Aylık arşivler: Temmuz 2011

ÜÇÜNCÜ GAZZE SEFERİ, ERDOĞAN GAZZE’DE

ÜÇÜNCÜ GAZZE SEFERİ, ERDOĞAN GAZZE’DE
Birinci Gazze seferi, İslam coğrafyasının her noktasından Müslüman’ın ve dünyanın birçok yerinden Gayr-i Müslim’in, Mavi Marmara idaresinde organize olduğu bir “insanlık hareketiydi”. Dünyadaki “insanlık” hareketinin amiral gemisini Müslümanların oluşturması ve idare etmesi gurur vericiydi. Türkiyeli Müslümanların bu mesuliyeti deruhte etmesi de ayrıca mutluluk verici bir hadiseydi.
Dünyanın en büyük terörist organizasyonu olan İsrail, birinci Gazze seferini kaba güçle (kabadayılıkla) durdurma yolunu tercih etti. Dünyanın diplomatik kanallarındaki ağır güç ve tesirine rağmen kaba kuvvetle racon kesmeyi tercih etti. Sayısız “düşünce kuruluşu”na sahip olan Dünya Yahudi Lobisi, kaba kuvvetin neticelerini doğru hesaplayamadı. Dünyanın güçlü istihbarat teşkilatları ile içli dışlı olan Mossad, Gazze Seferini yola çıkmadan durdurma yolunu seçmedi veya durduramadı. Netice olarak muhtemelen, tarihindeki en “yanlış kararı” verdi ve çok ağır bir maliyet ile karşı karşıya kaldı.
İkinci Gazze Seferinde aynı ahmaklığı göstermedi. Sefere çıkacak olan filoyu, teşekkül aşamasındaki müdahalelerle, sefer başlamadan bitirildi. Bu tarz müdahale İsrail için hem daha az maliyetli hem de daha “akıllıcaydı”.
İkinci Gazze Seferi, amiral gemisi olan “Mavi Marmara” gemisinin sefere çıkamayacağını açıklamasıyla aslında inkıtaa uğramıştı. İsrail için en büyük başarı, amiral gemisini seferden alıkoymak oldu.
Bu nasıl oldu?
İsrail İkinci Gazze Seferini kaynağında engellemek projeksiyonunu hazırladığında en zor bölümü, Türkiye kısmıydı. Seferin amiral gemisi ve kumandası da Türkiye’de olduğu için, bu kısımdaki hareketi engelleyememesi durumunda sefere mani olma imkanı yoktu. Türkiye’ye ise baskı yapma gücü kalmamıştı. Zaten Türkiye-İsrail münasebetleri can çekişiyordu. Türkiye’ye karşı yapabileceği tek şey, Birinci Gazze Seferi ile ilgili Hükümetin taleplerinin karşılanacağı “taahhüdünde” bulunmaktı. Gelişmelerden anlaşıldığına göre Türkiye’ye, taleplerini karşılayacağına dair güçlü bir söz verdi ve müzakereleri başlattı. Müzakereleri başlatmak için de İkinci Gazze Seferinin durdurulması şartını ileri sürdü. Hükümet, İsrail’in “özür” şartını da ihtiva eden müzakerelerin başlaması için İHH’ya baskı yaptı. Hükümet, İsrail’e diz çöktürmenin ve özür diletmenin dünyada oluşturacağı “büyük diplomatik zaferin” ve bunun oluşturacağı “güçlü Türkiye İmajının” iştihasına kapılarak seferin Türkiye ayağını engelledi. Ve büyük bir hata yaptı.
İsrail, hem diplomasiyi iyi bilen bir devlettir hem de verdiği hiçbir sözle kendini bağlı saymayan bir diplomatik faciadır. İsrail’in sözlü veya yazılı hiçbir sözüne itimat edilemeyeceğini anlamayan sadece Türkiye mi kaldı?
İkinci Gazze Seferi akamete uğrayınca İsrail müzakereleri askıya aldı veya yavaşlattı. Çünkü maksat hasıl olmuştu. Artık Türkiye’ye karşı hiçbir taahhüt altında değildi.
İsrail harikulade bir planlama yapmıştı. Gerçekten de plan kusursuz uygulandı ve netice verdi. İsrail, kusursuz planını kusursuz şekilde tatbik etmenin ve harikulade bir netice almanın keyfini çıkaracaktı ki, hesapta bir hata olduğunu fark etti.
Tayyip ERDOĞAN farkı…
Bunu hesaba dahil etmemişti. Oysa daha önce bunu yaşamıştı. Geçtiğimiz yıllarda Suriye-İsrail görüşmelerinde arabuluculuk yapan Türkiye, müzakerelerin ileri bir aşamasında kendisine haber bile vermeden İsrail’in Gazze’ye saldırmasına “çok şiddetli tepki” göstermişti. Zaten Davos’taki ONE MİNUTE TEPKİSİ, Tayyip ERDOĞAN’IN bu hadiseye karşı sergilediği tavırdı.
ERDOĞAN farkı özet olarak şuydu; Tayyip ERDOĞAN’I diplomatik müzakerelerde aldatabilirdiniz ama aldatmanız, elde ettiğiniz faydanın birkaç katına malolurdu. Amiyane tabirle söylemek gerekirse bu adamı ekemezsiniz, ekerseniz size bire on şeklinde zarar olarak döner.
İkinci Gazze Seferinin akamete uğramasının akabinde Türkiye-İsrail müzakereleri de kesilince, Tayyip ERDOĞAN, Gazze’ye gideceğini (gitmek istediğini) açıkladı. ERDOĞAN’IN Gazze’ye gitmesi, İkinci Gazze Seferinden çok daha büyük bir hadisedir. Tayyip ERDOĞAN, “madem beni aldattınız, başında benim olduğum “Üçüncü Gazze Seferini” başlatıyorum” dedi. ERDOĞAN’IN Gazze’ye gitmesi, yüzlerce gemiden müteşekkil filodan daha büyük bir hadise ve harekettir.
İsrail basınından gelen haberler, İsrail’in özür dileme istikametine yöneldiğini gösteriyor. Tayyip ERDOĞAN’IN Gazze’ye gideceğini kamuoyuna açıklamasından daha önce İsrail’in haberinin olacağını biliyoruz. Türk Hükümeti bu haberi bir şekilde İsrail’e sızdırdı ve “eğer müzakereleri başlangıçtaki taahhütlerinize sadık kalarak yürütmez ve neticelendirmezseniz, Başbakan Gazze’ye bizzat gidecek” mesajını verdi. Buna rağmen müzakerelerde istenen canlanma olmayınca Başbakan bu arzusunu kamuoyuna deklare etti. İsrail bu hadise karşısında çok hızlı şekilde düşünmeye başladı ve Tayyip ERDOĞAN’IN Davos’taki tavrına hatırladığı için “blöf” yapmadığına kanaat getirdi. ERDOĞAN’IN Gazze’ye gitmiş olması ihtimalinin neticelerine dair yaptığı hesaplamalar, “özür dilenmesi” karşısında meydana gelecek itibar kaybından fevkalade daha yüksek çıkmış olmalı ki, (hakikaten de böyledir) “özür dilenmesi” konusu ilk defa bu kadar ciddi şekilde gündeme geldi.
İsrail hiç bu kadar sıkışmamıştı. Türkiye, diplomatik sahadaki zaaflarına rağmen, ERDOĞAN’IN, diplomasi dünyasında “delilik” olarak nitelenecek tavır ve davranışlarından dolayı, netice alıcı hamleler yapabiliyor. ERDOĞAN’IN sevdiğim (ve halkın sevdiği) yönü de bu… “Evet, beni aldatabilirsiniz ama beni aldatmanız size çok pahalıya malolur”.
Tayyip ERDOĞAN, diplomasi dilini, üslubunu, usulünü bilmiyor olabilir. Diplomasi tecrübelerine bakıldığında, bilmediği de açık. Fakat ERDOĞAN zekice bir iş yapıyor ve bilmediği oyunu oynamak yerine kendi oyununu kendisi kuruyor. Dünyanın yüzlerce yıllık diplomasi tecrübesinin Tel Aviv’de depolandığını bilmeyen yok. İsrail ile diplomatik kulvarda ve onların dili ile konuşmaktansa başka bir dil, üslup ve tarz oluşturmak en doğrusu. Dünya diplomasi tarihi ERDOĞAN’A diplomasi alanında iyi not vermeyebilir ama her diplomat anlamıştır ki, ERDOĞAN, diplomasinin karanlık dehlizlerinde yolunu kaybedecek biri değil.
Diplomasi dünyası bir müddet ERDOĞAN’IN diplomasi bilmediğini anlatacak. Bunu da istihza ile yapacak. Fakat bir müddet sonra diplomasi dünyası, ERDOĞAN’IN “yeni bir diplomasi dili” geliştirdiğini anlayacak, kabul ve takdir edecek. Konuyu illa ki diplomatik dille ifade etmek gerekirse, ERDOĞAN’IN tarzı, “yeni bir diplomatik dildir”.
*
Eğer ERDOĞAN Gazze’ye gidecek olursa, şu şekilde gitmesi harikulade olur. Tüm İslam coğrafyasına çağrı yapmalı ve Refah sınır kapısının bir kilometre yakınında arabasından inmeli, arkasına takılacak milyonlarca insanla beraber Gazze’ye yürüyerek girmeli. Türkiye Başbakanını korumak için de bir tugay komando birliği ile ona muadil özel hareket polis birliği eşliğinde Gazze’ye ulaşmalı. Bu vesileyle Gazze’ye Türk ordu ve polisi de girmiş olur. Tüm Gazze, Filistin ve Türk bayraklarıyla donatılır.
Bu ihtimalde İsrail’in açıkladığı ve açıklaması beklenen “can güvenliğini taahhüt edemeyiz” türünden suikast tehditlerine aldırmamak gerek. Muhal-farz ERDOĞAN Gazze’de İsrail tarafından suikasta uğrar da “şehit” olursa, bu hadise, tüm İslam coğrafyasında öyle bir patlama gerçekleştirir ki, tarih ilk defa bu çapta bir isyanı kaydeder. Tüm diktatörlük rejimleri çok kısa sürede yıkılır ve İslam coğrafyası İsrail’i kuşatır ve boğar. TAYYİP ERDOĞAN, İslam coğrafyasında öyle bir konuma yükseldi ki, şahadeti hayatından daha çok hizmet edecek noktaya geldi. İsrail’in bırakın suikast düzenlemeyi, saçının tek teline zarar gelmemesi (provokasyonlara mani olmak) için tüm ordusuyla ERDOĞAN’I korumak için seferber olur.
NOT: Bir insanın hangi sebeple olursa olsun canını vermesini istemek başka bir insanın haddi ve hakkı değil. Suikast tehlikesi olduğu istihbarat servislerince tespit edilmesi halinde ERDOĞAN’IN böyle bir sefere çıkmasını teklif ediyor değiliz. Yapmaya çalıştığımız iş, ERDOĞAN’IN Gazze’ye gitmesi halinde meydana gelecek hadiseleri değerlendirmekten ibaret.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ NEDEN DURDURULAMAZ?

BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ NEDEN DURDURULAMAZ?
Yükseliş ve çöküş süreçlerinin önemli olduğunu biliyoruz. Fakat dikkatimiz, zekamız ve aklımız mütemadiyen yükseliş süreçleri ile ilgileniyor. Çöküş süreçleriyle her nedense kafi derecede ilgilenmiyoruz. Bunun sebebi, yükselmeye, gelişmeye, kalkınmaya ihtiyacımız olmasıdır galiba. Hiç kimse ve hiçbir medeniyet çöküşü düşünmediği ve ihtiyaç duymadığı için dikkati, zekası ve aklı o istikamete yönelmiyor. Bu sebeple dünyanın ürettiği literatür, sayısız kalkınma modeli ile doludur.
Oysa her devlet ve medeniyet mutlaka çöküyor. İnsanlık tarihi, çökmeyen ve yıkılmayan devlet ve medeniyet misalini bize sunmuş değil. Madem çöküşün sayısı da çıkışın sayısına eşittir, bu konu üzerinde ciddi çalışmalar yapmamız gerekmez mi?
*
Medeniyet gibi giriftliği ve derinliği, müessese ve münasebet çeşidi fazla olan en büyük hayat formunda yükseliş ve çöküş süreçlerini anlamak zordur. Fakat anlaşılmasına şiddetle ihtiyacımız olan hadise yumağı da bu.
Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş süreçleri ile ilgili bol miktarda tetkik olduğu doğru. Fakat bizim üzerinde durmak istediğimiz bir husus var ki, dikkatlerden kaçmış halde. Dikkatlerden kaçan husus ise meselenin en merkezi ve en mühim konusu…
Medeniyetlerin inşasındaki en bariz husus, dehaların istihdam edilmiş olmasıdır. Özellikle de medeniyetleri zirveye çıkaran fikir mimarlarının hepsi dehadır. Medeniyetlerin zirvesi, dehaların kaynaştığı bir zaman dilimidir.
Dehalar, basit hayat formlarına tahammül edemedikleri ve onlarla tatmin olamadıkları için medeniyete doğru akarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, imkan bulduğu takdirde dehalar, medeniyet havzasına dökülmüşlerdir. Medeniyetler, kendi insan kaynaklarının dışındaki dehaları da cezp etmiş ve istihdam etmişlerdir. Bu sebeple medeniyetlerin zirvede olduğu dönemlerde dehalar o merkezde cem olurlar.
Medeniyet havzası, dünya deha rezervinin ciddi bir kısmın kendinde topladığında, ilim, fikri, sanat ve sair alanlardaki gelişmeler, insanlığın ufkunda dolaşmaya başlar. Keşifleri yapan, müessese ve sistemleri inşa eden insan kaynakları dehalar olunca, ortaya göz kamaştırıcı eserler çıkar. Gözü kamaşan dünya o medeniyetin çökmez, yıkılmaz, gerilemez olduğunu vehmetmeye başlar. İşin ilginç yanı medeniyetin mensupları da, medeniyetlerinin çökmez, yıkılmaz ve gerilemez olduğu vehmini üretir ve inanmaya başlar. Zaten bir medeniyet zirvedeyken onun çökeceğini söyleyene deli derler. Bunlar gerçekten ya delidir ya da dehadır. Medeniyetlerin zirveye çıktığında çökmesini gerektirecek potansiyeli ve sebepleri taşıdığını görmek, yine dehaların harcıdır.
Medeniyetlerin çöküş süreçlerini, mekanizmalarını, dinamiklerini anlamamamızın sebebi, inşasında deha emeği olmasıdır. Dehaların inşa ettiği sistem ve müesseselerin çökeceğini anlamak fevkalade zordur. Fakat her varlık ve vakıa gibi medeniyetlerin de sonu vardır ve bir gün çökerler. Öyleyse konu, medeniyetin çöküş süreçlerini anlamaktır.
Dehaların inşa ettiği sistem ve müesseselerin çökmeye başlaması, önü alınamaz bir süreçtir. Çünkü deha çapında “kafaların” inşa ettiği müessese ve sistemlerin muhtevasındaki problemler ve problem kaynaklarının neler olduğunu, normal zeka sahibi insanlar anlamaz. Özet olarak söylemek gerekirse, dehaların ürettiği problemleri, normal insanlar çözemez.
Dehaların ürettiği problemleri dehalar çözemez mi? Madem dehalar üretti, dehaların çözebilmesi gerekmez mi? Bu soru çok mantıklı geliyor. Doğru ve mantıklı cevabının da “evet” olması gerekir. Fakat hayat bu kadar “basit matematik denklemlerle” anlaşılmaz. Dehaların ürettiği problemleri dehaların çözebileceğine itiraz etmek kabil olmasa da, insan davranışı determinist değil. Dehaların ürettiği problemleri belki dehalar çözer ama çözmüyorlar. Neden? Çünkü yıkılmakta, çökmekte, gerilemekte olan bir medeniyet ile meşgul olmak “heyecan” verici değil. “Heyecanlı” olan, inşa faaliyetidir.
Medeniyetler çözülmeye ve çökmeye başladığında ilk kaybettikleri “deha” kontenjanıdır. Bir medeniyet çökerken dünyanın başka bir coğrafyasında yeni bir inşa faaliyeti başlamış demektir. Bu günün dünyasında ise bunu fark etmemek, bilmemek kabil değil. Bu sebeple dehalar yeni havzalara doğru akıyor. Tek sebep bu mudur? Hayır. Doğrusu sadece bu sebeple konuyu izah kabil değil. Dehalarla ilgili önemli başka bir husus daha var.
Medeniyetler zirveden sona çökmeye başladığı için, medeniyeti inşa eden anlayışın ilerlemesi kabil değildir. Zirve demek, o istikametin nihayetine varıldığını gösterir. Artık ilerleme başka bir istikamette mümkündür. Başka bir istikamette ilerlemeden bahsediyorsak, “başka bir anlayış” ve “başka bir akıl formundan” bahsediyoruz demektir. Medeniyet ise sahip olduğu “akıl formu” ile zirveye çıktığı için, o “akıl formundan” vazgeçmez. Ta ki, çökme ve çözülme, gözle görülür hale gelene kadar.
Medeniyet kendi “akıl formundan” vazgeçmediği için, ilerlemeyi mümkün kılacak “istikametin” akıl formunu üretemez. O istikamette akıl formu oluşturan dehaları ise keşfedemez. Aksine o dehalara “deli” gömleği giydirir. Oysa dehalar, mevcut istikametin ufkuna varıldığını ve yeni bir istikamete ihtiyaç duyulduğunu anlar. Fakat medeniyetin mevcut “akıl formu”, dehaların o keşiflerini anlamadığı için reddeder ve dehayı da imha eder. Dehanın yok olmaktan kurtulmak için tek alternatifi kalır. Dünyadaki başka kültür havzalarına yönelmek…
*
Türkiye’de son birkaç asırdır neden çok az sayıda deha çıktığı anlaşılıyor mu? Analar deha doğuruyor ama ülkedeki kısır anlayış dehaları katlediyor. Büyük işler yapmak ve tabi ki medeniyet inşa etmek, dehaların harcıdır. Dehaları katleden siyaset, kültür ve eğitim sistemleri ve formları bu ülkenin intiharı değil midir?
*
Batının içinde bulunduğu buhran hala iktisadi kriz şeklinde anlaşılıyor. Batı medeniyetinde iktisadın ağırlıklı bir yeri olduğu için, iktisadi boyutun görünür olması anlaşılır bir durumdur. Fakat kriz iktisadi hayattan daha derinlerde, felsefi bir krizdir.
Batı içine düştüğü krizlerden neden çıkamaz? Çünkü problemlerini dehalar üretti. Normal zekaların çözmesi kabil değil. Felsefi kriz bir tarafa sadece iktisadi krizleri üreten problemleri bile çözemezler.
Çözemezler çünkü iktisadi krizin kaynağı felsefi krizdir. Batı medeniyetinin kaynağı olan felsefe, bir asırdır inkıtaa uğradı. Yaklaşık bir asırdır felsefeciler var ama filozof yok. Felsefe batı da “deha istihdamını” gerçekleştiremez hale geldi. Çünkü batı medeniyetini inşa eden “anlayışın” nihayetine gelindi. “Tarihin sonu” tezi, batı tarihinin sonu şeklinde anlaşılmalıdır ve bu haliyle de doğrudur. Yeryüzünde başka akıl formları mayalanıyor. Batı, kendi medeniyetinin akıl formundan farklı akıl formlarının mümkün olduğunu anlayana kadar çökmüş olacak. Bundan sonra batı dünyasının yüksek zekaları başka coğrafyalara akacak.
Dikkatimiz, zekamız ve aklımız çöküş süreçleriyle fazla ilgilenmediği için batının çökmeye başladığını ve bir daha da düzelemeyeceğini (düzeltilemeyeceğini) anlamıyoruz. Hatta çökeceğine bile inanmayanımız çok.
*
İslam dünyasının yapması gereken ilk iş, dehaları keşfetmek ve onlara istihdam yollarını açmaktır. Bunu yapabilmek için dehaları da içine alabilecek “akıl formunu”, yani “akl-ı selim formunu” inşa edebilmektir. İslam, orta zekalıların idrakine emanet edilecek kadar kıymetsiz değil.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ÇOK YÜZLÜLER

