde bir adım yol alamaz.
Fizik ötesi manaları zarflayamadığımıza ve fikri de nakledemediğimize göre, şuur dış dünyada neye muhatap olacak? Bilgi ve “fikri bilgi” tasnifinin ehemmiyet kazandığı nokta burası… Fikri bilgi, fizik ötesi manalara dair “ipuçları” ihtiva eder. İpuçlarının büyük bir kısmı “ölçü”dür. Meselenin sınırlarını tespit eden ve içinde kalınması gereken çerçeveyi oluşturan ölçüler. O ölçüler içinde “mana” veya “hakikat” iç alemde, kalb ve ruhta aranır. Bu arayışın adı ise şuurun idrak faaliyetidir. İpuçlarından hareketle başlayan şuur merkezli tefekkür faaliyeti, kalb havzasında ruhu arar.
Şuurun idrak faaliyetinde sözkonusu olan meseleler, elde ettiği neticeleri zarflamak bahsinde de mevcuttur. Şuur, hakikate ne kadar yaklaşmış olursa olsun, onu ifade etmek istediğinde, lisan hapishanesiyle karşılaşır. Anlamasına anlar fakat ifade edemez. Bu sebeple hakikatin lisan dışında başka dilleri de vardır. O dil veya diller tasavvuf mecrasında kullanılır. Bahsimiz tasavvuf mecrası değil, tefekkür mecrasıdır.
Akıl gerçeği anlar fakat hakikati anlamaz. Şuur, gerçeği anlar ve hakikati fark eder. Ruh, gerçekle ilgilenmez ve hakikati müşahede eder. Anlaşılacağı üzere hakikatin idraki kabil değildir. Hakikatin idrak güzergahında ruha kadar anlama imkanı yoktur. Ruh ise idrak etmez, müşahede eder.
Silsileyi şöyle ifade edebiliriz. Önce bilmek (öğrenmek) sonra idrak etmek ve daha sonra tekrar bilmek vardır. Fakat son bilmek, ruhun bilmesidir ki buna müşahede diyoruz. İdrak, kendinden önceki bilmekten mukayesesiz kıymetli kendinden sonraki bilmekten ise mukayesesiz kıymetsizdir.
*
Büyük Doğu, büyük dahinin İslam’dan elde ettiği FİKİRDİR. Bu fikrin nakli (her fikir gibi) mümkün değildir.
Büyük Doğu, İslam’dan deha çapında mana ve hikmet istihsalidir. Fakat bu mana yekunu, münhasıran müellifine aittir.
Büyük Doğu’ya gömülmüş halde bulunan fakat nakli kabil olmayan mana yekunu, yukarıda izahını yaptığımız sebeplerle perdelenmiştir. Fakat esas perde, Necip Fazıl’ın dehası ile mütenasip olan üslubudur. Üstadın üslubu, insanın aklını başından alıyor. Akıl hayranlık içinde meftun olmaktan başka bir şey yapamıyor. Akıl atıl hale gelince, şuur da oluşmuyor. Şuurun teşekkülü, aklın teşekkülünden sonradır ve “akıl patlaması” ile gerçekleşir. Akıl, Üstadın üslubu tarafından zapt altına alınınca, kendini aşması gereken noktaya (patlama noktasına) gelemiyor. Akıl patlamazsa, şuura geçit vermiyor.
Bu büyük bir handikap. Büyük Doğu gibi bir tefekkür mecrasının başına gelebilecek en büyük felaket. Büyük Doğu, özü itibariyle şuuru teklif eder ve anlaşılması için de şart görür. Fakat büyük dahinin üslubuna sıkışan akıllar, şuura sıçrayamadan etkisizleşiyor. Olacak iş değil…
Karşılaştığım Büyük Doğucuların tamamına yakını, Büyük Doğuyu ezberlemiş ve tekrar eder halde. Hepsinin gayreti, Üstadın üslubuna benzemek… Anlayış ile üslubun aynı şey olmadığı bile fark edilmemiş durumda. Kuşanılacak olan “anlayış” fakat kuşanılmaya çalışılan “üslub…
Anlayışın bir üsluba sahip olması gerektiği doğru… Fakat bahsettiğimiz Üstadın üslubu… Üstadın üslubu ile anlayışın üslubunun birbirine geçişmiş halde bulunması ise birbirinden tefrik etmeyi fevkalade zorlaştırıyor.
Üslup mengenesinde sıkışan akıl, Büyük Doğu’daki terkipleri tekrar etmekten başka bir şey yapamıyor. O terkipleri tekrar etmenin entelektüel bir havası var. Bu da ayrıca etkiliyor. Ama mesele anlamak, ezberlemek değil…
Artık Büyük Doğucuların da “ezberlerini bozma” vakti geldi.
Büyük Doğu, İslam Tefekkür Mecrasının mahsulüdür. Şuurla anlaşılmalıdır. Bundan ötesine gitmek isteyenler Meşayıhtan birine intisap etmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Büyük Doğu Çağı Başlıyor

Sayın Av. Haki Demir’in, “Büyük Doğu Çağı Başlıyor” Adlı Eseri, “Büyük Doğu Fikir Ocakları” Tarafından Yayınlanmıştır.

Ortadoğu’da meydana gelen isyanların sebepleri ve sonuçları üzerine öngörülerin bulunduğu birinci bölümle beraber kitabın ikinci bölümünde Büyük Doğu’yu bir teklif olarak sunan yazarımız Haki Demir’in eseri 07.05.2011 tarihi itibari ile çıkmış bulunmaktadır.

Eserin Maddi olarak olarak tüm gelirini “Büyük doğu Fikir Ocakları”na bağışlayan sayın Av. Haki Demir’e teşekkür ediyoruz.

Kitabı temin etmek isteyenler 0422 322 50 88 ve 0422 322 23 00 numaralı telefondan veya buyukdoguocaklari@gmail.com mail adresinden irtibata geçebilirler.

Kitap bedeli “Büyük Doğu Fikir Ocakları” yönetim kurulu karaı ile en az 20 TL olarak belirlenmiştir. Derneğin maddi giderlerinin ve sürdürdüğü faaliyetlerin devamı için bu miktar belirlenmiştir.

BÜYÜK DOĞU NEDİR?

