Aylık arşivler: Haziran 2011

İRAN SURİYE HATTINDA OLUŞAN DERİN ÇATLAK

İRAN SURİYE HATTINDA OLUŞAN DERİN ÇATLAK
Arap halk isyanları, Suriye cephesinde başka türlü devam ediyor. Diğer halk isyanlarından farkı, Suriye’deki rejimin özelliğinde gizli… Her diktatörlük bir “elit” sınıf oluşturur ve onun üzerinden varlığını ve zulmünü yürütür. Fakat Suriye’deki diktatörlük üretilmiş bir elit sınıf üzerinden yürümüyor. Mevcut mezhep dağılımı içindeki azınlık (en azınlık) olan Nusayri’lik üzerine oturuyor.
Devletin, iktidarın, ordunun, muhaberatın, imkanların ve hakimiyeti devam ettirecek tüm araç ve gereçlerin sahipleri Nusayri azınlık elinde. Bu durum, siyasi ve içtimai haritayı farklı bir kalıba döküyor. Arap halk isyanları içinde Suriye’yi ayrı bir değerlendirmeye tabii tutma mecburiyetimizin sebebi bu…
*
Halkın içinden ayrıştırılan elit kesimle diktatörlüklerini sürdürenler, isyanlar belli bir noktaya geldiğinde “insan kaynağı” bulmakta zorlanırlar. Hususen halk isyanlarında orduların diktatörlere kayıtsız şartsız itaat ettiklerine pek rastlanmamıştır. Küçük (lokal) isyanlarda orduyu isyancıların üzerine sürmekte maharet sahibi gibi görünseler de umumi halk isyanlarında “insan kaynağı” bulma konusunda fevkalade zorlanırlar. Disipliniyle maruf olan ordularda bile katliamlarına itiraz ve isyan etmeyecek asker bulmakta fevkalade zorlanırlar.
Azınlık olan bir halk tabanına dayanan diktatörlüklerde durum farklıdır. Bu tür diktatörlüklerin “elit” kesimi oluşturmak için halkın arasından bir kısmını ayrıştırmasına lüzum yoktur. Zaten azınlık bir halk kesimi üzerine oturduğu için, rejimin (diktatörlüğün) hazır insan kaynakları mevcuttur. En vahşi katliamları bile yapmak için insan kaynağı sıkıntısı çekmezler. İşin vahameti tam bu noktada kendini gösterir.
Büyük halk isyanlarında ordunun direnmemesi ve isyancıların üzerine gitmemesi, meşruiyet kaynağı veya meşruiyet anlayışı ile alakalıdır. Askerin itaatindeki meşruiyet anlayışı, “nizam” ve “halk”tır. Nizamın devamı, halkın korunması… Büyük halk kitleleri sokaklara döküldüğünde hem nizam berhava olur hem de halkın korunması konusu ortadan kalkar. Zira çatışmak zorunda oldukları halkın bizzat kendisi haline gelmiştir.
Azınlık diktatörlüğünde ise meşruiyetin kaynağı sadece nizamdır. Nizamı halkın yüzde 90 ı da bozsa, ona karşı savaşmak gerektiğine inanılır. Nizam ise azınlığın menfaatidir. Dolayısıyla diktatörlük rejimi, halka (halk isyanlarına) karşı savaşacak “gönüllü insan kaynağına” sahiptir.
*
Suriye’yi diğer birçok Arap ülkesinden ayıran özelliği, “azınlık diktatörlüğü” olmasıdır. Tarihin en büyük katliamlarını yapacak hazır ve gönüllü insan kaynağına sahiptir. Baştaki alçak, bu sebeple ne reform yapıyor ne de iktidardan vazgeçiyor.
Suriye’deki rejimin ıslahı imkansızdır. Mütemadiyen tekrarladığımız, “ıslahı imkansız olanın imhası zarurettir” düsturunun en canlı misali Suriye rejimidir.
Geçtiğimiz günlerde Antalya’da yapılan Suriyeli muhaliflerin toplantısına katılan ismini hatırlamadığım biri, “Suriye’de reformların mümkün olmadığını, rejimin yıkılmasından başka yolun bulunmadığını” açıkladığında, ümitlenmiştim. Çünkü rejimin mahiyetini doğru teşhis etmek, mücadeleyi doğru yürütmenin ön şartıdır. Suriye’deki rejimin imhası için geliştirilebilecek bir fikir ve plan varsa derhal o istikamette çalışmalara başlanması gerekir.
*
Dikkatlerden kaçmayan fakat hala yanlış olmasını temenni ettiğimiz başka bir gelişme, İran’ın Suriye konusundaki tavrıdır. İran ile Suriye’nin stratejik ortak olduğu malum. Gelen haberlerin doğru olması halinde İran, Suriye’deki rejimi, halk isyanına karşı koruyor.
İran’ın batı savunma hattını, Suriye ve Lübnan (Hizbullah) üzerinde kurdu. Doğru bir savunma hattı olduğu açık. Bölgede kendisi için tehdit unsuru olan İsrail’dir. Suriye ve Lübnan hattı ile İsrail’i kuşatma altında tuttuğu doğru. Fakat bu savunma hattı ile müdafaa ettiği “mana yekunu” eğer İslam ise, Suriye’deki İsrail benzeri rejime vereceği destek ile İsrail’in kendisine saldırması halinde göreceği zararın daha fazlası zaten ortaya çıkıyor. Kullandığınız strateji, muhafaza etmek istediğiniz “mana yekununu” bizzat imha ediyorsa, manevi kıymetten (İslam’dan) bahsetmiyor aksine maddi menfaatten bahsediyorsunuz demektir. Bunu İslam kisvesi altında yaparsanız, iki defa cinayet işlemiş olursunuz.
*
Her ne kadar nazari tasnifte Nusayrilik, Şia listesinde görünse de, aslında Şia’nın (İran’daki Şia’nın) tahammül edebileceği bir anlayış değildir. Yoksa bu bilgimiz yanlış mı? Eğer bilgimiz doğru ise İran, Suriye’deki alçaklıkta İsrail ile yarışan bu rejime, menfaati için yardım ediyordur. Bu ihtimal diğer ihtimale nazaran daha hafif… Eğer nazari manada Nusayriliğin iktidarda kalmasını da istiyor ve bu sebeple destek oluyorsa, İran ile ciddi bir meselemiz var demektir. Daha kötü olan bu ihtimal varid ise İslam coğrafyası (ve ümmet) derin bir yarılma ve dehşetengiz bir fitne ile karşı karşıyadır.
İran, bu kadar alçak olmayacağını ve bu kadar büyük bir fitneye kaynaklık edemeyeceğini derhal ispat ve ifade etmelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ANAYASA MI TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU MU?

ANAYASA MI TEŞKİLATI ESASİYE KANUNU MU?
Anayasa ile Teşkilatı Esasiye Kanunu arasındaki fark nedir? Anayasaya, ülkedeki hukukun kaynağıdır. Teşkilatı Esasiye Kanunu ise ülkedeki devletin çatı örgütlerinin kanunudur.
Anayasaya hukukun kaynağı muamelesi yapmak, onunla hakları ve hürriyetleri dağıtmak demektir. Anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtma tekelini elinde bulundurmak, sıfır noktasından başlamaktır. Anayasa yazılırken, hiç kimsenin hiçbir hakkı yoktur, anayasada hangi hak ve hürriyetler bahşedilirse insanlar onlara sahiptir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise hak ve hürriyetlerden bahsetmez. Hak ve hürriyetler mevcut ve sabittir. Bu vasatta devletin ana teşkilat yapısının nasıl olacağını, salahiyetlerinin ve sınırlarının neler olduğunu gösterir. Dolayısıyla insanlar hak ve hürriyetlerini nereden (hangi kaynaktan) alıyorlarsa, devlet (ve onu teşkil eden örgütler) de salahiyetlerini oradan alır. Ferd, cemiyet ve devlet hukuk karşısında aynı sıraya dizilmiştir, eşittirler. Devlet olmaktan kaynaklanan bir imtiyaz yoktur.
*
Anayasayı hukuk (hak ve hürriyetler) kaynağı olarak görmek, onu yapanlara hak ve hürriyetleri bahşetme yetkisi vermek demektir. Anlaşılmayan nokta tam da burası… “Anayasa nasıl olmalıdır?” sorusu yanlış sorudur. Doğru soru, “Anayasa nedir?” sorusudur. Anayasa hukuk kaynağı ise, halka bazı hakları bahşedip bazılarından mahrum edecek salahiyeti baştan tanımış oluruz. Anayasayı ise bir ülkedeki en güçlü siyasi, felsefi, dini vs guruplar yapıyor. Tatbikat tecrübeleri hep bunu göstermiştir. En güçlünün yapageldiği ve mahiyeti hak kaynağı olan anayasa anlayışı, hukuk mücadelesi değil “güç mücadelesi” olur.
Teşkilatı Esasiye Kanunu ise, her insanın ve her kuruluşun (devlet de dahil) eşit olduğu noktasından hareket eder. Dolayısıyla hak dağıtmaz, insanların haklarının eşit olduğu, kuruluşların ise insanların ihtiyaçlarını karşılama görevini yerine getirmekten ibaret olduğu düşüncesine dayanır.
*
Anayasa hukuk kaynağı olarak kabul edildiği için devleti insana önceler. Devleti imtiyazlı ve kudretli kılar. Dolayısıyla halkı devletin hizmetkarı (kulu, kölesi) yapar. Özünde hak ve hürriyetleri bahşetmek gibi bir “uluhiyet” iddiası olduğu için bunu yaparken vicdanı kımıldamaz bile… Anayasada devlet-insan eşitliğini sağlamak mümkün değildir.
Teşkilatı Esasiye Kanunu, devlet ile insan arasında fark gözetemez. Dolayısıyla devleti önceleyip insanı hizmetkar yapamaz. Devlet teşkilatlarının ihtiyaca uygun olarak kurulması ve yönetilmesini temin eder.
*
Anayasayı hak kaynağı olarak gördüğümüzde, onu yapanların hak dağıtımına da razı olacağız demektir. Dolayısıyla gücü elinde bulunduranlar halkın bir kısmını “dost”, bir kısmını “düşman” olarak tarif edebiliyorlar. Kültürel anlamda eline böyle bir yetki verilen güç sahiplerinin “tanrı” gibi davranmasına mani olacak şey nedir? Yine güç… Türkiye seksen yıldır ürettiği kültürle anayasaya hak kaynağı olarak bakmıştır. Dolayısıyla gücü elinde tutan Kemalistler, ülkede dost, düşman tarifleri yaptı. Hak ve hürriyetleri halkın bir kısmına sınırsız dağıttı, diğerlerine damlattı. Hakların kaynağı anayasa, anayasanın kaynağı da güç ise, anayasaya karşı mücadele etmenin yolu da güçten geçmez mi? Seksen yıldır bir de anlamaz edalarla soruyorlar, “İnsanlar niye isyan ediyor?” diye… Allah Allah… Niye isyan ediyorlar ki…
*
İlla adı anayasa olacaksa, mahiyeti şudur. Anayasa, insanlara hak ve hürriyetlerini bahşedemez. Böyle bir haddini bilmez dil ile yazılamaz. Anayasa, insanların hak ve hürriyetlerini muhafaza altına alır. Onların kullanılmasını mümkün kılan tedbirleri alır. Bir ülkede ne kadar farklı siyasi düşünce varsa hepsini kuşatır ve hepsinin hayatını kendi düşüncesi istikametinde yaşamasını mümkün kılan düzenlemeleri yapar ve tedbirleri alır.
Devlet ile halkın eşit olmasının birinci şartı, devleti tanzim eden kanunla, vatandaşın haklarını muhafaza altına alan kanunun eşit olmasıdır. Birine “ana yasa” diğerine “yasa” dediğinizde, devlet ile halkın eşit olmasının teorik altyapısını imha etmiş olursunuz.
Temel hak ve hürriyetlerin doğuştan varolduğunu kabul etmeyen bir kültür ve anlayış anayasaya ihtiyaç duyar ve anayasa ile hak ve hürriyetleri dağıtır. Bu düşüncenin insanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. İlla da bir ilgisi olduğu kabul edilecekse, “köle düşünce sistemi” olarak isimlendirilebilir.
Temel hak ve hürriyetler, kazanılmaz. Doğuştan da kazanılmaz. Onlar, insanın varlığının asli parçalarıdır. İnsan olarak doğmak, bu hak ve hürriyetlere sahip olmaktır. Temel hak ve hürriyetlere sahip olmadan doğduğu düşünülen varlığa insan demiyoruz ki. O başka bir varlıktır. Bu sebeple, hak ve hürriyetlerin dağıtımından bahseden yaklaşım, insanlardan değil başka bir varlıktan bahsediyor. Bunların insanlıkla ilgisi yok, görüldüğü yerde başı ezilmelidir.
*
Teşkilatı Esasiye Kanunu, Osmanlı isimlendirmesidir. Osmanlının ölürken yaptığı isimlendirmeler bile harikuladedir. Zira bir medeniyet izi taşır. Osmanlı siyasi sisteminde bulunan Saltanat, bu mahirane isimlendirmeye gölge düşürebilir. Bu sebeple, Osmanlı siyasi sisteminin tedailerini tecrit etmek için “Devlet Teşkilat Kanunu” ismini verelim.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SUÇLULARIN YAPTIĞI ANAYASA