“Hadi çıkartın maskelerinizi,
Bu kadar zorlanmanıza gerek yok, gerçekleri biliyorum!
Maskelerinizi çıkartın, boyalarınızı da silin
Çıplak yüzünüzü görmek istiyorum,
Kimsiniz? Nesiniz?
Hey sen! Boyaların akmış, tam seçemiyorum,
Sen kimsin?
O da ne öyle, boyalar yazılara dönüşüyor,
Aa bunlar, senin yalanların!
Hem de bana söylediğin yalanlar!
Tebrikler, oyun bitti, perde indi.
Buraya kadarmış!
Evet
Her sabah aynadaki makyajsız yüzünden ürkmeyi bırak artık
O sensin”

İkiyüzlülükten nefret ettiği bilinen Mehmed Akif Ersoy bir gün dostlarına şöyle yakınır: “İkiyüzlüleri sever oldum, çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”
Mehmet Akif’in bu ifadesi artık neredeyse hepimizin toplum içinde yaşadığı bir hali almıştır.
Mehmet Akif’in “İkiyüzlüleri sever oldum, çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”sözü acı bir serzeniştir. İkiyüzlüleri sevmek adına değil, çok yüzlülerin artışını göstermek adına söylenmiş bir sözdür. Kısacası çok yüzlüler çoğalınca, ikiyüzlüler bile aranır oldu.

İnsanın karakterinin, ruhunun, ilminin, saflığının, cehaletinin, niyetinin yansıdığı mekân… Yalanın- doğrunun, iyinin – kötünün, varlığın – hiçliğin, cesaretin – korkaklığın, yeisin – kararlılığın, güvenin – kaypaklığın, canlılığın- durgunluğun, masumiyetin – suçluluğun ve birçok kemiyetin, keyfiyetin sirayet ettiği coğrafya… İnsanın her şeyinden bir şeyler bulabildiğimiz pazar meydanı… İnsanın etiketi, yaftası… Tüm bedeninin atılmış bir imzası, mührü…

İkiyüzlülere bile hasret kaldığımız bir zamanda, öyle çok yüzlüler tanıdık ki! Burası neresi? Her yanımız maskelerle dolu. Nerede o masum gülüşler… Maskesiz bir yüz bulan var mı aranızda? Hak’a bürünmüş batıllardan, koyun postundaki kurtlardan, ıslah edicilerdeniz diyerek bozgunculuk yapanlardan, haramı helali hiçe sayanlardan, zulümle adaleti çıkarları doğrultusunda yer değiştirenlerden, insana, insanlığa küfreder gibi insanlıktan bahseden zorbalardan, dışarıdan ne kadar mütevazı görünse de içinde kibre dair bir ruh barındıran, ciddi görüntüsünün altında laubali bir yüz yatan ama belli etmeyenlerden, bahanecilerden, bananecilerden, neme lazımcılardan, bilgiççilerden, kralcılardan bıkmadınız mı?

Bu kadar maskeler ortasında insan kendini sorgulamadan geçemiyor. Var mıdır bizimde yüzlerimizi örttüğümüz maskelerimiz? En doğru cevabı insanın kendisi verebilir elbette. Geceleyin başımızı yastığa koyduğumuzda, karanlık ortasında yüzlerimizi göstereceğimiz kimsenin olmadığı zamanlarda, kendi hesapsız hesaplaşmalarımızda, kendimizin mahkemesinde, kendimizin avukatı mıyız, savcısı mı? Kararı kim ve nasıl verecek? Maskelerin olmadığı o mahkemelerin mahkemesinde, gerçek yüzümüzü ne kadar sahipleneceğiz acaba…

Alışverişte, iş hayatında, aile ilişkilerimde, sokakta, pazarda çeşit çeşit maskelerle dolaşanlar, sırtlarında bir yığın sahte yüzlerin ağırlığında yorulmuyorlar mı acaba? Sadece olduğu gibi görünerek kamburlarından kurtulmayı, hafiflemeyi istemiyorlar mı yoksa?

Gün geçtikçe toplumdaki ahlaki çözülme hızlanmaktadır. Çok yüzlü insanların varlığı sosyal hayatı çürütmektedir. Onların münafıklığı, fitnesi topluma kötü örnek olmaları ve verdikleri zararlar, topluma dışarıdan verilen zararlardan daha büyüktür.

Toplum içinde, insanlar için en tehlikeli model, kendi yüzüyle yetinmeyip, çok yüzlülüğe geçiş yapan arızalı ve bozulmuş insan modelidir. İkiyüzlüler ve çok yüzlüler toplum için şirret tiplerdir. Onların bulunduğu ve bulaştığı yerlerin, güvenin zedelendiği, şüphenin arttığı, fitnenin filizlendiği ortamlara dönüşmesi kaçınılmazdır.

Kimin yanında, kimin karşısında oldukları belli olmayan çok yüzlüler, her yerde, herkesle görünebilme yeteneğine sahiptirler. Senin yanında onlara, onların yanında sana düşmandır. Besin kaynakları dedikodu ve fitnedir. Kişiye göre, ortama göre, zamana göre karakteri, kişiliği ve davranışları değişir.

Çok yüzlüler için “doğru söz” değil, atmosfere göre söz kullanma sanatı vardır. Ortamdan ortama hep birbirinden farklı sözler kullanarak, bir su gibi bulunduğu yerin kalıbına bürünürler. Menfaatleri için her yolu denemek onlar için geçerli ve meşru bir metot arayışıdır.
Tutarsızlık, çelişki, yalan, iftira, inkâr ikiyüzlülerin ve çok yüzlülerin en çok başvurduğu silahtır. Senin yanında senin gibi, başkasının yanında başkası gibi olmak en iyi icra ettikleri sanattır. Onlar rol oynamaz, rol çalmazlar, Çünkü yaşadıkları gibi olurlar her daim. Artık zihinleri de, duyguları da, davranışları da ikiyüzlülüğün ta kendisidir onların. Kendileri bile asıl yüzlerini tanıyamaz. Zaten asıl hastalık da budur…

Çok yüzlülerden korunmak ve onlara karşı mücadele etmek dünyanın en zor ve en gerekli uğraşıdır. Bu sebepten daha maskesiz bir dünya için, münafıklaşmamak için sorumluluk hepimizde…