BÜYÜK DOĞU NEDİR?
Büyük Doğu’daki fikri derinlik, büyük akıl hacmi gerektirir. Sistem örgüsü, keskin idrak gerektirir. Mütemadi tekâmül boyutu, şuuru şart kılar. Tüm varlığı kendine konu edinmesi, ciddi bir müktesebat ister. Kâinat çapında sistem kurma çabası, müthiş bir sistem anlayışını ilzam eder. Kısa cümleler halinde ifade etmeye çalıştığımız bu meseleler, tahlil ve tafsil edildiğinde ne kadar büyük bir bahisle muhatap olduğumuzu gösterir.
Bahsini ettiğimiz meseleler, yüzlerce ilim dalı ile tetkik edilmekte, milyonlarca kitap ile telif edilmektedir. On dört asırlık İslam ilim mecrası müspet istikamet ve güzergâhı, kadim insanlık müktesebatı ise menfi istikamet ve güzergâhları tecrübe etmiştir. İdrak faaliyetinin zıt unsurlar arasındaki münasebete olan ihtiyacı hatırlanırsa, her iki güzergâhın tetkik edilmesi, İslam’ın hakkıyla idrak edilmesine imkân hazırlar. Bu ise muhtemelen milyonlarca “ciddi eserin” tetkikini gerektirir.
Çabamız konuyu altından kalkılmaz, içinden çıkılmaz hale getirmek değil. Önce konunun çapını ve kıymetini tespit sonra ona muhatap olabilmenin usulünü tayindir. Bu hacimdeki telif ve tecrübeye nüfuz etmek için ihtiyaç duyulan “anlayış” Büyük Doğu tarafından inşa edilmiştir.
“İnşa edilmiş midir yoksa inşa teşebbüsünde mi bulunulmuştur?” sorusunu mahfuz tutup (başka bir yazıya tehir edip) konumuza devam edelim. Bu anlayış inşa edilmişse (veya inşa faaliyeti başlatılmışsa) “İslam’ın nasıl anlaşılacağı” bahsi çerçevelenmiş demektir.
Malum olduğu üzere, İslami ilimlerde önce usul ilmi tahsil edilir. Mesela Tefsir ilminden önce Tefsir Usulü tahsil edilir. Usul ve usul ilimleri, batı felsefesinin “metodu” ile karıştırılmamalıdır. Usul, metodu ihtiva eder ama ondan çok fazladır. Kelime, “esas” kelimesinin cemidir. Usul ilmi, hem ilgili ilmin esaslarını ihtiva eder hem de metodunu… Dolayısıyla o ilmin nasıl tahsil edileceğini (tahsil metodunu) ve nasıl anlaşılacağını gösterir. Bu manada İslami ilimlerin tamamının aynı zamanda usul ilmi de vardır.
Büyük Doğu, topyekun İslam’ın usulüdür. İşte doğru fakat tehlikeli ifade bu… Büyük Doğu’nun ne olduğu ve ne olmadığı bahsi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Bu ifade anlaşılmadığında Büyük Doğu berhava olur.
Büyük Doğu İslam’ın topyekun usulü ise, tefsir usulü, hadis usulü, fıkıh usulü ve benzerleri ne olacak? Veya soruyu şöyle soralım. Büyük Doğu tüm bu usul ilimleri yerine ikame mi edilecek? Veya şöyle; Büyük Doğu, usul ilimlerinin tamamını muhtevi midir? Konunun tehlikeli olduğu nokta burası… Yukarıdaki sorulara evet cevabını vermek, hem Büyük Doğu’yu imha eder hem de İslam’ı… Ölçemeyeceğimiz hacimdeki İslam İrfanını imha etmenin belki zekice ama belli ki akılsızca yolu olur.
Büyük Doğu veya herhangi bir tefekkür havzası, İslam irfanını üreten usul ilimlerini kendine taşıyamaz. Bu çapta bir havza oluşturmak kabil değil. Muhal-farz Büyük Doğu’nun usul ilimlerini kendi bünyesine taşıma imkanı olsa, taşımalı mıdır? Hayır… Zira her şey kendi merkezinde durmalı ve kendi mecrasında akmalıdır. Merkezinden oynatılan ve mecrasından taşınan her şey sıhhatini kaybeder. Usul ilimleri, “İslam ilim mecrasının” malıdır ve orada kalmalıdır.
Büyük Doğu, tüm usul ilimlerini muhtevi olduğunu iddia ederse, usul ilimlerine ihtiyacı ortadan kaldırmış olur. İhtiva ve ihata etmesi muhal olduğuna göre, böyle bir iddia ya kendini imha eder veya İslam irfanını… Bu çapta bir tehlikeyi göze almak akıl almaz bir muhasebesizliktir.
Öyleyse “Büyük Doğu, topyekun İslam’ın usulüdür” ifadesi nasıl doğru olabiliyor? Bu ifadenin doğruluğu, kendi çerçevesindedir. Büyük Doğu’nun çerçevesi ise “İslam Tefekkür Mecrası”dır. Zaten Büyük Doğu, İslam Tefekkür Mecrasını açma şerefine nail olmuştur. Keza kendisini bu mecrada inşa etmiştir. Diğer iki mecra ile karışmamalı ve karıştırılmamalıdır.
İlim ve tasavvuf mecraları dışındaki üçüncü mecra olan tefekkür mecrası, Büyük Doğu tarafından açılmış ve kendisi o mecranın pınarı olmuştur. Büyük Doğu’ya ve “büyük dâhiye” bu şeref kafidir.
Büyük Doğu’yu, kendi mecrasından çıkarıp, ilim ve tasavvuf mecralarının da sahibi kılmaya çalışmak, sudan çıkarılan balığın çırpınışlarını mücadele zannetmeye yol açar. Veya dünyanın en büyük mimarının, sahasındaki büyüklüğünden mülhem, gıda mühendislerinin işini yapmasını talep etmeye benzer. Adam büyük olmasına büyük de, konu mimarlık değil…
Büyük Doğucuların içinden âlim de çıkabilir, veli de… Fakat âlim, ilim mecrasından, veli ise tasavvuf mecrasından çıkar. Büyük Doğu, velayet icazeti vermez, mütefekkir icazeti verir. Tefekkür mecrasında akmak, aynı zamanda ilim ve tasavvuf mecrasında akmaya mani değildir. Bu sebeple Büyük Doğuculardan veli çıkabilir ama Büyük Doğu velayet icazeti veremez. Zaten tefekkür mecrası, ilim ve tasavvuf mecralarının ortasındadır ve onlar tarafından kuşatılmıştır. Tefekkür mecrasının nihai maksadı da bu iki mecraya kanal açmak ve sevkiyat yapmaktır.
İslam’ın adalet tarifi, her şeyin kendi merkezinde (hak ettiği merkezde) bulunmasıdır. Bu, sadece adaletin tarifi değil, aynı zamanda İslam’ın da tarifidir. Büyük Doğu kendini, bu tarifin dışında izah edemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KASET SİYASETİ VE ZİHNİ SAVRUKLUK