SUÇLULARIN YAPTIĞI ANAYASA
12 Eylül 1980 de ülke milli ordu(!) tarafından işgal edildi. İşgal ile başlayan süreç, işgal güçlerinin başının cumhurbaşkanı olmasıyla sureta neticelendi. İşgal ile işgal çetesinin reisinin cumhur reisi olması arasındaki süreçte, milyonlarca suç işlendi. Bu suçların en büyüğü ise işgal çetesinin ülkeye dayattığı 12 Eylül anayasasıdır.
12 Eylül askeri işgalinin yöneticileri ve sorumluları aleyhinde bir soruşturma yürütülüyor. Soruşturmaya konu olan bu kadro, ülkenin en büyük “suç örgütü” olma yolunda. Bu ülkede yaşayan herkes biliyor ki, o askeri işgali yapan örgüt, milyonlarla ifade edilen suçu işlemiştir. Sadece bir cezaevinde yaşanan hadiseler bile binlerce suç oluşturur.
Niye bu kadar net ve emin yazıyorum. Çünkü o işgal çetesi tarafından 1984 yılında lise 2. Sınıftayken sıkıyönetime götürülen birisiyim. Düşünün ki, ta 1984 yılına kadar K.Maraş sıkıyönetim komutanlığında, lise ikinci sınıf öğrencilerine karşı işkence, sorgulama metodu olarak kullanılıyordu.
Düşünün ki bir ülkede, o ülkeyi işgal eden çete anayasa yapıyor. “12 Eylül çetesinin” yaptığı anayasa ile yaklaşık otuz yıldır yaşıyoruz. Çetenin ülkeyi işgali esnasında canlarına okuduğu bazı siyasi düşünceler (mesele CHP, MHP) o anayasaya sahip çıkıyor. Özellikle de ilk üç maddesini “kırmızıçizgi” ilan ediyorlar.
Şimdi… Manzara şu…
Askeri cunta anayasasının herhangi bir maddesine sahip çıkmak, o anayasayı yapan cunta çetesi ile aynı düşüncede olmak, o cunta çetesinin işlediği suçlara ortak olmak, o cunta çetesinin zulmünü devam ettirmek demektir.
Cuntanın ve suçluların da “doğru” yapabilme istidadı var. Bozuk saat gibi bazen (farkında olmasalar da) doğru yapmış olabilirler. Bu ihtimali göz önüne alarak, 1982 anayasasında doğru maddelerin bulunmasını mümkün görmek gerekir. Fakat buna rağmen cunta ile aynı çerçevede resim vermemek için, en azından usul gereği anayasanın tamamına karşı olmak ve anayasayı yeniden yazmak gerekiyor. Mevcut anayasada doğru maddeler varsa onları da ekleyerek… Ama asla muhafaza ederek değil…
En önemlisi değişmez ve değiştirilemez maddeler meselesi… İnsan, beş adet cuntacının (şu anda şüpheli sıfatıyla savcı önündeler) anayasanın ilk üç maddesini, haşa “ilahi emir” gibi ve kendilerini de haşa “ilah” yerine koyar gibi, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklinde tanzim etmesine nasıl tahammül edebilir? İnsanın ruhu buna nasıl dayanır? İnsan aklı bunu nasıl kabul eder? Bu soruların tek cevabı, o maddelere ve değiştirilmezliğine “inanmalarıdır”.
Adamların zihni haritası ve bu haritanın mihenk taşları, askeri mahiyet taşıyor. Atatürk de askerdi ya… Bundan dolayı mıdır başka sebeple midir bilinmez, adamlar “doğuştan asker”…
*
Bir ülkenin cunta tarafından yapılan bir anayasa ile 30 yıl yaşaması zaten büyük bir travma… Bu kadar uzun sürdüğünden midir nedir, travma yerleşik hal almış. Ruhlar, zihinler ve akıllar, cunta anayasası ile yaşamayı normal karşılamaya başlamış.
Suçlular tarafından anayasası ve kanunları yapılan ve bunu kanıksayan insanlarla “uzlaşma”dan bahsetmeyin. Bunların akılları askıda… Belirsiz bir tarihe kadar akıllarını kullanmamak hususunda karar kılmış olmalılar. Kadim bir ölçüdür ki, mutabakat için karşılıklı taviz vermek gerekir. Oysa ruh taviz vermez. Tavizi veren ve dengeyi bulan akıldır. Adamlar belirsiz bir süreye kadar akıllarını askıya almışlarsa, mutabakat nasıl olacak?
Savunma hatlarını yarın geçin ve anayasayı yapın. Cunta anayasasının 30 yıl sürdüğü ve bunun kanıksandığı düşünülürse, “iyi bir anayasa” daha uzun sürer ve daha kolay hazmedilir. Bir daha 330 milletvekilini kim alacak da yeniden anayasa yazacak? Laf-ı güzaf…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

2011 Seçiminin Psikolojik Neticeleri-2-

İslam merkezli siyasi mecranın ve o mecranın bu günkü temsilcisi olan Akparti’nin on yıllık kesintisiz zaferi, Türkiye’deki siyasi rejim üzerinde nasıl bir psikolojik tesir icra etmiştir? Bu yazının konusu ve sorusu bu…
2002 seçimlerinden sonra siyasi rejimin ilk yapmaya çalıştığı iş, “darbe” idi. Balyoz soruşturmasından anladığımız bu. 2002-2007 döneminde darbe teşebbüsünü Akparti’nin nasıl savuşturduğunu hala bilmiyoruz. Anlaşılan o ki, mahirane şekilde atlatmışlar.
2001 Türkiye’sinin içinde bulunduğu iktisadi enkaz, darbe düşüncesine ve teşebbüsüne ortam hazırlamaz diye düşünüyordum. Ülke o kadar kötü durumdaydı ki, hiçbir hükümetin altından kalkamayacağı bir durum vardı ve Akparti hükümetinin de bu enkazın altında kalacağını düşünerek, darbe gibi uçuk fikirlere savrulmayacaklarını zannediyordum. Bir dönem bile zor dayanabileceğini düşünerek beklerler ve sonraki seçimde sandıkta tasfiye olacağını düşünürler kanaatindeydim. Deniz Baykal da bu kanaatteydi. Zira Erdoğan’ın siyaset yasağını kaldırıp başbakan olmasının yolunu açmıştı. Bunun temel sebebi, hükümetin başarısız olacağına inanıyordu ve Erdoğan’ın hükümet dışında kalarak “karizmasını” muhafaza etmesine fırsat vermemek için siyaset yasağını kaldırdı.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimine gelindiğinde, Akparti, ülkedenin dengelerini hala lehine çevirememiş fakat her boğazdan aşmayacak kadar “büyük lokma” haline gelmişti. Doğrusu Akparti’nin en kritik, en tehlikeli ve en zor geçtiği imtihan, cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Hakikaten ülkenin dengelerini lehine çeviremediği bir dönemde girdiği büyük mücadeleden salimen çıktı. 2007 deki çetin mücadeleden galip çıkmasını sağlayan en büyük faktör, “cesaret” idi. Akparti, geçmişindeki en büyük cesaret örneğini 2007 deki cumhurbaşkanlığı seçiminde gösterdi.
Ölümü göze aldıkları çetin bir hadiseydi. İç savaşın ayak seslerini duymuştuk. “Pahası ne olursa olsun” diye girdikleri bir mücadeleydi. O süreçte, Akparti’nin göze aldığı bedeli, karşı taraf göze alamadı. Geçen zaman içinde iyice anlaşıldı ki, mücadele zirveye o dönemde çıkmıştı. Mücadelenin zirvesi, büyük güçlerin büyük kapışması değil, tarafların kurmay kadrolarının cesaret katsayısının test edildiği durumlardır. Akparti, 2007 sürecindeki kadar hiçbir hadisede cesaret testine o çapta muhatap olmadı. O süreçte anlaşıldı ki, Akparti, korkutularak bir şey yapılamaz.
Zafer, Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkıp oturduğu gün kazanılmıştı. Bundan sonrası teferruat ve zaman meselesiydi. Ve de öyle oldu.
2011 seçimine gelmeden önce, CHP ve MHP üzerinde oynanan oyunlar, askeri direnişin kırılmış olmasından dolayı, siyasi mücadele için altyapı oluşturmaya matuftu. Artık sandıktan başka yol yoktu ve bunun için gereken operasyonlar yapılmalıydı. CHP de gerçekleştirilen değişim, MHP de gerçekleştirilemedi. Seçime, CHP üzerindeki değişim ile birlikte girildi.
2011 seçimlerinde cepheye Kemalizm ve laiklik meselelerini sürmemelerinin sebebi, o mevzilerde mağlup olduklarını anlamalarıydı. Bu seçimde de cepheye sürerler ve seçimi kaybederlerse artık rejimin tasfiye sürecine alenen başlanacağını fark ettiler. Aslında fark ettiler mi fark etmediler mi, belli değil. Belki de fark etmediler ama bir de “hizmet” merkezinde seçim programı uygulamak istediler. Sadece denediler galiba… Fark ettilerse isabet ettiler, fark etmedilerse denk geldi. Her iki ihtimalde de, rejimin ömrünü birazcık uzattılar.
2011 seçim neticeleri, tüm direniş kaynaklarını tüketti. Hem teorik direniş kaynakları hem de pratik direniş kaynakları tükendi. Şu anda içinde bulundukları psikoloji, “çaresizlik” psikolojisidir.
Çaresizlik psikolojisinin özellikleri nedir? Günün sorusu bu…
Çaresizliğin psikolojik tesirleri uzun tahlilleri gerektirir. Biz önemine binaen bir hususa dikkat çekelim. Çaresizlik öncelikle psikolojiyi çökertir. Psikolojinin çökmesinin ilk neticesi, “gerçeklik kavrayışının” savrulmasıdır. Mantık dağıldığı, akıl fonksiyonunu yerine getiremediği için, “gerçeklik kavrayışı” başka zeminlere kayar ve farklı koordinatlara savrulur. En çılgın hayaller, “gerçekleştirilebilir düşünce” gibi görülmeye başlar. Sözü uzatmadan söylemek gerekirse, “çılgınlık” yapmanın psikolojik altyapısı meydana gelmiş demektir.
Mesela darbe yapma düşüncesi, tüm şartlarını kaybetmiş olmasına rağmen, “gerçekleştirilebilir düşünce” formu olarak görülebilir. Darbe ihtimali olduğundan bahsetmiyorum. Çaresizliğin insanı savurma ufku çok geniştir. Hayal bile edilemeyecek saçmalıklar ve çılgınlıklar, çaresiz insanlarda ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir çılgınlığı “normal düşünce” gibi çökmüş psikolojik evrenlerinde mayalamaya başlamaları mümkün. Teşebbüs edip edemeyecekleri bahsi ayrı… Teşebbüs ettiklerinde meydana gelecek neticenin ne olduğu bahsi de ayrı… Psikolojik süreçlerinin geldiği nokta itibariyle bu tür “duygu mayalanmaları” içinde olabileceklerini unutmamak gerekiyor.
Bu tür duygu mayalanmaları fark edilir edilmez kafaları ezilmeli. Teşebbüs ettiklerinde ise en merhametsiz şekilde “İkinci Vakayı Hayriye” tereddütsüz icra edilmeli.
Bundan sonra daha da kendilerine gelemezler. Artık azınlık olarak yaşamanın zihni organizasyonunu gerçekleştirmeye başlayacaklardır.
Korkmayın… Geri adım atmayın… Asla taviz vermeyin… Dirayetin ve cesaretin çelikten heykeli gibi meydan yerine dikilin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