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR

ÜLKELERİ TOPLAMA KAMPI YAPAN ANAYASALAR
Cansız varlıkların davranışı dış etkilere bağlıdır. Bitkilerin davranışı dış ve iç etkilere bağlıdır ama davranışları “hareket” seviyesine çıkamaz. Hayvanların davranışı, dış etkilerle beraber sevki tabiye bağlıdır ve davranışları hareket seviyesine ulaşmıştır. Ne var ki hayvanların hareketleri tabiatlarında depolanmış olan ve ne olduğunu anlamadıkları bilgi evreniyle sınırlıdır. İnsanlar, bahsini ettiğimiz davranış ve hareket çeşitlerinin tamamına sahiptirler fakat mümeyyiz vasıfları akıllı olmalarıdır. Akıllı olmaları yani tefekkür faaliyetinde bulunmaları…
İnsan, varlık çeşitlerinin davranış özelliklerinin tamamına sahiptir ve hayatta da bunların hepsine ihtiyaç duyar. Hayatının bir kısmını bunlarla bir kısmını da insani özellik olan tefekkür ile yaşar. İnsanileşme süreci (aynı zamanda eğitim süreci) insana has hususiyetleri öğrenme, anlama, kullanma yoluyla elde etmeye matuftur. “İnsan olma hali”, diğer varlık çeşitleriyle müşterek hususiyetlerini asgariye indirmek ve insan hususiyetlerini azamiye çıkarmaktır.
İnsan hayatın en üst formudur. Üst formlar, kendilerden aşağıdaki tüm formları ihtiva eder ve onların davranışlarını gösterebilir. Bu durum aslında tabiatındaki genişliğe ve zenginliğe işaret eder ama aynı zamanda yanlış anlamalara da sebep olur. İnsanların, hayvani ve nebati davranışları gerçekleştirebilme istidadı, insanlar üzerinde sapkın düşünce uygulamaları yapmayı tarih boyunca tetiklemiştir.
Eski devirlerde sihir, büyü ve benzeri usullerle insanların zihnine ve aklına müdahale etmek ve istedikleri türde insan elde etmek (yetiştirmek değil) için çabalayan alçaklar, modern zamanlarda biyoloji, psikoloji, psikiyatri, parapsikoloji ve eğitim gibi “bilimsel”(!) metotlarla aynı işi yapmaya çalışmaktadır. Günümüz dünyasında bu istikametteki çabaların ciddi neticeler verdiği de (maalesef) malum. Eski veya yeni usullerle yapılmak istenen iş ve elde edilmek istenen netice, “muayyen bir insan türü”dür. Kendi istedikleri gibi düşünen, kendi istedikleri gibi yaşayan, kendi istedikleri gibi hür olduğunu zanneden insan türü… Bu insan türünü “bilimsel”(!) metotlarla elde edemediklerinde veya teşebbüsleri eksik kaldığında yedekte beklettikleri polis ve ordu gibi silahlı güçleri devreye sokmakta ve akıl üzerinde harici baskılar oluşturmaktalar.
En yaygın ve derin zihni müdahaleler eğitim yoluyla yapılıyor. Bir siyasi düşüncenin (mesela materyalizmin) bazı konulardaki teorilerini (ki teori ispatlanmamış düşünce demektir) kesin ilmi bilgi olarak okutuyorlar fakat başka siyasi düşüncelerin teorilerini okutmadıkları gibi “batıl” muamelesi yapıyorlar. Evrim ile ilgili ülkemizdeki duruma bakmak neyi anlatmak istediğimizi gösterir.
*
İnsanların vücut bütünlüğüne yönelik herhangi bir fiil, suçtur. Dayak atmak gibi… Bir uzvun iptali neticesine kadar uzanan vücut bütünlüğüne yönelik fiil ise daha ağır suçtur. Gözünü çıkarmak veya kolunu koparmak gibi… Bir insanın vücudunu (hayatını) iptal edecek neticeye ulaşan fiil ise en ağır suçtur. Bütün bunlar ceza kanunlarında var ve herkes de aşağı yukarı bilir. Fakat nedense insanın aklının bir kısmını kullanması veya bazı faaliyetlerde bulunması engellenir. Hem de kanun ve anayasa ile… Aklın bir kısmının kullanılmasının veya aklın bazı faaliyetleri gerçekleştirmesinin yasaklanması ne demektir? Mesela kişinin doğumla beraber anasından öğrendiği dil, aklın inşasında temel unsurlardandır. Mesela iman, aklın inşasında ve faaliyetlerinde temel unsurdur. İnsanın ana dilini kullanmasını yasaklamak veya imanının gereğini yapmasını yasaklamak, aklın bazı uzuvlarını iptal etmektir. Yani, insanın kolunu koparmak veya bir kolunu vücuduna bağlayarak kullanılmasını yasaklamak gibidir.
Bu ne büyük tezat? Vücut bütünlüğüne müdahale suç fakat akıl (ve zihin) bütünlüğüne müdahale suç değil. Aksine aklın bütünlüğünü muhafaza ve bütününü kullanma teşebbüsü suç… Aman Allah’ım… İnsanı insan yapan akıl değil miydi? İnsandan aklı aldığınızda geriye kalan bedeni (biyolojik tarafı) hayvani davranışlar göstermez miydi? Veya bir şekilde (muhalfarz) hayvanlara akıl nakledebilsek onları insan seviyesine çıkarmış olmaz mıyız?
*
İnsanlarla hayvanlar arasındaki münasebet, hayvanlardan faydalanma yoluyla gerçekleşmektedir. Hayvanları evcilleştirebilirsek onlardan faydalanıyoruz. Evcilleştirdiğimiz hayvanı nasıl yaşatıyoruz peki? Büyük baş hayvanların her biri için birkaç metre kare, küçükbaş hayvanların her biri için bir metre kare, kümes hayvanlarının her biri için birkaç yüz santimetre karelik hayat alanları hazırlıyoruz. O küçük hayat alanlarında bizim istediğimiz gibi yaşamalarını istiyor ve aksi bir davranış içine girerlerse de cezalandırıyoruz. Evcilleştiremediğimiz hayvanlara ise “vahşi hayvan” sıfatını layık görerek onları rastladığımız yerde öldürüyoruz.
*
Anayasa, belirli bir insan türünü, belirli bir kişilik tipini, belirli bir hayat tarzını esas alır ve diğerlerini reddederse ne olur? Bu tariflere ve çerçevelere uymayan insanları ne olarak görmüş olur? Yukarıdaki kısa izahları toplayıp terkip ettiğimizde mesele vuzuha kavuşuyor ve bu soruların cevapları ortaya çıkıyor.
Bir hayat tarzını esas alıp diğerlerini reddetmek, hayvanlara birkaç metre karelik ahırlar veya kümesler hazırlayarak onları zapt altına almak ve faydalanmaktan başka bir manaya gelir mi? Dolayısıyla insanlara hayvan muamelesi yapmak değil midir? Kız kardeşini başörtüsü ile üniversiteye almayan veya devlet kurumlarında çalıştırmayan yaklaşım, onları belli mekanlara hapsetmiyor mu? Evcil hayvanları besler ve onlardan faydalanırız ama evimizin salonuna almayız. Bundan ne farkı var, başörtülü kadınların hizmetçilik yaparken başörtülü çalışmasına müsaade etmenin fakat bakan olacağı zaman yasak getirmenin?
Anayasa, kayıt altına aldığı “muayyen hayat tarzının” dışındaki iman ve fikir sahiplerinin aklının bütününü veya bir kısmını imha etmiyor mu? İmha etme teşebbüsünde bulunmuyor mu? Bir insanın kolunu koparmak suç ama aklının bir kısmını imha etmek (veya buna teşebbüs etmek) suç değil mi? İnsanlara, “bir kolunuzu mu kaybetmeye razı olursunuz yoksa aklınızı mı?” sorusunu sorun bakalım, hangisini tercih edecekler? Aklını kaybeden insan kolunu ne yapsın ki? İnsanların yüzde yüzünün “kolumu kaybetmeyi tercih ederim” cevabını vereceğinden emin olmayan var mı? Durum buysa, milyonlarca insanın aklını iptal (veya imha) etme suçunu alenen işlemek demek olan mezkur anayasayı yapma hakkını hangi alçak kendinde görebilir? Veya o alçakların bu türden anayasa yapmasına kim razı olabilir?
Muayyen bir hayat tarzını esas alan ve diğerlerini reddeden anayasa, o hayat tarzını kabul etmeyen insanları hayvan yerine koymakta ve onların hayatı nasıl ve hangi mekanlarda yaşayacaklarını çerçeveleyen bir mafya racon listesi değil midir? Halkın kahir ekseriyetinin hayat tarzını reddeden anayasa, kendini cari ve baki kılmak için milyonluk orduları seferber etmek zorunda kalmıyor mu? Durum buysa, o melun anayasaları yürürlükte tutabilmek için milli orduların(!) görevi, vatanı dışarıya karşı değil içeriye karşı korumak haline gelmiyor mu? İnsanlara ahır, ağıl ve kümes planı yapmış olan anayasayı halka karşı korumak, tüm vatanı temerküz kampı haline getirmek değil midir?
Ülkede yaşayan halkın bir kısmına insan bir kısmına hayvan muamelesi yapmak, yeryüzünün en büyük organize suçudur. Bu suçu işleyenler, suça yardım ve yataklık edenler en büyük organize suç örgütüdür. Halkın kahir ekseriyetine hayvan muamelesi yapmak, vatanın tüm sathını temerküz kampına çevirmek gibi devasa suç, ancak anayasa gibi “temel hukuk metni” ile ve ancak ordu çapındaki büyük örgütlenmelerle gerçekleştirilebilir.
*
Diktatörlüklerde ve oligarşilerde tüm ülke alenen temerküz kampına çevrilir. Adına demokrasi dedikleri ama laiklik, Kemalizm, basçılık, faşizm, sosyalizm gibi siyasi cereyanların birini veya birkaçını asıl unsur sayan rejimler ise, temerküz kampının duvarlarını şeffaf malzemeyle kaplarlar. Bu çeşidi yirminci asrın modern keşfidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ZAMANAŞIMI MAĞDURLARI DEVLETE TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR

ZAMANAŞIMI MAĞDURLARI DEVLETE TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR
Türkiye’de devlet hukuk ve yargıyı inhisarında tutuyor. Hukuk yargılamalarında “tahkim” müessesesini kabul etmekle tekeline istisna koyan devlet ceza yargılamasında hiçbir istisnayı kabul etmiyor. Ceza yargılamasındaki yetki paylaşımı o kadar cimri ki, küçük bazı suçlardaki mağdurun/müştekinin şikayetten vazgeçme hakkını tanıması dışında, mağdura/müştekiye de hiçbir salahiyet tanımıyor. Mağdur/müşteki şikayetinde vazgeçtiğinde kanun, hiçbir şey olmamış gibi yargılamanın yapılmasını ve sanığın cezalandırılmasını istiyor.
Mağdur ile sanık arasında barışın gerçekleşmesi, sanığın mağdura tazminat ödemesi ve mağdurun da şikayetinden vazgeçmesidir. Bu ihtimalde davanın düşmesi gerekir ki, taraflar arasında barış gerçekleşebilsin. Mağdur/müştekinin şikayetinden vazgeçme hakkı var ama bu hakkın kullanılması davanın seyrine tesir etmiyor. Müşteki şikayetinden vazgeçiyor fakat dava devam ediyor ve sanık aynı cezayı alıyor. Hadise böyle olunca, tarafların barışması da kabil olmuyor.
Tarafların barışmasının manası, içtimai yaranın tedavi edilmesidir. Tarafların rızalarına dayalı olarak barışmaları, içtimai yaranın tek tedavi yoludur. Müştekinin şikayetinden vazgeçmesine rağmen sanığın aynı cezayı alması, taraflar arasındaki husumeti bitirmiyor. Husumetin devamı, içtimai yarayı azdırıyor ve derinleştiriyor. Mahkemelerin (aslında kanunların) mağduru umursamadan ve ne dediğine bakmadan sanığı yargılama salahiyetini inhisarında tutması, mağduru fena halde tahkir ediyor. Kanunların ve mahkemelerin bu tavrı, taraflar arasındaki husumeti bitirmediği gibi şahıslarla devlet arasında da husumet meydana getiriyor.
Bu hususlar Türkiye’deki ceza hukuku ve yargılamasında ciddi meseleler. Fakat yazının konusu bu dibaceden sonra başlıyor.
Kanun ve mahkemenin, mağdura affetme salahiyeti bile vermemesine ve yargılama tekelini elinde tutmasına rağmen, devletin ve mahkemelerin beceriksizliklerinden dolayı davalar zamanaşımına uğruyor. Zamanaşımına uğrayan dava düşüyor. Sanık için davanın düşmesinin manası, o suçu hiç işlememiş gibidir. İşin vahametine bakın… Önce suçluyu yargılama tekelini devlet olarak elinizde tutacaksınız, yargılama safhasında mağdura affetme salahiyeti vermeyeceksiniz fakat beceriksizliğinizden dolayı yüz binlerce dava zamanaşımından dolayı düşecek. Tamam da… Mağdurun zararı (maddi ve manevi) ne olacak?
Öncelikle zamanaşımı ne demek? Suçluya böyle bir imkanı neden veriyorsunuz? Zamanaşımı denilen şey, ölümdür. Suçlunun, işlediği suçtan yargılanmadan kurtulmasının tek yolu, ölümdür. Suçlu öldüğünde, yargılanmasında fayda olmadığı düşüncesiyle dava düşürülebilir. Ki bazı ihtimallerde ölen suçlunun bile yargılanması gerekir. Ki suçlu olduğu tespit edilerek, terekesinden mağdurun zararı tazmin edilebilsin.
Suçluya bir müddet (zamanaşımı müddetince) kaçtığında “yargı masuniyeti” tanıyorsunuz, mağdura da suçluyu bir zaman sonra yakaladığında cezayı infaz salahiyeti veriyor musunuz? Hayır… Tamam… Ceza infazını insanlara verirseniz ortaya tam bir facia çıkar. Bu doğru olmasına doğru da… Suçluya bir müddet kaçtığı takdirde “yargı masuniyetini” verdiğinizde de aslında facia çıkıyor. Fakat bu faciaya alıştınız ve halkı da alıştırdığınız için normalleşen bir facia, facia gibi görünmüyor. İyi de siz hukuk sisteminizi, insanların alışabilme istidadı üzerine mi kuruyorsunuz yoksa adalet ve hakkaniyet üzerine mi kuruyorsunuz?
Ceza davaları zamanaşımına uğrayarak düştüğü durumlarda, mağdurlar, devlete tazminat davası açabilirler. Bu davayı açmayı mümkün kılacak kanun ve kanun maddesi mevzuatta hatırladığım kadarıyla yok. Fakat devletin tekelinde tuttuğu yargılama yetkisini, (bizce abes olan) zamanaşımı süresi içinde maharetle kullanamadığı için (yani beceriksizliğinden dolayı) davanın düşmesi, kanunda yazılı şekilde tazminat sebebi değilse bile “hukuk”, “adalet”, “hakkaniyet” sebepleriyle tazminatı gerektirir. Dava ilk derece mahkemelerinde reddedilirse Yargıtay’a, Yargıtay tarafından reddedilirse Anayasa Mahkemesine giderek takip edilmelidir. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla bu yolun açılacağı düşüncesindeyim.
Halkın haklarının peşine düşme zamanı geldi. Devlet ne yaparsa yanına kar kalmamalı. Devleti mutlak ve sorumsuz hakim olmaktan çıkarmalı. Bir yıl içinde zamanaşımından dolayı düşen ceza davalarının mağdurları devletten tazminat alsın, ortaya çıkacak olan maliyetin yüksekliği, devletin ve mahkemelerin jet hızıyla çalışmalarını sağlar.
Hususen avukatlara çağrımdır, halkın bu yola gitmesini sağlayın, onları bilgilendirin. Üstelik avukatlar için binlerce yeni dava demektir. Ülkedeki tüm avukatlara birkaç yıl gelir kapısı olur. Devlet denilen o hantal yapı, “nush ile uslanmıyorsa hakkı yargı tokatıdır”.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA
Bir ülkede yaşayan halkın bir kesiminin, mevcut rejime karşı isyan etme şartları oluşabilir. Hakikaten süreklilik kazanmış, normalleşmiş ve hukuka emdirilmiş olan zulme karşı mücadele etmenin silahlı direnişten başka yolunun kalmadığı misaller, insanlık ve siyaset tarihinde bolca görülen durumdur. Siyasi ve hukuki yolla mücadelenin, hukuk ve siyaset müesseseleri ile yolu kapatılmışsa yapılacak iş nedir ki?
İslam tarihinde zulüm, siyasi iktidarların uygulamalarına verilen isimdi. Çünkü hukuk (yani şeriat) belli idi. İktidarı elinde bulunduranlar, Şeriat’ın dışına çıkarak zulüm yapıyorlardı. Dolayısıyla zulüm, teorik altyapıya kavuşmamıştı İslam tarihinde…
Çağdaş dünyada zulüm, mevzuata girdi. Anayasada halkın bir kesiminin dilini konuşması, bir kesiminin dinini yaşaması gibi zulümler, artık kanun metni haline geldi. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılmaya başlandı. Zulmü eskiden iktidarlar (hükümdarlar) sadece askerlerle yapıyordu, şimdi hukuk, kanun, mahkeme vasıtasıyla yapılmaya başlandı.
Hukuk marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki hukukta aranmaz. Siyaset marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki siyasette aranmaz. Geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele… Türkiye seksen yıldır muhalefeti, silahlı mücadeleye mahkum etti. Bu noktaya kadar Kürt silahlı muhalefetini anlamak mümkün olabilir.
*
İslam tarihindeki zalimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele eden muhalifler, neyi istediklerini biliyorlardı. Çünkü İslam hukuku ve ahlakı orta yerde duruyordu. Dolayısıyla mücadeleyi de yürütürken, İslam hukuk ve ahlakına uygun davranıyorlardı. İslam hukuk ve ahlakına uymayanları da yine İslam hukuk ve ahlakına nispetle tenkit etmek kabil oluyordu.
İslam medeniyetinin tasfiyesi ile beraber, İslam coğrafyasındaki nazari altyapı yok edildi. Siyasi iktidarlar ve rejimler, kaynağını İslam’dan almak ihtiyacı ve mecburiyeti hissetmez hale geldikleri için artık hiçbir kaide ile bağlı olduklarını düşünmüyorlar. Siyasi iktidarlar ve rejimler kendilerini temel hukuk metinleriyle (Şeriat ile) bağlı hissetmedikleri gibi, İslam irfanının yok edilmesiyle ortaya çıkan vasatta muhalif siyasi hareketler de kendilerini hiçbir kaide ile bağlı hissetmiyorlar.
Kürt hareketi veya başka siyasi hareketler, mevcut rejimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele yapmak mecburiyetinde olduklarını düşünürken haklı olabilirler. Fakat kendilerini hiçbir ahlaki ve hukuki kaide ile bağlı hissetmemeleri, tam bir kaos meydana getiriyor. BDP veya PKK ile hangi zeminde mücadele edilebilir? Adamların hiçbir teorik çerçevesi yok. Mücadeleyi anlayalım da, bunun bir teorik altyapısı olması gerekmez mi?
Teorik çerçevesi olmayan silahlı veya silahsız muhalefet örgütü ile münasebet kurmak mümkün değil. Neden? Zira ne yapacağı belli olmaz. Ferdi veya içtimai oluşların kendini tarif etmesinin temel çerçevesi, dünya görüşüdür. Dünya görüşü aynı zamanda bir hukuk ve ahlak sistemi demektir. Bir siyasi hareket kendini hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ettiğinde, “güvenilir” hale gelir.
Yeri gelmişken eşkıya veya terörist tarifinin ölçüsü şu olsa gerek. Muhalefet hareketleri kendilerini bir dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ediyorsa, “farklı bir hayat gerçekliği” talep ediyor demektir ki, meşrudur. Bazı hakları talep etmeleri, meşruiyet için kafi değildir. Rejim muhalifi olmakla terörist olmak arasındaki fark, siyasi hareketin bir hukuk ve ahlak sistemine dayanıp dayanmadığıdır. Hukuk ve ahlak sistemine dayanmayan siyasi hareketler, bazı haklı taleplerde bulunuyor olsalar bile meşruiyete sahip değillerdir. Zira bu durumda, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar.
*
Ülkedeki siyasi rejim seksen yıldır halka zulmetti. Zulmü, hukuk marifetiyle yaptı ve muhalefetin tüm kanallarını kapattı. Taa anayasa mahkemesine kadar bu yolu tıkadı. Bu sebeple sistem dışı mücadele için ülkede seksen yıldır meşru bir zemini ısrarla ve akılsızca oluşturdu.
Lakin Kürt siyasi hareketi, kendini bir türlü tarif edemedi. Bir dünya görüşü, hukuk ve ahlak sistemi beyan edemedi. Bilindiği üzere PKK özünde Marksist-Ateist bir siyasi Siyasi hareketiydi. Fakat Marksizm’in çökmesinden sonra hala kendini o istikamette tarif ediyorsa bu durum, Çin’in hala Marksist olması ve Çin Komünist Partisi tarafından yönetilmesi gibi bir şaşkınlık halidir. Kendini tarif edemediği için ne zaman ne yapacağı bilinmez bir terörist hareket halinde kaldı. Kemalist siyasi sistemin, kendisine karşı her türlü siyasi mücadeleyi (bu arada silahlı mücadeleyi) meşru kılan mevzuat ve tatbikatları karşısında PKK, bir teorik zemine oturamadığı için bu kadar bol meşruiyet malzemesi olan ülkede meşruiyet üretemedi.
*
Bir ülkedeki silahlı muhalefet, silahlı mücadele ile haklarını almaya başlamışsa, silahı bırakmaz. Hiçbir siyasi düşünce, işe yaradığını gördüğü metotlardan vazgeçmez. Silahlı mücadelenin tüm şartlarını oluşturan Kemalist siyasi rejim PKK’yı asla silahsızlandıramaz. Kürt meselesinin tıkandığı nokta tam olarak burası…
*
AKPARTİ’NİN samimi şekilde Kürt meselesini çözme teşebbüsleri karşısında BDP ve PKK’nın aynı tavırlarını devam ettirmesi, tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Kemalist zihniyetin Kürt meselesini çözmeye yanaşmayacağı ön kabulü doğruydu. PKK ve BDP bu ön kabule sahip olmakla siyasi bir yanlış yapmıyordu. Fakat AKPARTİ’NİN bu meselede yaptıklarını değerlendirirken yanlış yapıyor. Yanlış yapmasının temel sebebi, AKPARTİ’Yİ Kemalist rejimin hükümeti ve partisi olarak görüyor olmasıdır. Kemalist siyasi rejimden silahlı mücadele ile bazı tavizler aldığı düşüncesi ile AKPARTİ’YE karşı da aynı duygu ve kabuller ile tavır takınıyor. Silahlı mücadele ile tavizler aldığı düşüncesi AKPARTİ’NİN tatbikatlarına ve yaklaşımına rağmen yerleşik hale geldiyse, Kürt meselesini BDP ve PKK ile çözme imkanı kalmamış demektir.
Aslında problemin derinleştiği nokta, AKPARTİ’NİN farklı olduğunu biliyor fakat AKPARTİ’NİN meseleyi çözmesi halinde Müslüman Kürt halkı üzerindeki inisiyatiflerini kaybedeceklerini düşünüyor olmaları. BDP mensubu bazı siyasetçilerin, Kemalistlere yaptığı, laiklik ortak paydasında AKPARTİ’YE karşı mücadele etme çağrıları malum. Bu durum tipik bir “Stockholm Sendromu” oluşturuyor. PKK eksenindeki Kürt Siyasi Hareketi, kendilerine seksen yıldır zulmeden Kemalist siyasi rejim ile birlikte, kendilerine hiç zulmetmemiş olan AKPARTİ ve Müslümanlara karşı mücadele etmek istemesi, “Stockholm Sendromu” değilse, bu sendromun başka bir misalini bulmak kabil değil.
*
Ortaya çıkan durum şu; Kemalist siyasi rejim Kürt Siyasi hareketine şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… Kürt Siyasi Hareketi Kemalist rejime şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… AKPARTİ her ikisine de düşman.
AKPARTİ ülkenin tamamına talip olduğu için Kemalist siyasi rejim, Kürt Siyasi Hareketini AKPARTİ’YE tercih eder. Zira Kürtçüler neticede ülkenin bir kısmını istiyorlar. PKK merkezli Kürtçüler ise Kemalist rejim taraftarlarını tercih ederler çünkü Kemalistler Kürtleri bundan sonra asla kendilerine bağlayamazlar. Oysa AKPARTİ, Kürtlere hitap etmenin ve onları da içine alacak şekilde ülkeyi rahatlatmanın imkanına sahip tek partidir. Bunun yolu ise malum olduğu üzere İslam’dır. AKPARTİ, BDP, DTK ve PKK yı Kürtlerden tecrit etmenin ve yok etmenin fikri altyapısına sahip. Bu ihtimal Kürtçüler için büyük bir handikaptır. İttifak yapmak konusunda en zor pozisyonda olan AKPARTİ’DİR. Zira AKPARTİ Kemalistlerle de Kürtçülerle de ittifak yapamaz. Konuya bu zorunluluklar çerçevesinde baktığımızda, Kemalistlerle Kürtçülerin ittifak yapmaları tabiidir hatta kaçınılmazdır. Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, Kemalistlerin ve Kürtçülerin birbiriyle çok sıkı bir işbirliği içine girdiklerini görecektik. Zaman zaman Kemalistlerle Kürtçülerin işbirliği yaptığına dair çıkan haberler, spekülasyondan çok daha ileri seviyede bir “gerçeklik altyapısına” sahip.
*
Çözüm mü ne? Buradan çözüm çıkmaz. Ahlaksız ve hukuksuz insanla çözüm üretilmez. Çözüm için önce bir “çerçeve” gerek. Sonra taraflar arasında müşterek sabit prensipler lazım. Ahlaksız insan bir çerçeve girmez. Çünkü çerçeve ahlakın ta kendisidir. Hem Kemalist kafa hem de Kürtçü kafa, siyasi ahlaksızlığın zirvesinde. Kürtçü kafayı üreten Kemalist kafa olduğu için, ahlaksızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Tarafların ruhi ve akli, fiziki ve fiili kaynakları tükenene kadar silahlı ve silahsız çatışma devam eder. Bu iki kafa da milletin ve ülkenin “habis ur”udur. Islahı imkansız olanın imhası zarurettir düsturu, her iki düşünce(!) için de fazlasıyla caridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TSK’YI ASIL KİM YIPRATIYOR