KASET SİYASETİ VE ZİHNİ SAVRUKLUK
Kendilerini “Farklı ülkücüler” olarak isimlendiren bir gurubun, MHP yönetici kadrosu ile ilgili kaset arşivi, siyaseti teslim aldı. Mesele nasıl ele alınırsa alınsın, fikir haysiyetini zedelemeden tetkik etme imkanı sanki yok gibi…
Kamuoyunu ve siyaseti işgal eden bu mesele ile ilgilenmemenin bir yolu var mı? Bu yoğunlukta bir zihni işgal karşısında sükut etmek galiba mümkün değil. Kaset karşısında sükut etmek en doğru tavırdı ama hadisenin kamuoyunu ve siyaseti işgal etmesi karşısında sükut etmek yanlış…
Bir taraftan fikir haysiyetini muhafaza etmek diğer taraftan bu kadar çok boyutlu ahlaksızlık karşısında kelam etmek zor bir bahis… Zorluğu kolaylaştırıcı olan manevra, meseleyi pratiğin giriftliğinden çıkarıp, teorik mesele olarak ele almak. Gerçi bu meseleden hareket edilerek konu pratikten ne kadar tecrit edilebilir, emin değilim. Mümkün olduğunca tecrit ederek bazı tespitlerimizi ifade edelim.
Meselenin üç boyutu var. MHP, kamuoyu ve Müslüman bakış açısı…
MHP boyutu…
Kasetlerin hiç yayınlanmamış ve hatta duyulmamış olması ihtimalini göz önüne alalım. Meseleyi teorik zeminde konuşmanın yolu sanırım bu…
“Kadın ve aileden sorumlu genel başkan yardımcısı görevinde bulunan birinin, sahip olması gereken “anlayış” ve yaşaması gereken “hayat” ne olmalıdır?” sorusunu, MHP yönetimi kendine sormaz mı? MHP, yönetici kadroyu seçerken, anlayış ve yaşayış ile ilgili hiçbir kıstas sahibi değil mi? Genel başkan yardımcısının, “Rus Fahişeye” genel başkanını eleştirmesindeki şahsiyet hafifliği dikkatlerden kaçacak cinsten bir şey midir? İnsanların mahrem hayatlarında neler yaşadıkları bir tarafa, fikir seviyeleri ve şahsiyet terkipleri, mahrem hayatlarında günah avcılığına çıkmadan anlaşılmayacak bir şey midir? Bir adamın, günah işlemesini anladık ve bunun peşine düşmenin de ayrıca ahlaksızlık olduğunu biliyoruz da, parti genel başkanı yapılacak adamın şahsiyetini tespit gerekmez mi? Bir kadını “tavlamak” için sahabeye hakaret edecek seviyede (çukurda) olan adamın, fark edilmesi için deha olmak mı gerekir?
Günah işlemek için bir araya geldiği fahişeye, kendisinin “bir şeyler olduğunu” anlatmak ihtiyacını duyacak kişinin, akıl seviyesi, bir oturumda ve en fazla yarım saatlik sohbette anlaşılır. Devlet Bahçeli, bunu tespit edemeyecek kadar zihni zafiyetlerle malul müdür? Tespit etmişse, bu adamları o makamlarda tutmasının “hususi kastı” nedir? MHP kadroları bu seviyedeki insanlardan mı teşkil edilmiştir?
Kaset hadiseleri olmasa, MHP üst yönetiminin ne kadar seviyesiz olduğunu kamuoyu fark etmeyecek. Zira ismi geçenlerin çoğunu hatırlamıyoruz bile… Bu adamlarla yakın münasebet imkanı bulunmadığına göre, adamların seviyesi halk tarafından hiçbir zaman bilinmeyecek. Bu durumda nasıl bir tavır takınmalıyız? Mahrem hayat kısmını anladık da, adamın seviyesini görünce çıldırmamak elde değil. Bu seviyesizlik karşısında, “MHP yanlışlıkla iktidar olsa bu milletin hali ne olur?”, diye düşünmeyen var mı? Bu noktayı düşünmeden konuyu örtbas mı etmeliyiz?
MHP için asıl vahamet, kadrolarının seviyesi, donanımı, ahlakı ve anlayışıdır. Millet için de bu husus birinci derecede mühimdir. Bu kadrolarla milletin önüne çıkıp oy istemek, nasıl bir ahlaki zafiyettir? Kasetleri yayınlayanların “toptan istifa çağrısı”, kaset meselesinden bağımsız olarak doğrudur. Ne var ki, kaset ile şantaj yaparak bu çağrıda bulunmalarının yanında yer almak kabil değil. Diğer taraftan, nasıl ortaya çıktığından bağımsız olarak da, bu kadar seviyesiz adamların bir partiyi yönetiyor olması, anlaşılır ve kabul edilir hadise değil.
Kamuoyu boyutu…
Kamuoyu, bir taraftan “büyük haber” olduğu için ilgisiz kalamamakta, diğer taraftan ahlaksızlığa ortak olma endişesiyle kıvranmaktadır. Hakikaten çok ciddi bir paradoksa sıkışmış halde bocalıyor. Kaset, zina, ahlaksızlık boyutlarında dolaştığından dolayı da bocalamaktan kurtulamıyor. Oysa meselenin ahlaksızlık boyutunun dışında kalan “seviyesizlik” boyutu konuşulmalıydı. Bu kadar seviyesiz bir kadronun, bir partinin üst yönetiminde bulunması ve iktidara talip olması bir tarafa “kanarya sevenler derneği” yönetim kurulunu bile oluşturamayacak yetersizlikte bulunduğu gözlerden kaçtı. Meseleyi konuşmayanlar bu noktayı teşhis edemediği gibi konuşanlarda işin suyunu çıkardı.
Siyasi kadroların fikri ve ahlaki seviyeleri tartışma konusu olmayacaksa, siyasi parti ile yaş günü partisi arasındaki farkı nasıl açıklayacağız?
Müslüman bakış açısı boyutu…
İslam, mahrem hayata yönelik tecessüsü men eder. Müslümanlar, mahrem hayat ile ilgili araştırma yapmak bir tarafa, gözlerinin önünde cereyan etse, gözlerini başka tarafa çevirir. Fakat bu meselede Müslümanları ilgilendiren bir boyut var. Münafıklık alametleri…
Adam, “Müslümanım” dediğinde İslam hukuku ve İslam ahlakı, o adamın Müslüman olup olmadığını (hele de mahrem hayatını gözetleyerek) tespit etmeye müsaade etmez. İnsanların işledikleri günahlar bir tarafa fakat yalnız kaldığında veya aynı türden insanlarla bir araya geldiğinde İslam’ın mukaddes kıymetlerine hakaret ve küfür etme meselesi, münafıklık alametidir. Münafıklığın tespiti fevkalade zor olduğu için “alametlerinden” bahsediyoruz. Bir insanın münafıklık alametlerini taşıyor olması, Müslüman bakış açısının gözünden kaçmaz, kaçmamalıdır. Zira münafıklık, istismarın zirvesidir. Bahsi geçen adamların tamamı, kamuoyu önünde Müslüman olduklarını söylüyorlar. Kapılar kapandığında İslam ile ilgili neler söyledikleri bir şekilde ortaya çıktığında, münafıklık alametlerini taşıyıp taşımadıkları bizi doğrudan ilgilendirmeye başlar. Bahsini ettiğimiz hususun, yediği haltlar (günahlar) olmadığı anlaşılıyor olmalı…