HASPARTİ ŞİMDİ NE YAPMALI?

HASPARTİ ŞİMDİ NE YAPMALI?
Hasparti, Akparti ile aynı siyasi mecrada akıyor. Aynı mecrada akan insan kütlelerine hitap ediyor. Akparti’den farklı olduğunu düşünüyor ve bu düşüncesi üzerinden yeni bir parti ile yoluna devam ediyor. Fakat ne kadar farklı olduğunu iddia ederse etsin, aynı mecrada akan insan kütlelerine hitap etmesi ve onların oyuna talip olması, Akparti ile aynileşmesine sebep olur. En azından pratik bu şekilde gelişir.
Hasparti’nin kendini tarif edişine bakıldığında, teorik olmaktan ziyada tatbikat ile ilgili bazı hususlarda Akparti’den ayrıldığı görülüyor. Aktığı siyasi mecranın tabiatı, Hasparti’ ile Akparti’yi aynileştiriyor. Doğrusu Hasparti’nin bu esasları zorunlu olarak aldığında dair de bir alamet yok. Bu hususta gönüllü olduğu ve iradi bir çaba içinde bulunduğu vaka…
*
Öyleyse Hasparti’nin faaliyet alanı belli. Pratikte Akparti’yi zorlamak…
Hasparti, derhal çalışmalara başlamalı ve “yeni anayasa platformu” oluşturmalıdır. Kısa sürede organize olarak yeni anayasa yapılması hususunda TBBM de gurubu olan partileri ve hususen de Akparti’yi tazyik altına almalıdır.
Mümkünse meclis dışında kalan diğer siyasi partilerle işbirliğine girmelidir. Sivil toplum kuruluşlarıyla irtibata geçmeli ve halk kütleleriyle iç içe bu süreci başlatmalıdır.
Yeni anayasanın sivil motor gücü olacak her şeyi yapmalı, anayasayı meclisteki partilerin keyfine ve inisiyatifine bırakmamalıdır. Özellikle de yeni anayasanın, meclis matematiğine feda edilmesine müsaade etmemelidir.
Bir taraftan akademik çevreler ve sivil toplum kuruluşlarıyla “anayasa metni” hazırlanmalı, diğer taraftan kesintisiz toplantı ve mitinglerle konu Anadolu’nun gündeminde tutulmalıdır.
*
Gündemin en acil, en sıcak ve en önemli maddesi yeni anayasadır. Hasparti, yeni anayasa çalışmalarının motor gücü olmakla, iktidar olmadan icraat yapmış olur. Akparti ve meclisteki diğer partiler bir sivil anayasa yapmış olursa Türkiye kazanır. Eğer bu günkü meclis sivil anayasa yapamazsa, bu faaliyetleriyle Hasparti fevkalade puan kazanır. İki ihtimalde de Hasparti kazanır. Strateji denilen şey budur. Her ihtimalde kazanmak…
*
Türkiye’de iktidar olmayan partilerin iş yapmamak gibi bir özelliği var. İktidar olmadan bir şeyler yapamayan partilerin iktidar olduklarında da bir şey yapamadıklarını gördük. Bir şeyler yapabilme maharetine sahip olan siyasi kadrolar, iktidar olmadan da faydalı işler yapabiliyorlar. İktidar olduklarında elde ettikleri yetki ile daha fazla iş yapabilme imkanına sahip olacakları açık. Fakat iş yapabilme maharetine sahip olan siyasi kadroların, iktidar olmadan (yetki sahibi olmadan) bir şeyler yapabilmeleri mümkün. Muhalefetteki partilerin bunu göstermesi gerekiyor. Ki halk, onların iktidar olduklarında da iş yapabileceğine inansın.
Hasparti için tam zamanı… Seçimin sıcaklığı geçene kadar organize olmalı ve derhal “sivil anayasa” çalışmalarına başlamalı. Halkta böyle bir talebin olduğu malum… Bu talebi takip etmeli, canlı tutmalı ve harekete geçirmeli.
Seçimde aldıkları düşük oyun şokunu çabuk atlatmalı Hasparti. Çok yeni bir parti ve kendini anlatabilme imkanına sahip olamadı. Bu seçim hiç olmamış gibi davranmalı ve önümüzdeki seçimi ilk seçimiymiş gibi kabul etmeli. Yeni bir heyecanla anayasa meselesinden başlamalı.
Seçim sürecinde yapamadığı mitingleri anayasa mitingleri olarak yapabileceğinden emin olsun. Seçim sürecinde toplayabileceğine emin olmadığı kalabalıkları toplar ve bu sebeple yapmadığı mitingleri yapabilir. Bunun, bir siyasi parti için ne kadar mühim bir husus olduğu Hasparti kadrolarının bilgisi dahilinde olmalı. Ciddi kalabalıkları toplayabilecek miting “konuları” ve imkanları bulmak, bir siyasi partinin kadrosu için “kurmaylık” göstergesidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

2011 SEÇİMİNİN PSİKOLOJİK NETİCELERİ-1-

2011 SEÇİMİNİN PSİKOLOJİK NETİCELERİ-1-
Seçimin psikolojik tesirlerinin ortaya çıkması biraz zaman alacak. Seçimin hemen ertesindeki siyasi parti genel başkan ve temsilcilerinin tavır ve beyanlarına aldanmamak gerek.
Akparti’nin üçüncü seçimde oylarını artırarak ve % 50 civarında oy alarak zorladığı sınır, psikolojik sınırdır. Bu seçimin siyasi tesirlerinden çok psiko-sosyal tesirleri olacaktır.
Bu yazıda CHP ve sol-kemalist siyasi mecrayı ele alalım.
Bunların zihni organizasyonları şöyleydi. Kendileri, çağdaş, modern, ilerici, aydın, batılılaşmış, uygar filan… Müslümanlar ise örümcek kafalı, mürteci, zamanı anlamayan, çağı tanımayan, dünyayı okuyamayan, hayatı bilmeyen bir garip mahluk idi. İki özellikler gurubu üzerinde teorik olarak istedikleri gibi mülkiyet iddiasında bulunan bu beyinsizler, tabiatıyla kendileri ile Müslümanlar arasındaki herhangi bir mücadelenin neticesini kendi lehlerine yazmak temayülündeydiler. 2002 seçimlerinin neticelerini “yol kazası” veya “demokrasi kazası” olarak görüp hiçbir tetkik faaliyetine girmediler. Nasıl olsa sistemin tüm kaleleri ellerindeydi ve Akpartiyi çalıştırmadan bir dört yıl idare ederlerdi. Sonraki seçimde ise “demokrasi kazası” geçer, her şey “normal” seyrine kavuşurdu. Öyle ya… Gericilerin iktidar olmasının açıklaması, iktisadi kriz gibi bazı olağanüstü şartlara bağlıydı ve zaten krizde olan ülkeyi bu “gericiler” yönetemezdi ve sonraki seçimde sıfıra çıkarlardı. Tarihi bir hata yaptılar. Müslümanları kendi kafalarındaki ezberlerle tanımlamakla tarihi bir hata yaptılar. Müslümanları tanımamakla tarihi bir hata yaptılar. 2002 seçimlerinden sonraki seçimde “nasıl olsa sıfırlanırlar” diyerek tarihi bir hata yaptılar.
CHP kafası, 2007 seçimini ise askerin muhtırasına bağladı. Muhtıraya karşı halkta dehşet bir direniş hattı oluştu ve Akparti yine bir demokrasi kazası (ki bu defa askeri müdahale kazası) ile ağır bir zafer kazandı. Her ne kadar böyle düşünseler de artık psikolojik çöküş başladı.
CHP de, ilk defa 2007 seçiminden sonra bir iç hesaplaşma başladı. Bu hesaplaşmanın kaset marifetiyle ve dışarıdan olduğu düşünülebilir. Fakat bir iç hesaplaşmayı tetikledi. Siyasi son kullanım tarihi dolduğuna inanılan BAYKAL, darbeyle alaşağı edildi. Buraya kadar iyi bir gelişmeydi aslında CHP için… Fakat Baykal çapında bir siyasi lideri alaşağı ederken, ondan daha çaplı bir lider seçilmeli değil miydi? Kılıçdaroğlu liderlik mukayesesinde, Baykal’ın onda biri etmez.
2011 seçimleri arifesine gelindiğinde CHP ve Kılıçdaroğlu ekibi, 2007 seçimlerindeki ideolojik kamplaşmadan netice alınamayacağı gerçeğini fark etti ve mücadeleyi “hizmet” eksenine taşıdı. İdeolojik kamplaşma yoluyla CHP’nin iktidar olamayacağı doğruydu ama “hizmet” merkezli siyasetten CHP’nin iktidar olma şansı hiç yoktu. Çünkü cumhuriyet tarihinin en fazla hizmetini yapan iktidar Akparti’ydi. Bunu görememek için “ezberlerle” düşünmek gerekiyor.
Şimdi…
CHP için ne kaldı? Laiklik, Kemalizm, çağdaşlık vesaire gibi artık bu ülkede beş para etmeyen ideolojik kamplaştırma araçlarıyla neticeye gidemiyor. Hizmet merkezli bir siyasi mücadele ile neticeye gidemiyor. Geriye ne kaldı? Bir sonraki seçim serüvenine hangi “konu” üzerinden girecek?
Seçimin sıcaklığından ve şokundan daha kurtulamadılar. Bu sebeple kafaları “laht ağacına” değmedi daha… Seçimin şoku ve harareti geçtiğinde, “biz şimdi ne yapacağız?” sorusu zihinlerini kemirmeye başlayacak. Bu sorunun cevabını bulamayacaklar. Bulamadıkları her gün psikolojik çöküş derinleşecek. Psikolojik çöküşün ne kadar ağır olduğu yakın zaman sonra anlaşılacak. CHP, bırakın yeni bir heyecan dalgası oluşturmayı, kendi içine çökecek. Çok büyük bir ihtimalle, bu seçimde aldığı oyu bir daha asla alamayacak. Türkiye için CHP’de ve CHP’lilerde izlenecek büyük şenlik var.
CHP ve CHP’liler önümüzdeki seçimlere kadar ülkenin efendisi olmakla azınlığı olmak arasındaki psikolojik parantez içinde sallanıp duracak. Bu zamana kadar görülmemiş dengesizliklere şahit olacağız. Efendi olmaktan vazgeçemeyen psikolojik organizasyonları, azınlık olmanın gerçekliği karşısında mütemadiyen bir zihni gerilim üretecek. Bu gerilimden akıl sağlığını koruyarak çıkacak insan sayısı zannedildiğinden daha azdır. Bundan sonra, Silivri’den meclise değil, Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine tünel kazarlar.
Müslümanları gerici, örümcek kafalı gibi tabirlerle tarif edenler, Müslümanların başarılarını idrak ve izah etmenin zihni altyapısına sahip olamazlar. Bu sebeple çıldıracaklar. Çağdışı olduğunu söyledikleri Müslümanların karşısında mütemadiyen hezimete uğramaları, zihni organizasyonlarını çıldırmaktan başka bir alternatif önüne getirmez. Psikiyatr mesleği önümüzdeki dönemde gözde mesleklerden biri haline gelecek.
Netice olarak ülkedeki “sanal akıl” organizasyonlarından biri yok oluyor. Millet, gerçek akıl terkibine kavuşuyor. Büyük bir devrim… Siyasi sahadan önce, içtimai alanda büyük bir devrim…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