TSK’YI ASIL KİM YIPRATIYOR
“TSK’yı yıpratıyorlar” ifadesi, ordunun çevresini saran bir çelik yelek vazifesi görüyor. Yakın zamana kadar da işe yarayan bir kalkandı. Fakat otuz yıla yakın süren, on binlerce cana, yüz milyarlarca dolara mal olan güneydoğudaki düşük yoğunluklu savaş, bu kalkanı kağıt mendil kadar inceltmiş halde.
Bir milyona yakın personeli ile resmi beyanlarda ifade edildiği üzere beş bin civarında olduğu söylenen teröristlerin otuz yılda hesabını göremeyen TSK, tenkitten azade mi kılınacak? Bu nasıl bir kuvvet dağılımıdır ki bir teröriste yüz ile iki yüz arasında asker düşüyor ama terör bitirilemiyor. Ordunun imkanları ile teröristlerin imkanları karşılaştırıldığında ise bir teröriste bin asker düşmez mi? TSK yı tenkit ettiğimizde “yıpratma” faaliyeti içine girdiğimizi söyleyenlerin “maksadı” ayrı konu ama zeka geriliği içinde oldukları açık. Zira otuz yıllık mücadele yekunu göz önüne alındığında, yıpratma merkezli savunmalar, çok ucuz kalıyor.
Son Silvan hadisesinde Mehmetçiklerin yarısı başından (bazıları gözünden) vurulmuş. Otopsi raporları böyle söylüyor. Nasıl oluyor da teröristler bu kadar “nokta atışı” yapabiliyor fakat askerler onları gövdelerinden bile vuramıyor? Aslında soru şöyle; nasıl oluyor da kumanda heyeti, teröristleri gözünden vuracak personeli yetiştiremiyor? Terörist birimlerin başındaki adamlar, TSK daki subaylardan daha mı maharetli, daha mı donanımlı, daha mı zeki? Bu soruları sorduğumuzda TSK yı yıpratmış mı oluyoruz yoksa daha güçlü ve daha donanımlı bir TSK mı istemiş oluyoruz? Neyi kastettiğimizi anlamak için orta seviyede zeka kafidir.
Terörist guruplar ülkenin bir bölgesinde askerlerden daha kolay geziyor ve istedikleri zaman eylem yapabiliyorlarsa, TSK zaten kafi derecede yıpranmış değil midir? TSK nın inisiyatifi eline geçirebilmesi ve terörist gurupları imha edebilmesi için daha iyi yönetilmesi talebi, nasıl oluyor da yıpratmak şeklinde anlaşılıyor. Hangi akıl formu bir metni bu kadar çarpık anlayabilir?
Kasabın mesleğini icra ettiği bıçağı ile ameliyathaneye dalıp hastayı kesip biçmeye başlaması karşısında feryat eden doktor ve hemşirelere karşı, “ameliyat yapıyorum, beni niye yıpratıyorsunuz” demesindeki abes ile otuz yıldır terörist sayısını azaltamamış, halka sirayetini önleyememiş TSK nın, “yahu siz ne yapıyorsunuz, golf maçına biraz ara verin” diye feryat eden halka karşı, “orduyu yıpratıyorsunuz, bu vatan hainliğidir” türünden cevap vermesi, insanları cinnet geçirme noktasına getirdi.
Otuz yıl… Dile kolay… Hiçbir askeri bilgiye sahip olmayan çobanlar bu mücadeleyi yürütseydi, sadece tecrübe ile bu gün çok daha ileri durumda olurlardı. Askerliği bilmiyorsunuz, anladık, peki tecrübe demi kazanmıyorsunuz?
Otuz yılda bir arpa boyu yol alamamış olan TSK da hala yıpranacak bir pay kaldı mı? Tüm millet koro halinde, “çok yaşa ordu” diye tempo tutsa, dibine kadar yıpranmış olduğu gerçeğini değiştirir mi? Tüm medya her gün “en büyük ordu bizim ordu” diye manşet atsa, gerçek ters-yüz edilebilir mi? Be akılsızlar… Ne yıpratmasından bahsediyorsunuz?
TSK’nın kendi kendini yıprattığı kadar hiç kimse yıpratamaz. Ergenekon, balyoz ve sair davalardan bahsedecek değilim. Onlar başlı başına facia… Askerlerin cansız bedenleri ve şehit cenazeleri üzerinden siyaseti yönetme çabasından da bahsetmeye ihtiyacımız yok. Hadise çıplak haliyle zaten meseleyi anlatmaya kafi. Otuz yılda on binlerce cana malolmuş bir mücadelede mesafe alamamak, ordu için kafi derecede yıpratıcı değil mi? Neyi saklamaya çalışıyorsunuz? Mızrak çuvala sığmıyor artık.
Karakol baskınları, tezkereye veya izne giden askerlerin toplu katliamı gibi ağır hadiselerin yaşandığı misallerde bile bir tane (teğmenden generale kadar) istifa eden subay duydunuz mu bu ülkede? Veya TSK, kendi içinde yaptığı bir soruşturma da herhangi bir subayı görevden aldı mı? Gerçekten otuz yıllık mücadelede subay kadrosunun hiç hata yapmadığını mı düşünüyorsunuz? Böyle düşünüyorsanız, çok ciddi bir zihni savrulma içindesiniz. Gerçekten hiçbir kumanda hatası yoksa otuz yılda mesafe alamamış olduğunuza göre, terörist guruplar sizden yüz yıl önde olmalılar. Hiçbir hata yapmamanıza rağmen bir arpa boyu yol alamamış olmanızın açıklamasını hangi deha yapabilir? Siz ne dediğinizin farkında değilsiniz. Hiç hata yapmamış olmanıza rağmen zaferi kazanamamışsanız, düşmanınız sizden yüzlerce kat daha güçlü ve akıllı demektir. Bunun başka bir izahı var mı? Hiç hata yapmadığınızı düşündüğünüze göre, düşmanın sizden kat kat güçlü ve akıllı olduğunu kabul ediyor musunuz?
Farkında değil misiniz? Bu ülkede okuma yazma bilmeyenler bile teröristlerle nasıl mücadele edileceğine dair bilgi ve fikir sahibi oldu. Çünkü otuz yıllık tecrübe bu birikimi meydana getirirdi. Yoksa siz teröristlerle mücadele yapmıyor da bizi mi aldatıyorsunuz? İnsanların yıllardır içlerinden sorduğu bu soruyu artık bağırarak sorduklarını duymuyor musunuz? Hala mı yıpratmak masalına sarılmayı düşünüyorsunuz?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Ferd Cemiyet Devlet Sarmalında Anayasa