DÜNYAYI AHMAK YERİNE KOYMAK…

Birkaç gündür Usame Bin Ladin suikastı ile ilgili haberleri takip ediyorum. Mümkün olduğunca farklı haber kaynaklarına bakıyorum. Bir türlü nihai kararı vermeyi mümkün kılacak bilgi, kamuoyuna servis edilmiyor. Nedir o bilgi? Ladin suikastı ile ilgili DELİL…
Bütün haberler ABD yetkilileri veya kurumları tarafından servis edilmekte. Başka hiçbir kaynak, mesela hadisenin vuku bulduğu ülke olan Pakistan’ın yetkilileri açıklama yapmıyorlar. ABD yetkililerinin dışındaki tüm haberler, aslında ABD kaynaklı haberlerin tedavülünden ibaret.
Mesele ne?
Mesele, Ladin’in ölüm belgesini çıkarak belge ve delil olmaması… Konu mahkemeye götürülse, hiçbir mahkeme mevcut bilgilerle Ladin’in öldüğüne dair “ilam” vermez. Dünyadaki hiçbir avukat, mevcut bilgilerle, herhangi bir mahkemeden “ölüm kararı” çıkaramaz. Bu durum Ladin’in ailesinin mirası paylaşmak için mahkemeye başvurmasında da önlerine gelecek bir problem.
Hukukun, özellikle muhakeme hukukunun bu meseleye nasıl bakacağının ehemmiyeti var mı? Bu hadise, fiili bir durum değil mi? Fiili bir durum olduğu doğru lakin öldürüldüğüne inanmamız için hiçbir delile ihtiyaç duymayacak mıyız? Delile ihtiyaç duymamak saflık (aslında ahmaklık) olmaz mı?
Delillerin değerlendirilmesi ve neticeye varılması hususunda birkaç usul vardır. Birincisi, hukuk muhakemesi usulüdür. İkincisi, istihbaratın bilgi değerlendirmesinde kullandığı usul… Üçüncüsü, insanların haberleri takip ederken kullandığı değerlendirme usulü…
Ceza muhakemesi usulü, suçun “maddi delillerini” arar. Failin (misalimizde ABD) ikrarını yalnız başına kafi bir delil saymaz. Hadisemizde, failin ikrarından (beyanından-propagandasından) başka bir delil var mı? Kamuoyuna servis edilmiş hiçbir delil yok. Delil sayılabilecek tek malzeme, suikastın işlendiği iddia edilen “mahal”… Ladin’in ikamet ettiği söylenen ev… Evi inceleyen basın mensuplarının verdiği bilgilere göre, camları dahi kırılmamış. Suikastın faili tarafından 40 dakika sürdüğü iddia edilen çatışmada, evin tek camı bile kırılmamış. Pekala evde çatışma olmuş mu? Anlaşılan o ki, olmuş. Mahalle sakinlerinin beyanlarına göre bir takım gürültüler (silah sesleri gibi) duyulmuş. Çatışma olduğunu kabul etmek mümkünse de, o evde Ladin’in yaşadığına dair hiçbir delil yok. Kamuoyu, bu türden bir delile hala ulaşamamış halde.
Elimizdeki tek malzeme (delil değil, malzeme) ABD yetkililerinin birbiriyle çelişen beyanları. Hala cenaze yok ve hala cenazeye dair bir kayıt (fotoğraf ve video kaydı) yok. Suikastın fotoğraf ve video kaydını kamuoyuna servis etmemelerindeki gerekçe, komik… Üzerinde durmaya bile değmez. Başına yirmi beş milyon dolar konulan ve 11 Eylül eylemi ile üç bin civarında Amerikalıyı öldürdüğü iddia edilen Ladin’in cenazesini ve kayıtlarını, ABD’liler, yakalarına asıp gururla dolaşırlardı.
İstihbarat usulüne gelince…
İstihbarat usulü, ceza muhakeme usulünden daha incedir. Ceza muhakeme usulüne göre ölümü tespit edilemezse, istihbarat usulü bu ölümü asla kabul etmez.
Geriye kalan ne? İnsanların buna inanmasını sağlamak… Yani, normal insanın aklına hitap ediyorlar. Kamuoyunu, ana haber bültenlerinden veya gazete manşetlerinden takip eden insanları hedef alıyorlar. Konunun özü de bu…
Haberleri gazete manşetlerinden okuyan ve fikri takip yapmayan insanları ikna etmek için bir dezenformasyon yapılıyor. Bir ev gösteriyorlar ve orada öldürdük diyorlar. Türkiye’den gazeteciler gidiyor ve eve bakıyor. Evin bir tane camı bile kırılmamış. Hem de 40 dakikalık bir çatışmaya rağmen… Enteresan… Dezenformasyonun zayıf olduğunu fark ediyorlar ve “Ladin’in kızı açıkladı, babamı silahsız öldürdüler” filan gibi haber yapıyorlar. Haberin kaynağını arıyorsunuz, kaynak yok. “El Kaide ölümü teyit etti” diye başlık atıyorlar, haberin kaynağına bakıyorsunuz, ABD de internet sitelerini tarayan bir kuruluş çıkıyor. Hangi sitededir bu haber belli değil. Yeni görüntüler diye video kayıtları servis ediyorlar. Kayıtta evin yandığı görülüyor fakat gazetecilerin çektiği resimlerde evin beyaz badanası bile lekelenmeden duruyor. Pes be… CIA denilen devasa istihbarat örgütünün “akıl yaşı” bu mu yani… Üretebileceğiniz en orijinal plan buysa haliniz harap. Dezenformasyonda hiçbir zeka alameti yok. Eskiden daha mı zekice işler yaparlardı, yoksa bizim mi aklımız gelişti, karıştırmaya başladım.
Suikast noktası olarak bari Tora Bora dağlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yeri söyleyin. Suikast yeri olarak seçilen ev, Pakistan’da herkesin görebileceği bir yer. Türk gazeteciler bile gidip fotoğraf çekti. Tabiatıyla foya meydana çıktı. Artık ABD den korkmaya gerek yok. Bunların tüm mahareti, dünyayı ahmak yerine koymak. Oysa muhatabını ahmak yerine koymak, ahmaklığın zirvesidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKL-I SELİM OKULU PROJEKSİYONU

AKL-I SELİM OKULU PROJEKSİYONU
MAKSAT
*İnsanın zihni haritasını çıkarmak
*Akıl merkezli zihin haritası hazırlamak
*Ruh merkezli zihin haritası hazırlamak
*Akıl modelleri oluşturmak
*Akl-ı Selimin tarifini yapmak
*Akl-ı Selimin haritasını çıkarmak
*Akl-ı Selimin insan zihin haritasındaki mevziini tespit etmek
*Akl-ı Selimin unsurlarını tespit etmek
*Akl-ı Selimin bünyesini izah etmek
*Akl-ı Selimin faaliyet esaslarını tetkik etmek
*Akl-ı Selimin inşa tekniğini oluşturmak
*Akl-ı Selim terkipleri oluşturmak

ÇALIŞMA KONULARI
*İnsan zihninin haritasını çıkarmak
**Zihni bütünlük çeşitleri
**Mekanik tabanlı zihni bütünlük çeşitleri
**Dinamik tabanlı zihni bütünlük çeşitleri
*Zihni gelişme süreçlerini tespit etmek
**Zihni gelişme süreçleri
**Zihni gelişme süreçlerinin özellikleri
**Zihni sıçrama noktaları
*Akıl merkezli zihin haritasını çıkarmak
**Akıl merkezli zihin haritası
**Farklı akıl terkiplerinde meydana gelen zihin haritaları
*Ruh merkezli zihin haritasını çıkarmak
**Müslümanlar için iman merkezli zihin haritasını çıkarmak
***İman-akıl-nefs merkezli zihin haritası
***İman-ahlak-akıl merkezli zihin haritası
***İman-nefs-ahlak merkezli zihin haritası
***İman-nefs-akıl merkezli zihin haritası
***İman-şuur-akıl- merkezli zihin haritası
**Gayrimüslimler için iman merkezli zihin haritasını çıkarmak
***Başka iman sistemlerine ait zihin haritası
*Nefs merkezli zihin haritasını çıkarmak
**Nefs merkezli zihin haritası
**Nefs-akıl merkezli zihin haritası
**Nefs-iman merkezli akıl haritası
**Nefs-akıl-iman merkezli zihin haritası
***Münafık zihin haritası
***Sosyal iman merkezli zihin haritası
*Merkezsiz zihin haritasını çıkarmak
**Kaotik zihin haritaları
**Nefs tabanlı kaotik zihin haritası
**Nefs-akıl tabanlı kaotik zihin haritası

*
*Akıl bahsinin bilgi bankasını oluşturmak
**İslam irfanındaki akıl kütüphanesini oluşturmak
**Batı düşüncesindeki akıl kütüphanesini oluşturmak
*Akıl bahsinin ıstılahını oluşturmak
**Akıl bahsindeki müstakil eserleri yayınlamak
**Akıl bahsine temas edilmiş eserlerin ilgili kısımlarını toplayıp yayınlamak
**Akıl bahsinde hazırlanan kitap ve sair çalışmaları yayınlamak
*Akıl bahsinde bilgileri kullanılabilir hale getirmek (bilgileri işlemek)
**Istılahı, nazari çerçeveye hapsetmeden kullanılabilir bilgiler üretmek
**Hususen eğitimde kullanılabilir bilgiler üretmek
**Siyasette kullanılabilir bilgiler üretmek
***Lider profilleri geliştirmek
***Halkın lidere bakışındaki akıl altyapısı
***Propaganda dili ve malzemeleri
**İktisatta kullanılabilir bilgiler üretmek
***Personel tespitinde kullanılabilir bilgiler üretmek
***İşletme yönetiminde kullanılabilir bilgiler üretmek
***Personel testleri geliştirmek