2011 SEÇİMİ VE TÜRKİYE SİYASİ HARİTASI

2011 SEÇİMİ VE TÜRKİYE SİYASİ HARİTASI
Seçim neticelerini her yazar değerlendiriyor. Her parti merkezinde ayrı ayrı değerlendirmeler yapılıyor. Biz başka bir açıdan bakalım. Ülkedeki ana siyasi mecraların umumi durumlarını tetkik edelim. Zira partizan olmayan Müslümanlar’ın böyle bir değerlendirmeye ihtiyacı var.
Bundan önceki yazımızda (Türkiye Siyasi Haritası ve Genel Seçim) üç ana mecradan bahsetmiştik, o paragrafı buraya alalım.
“Türkiye’nin ana siyasi mecraları belli oldu. Müslüman, mütedeyyin, mukaddesatçı, muhafazakâr, gelenekçi gibi isimlerler kendilerini ifade eden halk kütlelerinin aktığı İslam merkezli mecra… Kendilerini, ateist, Kemalist, laik, modern, çağdaş, solcu, sosyal demokrat, komünist, ulusalcı Türkçü olarak ifade eden batılılaşmış ulusalcıların aktığı mecra… Kendilerini, milliyetçi Türkçü, Turancı, Türk-İslam sentezci gibi isimlerle ifade eden kâfi derecede batılılaşamamış milliyetçilerin aktığı mecra… Kürt Ulusalcıların hangi mecrada aktığını tespit biraz zor… Mahiyet olarak ikinci mecraya da yakışıyor, üçüncü mecraya da…”
İslam merkezli mecrada akan su, AKPARTİ havzasında ve HASPARTİ, SP, BBP, MP gibi küçük su birikintilerinde toplanıyor. Bu mecranın toplam oyu, 52.78…
Türkçü-ulusalcı mecrada akan su, CHP havzasında ve DSP, HEPAR, TKP, EMEP su birikintilerinde toplanmış görünüyor. Bu mecranın toplam oyu, 26.65…
Türkçü-milliyetçi mecrada akan su, MHP havzasında birikmiş durumda. Bu mecranın toplam oyu, 13… Bu mecranın tetiklediği diğer renk Kürtçü-milliyetçi BDP’yi de eklediğimizde mecranın toplam oyu, 19.65 civarında.
Bu mecraların ve havzaların dışında kendine yol arayan siyasi partiler, teferruatı teşkil ediyorlar. Herhangi bir değerlendirmeyi hak edecek çapta değiller.
Türkiye siyasi haritasının özü bu… Değerlendirmelerin yapılacağı çerçeve (zemin) de budur. Değerlendirmeler bu çerçeve dikkate alınmadan yapıldığında doğru ve sıhhatli olmuyor. Mesela Akparti ve Erdoğan bahsi, İslam merkezli birinci mecranın ana aktörü. Akparti gerilemeye başlasa ne olur? Aynı mecra başka bir havzada mesele Hasparti veya SP veya yeni kurulacak bir partide toplanır. Ülke için ne fark eder? Hiiiç…
*
Aynı siyasi düşüncelere sahip, aynı siyasi davranışlarda bulunan halk kütleleri aynı siyasi mecrada akıyor. Aynı mecrada akmaya başlayan halk kütleleri, bir müddet sonra aynı siyasi düşünceye ve aynı siyasi davranışlara sahip oluyor. Bunun neticeleri nedir? Mesela kendini o mecrada ifade eden bir siyasi lidere inanma potansiyeli yüksek oluyor. Başka bir siyasi mecradaki liderin “doğrusu”, kendi siyasi mecrasındaki liderin “yanlışından” daha yanlış görünüyor.
İslam merkezli siyasi mecrayı açan ERBAKAN, MNP, MSP, RP, FP ve SP silsilesinde, dere ile çay arası bir “debi”ye ancak ulaşmıştı. RP en son seçimde “çay” olmaktan çıkmaya ve nehir çapına ulaşmaya başlamışken, kapatılmış ve çay hacmine gerilemiş, AKPARTİ’den sonra da SP ismiyle tekrar “dere” haline gelmiştir.
Recep Tayyip ERDOĞAN AKPARTİ ile yeni bir siyasi mecra açmış ve uzun müddet dere halinde akan bu siyasi düşünceyi dev bir nehir haline getirmiştir. Uzun zaman sağ blok olarak isimlendirilen siyasi vahadan kendi mecrasına kanallar inşa etmiş ve bu gün için tamamını kendi mecrasına akıtmıştır. 1970 li yıllara kadar başka siyasi partiler içinde mevzilenen Müslüman cemaat ve gurupları ERBAKAN MSP çatısı altında birleştirememişti. Erdoğan bunun çok fazlasını başardı. Sadece Müslüman cemaat ve gurupları değil aynı zamanda sağ seçmeni de kendi mecrasına döktü ve kendi havzasında topladı. Sağ siyasi yelpazeyi de bir daha Türk siyasi hayatına çıkamayacak şekilde çölleştirdi.
Aslında Müslüman camia ne kadar güçlü olduğunun farkına varamamıştı. İlk defa 2002 seçimlerinde güç birliği etti ve ne kadar kudretli olduğunu gördü. 2002 seçimlerinden önce sağ siyasi yelpazede saçılmış halde bulunan Müslüman cemaatler ve guruplar, ülkenin siyasetine hakim olacak güce ulaştıklarını gördükleri için artık başka siyasi mecralarda akmayacaklardır. Bu durum, İslam merkezli siyasi mecranın en az % 30 çelik çekirdeğe sahip olduğunu gösterir. Bu oran, İslam merkezli siyasi mecranın alt ufkudur. Alt ufku % 30 civarında olan bir siyasi mecra, o ülkenin siyasetine her zaman hakimdir. Tek şart, o mecrada akan suyu yönetecek siyasi kadroların “kafi derecede akıllı ve donanımlı” olmalarıdır.
Bundan sonra Türkiye siyasetinde İslam merkezli siyasi mecranın dışında akan bir partinin iktidar olması mümkün değil. İslam merkezli siyasi mecra “hakim parti” çıkaramayabilir belki ama “hakim siyasi mecra” haline gelmiştir. Bütün bunlara rağmen başka bir siyasi mecranın partisi iktidar olursa, İslam merkezli siyasi mecranın tüm aktörlerini “falakaya” yatırmak gerekir.
İslami mücadelede parti bahsine mesafeli duran düşünceler iflas etti. Benim de uzun müddet mesafeli durduğum parti merkezli İslami mücadele düşüncesi galip geldi. İslam merkezli siyasi mecranın bu kadar büyümesi karşısında, bu imkanı teperek İslami mücadele yürütme düşüncesi, ortada tank dururken sapan taşını tercih ederek savaşmaya benzer hale geldi. Sapanın tercihinin doğru olduğunu bir an düşünsek bile, hayatın gerçekliği karşısında mukavemet etme imkanı kalmadı. Zannım o ki, artık bu tür tartışmaları aşıp, hedefe kilitlenmek lazım.
*
Seçim neticelerinin özeti; İslam merkezli siyasi mecra, ufkunu (%50) aşma meyline girmiştir. Türkçü-ulusalcı mecranın ufku (% 30) gerilemeye başlamıştır. Üçüncü mecra hala yerinde sayıyor.
CHP belki 1980 darbesinden sonraki en yüksek oyunu aldı ama içinde bulunduğu mecranın partilerinin oy toplamları hiç bu kadar düşük olmadı. CHP oyunu artırmakla övünürken, başına gelenin farkına varmış değil. Mecra kuruyor, oyunu artırsan ne olur ki?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TÜRKİYE SİYASİ HARİTASI VE GENEL SEÇİM