FERD CEMİYET DEVLET SARMALINDA ANAYASA
Esas olan insan… Şubeleriyle söylemek gerekirse, ferd ve cemiyet… Hayat bu parantezde üretilir, gerçekleşir ve yaşanır. Herhangi bir konuda insanı esas almak, hayatı esas almaktır. Hayatı esas almadan insanı esas aldığını söyleyenler, “belli bir insan tasavvurunu” esas aldıkları için hayatı umursamamaktadır. Bu tefekkür altyapısı, nihayetinde, insanı esas almayan noktalara kadar savrulmanın zihni manivelalarını oluşturuyor.
Hayatın iki aktörü var. Ferd ve cemiyet… Bunların dışındaki tüm teşekküller ve yapılar, ferdi teşebbüsün ve cemiyet organizasyonunun neticesi olarak ortaya çıkar. Bu sebeple, asla temel unsur olamazlar. Ferd ve cemiyetin dışındaki herhangi bir teşekküle veya yapıya, temel unsur muamelesi yapmak, insanı tabiatından uzaklaştırır, hayatı tabii mecrasından çıkarır. Ferd ve cemiyet asıl, diğerleri bu ikisinin müştakıdır. Tali olana asıl muamelesi yapmak, zihni sapkınlıktır.
Hayat, temelde iki gerçeklik üretir. “Ferdi gerçeklik” ve “içtimai gerçeklik”… Hayatı da zaten bu iki gerçeklik üretir. Bunların dışında “gerçeklik” arayışı, sanaldır. “Sanal gerçeklik” insan tabiatına ve hayatın tabii mecrasına aykırıdır.
Ferdi gerçeklik, iradidir. Rızaya dayalıdır, gönüllülük esastır. Dolayısıyla kaynağı imandır. İman, ruhi tarafıyla teslimiyet, fikri tarafıyla mensubiyettir. Akli cihetiyle de kabuldür. Dünya görüşü, akli, fikri (felsefi) ve ruhi boyutları ihtiva ediyorsa, iman, bu üç unsura şamildir. Dünya görüşü, sadece akli ve felsefi boyutu ihtiva ediyorsa, iki unsurdan mürekkep bir iman sözkonusudur. Dünya görüşleri hangi çeşit olursa olsun akli boyut ile kabul ve fikri boyut ile mensubiyet üretir.
İçtimai gerçeklik, kabul ile başlayan ferdi (akli) gerçekliğin, mensubiyete (fikri/felsefi) ulaşması ile meydana gelir. Hayatın müşterek alanı, fikri mensubiyet ile üretilir. Akli (ferdi) kabul, tek başına içtimai gerçekliğin üretilmesine kafi değildir. Zihni organizasyon, ferdi gerçeklikte kalırsa, ortaya içtimai gerçeklik çıkmaz. Fakat insan toplulukları mütemadiyen var olduğuna ve var olmaya devam edeceğine göre, bu durumda ortaya çıkan nedir? Sürü gerçekliği…
Sürü gerçekliğinin oluşturduğu altyapı, içtimai gerçeklik oluşturmaz. Bu durumun “ferdi gerçekliğin” alanını genişlettiği zannedilir. Nispeten doğrudur da… Fakat içtimai gerçeklik oluşmazsa ortaya çıkan “insan kalabalığı” ferdi gerçekliğin gelişmesi için uygun bir iklim oluşturmaz.
*
Devlet, arizi bir yapıdır. Ferd ve cemiyet bahsinden önce gelmesi düşünülemez. Ferd ve cemiyetin, hayatı üretmek, yaşanılır hale getirmek ve problemleri çözmek için kurdukları teşekküllerden biridir. Diğer teşekküllerden farkı, en büyük teşkilat olmasıdır. Kıymeti de büyüklüğünden kaynaklanır, mahiyetinden değil… Çünkü mahiyeti, diğer ferdi oluş ve içtimai teşkilatlarla aynıdır. Bir dernek veya bir vakıf veya başka çeşit bir sivil toplum kuruluşu, devlet denilen teşekkülden “mahiyet” olarak daha az kıymetli değildir.
Devlet, ferd ve cemiyet unsurlarından müstakil hale getirildi. Problemin kaynağı tam olarak burası… Devlet insan ve hayattan bağımsızlaştırıldığı için “asıl” unsur yapıldı, dolayısıyla ferd ve cemiyet de devlete mütemmim cüz olarak eklendi. Bu çerçeveyi kırmaz ve dışına çıkamazsak, anayasa ile ilgili yapacağımız tüm tartışmalar, aynı parantez içinde kalır ve şimdiki anayasa ile aynı neticeleri verir. Maddelerinin biraz düzeltilmiş olması, kısmi bir ferahlama sağlarsa da bir müddet sonra yine tıkanır.
Yapılacak anayasanın “başlangıç kısmı” şu manaya işaret edecek şekilde olmalıdır.
“Dünyadaki hiçbir devletin ve halkın üzerinde hak iddia edemeyeceği vatanda yaşayan, son ferdine kadar tüm halk olarak deriz ki; asıl olan, ferd ve cemiyet şubeleriyle millettir. Milleti olduğu gibi kabul ve muhafaza etmeyen tüm siyasi, hukuki ve sair teşekkülleri gayrimeşru sayıyoruz. Sonra asıl olan, milletin yaşamak için ihtiyaç duyacağı vatandır. Vatan, milletin varoluşunun asgari ve hayatı yaşayabilmesinin ön şartıdır. Devlet, millet ve vatandan sonra gelir. Millete karşı hiçbir yetkisi yoktur. Sadece milletin ve vatanın muhafazası ve gelişmesi için vazife ve mesuliyet sahibi büyük teşkilatın adıdır. Millet ile devlet arasında asla ihtilaf meydana gelmez. Eğer millet ile devlet arasında bir ihtilaf meydana gelirse, haklı olan taraf kayıtsız şartsız millettir. Tüm anayasa metni bu istikamette anlaşılır ve yorumlanır. Anayasanın hiçbir hükmü, devleti milletten daha kıymetli sayacak şekilde yorumlanamaz.”
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir Devlet Projesi Olarak Anayasa

BİR DEVLET PROJESİ OLARAK ANAYASA
Anayasa özünde “devlet fikridir”. Yeni anayasa (sıfır anayasa) yapmak, devlet kurmaktır. Mevcut bir devletin olması ve onun meclisi eliyle yapılması, bu hükme halel getirmez. Yeni devlet kurmakla, mevcut devlet üzerine yeni devlet kurmak, usul farklılığından başka bir manaya delalet etmez. Milletin mevcut devleti beğenmeyip yeni bir devlet kurma hakkı ile sıfırdan devlet kurma hakkı aynıdır. Eğer devletin sahibi millet ise böyledir. Devlet üzerinde milletten başka bazı şahıslar veya bir takım “teşekküller” mülkiyet hakkı iddia ediyorsa, ortaya çıkan durum, Türkiye’deki vaziyettir.
*
Milletlerarası hukuka göre devlet kurmanın üç temel şartı var. Ülke (vatan), millet (halk) ve siyasi organizasyon yani hükümet… Sınırları muayyen bir coğrafya parçasında yaşayan halk, hükümet kurduğunda milletlerarası hukuk o yapıyı devlet olarak tanınır. Birleşmiş Milletlerin devlet olarak tanıdığı bu yapı, şekil şartlarını yerine getirmiş demektir. Fakat muhteva olarak bu yapı, devlet değildir. Aslında mezkur yapıyı devlet yapan, “devlet fikridir”.
*
Binlerce yıldır dünyanın çeşitli coğrafi bölgelerinde devlet kuran, bu maharetini de cömertçe kullanan bu millet, son doksan yıldır hafızasını sildi ve devlet kurma maharetini sıfırladı. Son devlet olan Osmanlının arşivlerinin bile açılmamış olması, sadece tarihin halktan gizlenmesi manasına gelmiyor. Aynı zamanda adına devlet dedikleri bu ülkedeki örgütün, binlerce yıllık hafızadan faydalanmasına da mani oluyor. Her konu ve alanda sıfırlanan hafıza, “devlet fikri” cihetinden ise geri döndürülemez şekilde silindi. Hafıza silinince bakiye kalan şey, devlet fikri ve kültüründen fersahlarca uzak olan kabile kültürüdür. Ülkenin bir kısmında ağalığın devam ettiğini söyleyenler, Ankara’da, Avrupai kıyafetler giyerek kabile kültüründen uzak olduklarını vehmetti.
*
Ülke, millet ve siyasi iktidarı harmanlayacak, birbiriyle mütenasip bir hayat çerçevesi oluşturacak, birbirini besleyecek şekilde devri daim sistemini kuracak olan düşünceye, “devlet fikri” diyoruz.
Türkiye’de anayasa yapılamamasının temel sebebi, “devlet fikrinin” olmaması… Mevcut statükonun (siyasi rejimin) devlet olduğu zannediliyor. Oysa ülkede Osmanlıdan sonra hala devlet kurulabilmiş değil. Mevcut “fiili durum” devlet zannedilince, bunun devamını sağlayacak bir anayasa yapılmasından bahsediliyor. Fiili durum mütemadi olamaz. Sürdürülebilir olmasının şartı, devlet kurulmuş olmasıdır.
Bir ülkedeki siyasi teşkilatın devlet olabilmesi için, tüm halkı ihtiva etmesi gerekiyor. Halkın bir kısmını muhatap alıp onların haklarını tanıyan, diğer kesimlerini muhatap almadan, “siz de tanıdığımız halk kesimi gibi yaşayın” diyen bir siyasi teşkilata devlet denmez. Halkın bir kısmını esas alıp diğer kesimlerini umursamayan siyasi organizasyonlar, devlet üzerinde “özel mülkiyet” iddiasıdır. Devlet üzerinde mülkiyet kurulabilir ama bu kamu mülkiyetidir. Yani halkın her bir ferdi eşit mülkiyet hakkına sahiptir.
Devlet üzerinde “özel mülkiyet” iddiası, eşkıyalıktır. Çağdaş ifadesiyle söylemek gerekirse mafyalıktır. Bu durumda anayasa da, mafyanın raconu demektir. Zaten darbe anayasası bu millete kesilen racondur.
Millet ilk defa anayasa yapma gücüne ulaştı. Millet ilk defa devlet kurma fikrine bu kadar yaklaştı. Şu anda gündemde olan, yeni bir anayasa yapmak olduğu kadar, yeni bir devlet kurmaktır. Bu asla unutulmamalı ve halkın kendi devletini kurması engellenmemelidir.
Anayasanın maddelerinin neler olacağı ayrı bahislerdir. Fakat ruhunun ne olacağı üzerinde asla tartışmamak ve tartıştırmamak gerekir. Yeni anayasanın ruhu, milletin ilk defa yeni bir anayasa yapması ve ilk defa yeni bir devlet kurmasıdır. Bu hususlar mutlaka anayasada tescil edilmeli ve kati şekilde korumaya alınmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BU KADAR DA OLMAZ