*
*Akıl yaş aralıklarını tespit etmek
*Akıl yaş aralıklarının özellikleri
**Bedeni (biyolojik) yaş ile akıl yaşı münasebet mantığı
*Akıl yaş aralıklarının eğitim modellerini geliştirmek
**Eğitimi, akıl yaş aralıklarında temellendirmek
**Akıl yaş aralıklarını eğitim seviyeleri olarak tespit etmek
***İlkokul, orta okul ve lise seviyelerini, akıl yaş aralıklarına göre tespit etmek
***Sınıf geçmek ve okul bitirmeyi, akıl yaş aralıklarına göre tespit etmek

*
*Akıl testleri hazırlamak ve tatbik etmek
**Akıl yaş aralıklarını esas alarak akıl testleri hazırlamak
**Akıl testleri ile akıl yaşını (seviyesini) tespit etmek
**Akıl testlerinin neticelerini raporlamak
**Akıl testlerinin neticelerine göre eğitim tavsiyelerinde bulunmak

*
*Aklı inşa edecek usulü (tekniği) üretmek
**Aklı inşa edecek usuller geliştirmek
**Akıl reorganizasyonları için programlar geliştirmek
*Aklı inşa edecek tekniği bir eğitim modeli haline getirmek
**Akıl eğitim programları geliştirmek
**Akıl yaş aralıklarına göre eğitim programları hazırlamak
**Özel akıl eğitim programları hazırlamak (mesela dehalar veya yüksek zekalar için)
*Aklın inşa süreçlerini teşhis etmek
*Aklın inşa süreçlerinin usullerini geliştirmek

*
*Farklı akıl terkipleri oluşturmak
*İmana dayalı akıl terkipleri modeli oluşturmak
*Mizaca dayalı akıl terkipleri modeli oluşturmak
**Mizaç terkiplerine uygun akıl terkipleri oluşturmak
*Farklı hayat alanlarına ait akıl terkip modelleri oluşturmak
**Mesleki farklılıklar için akıl terkipleri oluşturmak
**Hususen öğretmenler için akıl terkipleri oluşturmak
**Zenginler için akıl terkipleri oluşturmak

*
*Akl-ı Selim terkipleri oluşturmak
*Yüksek zekalar için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**İdrak ve inşa için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**İlim adamları için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**Liderlik ve iktidar sahipleri için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
*Normal zekalar için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**Tabii akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**Hayatı yaşamayı mümkün kılacak akl-ı selim terkipleri oluşturmak
*Yüksek istidatlar için akl-ı selim terkipleri oluşturmak
**Sanat istidadı için akl-ı selim terkibi oluşturmak
**Keskin idrak için akl-ı selim terkibi oluşturmak

*
*Hakikat merkezli akl-ı selim terkipleri
**İslam’a mutlak bağlı akıl terkipleri
*Gerçek tabanlı akl-ı selim terkipleri
**Gerçekleri ihmal etmeyen akıl terkipleri
*Hakikat-Gerçek sarmalında akl-ı selim terkipleri
**Hakikat merkezli ve gerçek tabanlı akl-ı selim terkipleri
**Mücadeleci insan için akl-ı selim terkipleri

AKL-I SELİM OKULU

AKL-I SELİM OKULU
Akl-ı selim, İslam’a muhatap olacak anlayıştır. İslam’ı doğru anlamanın aklı veya İslam’ı anlamanın anlayışı veya İslam’ı anlamanın “zihni evreni”… Konu bu noktada görüldüğünde ehemmiyeti anlaşılıyor. Fakat akıl meselesinde, Türkiye’deki durum içler acısı…
Akıl, üzerinde hiç çalışılmamış bir konudur. Türkiye’deki Müslüman camia, her nedense, akıl üzerinde çalışmıyor. Türkiye’deki İslami hareketler, İslam’ın anlaşılması bahsinde aklı çok farklı yerlere koymasına rağmen, akıl üzerinde çalışmamak konusunda sanki ittifak etmiş durumdalar.
Bazı İslami guruplar, Kur’an-ı Kerim’i akılla anlayabileceklerini ileri sürüyorlar fakat akıl üzerinde çalışmıyorlar. Bazı İslami guruplar Kur’an-ı Kerim’in akıl ile anlaşılmayacağını ileri sürüyorlar fakat akıl üzerinde çalışmıyorlar. Temel meselelerde aklın yerini birbirine zıt noktalarda mevzilendirmelerine rağmen her iki kutubun da akıl üzerinde çalışmamak hususunda ittifak etmeleri anlaşılır gibi değil. Akıl, Kur’an-ı Kerim’i anlama kudret ve imkanına sahipse, bu kudret ve imkanın izahı, değilse neden anlayamayacağının izahı gerekiyor. Fakat nasıl oluyor da her iki anlayış da akıl bahsine çalışmıyor?
Akıl bahsindeki zafiyet, “insan tezi” geliştirmeye de mani oluyor. İslam, insan bahsinde ne diyor? Bu soruya verilen cevaplar, kırık dökük. Hiçbiri “insan tezi” ortaya koyamıyor. İnsan anlayışı olmayınca akıl bahsinde söylenecek bir şey yok. Bu tespit tersinden de okunabilir. Akıl ile ilgili çalışma yapılmayınca, insan anlayışına doğru bir yol açılamıyor. Devasa meseleleri aklın sırtına yükleyenler, aklın ne olduğunu bilmiyor. Aklın Kur’an-ı Kerim’i anlayamayacağını söyleyenler, neleriyle anlayacaklarını izah etmiyorlar. Seviyesiz bir tartışma, konunun asıl merkezine ulaşmadan sürüp gidiyor.
Aklın Kur’an-ı Kerim’i anlayıp anlamayacağı, anladığında ne kadarını hangi seviyede anlayacağı, kamil manada anlayamayacaksa insandaki hangi idrak merkezi ile anlamak gerektiği konuşulmuyor. Kur’an-ı Kerim’in akıl ile anlaşılabileceğini söyleyenler, insan tezine sahip olmadıkları için, insandaki tek “idrak merkezinin” akıl olduğu vehmine savruluyorlar. Akıl tek idrak merkezi olarak kabul edildiğinde, Kur’an-ı Kerim’i akıl ile anlamaktan başka yol kalmıyor. Aklı tek idrak merkezi kabul etme ucuzluğuna savrulanlar, “eee, neyle anlayacağız o zaman?” kolaycılığının konforunda keyf sürüyorlar. Akılla anlaşılamayacağını söyleyenler, neyle anlaşılacağını söyleyemedikleri için, kıvranıp duruyorlar.
Akıl bahsine çalışılmadığı için, “nasıl bir akıl” sorusunu kimse sormuyor. Hem aklın hem de “akl-ı selim”in ne olduğunu (tarifini bile) bilmiyorlar. Tarifini bile bilmedikleri bir zihni merkez ile devasa meseleleri anlama çabasında bulunmak, zihni organizasyonun hastalıklı halini gösteriyor. “Akılla anlaşılır” diyenler, hiç değilse “akl-ı selim” üzerinde çalışmalı değiller mi? İslam, Kemalist/çağdaş/batılı/pozitif/ateist eğitim öğretim sisteminin ürettiği akıl ile anlaşılabilir mi? Bu soruyu bile sormayanların seviyesi nerelerde sürünüyor?
Müslümanlar akıl bahsine çalışmadıkları için tuhaf problemler yaşıyor. Farklı İslami anlayış zannettikleri fikirlerin tamamına yakını, aslında farklı “akıl terkipleridir”. Farklı akıl terkiplerine sahip olan insanlar, aynı konuya muhatap olduklarında farklı şeyler anlarlar. Farklı İslami anlayış diye tartışılan yaklaşımlar, farklı akıllara sahip olan Müslümanların, kendi akıl organizasyonlarıyla İslam’dan anladıkları şeydir.
Mizacen korkak olan bir Müslüman, cihat ayetlerini veya hadislerini okuduğunda, tabii olarak ilim ve mal ile cihat kısmını anlıyor. Zira mizacında mahfuz olan korku, aklını vakumluyor. Bir müddet sonra aklı, bu istikamette bir zihni havza oluşturuyor ve her şeyi o havzada anlamaya başlıyor. Ortaya çıkıyor farklı bir İslam anlayışı… Komik… Bunun tersi de sözkonusu. Mizacen cesaretli olan bir Müslüman aynı nasları okuduğunda, askeri cihadı anlıyor. Ortaya başka bir İslami anlayış çıkıyor.
Akıl, terkip maharetini kazanamamışsa, İslam’ı “sistem” çapında anlaması kabil olmuyor. Parça parça anlıyor ve yaşıyor. Kolaysa o Müslüman’a, İslam’ın her alanda bir sisteme sahip olduğunu anlatın. Bu adama, İslam’ın dünya görüşünün inşa edilmesi gerektiğini anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor.
Birkaç misalden anlaşıldığı üzere, Müslümanlar arasında sürüp giden tartışma, “hangi İslam” değil, “hangi akıl” tartışmasıdır. Fakat akıl bahsi çalışılmadığı için bunun farkına varılamıyor. “Akl-ı Selim Okulu” projesi, akıl bahsini gündeme getireceği gibi, “hangi akıl” sorusuna da cevap olacaktır.
Akl-ı Selim Okulu, hakkıyla projelendirilir ve tatbik edilebilirse, Müslümanların yirmi birinci asırda inşa ettikleri en göz alıcı müessese olur. Akıl çağının sonuna yaklaştığımız doğru. Fakat bu durum, aklı ihmal etmemizi gerektirmez. Aklı, yerli yerine oturtmak, sıhhatli bir insan anlayışı ve dünya görüşü kurmak için şart. Bu manada, tüm dünyaya sunulacak bir teorik çerçeve oluşturmanın tam zamanı olduğu zannındayız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ROBOT TEKNOLOJİSİNDE (YAZILIMDA) YANLIŞ HEDEF, SUNİ ZEKA