TÜRKİYE’NİN SİYASİ HARİTASI VE GENEL SEÇİM
Türkiye’nin ana siyasi mecraları belli oldu. Müslüman, mütedeyyin, mukaddesatçı, muhafazakâr, gelenekçi gibi isimlerler kendilerini ifade eden halk kütlelerinin aktığı İslam merkezli mecra… Kendilerini, ateist, Kemalist, laik, modern, çağdaş, solcu, sosyal demokrat, komünist, ulusalcı Türkçü olarak ifade eden batılılaşmış ulusalcıların aktığı mecra… Kendilerini, milliyetçi Türkçü, Turancı, Türk-İslam sentezci gibi isimlerle ifade eden kâfi derecede batılılaşamamış milliyetçilerin aktığı mecra…
Birinci mecranın döküldüğü siyasi havzalar, Akparti, Hasparti, SP ve BBP… Bu havzaların derya olanı, Akparti… Diğerleri bu gün itibariyle ancak çocukların oyuncak gemi yüzdürecekleri su birikintileri büyüklüğünde…
İkinci mecranın döküldüğü siyasi havzalar, CHP, DSP ve sair sol partiler. Bu mecranın da deryası CHP… Geri kalanı keza oyuncak gemi yüzdüren çocukların oyun alanı.
Üçüncü mecranın döküldüğü siyasi havzalar, MHP ve ismini hatırlamadığımız birkaç parti.
Kürt Ulusalcıların hangi mecrada aktığını tespit biraz zor… Mahiyet olarak ikinci mecraya da yakışıyor, üçüncü mecraya da…
*
İslam merkezli mecranın seçmen (oy) ufku, % 50 civarında görünüyor. Ulusalcı mecranın seçmen ufku, % 30 civarında görünüyor. Kürt ulusalcıları bu mecraya eklediğimizde % 35 gibidir. Üçüncü mecranın seçmen ufku % 20, Kürt ulusalcıları bu mecraya eklediğimizde ise % 25 civarındadır. Kürt ulusalcıları hangi mecraya ekleyeceksek, diğer mecradan o kadar düşmeliyiz.
Ana siyasi mecralarda akan siyasi görüş çeşidinin teke inmesi ihtimali fevkalade azdır. Siyasi görüş teke inse bile, siyasi parti ve siyasi organizasyonlar teke inmez. Bu sebeple ana siyasi mecralardan birinde akan siyasi görüş çeşitliliği tek havzada birikmez. Dolayısıyla bir partinin (siyasi havzanın), siyasi mecrada akan tüm çeşitliliği kendinde cem etmesi beklenmez. Bu durum, ilgili siyasi mecranın toplamını, o mecrada akan her parti için “ufuk” haline getirir.
Bir siyasi partinin, içinde aktığı siyasi mecranın tamamını kendi havzasında toplaması beklenmez. Bu ihtimal, insanın ve siyasetin tabiatına mugayirdir. Fakat bu ihtimalin gerçekleşmesi mümkündür ama hususi şartlar ister. Fevkalade şartlarda bu ihtimalin gerçekleşmesi mümkün, misalleri de vakidir. Fevkalade şartların izahı bu yazıyı aşacak çaptadır. O şartlardan sadece bir tanesine (ki en mühimine) kısaca temas edelim. Liderlik… Bir partinin, içine bulunduğu mecranın ufkuna ulaşması, ancak liderinin, muhalif siyasi düşünce mensupları tarafından da takdir edilmesine bağlıdır. Hangi manada? Sadece liderlik manasında…
Kamuoyu araştırmalarının “en beğendiğiniz lider kim?” sorusunun cevaplarına ve muhalif siyasi düşünce mensuplarının (ilim, fikir ve sanat adamları, gazeteciler, siyasetçiler) konuşma ve yazılarına bakıldığında açık ara Recep Tayyip ERDOĞAN’IN bu noktaya geldiği görülüyor. Anlaşılıyor ki, Akparti, 12 haziran genel seçimlerinde % 50 psikolojik sınırı zorlayacak.
Soru şu; Akparti, içinde aktığı mecranın ufkuna ulaşırsa, aynı mecradaki diğer siyasi partilerin oylarını mesela sıfırlayacak mı? Eğer Akparti % 50 civarında oy alır da, mecranın diğer partileri geçen seçimdeki oy toplamını tekrar alırsa, birinci siyasi mecranın ufku genişlemiş demektir. Siyasi mecranın ufkunu genişletme payesi de Erdoğan’a ait olacaktır. Doğrusu siyasi mecranın ufkunu genişletebilmek, büyük başarıdır.
*
CHP’NİN % 30 oy alacağından bahsedenler, siyasi matematik bilmeyenler veya Kılıçdaroğlu’na “veli” muamelesi yapacak kadar mübalağa yapanlardır. Veya Kürt ulusalcıları CHP’ye oy verecektir. Bu tür ittifakın ayak izleri görünüyor ama bağımsız adaylardan dolayı Kürt ulusalcılar tüm oylarını CHP’ye veremeyeceklerdir. CHP’nin % 30 oy alma denklemi, Kürt ulusalcılar ile Türk milliyetçilerden ciddi oranlarda oy almasıdır.
MHP alt ufkunda (kemikleşmiş oy oranında) gezindiğine göre, CHP’ye buradan oy kayması beklenir. Fakat MHP’den ayrılacak oyların Akparti’ye gitme ihtimali, CHP’ye gitme ihtimalinden az değil. Akparti’ye giden MHP oyu, CHP’ye giden MHP oyundan fazla olur. Zaten Akparti’nin kendi mecrasının ufkunu genişletmesinin birinci sebebi de MHP oylarını kendi havzasına taşıyor olmasıdır.
*
“Yüzde elliye ulaşmış bir Akparti’ye karşı Müslümanların tavrı ne olmalıdır?” sorusunun cevabı, seçimden sonra…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-U SÜLUKU

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-Ü SÜLUKU
Hakikat, her insana ve her bakışa (usule) farklı görünür, her safha ve her mertebede farklı tecelli eder, her mecra ve her güzergâhta farklı akar. Fakat hakikat “gerçek” gibi çok değildir, tektir. Çünkü “hakikat” tevhidin mevzuu, “gerçek” ise kesretin mevzuudur.
İnsanın iç âleminde iki temel mecra var. Ruhi-kalbi mecra ve zihni-akli mecra… Bahsimiz, zihni-akli mecradır.
Zihni-akli mecradaki hakikat seyrinin istikameti tek, güzergahı çifttir. İstikamet vahdettir ve tektir. Güzergah ise, yukarıya doğru inşa ve terkip, aşağıya doğru idrak ve tahlildir.
Zihni-akli mecranın istikameti vahdettir. Müntehası da vahdettir. Tevhit, ruhi-kalbi mecranın istikametidir. Akıl, tevhide değil ancak vahdete ulaşabilir. Çünkü vahdet, kesretin terkibi ile vücut bulmuştur ve vahdet tahlil edilerek kesrete ulaşılabilir. Akıl, tahlil ve terkip edemediğini ihata edemez ve anlayamaz. Tevhid, bir değil, tektir. Tek, bölünmez, toplanmaz, çarpılmaz, çıkarılmaz. Yani tahlil ve terkibe konu olmaz.
*
Varlık ve hayatın ortasında bulunuyoruz. Ne bidayetini yaşadık ne de nihayetini yaşayacağız. Ne kainatın merkezindeyiz ne de kenarında… Ne merkezine ulaşabileceğiz ne de ufkuna… Bu durum, varlığı ve hayatı anlamayı fevkalade zorlaştırıyor. Ortasında olmamızdan dolayıdır ki, hakikat seyrinin iki güzergahı var. Biri merkeze diğeri ufka doğru, biri bidayetine diğeri nihayetine doğru… Biri külli vahdete diğeri cüz’i vahdete doğru…
Hiçbir varlık, bidayetine veya nihayetine ulaşmadan anlaşılamaz. Nasıl var olduğunu (yani bidayetini) ve nasıl yok olacağını (yani nihayetini) bilmeden ve anlamadan varlığı anlamak nasıl mümkün olacak ki? Doğumunu bilmeden, ölümünü görmeden anlama iddiasında bulunmak, gevezelikten ibaret değil mi? Kainatın varoluşunu (yaratılışını) aklın bilme imkanı var mı? Akıl ile Allah’ın zatını (tevhidi) idrak etmek bu sebeple (ve daha sayısız sebeple) muhaldir.
*
İnşa ve terkip güzergahında, varlık, zihni evrende vücut bulur. Yeniden inşa ve terkip edilmesine ihtiyaç yoktur. Kainattaki her varlık çeşidinin diğerleriyle ve yekunuyla olan “inşa” ve “terkip” sırrına nüfuz etmek kafidir. Fakat zihni-akli mecrada varlık yekununu anlamanın yolu, inşa ve terkip temrinleri yapmaktır. Her inşa ve terkip teşebbüsü, aynı zamanda bir varlık telakkisi (ontoloji) tecrübesidir. Ne var ki kainatın (varlık yekununun) ne kadarı insanın zihni evrenine intikal edebilir ki? Akıl nereye kadar giderse gitsin, varlık yekununun bir parçasına ulaşabilir. Ulaştıklarıyla bir “varlık telakkisi” kurar. İnsanın hakikat ile arasındaki mesafe, sahip olduğu varlık telakkisi ile varlık yekununun aslına olan mesafenin sonsuz katıdır.
Bu kadar uzak mesafedeysek neden uğraşıyoruz? Bu mesafe asla ulaşamayacağımız manasına gelmez mi? Hem evet hem de hayır. Evet kısmı bizim hakikate uzaklığımızdandır. Hayır kısmı ise, Allah’ın bize, bizim kendimize olan yakınlığımızdan daha yakın olmasıdır. Bu sebeple çalışmakla olmaz, olsa olsa lütuf ile olur. Öyleyse çalışmak neden? Lütufa mazhar olmak için…
İnşa ve terkip güzergahının müntehası, hakikatin vahdetteki tecelline ulaştırır. Hayatın ve varlığın ortasından bakan göz “büyük terkibi” görmezse, varlık parçalarında kaybolur. Varlık yekununu (büyük terkibi) görmeyen göz için, “parça bütünün habercisi” değildir. Parçanın tüm kıymeti ise bütünün habercisi olmasındadır. Parçada bütünü göremeyen veya parçadan bütüne sıçrayamayan göz (idrak), kesrette boğulur. Kesrette boğulana adam mı denir?
Hakikatin kainat çapındaki vahdetini (terkibini) seyredemeyen ve kesrette boğulan idrak, şirkten nasıl kurtulur?
Aklın müntehası, vahdettir, akıl ile tevhide ulaşılmaz. Akıl ile tevhidden bahsedenler, farkında olsunlar veya olmasınlar vahdetten bahsediyorlar. Vahdeti tevhid yerine ikame etmek, haşyet duygusundan mahrum “küçük hacimli akılların” hususiyetidir. Vahdet bahsinde akla ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Tevhidin lüzumlu olduğunu ve tevhidin “ne olmadığını” akıl anlayabilir. Tevhid bahsinde akla olan ihtiyacımız bu çerçevededir. Aklın bu vazifesini yerine getirmesi, şirke düşme tehlikesini bertaraf eder.
*
İnşa ve terkibin müntehasında, yaratma fiilinin çapı müşahede edilir. İdrak ve tahlil güzergahının müntehasında ise yaratma fiilinin “ne olduğuna” yaklaşılır. Yaratma fiilinin ihtişamına (çapına) ve “ne olduğu hususuna” birazcık nüfuz etmeden, en azından onu “sezer gibi” olmadan, ne uluhiyet ne de ubudiyet bahisleri anlaşılır. Dolayısıyla ne hakikat (tevhid) ne de vahdet fark edilir. İdrakin serhattında seyahat etmeyenler hakikat (tevhid) meselesini siyasi kavgalarda arıyorlar. Oysa siyaset vahdetin tecelli sahalarından biridir, tevhidin değil… Akla konu her şey, mesela kainat ve içindekiler vahdetin mevzuudur. Dünyaya kadar indiğinizde artık sadece vahdetten bahsedebilirsiniz. Özellikle hayata ait her mesele, vahdet bahsine dairdir. Tevhid, içtimai gerçekliklerle ulaşılabilir bir mertebe değil ancak ferdi “varoluşlarla” müşahede edilebilir. Bu sebeple tevhid, ruhi-kalbi mecranın konusudur.
*
Zihni-akli mecra ile ancak hakikatin vahdetteki tecellisine ulaşılabilir. Tevhit ise hakikatin ta kendisidir. Zihni-akli mecra ile ancak tevhidin “ağyarına mani” olunabilir, kendisine vasıl olmak ise muhal… Tevhide vasıl olmak, ruhi-kalbi mecranın inhisarındadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İDRAK, UFUK, BÜYÜK DOĞU

İDRAK, UFUK, BÜYÜK DOĞU
Ruh, alem-i ervah’da hitaba mazhar ve Allah’a muhatap olmuştur. Alem-i ervah’daki hayatın (veya halin) ne olduğunu bilmiyoruz. Hitaptan sonra ana rahmindeki cenin ile vuslatına kadar o alemde, hangi hal veya hayat üzere olduğu meçhulümüz. Anlaşılan o ki, alem-i ervah’da Allah’ın hitabına muhatap olmak, vasıtasız şekilde Allah ile mükalemede bulunmak şeklindedir. Bir vasıta varsa bile o alemdeki “yakınlık”, dünyaya gönderildikten sonraki yakınlığa (aslında uzaklığa) göre fevkalade bir “kurbiyet” ifade eder.
Allah’ın hitabına vasıtasız muhatap olmak, dünya ölçüleriyle sınırsız (sonsuz değil) bilgi sahibi olmaktır. İnsanın dünyada öğrendiği ve anladığı bilgi ve mana, ruhta mahfuz halde mevcuttur. Ruhun bilmediği “mana”, insanın anlayabileceği bir bilgi değildir. Mesele, ruhun sahip olduğu “saf bilgilerin” tamamını dünyada öğreniyor ve anlıyor muyuz? İnsan son nefesine kadar öğrenme ve anlamaya devam edebildiğine göre, ruhun sahip olduğu bilgilerin tamamını öğrenmiş ve anlamış olmuyoruz. İslam’ın “insandaki” ufku, ruhun sahip olduğu “saf bilgi”nin tamamına aşina hale gelmektir.
Ruhun malik olduğu “bilgi yekununun” hacmini ve mahiyetini kendinden başka bilen yok. Bu durum menzilin ne kadar uzakta, güzergahın ne kadar çetin olduğunu bilmeyi imkansızlaştırıyor. Akıl, ruhun malik olduğu bilgi yekununun çok azına aşina hale gelebiliyor. Bindiğimiz at akıl olduğunda, ulaşabileceğimiz menzil, ulaşmamız gereken menzile nispetle, okyanusta bir damla mesabesinde kalıyor.
Ruhun malik olduğu bilginin tamamına aşina olmanın yolu, kişinin ruhunu bilmesi ile mümkün… Ruhunu bilen, “bilmeyi” ruh ile yapmaya başlıyor. Bu durumda ruh, hem bilen hem de bilinen haline geliyor. Akıl aradan tamamen çekiliyor. Masivadan arınmış hale gelen ruh, kendini bilmekle Rabbini bilmeye başlıyor.
Bu güzergah, münhasıran tasavvuf mecrasına ait. Aklın müntehası, bu güzergahın mümkün olabileceğini hissetmektir. Büyük Doğunun bahsini ettiği “sır idraki” bu olsa gerek. Sır idrakini, sırrın idraki olarak anlamak, aklın maverayı da anlayabileceğini kabul etmektir ki, İslam irfan ölçülerine göre “hezeyanın” ta kendisidir.
Üstad, söyleyebileceği sözün tamamını söyledikten sonra, tefekkür mecrasından, “ilim mecrası” ve “tasavvuf mecrasına” kanallar açmıştır. “Sır idraki”, aklın idrak edemediği sırrın, bilinebilir olduğu başka mecralar ve havzalar olduğunu fark etmesidir. Bu terkip ile Üstad, hususen tasavvuf mecrasına koridor açmış, devam etmek isteyenlere bu koridoru göstermiştir. Bu koridorun önüne kadar gelen insanların kapıyı açıp içeri girmek yerine, mütemadiyen kapıyı tıklatmaları (yani tekrar etmeleri) anlaşılır gibi değil. Üstadın bu koridoru açmasından mülhem veli muamelesine tabi tutulması, zarfa masruf muamelesi yapmaktır. Mazrufu muhafaza etmek gibi çetin ve asil bir göreve sahip olan zarf, tabi ki çok kıymetlidir. Ama asla mazruf kadar değil…
Büyük Doğu zarf mıdır, mazruf mudur? Tabi ki mazruftur. Fakat tasavvufa nispetle değil… Tasavvufa nispet edildiğinde zarftır, ancak ve ancak zarftır. Büyük Doğuculardaki düşünce zemini bu noktada ciddi kaymalara uğramış görünüyor. Bir şeyin kendi merkezindeki kıymeti o şeye kafidir. Bir mümine, kafir demekle peygamber demek arasında mahiyet farkı yoktur. Her ikisi de haddi aşmaktır. Kıymet, kendi merkezinde bulunmakla sahip olunabilir bir şeydir.
Büyük dahiden şunu öğrendik. İdrak, ruhun sahip olduğu saf bilgilerle, aklın dış alemden elde ettiği bilgilerin terkip edilebilmesidir. Terkip için lazım olan şart, iki bilginin mahiyet birliğine sahip olmasıdır. Bu aynilik gerçekleştirildiğinde idrak etmek mümkün hale geliyor. Ne var ki, ruhta mahfuz bilgilerin tamamının malzemesini dünyadan toplamak kabil değil. Ruhun maveraya dair sahip olduğu bilgileri akıl karşılayamadığı için hakikatin idraki akıl yoluyla kabil olmuyor. Üstattan bunları öğrendik ama ona ruhun alem-i ervah’daki halini veya hayatını sormadık. Çünkü Üstad, o mecranın koridorunu açtı, o koridordan geçti ve velayete teslim oldu. Veli olmadı, velayete teslim oldu. Bu sebeple mezkur soru ona sorulmadı, sorulmaz. Çünkü mezkur soruyu Üstad da Abdülhakim Arvasi hazretlerine sordu. Demek ki sorunun muhatabı belli…
Büyük Doğucular üstada teslim oldu ama “velayete teslimiyet” bahsi ayrı bir mecrada onları bekliyor. Akıl kafi geldiği müddetçe üstada teslimiyet ile tefekkür mecrasında devam edilebilir. Aklın müntehasına varma lütfüne mazhar olanlar için koridor açık halde bekliyor.
*
Büyük Doğucularda tasavvufsuz bir tasavvuf sevgisi oluşmuş. Bu calib-i dikkat bir zihni çarpılma. Üstad marifetiyle Abdülhakim Arvasi Hazretlerine intisap ettiklerini düşünüyorlar. Bu düşünceyi de, velayetin vefattan sonra da devam etmesine bağlıyorlar. İrtihali vaki olan bir zata intisabın doğru olması, tasavvuf müessesesini ve velayet makamını imha etmektir. Zira irtihali vaki zata intisap mümkün ise, İki Cihan Serveri (SAV) Efendimize intisap kafi… Meselenin hassasiyetinden dolayı teferruata girmemek çabamız anlaşılır inşallah. Söylenecek çok şey var ama anlayana bu kadarı kafi, anlamayanın kör idrakine bu bahsi meze yapmaya gerek yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Ertuğrul ÖZKÖK, Hezeyanın Tecessüm Etmiş Hali