Robot teknolojisinde konunun kilitlendiği nokta “suni zeka” meselesi. Suni zekayı üretemediklerinde robot teknolojisinin fazla ilerlemeyeceğini biliyorlar. Malum olduğu üzere “suni zeka” bir yazılım konusu. Bu sebeple meselemiz, hem bilgisayar yazılımlarıyla ilgili temel bir bahis hem de robot teknolojisinde patinaj yapılan konuyla ilgili.
Suni zeka çalışmaları, teknolojideki ilerleme ile paralel gitmiyor. Teknoloji, suni zeka çalışmalarının birkaç katı daha hızlı ilerliyor. Bu gün itibariyle suni zekadaki gelişmeler, teknolojideki gelişmelere nispetle en az elli yıl geride görünüyor. Neden? Çünkü yanlış konu üzerinde debeleniyorlar.
Yanlış konu… Suni zeka üretilemez. Suni akıl üretilebilir.
Zeka yekparedir. Saf halde bulunur. Saf halde olan (yekpare) varlıklar inşa edilemez. Onlar “yaratma” konusudur. İnsanın “yapabilme” kudreti, terkibi varlıklar için sözkonusudur. Terkibi varlıklar, analitiği kurulabilen varlıklardır. Cüzlerine (unsurlarına) ayrılabilen, yani unsurlardan terkip olunmuş varlıklardır. Bir varlık, yekpare ise “yapabilme” ufkunun ötesindedir.
Zeka, yekpare unsurdur. Akıl ise terkibi unsur… Suni aklın inşa edilebilmesi (yapabilme kudretine konu olması) mümkün… Fakat zekanın üretilmesi muhal…
Bir parantez… Yaratma kudreti ile yapabilme kudretinin sınırı, saf (yekpare) varlık ile terkibi varlık bahisleridir. Yanlış anlaşılmasına mani olmak için ekleyelim. Her şey “yaratma kudretine” konudur. Fakat Allah, insana yapabilme kudreti bahşetmiştir. Ne var ki, yapabilme kudretini sınırlamıştır. Yaratma kudreti ile yapabilme kudretini birbirinden tefrik etme metotlarından biri, saf varlık ile terkibi varlık tarifleridir.
Yaratma kudreti, herhangi bir malzemeye ihtiyaç duymaksızın “varetmedir”. Yapabilme kudreti ise, mevcut varlıkları farklı şekillerle terkip edebilmektir. Yaratma kudreti ile yapabilme kudretinin asıl farkı budur. Bu fark, saf varlıklar ile terkibi varlıklar bahsinde anlaşılır hale gelir. Yapabilme kudretinin sınırı, “varlığın nihai özü”dür. Onu yapabilmek muhaldir.
İnsan ile alakalı terminoloji yanlış oluşmuştur. Zeka, terkibi bir iç alem unsuru olarak kabul edilmiş ve temel bir hata yapılmıştır. Zeka, saf haldedir. Dolayısıyla gelişmez, değişmez, artmaz ve azalmaz. Bu özelliklerin tamamı, akılda mevcuttur. Akıl, terkibi bir mahiyet taşıdığı için bu özelliklerin tamamını bünyesinde taşır. İnşa edilebilmesi, değiştirilebilmesi, geliştirilebilmesi de bundandır. Zeka doğuştan mevcuttur ve ölene kadar aynıdır. Akıl ise doğuşta nüve olarak var ve inşa edilmesi ve geliştirilmesi gerekir. Zaten aklı her insanda (farkında olalım veya olmayalım) inşa ediyoruz. Öyleyse yazılımda da inşa edebiliriz.
Suni zeka ile ilgili çalışmalar hiç mesafe almamış mıdır? Almamıştır. Fakat birçok şey yapılabiliyor. Bu durum nasıl açıklanabilir? Şöyle; suni zeka çalışması yaptığını zannedenler, aslında suni akıl üzerinde çalışıyorlar. Aldıkları mesafe de suni akıl konusundaki mesafedir. Bu durumda bir şey fark eder mi? Mesafe alınıyorsa aynı istikamette neden devam edilmesin?
Fark eder. Suni zeka üzerinde çalıştıklarını zannedenler, aslında suni akıl üzerinde çalıştıkları için çok yavaş mesafe alıyorlar. Bunun da farkında değiller. Dolayısıyla aynı yanlış istikamette devam ediyorlar. Suni akıl üzerinde çalışsalar, doğru istikamete girecekler ve akıl bahsinde nasıl çalışacaklarını bilecekleri için çok daha hızlı mesafe kat edecekler.
Suni zeka diye suni akıl üzerinde çalışmak, karada gidecek aracı, denizden gidecek araç zannederek inşa etmeye benzer. Denizden mesafe almak için gereken hareket unsurları başkadır, karada mesafe almak için gereken hareket unsurları farklıdır. Şu anda yapılan iş, denizde gidecek araç yapmaya çalışmaktır. Dolayısıyla araç, karada gövdesi üzerinde hareket ettirilmeye çalışılıyor. Bu sebeple de ite kaka hareket ettiriliyor ve hızı çok yavaş kalıyor.
*
Suni akıl inşasında dünyanın çok ilerisinde olabiliriz. Dünyanın en gelişmiş suni aklını inşa edebiliriz. Bunun teorik imkanları mevcut. Geriye kalan teknolojisini üretmek… Teknolojik altyapısı ise ülkede zaten var. Öyleyse geriye ne kalıyor? Bu meseleyi anlayacak ve teşebbüs edecek bir teknik heyet.
Teorik imkanlarına sahibiz. Çünkü akıl ile ilgili yirmi küsur kitabımız var. Aklın tüm unsurlarını biliyoruz. Aklın teferruatına kadar analitiğini yaptık. Ve bu literatür dünyada hiçbir yerde yok. Türkiye ve İslam alemi için büyük bir teknolojik sıçrama olur. Mühendisler göreve…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI
Son on yılın spekülasyon şampiyonu Usame Bin Ladin olmalı. İsmi etrafında bu kadar spekülasyon olan muadil birisi yok. Hakkındaki spekülasyonları başlık halinde sıralamak gerekse, hacimli bir eser çıkar. Dolayısıyla Usame Bin Ladin hakkında söylenecek her hangi bir söz, hakkındaki spekülasyonlardan birine denk gelir. Yakından tanımadığımız, hakkında birinci elden bilgi sahibi olmadığımız birisi hakkında yüksek perdeden hükümler üretmektense, pratiğin kaotik ikliminden çıkıp, teorinin aydınlık sahasında fikrimizi beyan edelim.
Batının yeniden askeri işgallere başladığı günümüzde, özelde ABD’ye karşı, genelde batıya karşı ümmetin mukavemet kuvvetini teşkilatlandıracak bir lider ihtiyacı aşikardır. Tüm İslam coğrafyasında, batılıların açık veya gizli işgal kuvvetlerine karşı direniş mevzilerini teşkil edecek, mücadeleyi yürütecek, işgali önleyemese bile batıya pahalıya maledecek şahsiyet timsalleri lazım.
Bu ümmet, bir yanağına tokadı yediğinde diğer yanağını çeviren insan topluluklarından değil. Ülkelerin işgal edildiği bir dönemde, işgal kuvvetlerine karşı yürütülen direniş hareketlerini batının terörist olarak yaftalaması, Müslümanların zerre kadar umurunda olmamalıdır. Tüm İslam coğrafyasının gizli veya açık şekilde işgal altında olduğu bu gün, iman ve asalet, sadece ve sadece direniştedir. İçinde yaşadığımız çağın lügati, imanı, direniş olarak kaydetmiştir.
Her çağ kendi lügatini yazar. İçinde yaşadığımız çağ, Müslümanlar için tam işgal çağıdır. Anadolu, en son işgale uğrayan İslam beldesidir. O da işgal edileli bir asır oldu. Bir asırdır tüm İslam coğrafyası işgal altındadır. İşgalin çeşitlerini tartışmak, teferruattandır. Kültür işgalinden tutun da, milli(!) ordular tarafından gerçekleştirilen işgallere kadar sayısı çok çeşidi fazladır.
Tüm İslam coğrafyasının işgal edilmiş olması, her santimetre karenin direniş mevzisi, her müminin de direnişçi olmasını gerektirir. Bu kadar yaygın ve yoğun yapılması gereken iş, çağın lügatinin her sayfasının başında, her harfinin ilk maddesinde yazar. Her Müslüman lügatini kontrol etmelidir. Her harfin ilk maddesinde direniş yazmayan lügatler artık eskimiştir. Direnişin ilk harfi, (d) harfi değildir. Her harf ile yazılır bu kelime.
Direnişin hedefi, batıdır. Topyekun batı… Her şubesi ve her zümresiyle… Her sınıfı ve her kesimiyle… Her devleti ve her coğrafyasıyla… Her düşünce sistemi ve her kültür formuyla… Bütün tavır ve edalarıyla… Tüm kılık ve kıyafetiyle…
Tüm batı… Bu gün amiral gemisi sıfatını taşıdığı için öncelikle ABD. Fakat filonun diğer gemilerini ihmal etmemek için bütün Avrupa. Ve dünyada sirayet etmiş ve kendine benzetmiş tüm coğrafya parçaları ve halk toplulukları.
Batı, dünyanın habis urudur. Islahı imkansız, imhası zarurettir. Bu ihtiyaç sadece İslam ümmetinin değil, tüm insanlığındır. İslam’ın gereği fakat insanlığın da şartıdır.
Eğer bu gün direniş kafi derecede güçlenmez ve yayılmazsa, yakın gelecekte hazırlanacak olan lügatlerin her kelimesi “direniş” olacaktır. Lügatlerde direnişten başka bir kelime bulmak imkansızlaşacaktır. Lügat, hayatın kitabıdır. Lügatte başka kelime kalmadığında, hayatı yaşamak imkansızlaşır. Lügatte tek kelime kalması demek, yemeden içmeden o kelimenin işaret ettiği manayı hayata hakim kılmaktan başka çare kalmamış demektir. Lügat boşalmadan, direniş yayılmalı ve derinleşmelidir.
Nasıl bir direniş? Tüm zayıflığımıza rağmen mert bir edayla söylüyoruz, silahları batı seçsin. Batı hangi araçla geliyorsa o araçla direniş. Silahla geliyorsa silahlı direniş… Kültürle geliyorsa kültürel direniş… İktisadi teşekküllerle geliyorsa öyle bir direniş… Müslümanların “öz hukukuna” uygun olan her silah ve usul ile direniş.
*
Bin Ladin’in on yıllık namından mülhem, şimdi “bin” ladin zamanı. Her ülkede “bin” ladin zamanı. Her şehirde “bin” ladin zamanı. Her kasabada “bin” ladin zamanı. Usame Bin Ladin suikastının akabinde batıda meydana gelen sevinç çığlıklarına bakınca, Ladin’in ismi etrafındaki spekülasyonların hepsini unutup, her kasabada, her şehirde, her ülkede “bin” ladin zamanının geldiği açık değil mi? Usame Bin Ladin namına yazılan her işe, İslam Hukukunun süzgecinden geçirdikten sonra, “İslam’a uygun olanların tamamı “öz malımız”, aykırı olanların tamamı ise bize, cennet ile cehennem arasındaki mesafe kadar uzaktır” hükmünün mührünü basmamız gerek. Öz malımız olanlardan meydana gelecek şahsiyet misali üzerinden binlerce ladin yetiştirme zamanıdır. Kâfirlerin, Müslümanlar hakkında söyledikleri, kesip attığımız tırnaklarımız kadar bile kıymetli değil. Biz kendi muhasebemizi, kendi muhakememizi yaparız. Kendi hükmümüz ve kendi mührümüz var. Çünkü Allah’ımız, Resulümüz ve dinimiz var. Öyleyse… Problem yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ŞERİAT MAHKEMELERİNİ KURABİLİRİZ