ERTUĞRUL ÖZKÖK, HEZEYANIN TECESSÜM ETMİŞ HALİ
Ertuğrul Özkök’ü nasıl tarif edersiniz? Tarif edebilir misiniz? Özkök, kendini tarif etmediği gibi “tarif edilebilir” olma imkanını ortadan kaldırmak için her şeyi yapıyor. Tarif edilebilir olmak, bir fikri bütünlüğe (dünya görüşüne), bir ahlaki çerçeveye (hayat anlayışına) ve izhar edilmiş bir mizaca sahip olmaktır. Fikrini bilmiyoruz, ahlakını kestiremiyoruz, mizacını seçemiyoruz. Nasıl tarif edeceğiz? Tarif edilebilmek için hiçbir malzeme, hiçbir kıstas, hiçbir düşünce koymuyor ortaya. Daha kötüsü, eldeki tüm malzemeleri mütemadiyen karmaşık hale getirerek tarifinde kullanılamaz duruma sokuyor.
Tarif edilememekten müthiş bir zevk alıyor. “Ne zaman ne yapacağı belli olmayan” bir tip oluşturmak ve sergilemek hoşuna gidiyor olmalı. Böylece girift bir “kişilik” tipi meydana getirerek, “anlaşılmazlığın” efsununa sarılıyor. Anlaşılmaz olmak, bazen şikayet edilse de umumiyetle keyif alınan bir hal… Özellikle cemiyette itibar gören bir konumda bulunan insanlar için anlaşılmazlık, müthiş keyif kaynağı… Kendinin ifadesiyle “hayat kendine her şeyi verdi”. Kafi derecede itibarlı konumda olduğu vehmiyle, anlaşılmazlığın keyfini sürme hakkına sahip oluyor.
Oysa tarif edilemezlik, şahsiyetsizliktir. Çünkü şahsiyet, insanın ne zaman ne yapacağının bilinebilirliğidir. Bir insanın hangi durumda ne yapacağı (aşağı yukarı) bilinebiliyorsa, o insan şahsiyet sahibidir. Ne zaman ne yapacağı nasıl bilinir? Bir dünya görüşü, bir ahlak anlayışı olur. Mizaç hususiyetlerini de cemiyete izhar etmiştir. Başka bir ifadeyle “bir kitabı vardır”. O kitap, dünya görüşünün ve ahlak anlayışının toplu beyanıdır. İnsan, kitabını söylemekle, tüm bunları veciz şekilde beyan etmiş olur. “Kitapsız” ifadesi, herhangi bir kitaba bağlı olmayan, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişi demektir. Bu tarif ise “şahsiyetsizliğin” ifadesidir.
Son dönemlerde, “neye nasıl tepki vereceğinin bilinmemesi hali” itibar görmeye başladı. İnsanlar, “tarif edilebilir” olmaktan, vebadan kaçar gibi kaçıyorlar. “Gizemli adam” edalarıyla, benzer bir hadisede daha önce verdikleri tepkileri bir sonraki hadisede vermiyorlar. Oysa bir hadise karşısındaki tavır alış, benzer hadiseler karşısında o tavrın takınılacağının “taahhüdüdür”. Ahlak böyle bir şeydir ve şahsiyet sahibi olunduğu ancak bu şekilde anlaşılır.
Fikir, ahlak ve şahsiyet sahibi olmak, hem “ferd” olabilmenin hem de cemiyet halinde yaşayabilmenin altyapısıdır. Ferd (kendilerinin tabiriyle birey) olabilmeyi, “ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam” şeklinde anlayanlar, bilmiyorlar ki o tür bir tip, cemiyet içine salıverilmiş bombadır. Ne zaman nerede nasıl patlayacağı belli olmayan, dolayısıyla kendisiyle münasebet kurulamayan, birlikte yaşanması mümkün olmayan adam demektir. Bir insanın diğer insanlarla münasebet kurabilmesinin altyapısı, ne zaman ne yapacağının bilinmesidir. Yani şahsiyet sahibi olmasıdır. Yani dünya görüşü ve ahlak anlayışına sahip olması ve bunu beyan etmesidir. Ne zaman ne yapacağını bilmediğiniz bir insanı evinize yatılı misafir olarak aldığınızı düşünebiliyor musunuz? Yapar mısınız böyle bir şey? Ya da mesela borç para verir misiniz? Bunları yapmazsanız, o adamla “cemiyeti teşkil” edebilir misiniz? Anlaşılıyor mu?
Kişi, cemiyet teşkil eden unsur haline gelememişse hem ferd hem de şahsiyet sahibi olamamıştır. Cemiyeti inşa edecek çapa ulaşamayan kişi, medeni değil bedevidir. Ülkedeki ferdileşme (onların diliyle bireyselleşme) sürecinin nerelere kadar geldiğini göstermesi bakımından ibretlik bir hadisedir, Ertuğrul Özkök…
*
“Gizemli adam” edaları çok ileri gitti. Ferdileşme sürecini, “şahsiyet sahibi olma” çabası olarak anlamaya mütemayildik. Tam aksi istikamette seyretti ve şahsiyetsizlik sürecinin mecrası haline geldi. Ferdileşme süreci ve liberalizasyon, bu ülkede, kimin ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir “sürü” ortaya çıkardı.
Bir sürü insan tarif edilebilir olmaktan hızla uzaklaşıyor. Tarif edilemezlik o kadar yaygınlaştı ki, artık tarif edilemez olmak için çok büyük hezeyanlara ihtiyaç hasıl oldu. “Ben daha fazla tarif edilemezim” edası, aynı zamanda “benden daha fazla saçmalayan yok” tavrına dönüştü. Daha fazla (veya daha büyük) saçmalama imkanı ise daha fazla zeki olanlara ait. Orta zeka yazarlarla dolu (tek sermayeleri tanınmalarından ibaret) Hürriyet gazetesinde, en zeki olan kişi, Ertuğrul Özkök. Bu durum, tabii olarak, en fazla hezeyan kusma imtiyazını ona bahşediyor.
Ayşe Arman’ın yaptığı mülakat, Ertuğrul Özkök’ün “ne olmadığını” çerçevelemiş. O, aslında “ne olduğunu” anlattığını zannediyor.
Önce kendisi hakkında tarif unsurları vermeye çalışıyor. “İnancım ne? Müslümanım”. Bu ifade aslında bir tariftir. Müslümanım diyen bir insanın dünya görüşü, ahlak anlayışı ve şahsiyet terkibi, üç aşağı-beş yukarı belli olur. Çünkü İslam, Müslüman’ın “ne olduğunu” tarif etmiştir. Fakat adam “hergele” ya… İslam’ın hiçbir esasından bahsetmiyor. Namaz kılmadığı, oruç tutmadığı, hacca gitmediği gibi günahlarından bahsetmiyorum. O kendini ilgilendirir. Adam Müslüman fakat İslam’ın hiçbir rüknünden, kıstasından, teklifinden bahsetmiyor. Doğrudan hesap gününe geçiyor. Dünya kısmı bomboş… Bunun fark edileceğini bildiğinden midir nedir, gizli sevaplarının olduğunu söylemeyi ihmal etmiyor. Günahlarının açık olduğunu ise -kamuoyu bildiği için olmalı- beyan ediyor.
Karşımıza nasıl bir profil çıkıyor?
Adam Müslüman… Her nedendir bilinmez ama Müslüman… İslam ile alakalı hiçbir şeyden bahsetmeksizin Müslüman… Hem de nasıl Müslüman? Kendisinden dinleyelim; “Ben Allah’ın iyi kuluyum. İnanıyorum ki, yarın bir gün Allah’ın huzuruna çıktığımızda, Her saniye, ‘Allah’ adını ağzına alan ama amacı uğruna, her şeyi, en belaltı vuruşları bile mubah sayanlardan çok daha hak etmiş bir mevkide olacağım. Sessiz, dilsiz sevaplarımı onlardan daha çok hak etmiş; sesli günahlarımdaysa onlardan daha bağışlanacak bir mevkide olduğuma bütün kalbimle inanıyorum.” Tam olarak böyle bir Müslüman… Hoş değil mi?
Dünyada İslam’a uyan hiçbir davranışı görülmeyen adam, tüm Müslümanlardan daha Müslüman. Hesabı kendisi yapmış bitirmiş. Mahşerdeki “büyük mahkemeye” ihtiyaç bile duymuyor “hergele”. Kendi hesabını kendi yapıp bitirmiş ve “Allah’ın iyi kulu” olduğuna dair kendinden menkul mahkeme ilamını almış. “Rahatlığa bakın” diyeceğim ama bu başka bir şey… Psikolojik labirentlerinde deveran eden duygu ve düşünce şu, kendisi Allah’ın kulu değil de inandığını söylediği ilah kendinin hizmetkarı… Mahşerde yapacağı iş şu; hesap sorulduğunda, kendi yaptığı muhakeme ve muhasebesini dosya olarak sunacak ve “her şey burada, yolu açın” diyecek. Dünyada kendi istediği hayatı, kendi tarzıyla yaşayıp, Allah’ın huzuruna vardığında ise, Allah’ın emirlerini umursamadan cennete gitmeyi düşünüyor. İnandığını söylediği ilah ile arasında kurduğu münasebete bakar mısınız? İlla affedilmesi gereken bir günah işlemişse “hergele”, o günahların bağışlanmaması ihtimali yok. Çünkü “Başkalarının değil, kendimin kendime verdiği sicile itimat ediyorum” diyor. Kendi kendine verdiği sicil ise malum… Hesabı yaptı ve duvara astı. Sadece hesap gününü bekliyor, o gün geldiğinde duvardan indirecek ve sunacak. Kendi yaptığı hesabın gözden geçirilmesine bile razı değil. “Sessiz, dilsiz sevaplarımı onlardan daha çok hak etmiş; sesli günahlarımdaysa onlardan daha bağışlanacak bir mevkide olduğuma bütün kalbimle inanıyorum.”
İnanmaya devam etsin tabii ki… Bize ne? İnsanın kendi kendini aldatma maharetinin sınırı yok. Fakat bizi ilgilendiren bir boyutu var. Dünyada Allah’ı, O’nun kitabını ve Resulünü umursamadan, onların emir ve nehiylerine riayet etmeden, kendi istediği gibi bir hayat sürdükten sonra cenneti garantilemiş edalarla tafra satması… Bu da umurumuzda değil, nasıl olsa hesap günü gelecek, diyeceğim de, hergelenin, İslam’a tamamen aykırı bir hayat yaşanarak cennete gidilebileceğini söylemesindeki “büyük dolandırıcılığa” takılıyorum. Böyle düşünüyor olmasında iki ihtimal var.
Birincisi, aslında Allah’a inanmıyor fakat ülkedeki Müslümanları ifsat etmenin “zekice” olduğunu düşündüğü bir yolunu deniyor. Özet olarak “cennete gitmek için Müslüman olmak kafi… Ayrıca İslam’ın emirlerine yerine getirmek ve nehiylerinden kaçınmak gerekmez” türü bir düşünce pompalıyor. Başka bir ifadeyle, Allah ile münasebet kurmak için peygamberlere ihtiyaç olduğu hakikatini imha etmeye teşebbüs ediyor. Allah’a ancak peygamberleri vasıtasıyla ve onların gösterdiği yoldan ulaşmanın lüzumsuzluğunu anlatmaya çalışıyor. İslam’ı Risaletten, Risaleti de Allah’tan uzak tutmaya çalışıyor. Bunu kendi hayatında da yapıyor. Böylece aslında dine ihtiyaç olmadığını, Allah’a inanmanın kafi olduğunu, herkesin de hayatı istediği gibi yaşayabileceğini ima ediyor. Allah’a inandığını söyleyen fakat Allah’ın dinine ihtiyaç duymayan biri…
Psikolojiye bakın… Allah’a inandığını söylüyor ama Allah’ın dinine ihtiyacı olmadığını ihsas ediyor. Aslında açıkça beyan ediyor ya… Ateist olmanın kendi içinde tutarlı olması mümkün… Ama hem Allah’a inanıyor olacaksınız (veya böyle görüneceksiniz) hem de O’nun dininin lüzumsuzluğuna inanacaksınız… Nasıl bir şey bu?
İkincisi, İslam’a inanmıyor ama Allah ve ahretin varlığı ihtimalinden dehşetengiz şekilde korkuyor ve psikolojik dünyasında bunun tedbirini alıyor. Gerçekten de ateistlerin psikolojisinde, “Allah ve ahretin” olma ihtimali, dehşetengiz savrulmalara sebep oluyor. Düşünsenize, ateist birisi, zihnine üşüşen bu ihtimal karşısında neler hisseder? Bir an “var olduğu” ihtimali aklına takıldığında, cinnetin kıyısına gelir. Çünkü ahrette hesap ve sonsuz hayat var. Ülkedeki Kemalist kültür özü itibariyle ateisttir. Bu insanlar Müslüman memleketinde yaşadıkları için Allah ve ahretin varlığını okuyor veya duyuyorlar. Bu ihtimalle yaşamak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla herhangi bir zamanda “var olma” ihtimalini düşünmeden edemezler. Bu sebeple, Allah ve ahretin varlığı ihtimaline karşı “psikolojik mekanizmalar” geliştirdikleri görülür. “Ben daha Müslümanım” diyemedikleri için, “ben daha iyi bir insanım” dediklerine şahit olunur. Bu beyanlarında gizliden gizliye, “Allah ve ahret varsa, ben daha iyi bir insan olduğum için, Allah beni affeder” duygusu gizlidir. Allah ve ahretin varlığı ihtimali zihinlerini o kadar dehşetengiz şekilde savurur ki, Allah ve ahretin olması ihtimalinde, “iyi insan olmak”, “iyi Müslüman olmaktır” düşüncesini üretemezler. Allah’tan daha iyi bilme imkanı olmayacağına göre, Allah ve ahretin varlığı ihtimalinde, O’nun emir ve nehiylerine itaat ve riayet, “iyi Müslüman” ve “iyi insan” olmaktır. Buradaki mantık sistemini ve silsilesini bile anlamaktan acizler. Fakat Allah’ın varlığı ihtimalini görmezden gelemedikleri için de, kendilerine delilikle eşdeğer psikolojik mekanizmalar üretmekten geri duramazlar.
Ertuğrul Özkök’ün durumu buna benziyor. O kadar benziyor ki, Allah’ın varlığı ihtimalini, İslam’dan bağımsız şekilde kabul ediyor gibi… Zira cenazesinin kiliseden kaldırılmasını istiyor. Allah’ın varlığı ihtimali önüne gelince, Allah’tan bahseden her din ile münasebet tesis etmeye çalışıyor. Teorik olarak Müslüman olduğunu söylüyor ama İslam’ın tatbikatlarını tahkir ediyor ve Hıristiyanlığın tatbikatlarına meylediyor. Zaten yaşadığı hayat da Hıristiyanların hayatına benziyor.
Nasıl bir psikolojik profil bu? Dinin tüm kaidelerinden bağımsız olmaktan memnun fakat Allah’tan vazgeçebilme cesaretinden yoksun… Tüm bunlar bir mizansen değilse, intihar etmesine fazla bir zaman kalmamış demektir.
*
Bir insanın “kitapsız” olmasına diyeceğimiz bir şey yok. Cehennem de hak… İstediği kişilik profilini de oluşturabilir. Hayat kendisinin, ne yaparsa yapsın… Fakat ne zaman ne yapacağı belli olmayan gizemli adam pozları takınırken, Allah’ın dini üzerinde debelenmesi, tahammül edilir gibi değil.
Bir insan, ateist olabilir, Hıristiyan olabilir, Müslüman olabilir, kendi tercihi… Müslüman ise İslam ortada… Hıristiyan ise Hıristiyanlık ortada… Ateist ise, her neyse… Fakat be “hergele”, caka satmak için Allah’ın dinini niye istismar ediyorsun. Ne zaman ne yapacağı (ve ne olduğu) belli olmayan gizemli adam, üç kuruşluk keyif için milyonlarca Müslümanı rencide etme hakkını kendinde nasıl görüyorsun? Bu nasıl bir egodur?
Allah’a ve Resulüne açtığın savaşı hepimizin gözü önünde yürüttün. Ve mağlup oldun. Düne kadar dünyan mamurken, kudretin yerindeyken Allah’ı hatırlamıyordun, şimdi ne oldu? Dünyada eski konumuna gelme ihtimalinin kalmadığını anladın, ahrete mi yatırım yapıyorsun? “Bari onu usulüne uygun yap”, diyeceğim ama sen usul bilmemekte maharet sahibisin.
*
Ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam tipinin yeni bir çeşidi ile karşı karşıyayız. Bu adamlar, Müslüman ama değil, Hıristiyan ama değil, ateist ama değil, sosyalist ama değil, demokrat ama değil… Bu çeşit kişilik tipi son birkaç on yılın adamı… “Müslüman mısın, evet…”. “Cinlere inanır mısın, öyle batıl inançlarım yok…”. Bu çeşit adamlar türedi son dönemde.
Hem kendini bir dünya görüşü ile tarif eden hem de o dünya görüşünün esaslarını umursamayan. Niye Müslümansın o zaman? Cevabı yok… Tüm “kıymetleri” imha eden bir tip bu… Niye Müslümansın be adam?
Ne zaman ne yapacağı belli olmayan “şahsiyetsiz” tiplerin en tehlikelisi bu… Çünkü bir “mana yekununu” kullanıyor. İslam ile ilgili hiçbir şey bilmeyen ve umursamayan adam “Müslümanım” diyor. Niye? İslam adına konuşmak için… “Şafilerde dört rekat, Hanefilerde beş rekat…” diyen Fatih Altaylı’yı hatırlayın. Üstelik bunu söylerken polise bir de fırça atıyor, canlı yayında. Önce cahilliğinden utan be adam. Özkök bu istismarın zirvesi. Fatih Altaylı’dan daha zeki ya… Ondan daha iyi istismar edebilme maharetine sahip… Hakkını teslim edelim.
İstismarın en iğrenç olanı… En derin olanı… En kıvrak olanı… “Ben de Müslümanım kardeşim” diye söze başladığında belli ki istismar cehdi zirveye tırmanmıştır.
*
Tekrar başa dönelim. “Ne zaman ne yapacağı belli olmayan adam” olmakla, “gizemli adam” olmayı hedefleyenler aynı zamanda “anlaşılmaz büyük insan” hayali kuruyorlar. “Büyük adamlar” cemiyetin ufkunun çok ilerisinde oldukları için, yaşadıkları dönemde anlaşılmaları zor veya imkansız olabiliyor. Hakikaten büyük adamların çok azı yaşadıkları dönemde anlaşılmıştır. Yaşadıkları dönemde anlaşılamamış olmaları, onların saçmaladıklarını göstermez. Çünkü tarihin herhangi bir diliminde anlaşılmışlardır. Hatırlamadıklarımız yani tarihin hiçbir döneminde anlaşılmayanlar ise, cemiyetin ufkunun ötesinde olduklarını göstermek için saçmalayanlar ve hezeyan kusanlardır. Bunların sayısı diğerlerinin (büyük adamların) sayısından binlerce kat daha fazladır. Fakat bunların hiçbirini hatırlamıyoruz, çünkü saçmalıklar hatırlanmaya değmez.
Büyük adamlar, fikri derinlikleri, keskin idrakleri, yakıcı zekaları sebebiyle cemiyetin ufkunun ötesindedirler ve bu sebeple yaşadıkları dönemde anlaşılmaları zordur. Büyük adamların yaşadıkları dönemde anlaşılmamaları, yaşarken söyledikleri veya yazdıkları fikirlerin “saçma” görünmesine sebep oluyor. Bu fikirler aslında saçma değil fakat mevcut akıl hacmi onları anlamadıkları için “saçma” muamelesi yapıyor. İnsanlık gelişmeye devam ettiğinde bir veya birkaç dönem sonra o fikirler anlaşılır hale geliyor ve saçma olmadıkları görülüyor. Özkök, bu meselenin ilk kısmına takılıp kalmış. Büyük adamlar, yaşadıkları dönemde anlaşılmadıkları için “deli” muamelesine muhatap olmuşlar ya… Özkök bu noktada takıldığı için, delilik gömleği giyiyor. Adına “patavatsızlık” diyor ve kendini “büyük adam” pozlarına sokuyor. Büyük adam olmadığını bildiğinden midir nedir, kendine payanda aramak için “Galileo, Caravaggio, Michelangelo, da Vinci, Bernard Henri Levy, Marx ve Said-i Nursi” gibi isimleri de patavatsız olarak zikrediyor. Saydığı isimlerin herhangi birinin vermiş olduğu eserin tekinin küçük bir parçasına denk gelecek eser telif etmemiş olan adam, bu kadar ismi egosunun çerezi olarak kullanmaktan imtina etmiyor. Bunu yaparken satır aralarında şunu haykırıyor; “bakın bu adamlar da yaşadıkları dönemde anlaşılmamıştı ve saçmaladıkları söylenmişti, benim söylediklerim de bunlar gibidir ve günü geldiğinde anlayacaksınız”. Tamam da senin ki saf hezeyan… Senin unutulmaman tek ihtimalde mümkün, o da, saçmalamanın zirvesine misal teşkil etmen.
İnsanın muvazenesinin muhafazası için, fiziki ve içtimai imkanlar ile ruhi ve akli kudretleri mütenasip olmalıdır. Bir insan kafi derecede zeki değil ama zengin, iktidar sahibi veya önemli konumlarda bulunan biriyse muvazenesini (dengesini) muhafaza etmenin şartlarını kaybetmiş demektir. “Hergelemiz” Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğinde uzun süre kalmış, kafi derecede para kazanmış ve kendi sosyal ve siyasal çevresinde itibar sahibi olmuş ya… Bununla muadil zeka seviyesine sahip olduğu vehmi üretmiş. Orta zekalılar cenneti olan ülkede, biraz zeki olduğu da doğru… Orta zekalı Hürriyet yazarları içinde kendini yüksekte görme imkanı da var. Öyleyse denge berhava…
Fakat kafi derecede yüksek zeka sahibi olmadığını fark etmemesi kabil değil. Bu durumda ne yapması gerek? Dehaların nasıl yaşadığına bakıyor. Dehaların yaşadıkları dönemde anlaşılmamış olmasından kendine bir koridor açıyor. Onları da misal göstererek saçmalamaya başlıyor. Gizliden gizliye, “bakın onlara da saçmalıyorsunuz denmişti, dehamı anlayın ve önümde diz çökün” diyor. Oysa dehalara “saçmalıyorsun” diyenler orta zekalar. “Hergele”, dehaların fikirlerinin “saçma” görünmesi ile kendi “saçmalıkları” arasındaki farkı görecek insan sayısının az olmasına itimat ediyor. Dolandırıcılığa bakar mısınız?
Fiziki ve içtimai imkanlar ile ruhi ve akli kifayetsizliklerin oluşturduğu dengesizlikler çok tehlikelidir. Bunun misalleri ülkemizde çok. Çünkü çok kimse hak ettiği konumda değil. Bunun tersi de doğru, çok kimse hak etmediği konuma sahip. Bir insan şahsiyetini inşa edememişse, sahip olduğu yüksek konumlar kişiliğini (şahsiyetini değil) inşa ediyor. Kişiliğini konumuna borçlu olan insanlar ise ya o konumu kendilerine verenlerin kölesi oluyor veya nefslerinin… Hiçbir insan köleliği kabul etmez. Bu durum çok ilginç kişilik (şahsiyet değil) profilleri oluşturuyor. Hem köleliği kabul etmez hem de köle olur… Bu durumu katlanılır kılmak için akla gelmeyecek psikolojik denklemler üretiyor insanlar.
Özkök bu tür misallerin zirvesi… Hem sahip olduğu itibarı Aydın Doğan’a borçlu olduğunu biliyor hem de gizliden gizliye Aydın Doğan’ın kendisindeki cevhere mecbur kaldığı vehmini üretiyor. Bir sarkaç gibi mütemadiyen “köle olmak” ile “efendi olmak” arasında sallanıp duruyor.
Önemli adam pozlarında, “önemli şeyler” söylemek zorunda kalan kifayetsiz muhterisler çok tehlikelidir. Zekası ve idraki kafi gelmediği için “orijinal” bir şeyler söyleme kudreti olmayan fakat önemli adam konumlarında olduğu için orijinal şeyler söylemek isteyen adamlar ağızlarını açtıklarında tek şey yapabilirler. Hakikat katliamı… “Hergelenin” ne kadar saçmaladığını, Ahmet Hakan’ın bile tahammül edememesinden anlamak kabil.
*
Daha çok şey var aslında yazılacak. Şu ifadelere bakın, “Mini etekle beş vakit namaz kılınacağını, başörtüsüyle içki içilebileceğini düşünen ve buna cüret eden kadınların ülkesini düşlüyorum. Söyle var mı bunda, adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?” Bir de pişkin pişkin “söyle var mı bunda, adaba aykırı, inanca ters düşen bir şey?” diye sorması var ya… İnsanın nutku tutuluyor. Yazacak çok şey var ama yayınlayacak mevkute veya okuyacak insan var mı? Ya da bu “hergeleye” bu kadar zaman ayırmak caiz mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com