ŞERİAT MAHKEMELERİNİ KURABİLİRİZ
Mevcut sistem içinde Şeriat Mahkemelerini kurabiliriz. Şeriat Mahkemesi tarafından verilen kararları kolluk kuvvetleri vasıtasıyla (yani maddi müeyyide desteğiyle) tatbik ve infaz edebiliriz. Mevcut mahkeme kararlarının tatbikindeki tüm müeyyideleri veya destekleri kullanabilir ve işletebiliriz.
Bu mümkün mü? Mümkün olabilir mi? Şeriat dendiğinde kalb krizi geçirecek kadar düşmanlık hislerine gark olan Kemalist siyasi rejimde bu mümkün mü? Mümkün olmadığı düşünülür. Fakat mümkün olmadığı düşüncesi, tetkik ve tefekkürden değil, psikolojik korku bariyerlerinden doğar. Bu ülkede kanunen serbest olan birçok şey, siyasi rejimin hayaletleri tarafından yasaklanmıştır. Kanun bir türlü uygulanamaz. İlk uygulayanların akibeti meçhul hale gelir ve bir daha da teşebbüs eden olmaz. Artık o alan, kanunen serbest fakat fiilen yasaktır.
Evet… Bu mümkün… Küçük bir farkla mümkün… Adı Şeriat Mahkemesi olmamak şartıyla mümkün… Diğer tüm unsurları ile mahkeme teşkil edilebilir, yargılama yapabilir ve kararları infaz ve tatbik edilebilir. Kısa başlıklar altında meseleyi izah etmeye çalışalım. Mahkemenin nasıl teşkil edileceği, nasıl çalışacağı ve nasıl tanıtılacağı hususu ile ilgili müessese projesini hazırladığımızı da not edelim.
Bu meselenin mevzuattaki kaynağı nedir?
HUMK madde 407 ile 444 arasında tanzim edilmiş olan “tahkim” müessesesi ile Şeriat Mahkemelerini kurabilir ve çalıştırabiliriz. Hukukçular bu hükümleri tetkik etmeli, üzerinde çalışmalı ve bu düşünceyi geliştirmelidir.
Şeriat Mahkemesi nerede teşkil edilebilir?
Bu hususta mevzuat bir yer tespit etmiyor, taraflara bırakıyor. Yani serbest. Herhangi bir yerde teşkil edilebilir ve yargılama yapılabilir. (Madde 425) Bizim düşüncemiz ve teklifimiz, Hukuk Bürolarında teşkil edilmesi istikametinde. Zira mahkemenin yapacağı yargılama neticesinde verilen kararın infaz edilmesi için hukukçulara ihtiyacı var.
Hakem veya hakem heyeti nasıl seçilir?
Kanun, hakemi veya hakem heyetini ihtilaflı tarafların seçmesi şartını koyuyor. Bu imkan, istenilen şahısların hakem olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, hukuk bürolarında, o şehirde tanınmış İslam âlimlerinin (tabi ki fakihlerinin) bilgileri bulunur. İhtilafa taraf olanlar onlar arasından hakemleri seçerler. (Madde 416)
Yargılamada Şeriat tatbik edilebilecek mi?
Yargılamada tatbik edilecek kaideler (yani hukuk) serbest… Mevzuattaki “tahkim müessesesinin” maksadı, insanların aralarındaki ihtilafı istedikleri gibi çözebilmelerine imkan tanımak. Bu manada, tatbik edilecek kaidelerin neler olduğuna mer’i hukuk karışmıyor.
Mahkemenin (hakem heyetinin) salahiyeti neler olacak?
Öncelikle özel hukuk ihtilaflarına bakabilecek. Kamu hukuku alanında yargılama yapamayacak. Özel hukuk alanında ise iki adet sınırlama var. Biri gayrimenkullerin aynına ait ihtilaflar diğer ise tarafların iradelerine tabi olmayan ihtilaflar. (Madde 408)
Salahiyet sınırlaması, özel hukuk alanı için fevkalade az. Tarafların iradelerine bağlı olan ve gayrimenkulün aynına ilişkin olmayan her konuda yargılama yapabilmek, insanların aralarındaki ihtilafların kahir ekseriyetine şamil bir yetki demektir.
Yargılama nasıl olacak?
Yargılama usulü serbest. Taraflar, yargılama usulünü serbestçe kararlaştırabilirler. Sadece kanunun amir hükümlerine aykırı bir yargılama yapılamaz. (Madde 424) Kanunun amir hükümleri ise burada bahsini ettiğimiz maksadın gerçekleşmesine mani değil.
Yargılama imkanları olacak mı?
Şahit dinlemek, keşif yapmak gibi yargılama imkanları olacak mı? Hakem heyeti (Şeriat Mahkemesi) mevzuattaki bu ve benzeri yargılama imkanlarını kullanabilecek mi? Evet. Mevcut mahkemelerin yapabildikleri her şeyi yapma imkan ve salahiyetine sahip olacaklar. Hatta ihtiyat-i tedbir kararı vermek ve bunu infaz etmek de dahil… (Madde 414)
Kararın infazı nasıl olacak?
Kararın infazı, mevcut mahkemelerin kararlarının infazı gibidir. Mevcut mahkemelerin kararlarının infazında hangi hukuki imkanlardan faydalanılıyorsa, bunda da aynı imkanlardan faydalanmak mümkün.
Faydaları neler olur?
*Müslümanlar kendi aralarındaki ihtilaflarını Şer’i Şerif’e göre halletme imkanına sahip olurlar. Ki bizim ecrini beklediğimiz fayda tam olarak bu…
*Müslümanlar, hukuk ve yargılama konularında kendi öz müesseselerine sahip olurlar.
*Müslümanlar, hukuk ve yargılama konularında tecrübe sahibi olurlar. Bu konularda kendilerine olan itimatları artar.
*İslam hukuku, meriyetten kaldırıldığı için gelişmesi fevkalade yavaşladı. Bu yolla gelişmesi hızlanır ve zamanın dışında kalma tehlikesi bir nebze de olsa ortadan kalkar.
*İslam hukuku ile meri hukuk arasında mukayese imkanı ortaya çıkar. Halk, ikisi arasındaki mukayeseyi bizzat yapabilecek misallere kavuşur.
*Halk, İslam hukukunun tatbik edilebileceğini bizzat görür. İslam’ın bir hukuk sistemi olduğunu ve tarihi bir hadise olmadığını bizzat tecrübe eder.
Zararı olabilir mi?
*Kötü misallerin ortaya çıkma ihtimali var. Hadisenin yeni olmasından ve kültürünün oluşmamasından kaynaklanan kötü misallerin ortaya çıkma ihtimali üzerinde hassasiyetle durulmalı.
*Müslümanların aralarındaki ihtilafı Şeriat’a nispetle çözebilme imkanına kavuşması, İslam’ın bütünün tatbikatına olan ihtiyacın önünü kesebilir. Atalete sevkedebilir. Bu hususa dikkat edilmelidir. Bu tehlikenin önüne geçilebilmesinin dahiyane yolu, Merhum Necip Fazıl’ın, “vasıta sistem” düşüncesinde yatıyor. Vasıta sistem, bizi İslam’a ulaştıracak ara sistemdir. Nihai sisteme (veya öz sistemimize) ulaşabilmemiz için ihtiyacımız olan müesseseleri içinde toplayacağımız zihni havza, vasıta sistem denkleminde mahfuzdur. Bu tür müesseseleri, vasıta sistem müessesesi olarak isimlendirirsek, nihai sisteme ulaşmamıza mani olmayacak aksine öz sistemimize olan ihtiyacımızı artıracaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com