BU KADAR DA OLMAZ
Jitem, Genelkurmaydan habersiz kurulmuş… Öfkeden çılgına mı dönersin, kahkahadan katılır mısın yoksa boş boş gözlerle boşluğa mı bakarsın? Her biri mümkün… Her biri de kendi başına facia… Fakat biz son bir gayretle sakin bir kafayla konuyu değerlendirmeyi deneyelim, bakalım ne hikmetler(!) ihtiva ediyor bu hadise.
Muhalfarz jitemin kurulduğundan genelkurmayın haberi yok. Öyleyse bu durum; Ordu içinde illegal örgütler kurulabildiğini, sayısız cinayetler işleyebildiğini, ordunun bütçesinin illegal örgütlere akıtıldığını, genelkurmay başkanlığında oturan “kurmay” subayların (başkan dahil) burnunun dibinden haberdar olmadığını gösterir. Neye rağmen? Binlerce faili meçhul cinayete rağmen, tüm ülkeye korku salmasına rağmen, nerdeyse her gün gazete manşetlerinde veya iç sayfalarında haber olmasına rağmen… Ve bunların yıllarca sürmesine rağmen…
Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en iyi(!) ordusu, en disiplinli(!) ordusu, burnunun dibinde yani bağrında illegal örgüt kurulduğundan haberdar değil. Haa… Bu ordunun istihbarat servisi de var. Tüm bunları bir araya topladığınızda, genelkurmayın, “bizden habersiz kurulmuş” demesinin ne kadar akıldan uzak bir tavır olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hakikaten (tabii ki muhalfarz) genelkurmayın haberi yoksa kendi ifadeleriyle iki bin yıllık tarihi olan ordunun, iki bin yıllık tarihindeki en büyük itirafıdır. İtiraf mealen şunun gibi bir şey… “En disiplinli, en iyi, en güçlü ordu propagandası yaptığımıza bakmayın, öylesine bir orduyuz. Aslında yokluğumuzun varlığımızdan fazla bir farkı yok, hatta yokluğumuz daha faydalı bile kabul edilebilir”.
Tabii ki haberleri var. Haberlerinin olmaması mümkün değil. Anadolu’da yaşayan benim bile haberim var. Büroma gelen iki kişinin birisi, diğerini “jitem elemanı” diye tanıştıracak kadar pervasızdılar. Ağzımı açıp gözümü ve kulağımı kapatarak bir tür transa girmiş halde yaptığım küfürler neticesinde beş-on dakika sonra söylediklerine kırk defa pişman olmaları ayrı bir hadise… Kimlere küfrettiğimi ise beni tanıyanlar bilir. Ve genelkurmayın haberi yokmuş… Buna inanmamızı bekliyorlar. Bu kadar da olmaz ki… İnsan bu kadar ahmak yerine konmaz ki… Ondan sonra niye küfrediyorsunuz diyorlar. Yahu kelamın kıymetini kaybettiği yer burası… İçinizde öfkeden imal edilmiş nükleer bombalar patlıyor, başka ne yapabilirsiniz?
Neymiş… 1988 yılında genelkurmaydan habersiz kurulmuş ve 1990 yılında kapatılmış. Ordunun içinde hiç mi zeki subay kalmadı? Bari yalanınız biraz zeka tütsün de, ahmaklığımızın çapı küçük görünsün. Ahmak yerine koyuyorsunuz koymasına, bari zekice kompozisyonlar üretin de, en azından bizi aldatmak için bir çaba gösterdiğinizi görelim. Ahlakınıza itimadımız kalmadı da hiç değilse emeğinize ve zekanıza hürmet edelim. Yok, azizim, yok… Adamlar orta zekalı insanlara mahsus yalanlarla bizi aldatmaya çalışıyorlar. “Ham ervahlı” cümlenin aslı neydi yahu… Tam yeri ama hafızam bana isyan gününde.
Haberdar olmalarına rağmen, neden haberleri yokmuş gibi davranıyorlar? Çünkü artık yargılanıyorlar. Yani… Korkuyorlar. Allah Allah… Asker korkar mı? Evet korkar. Neden korkar? Hukuktan korkar. Orduyu zapt altında tutacak tek kuvvet, hukuk yani yargıdır. Bu zamana kadar yargı bağışıklığı (eski dilde yargı masuniyeti) zırhına sahiptiler. Yargıdan azade tutarsanız bir oluşumu, hukuksuz iş yapma imtiyazı tanıyorsunuz demektir. Bu imtiyazı da son sınırına kadar kullanmaktan imtina etmediler. Ama artık yargılanıyorlar. Yargılanabildikleri müddetçe halkın korkmasına gerek kalmadı.
Bir ülkede emniyeti temin etmenin yolu, hakimin orgeneralden daha itibarlı ve daha güçlü olmasıdır. Her kesin hatırında bulunsun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ŞAFAK PAVEY VE NİZAM ANLAYIŞI

ŞAFAK PAVEY VE NİZAM ANLAYIŞI
Nizam anlayışı kalmadı ülkede. Nizam anlayışının asgari şartlarından bile uzaklaştı ülke. Devlet ise nizam anlayışından en fazla uzaklaşanlar listesinin başında geliyor. Oysa devlet demek nizam demekti.
Nizamın en bariz unsuru, “kaide”dir. Kaideler, nizamın iskeletini oluşturur. Kaidelerin nizam ile alakasını görmemek mümkün değil. Devlet de dahil herkes kaidelerin nizam ile ilgisini görüyor. Kaidesiz nizam olmaz. Fakat kaidenin ne olduğunu bilen yok.
Kaide, hayatın bir alanını veya bir münasebeti tanzim için vazedilir. Fakat hiçbir kaide, vazedildiği konunun tüm ihtimallerini ihtiva edemez. Başka bir ifadeyle hiçbir kaide, ilgili olduğu konuyu ihata edemez. İlgili konu, kaidenin dışında bir vakayı mutlaka hayatın önüne koyar.
Kaide, gerekçesinden ve maksadından müstakil olarak anlaşılmaya başlandığında, nizamı devam ettiriyor gibi görünür ama hayatı katletmeye başlar. Oysa nizam, hayatın yaşanmasını mümkün kılmak içindir. Nizamın kendisi hayatı katletmeye başladığında, nizam olmaktan çıkar ve sureta nizam olsa bile kaos muhtevasına savrulur.
*
TBMM’de kıyafet yönetmeliği mi ne varmış. Kadınlar pantolon giyemezmiş de etek (tayyör mü ne diyorlar) giyecekmiş de… Ayağının biri olmayan ve yerine protez ayak takılmış olan Şafak Pavey hanımı pantolon giymekten men eden kafa her kimse, o kafa ne hayatı ne insanı ne de nizamı anlamıştır.
*
Kemalist siyasi rejim kurulduğundan beri nizam anlayışının muhtevası boşalmıştır. Kemalist kafa, nizam(!!!) için, şapka giymeyenleri asmıştır. Herkesin şapka giymesini mecbur tutmak gibi bir nizam anlayışına(!!!) sahip olan Kemalist siyasi rejim, şapka giymeyeni asmakla, herhangi bir kaidesinin “hayattan” daha kıymetli olduğunu deklare etmiştir. Kanun insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. İnsanlara kanunla zulmedilmez.
İslam, kaidelerine riayet edeni cennetle müjdelemiştir. Cennet, ebedi hayattır. Ebedi hayatı mükafat olarak vaat ettiği kaidelerine riayet bahsini ve umumi olarak nizam anlayışını idrak etmek için namaz farizasına bakmak kafidir. Namaz ki, “dinin direğidir”. “Kıyam” namazın rükünlerindendir ve yerine getirilmediğinde namaz makbul değildir. Pekala felç olan veya başka sebeple ayakta duramayanlar ne yapacak? Kemalist anlayışı (haşa sümme haşa) buraya tatbik etsek ortaya çıkan netice şu olur. Felçli kişilerin namazı kabul değildir. Zira namazın farz olan kaidelerinden biri yerine getirilmemektedir. Oysa İslam, namazın rükünlerini saydıktan sonra, insanların bu rükünlerine riayet etmesini “kudretleri” nispetinde talep etmiştir. Zira namazın şekline ait şartlarının (farzlarının) derinliklerinde bir manası vardır. O mana, şekil şartlarını yerine getiremeyenlerin de sahip olabilecekleri bir manadır. İslam da öncelikle insanlardan o manayı talep eder.
Kurallardan kimler, niye vazgeçmezler? Kurallarının muhtevası ve manası olmayanlar… Çünkü bir manaya sahip olanlar, o manayı belli şekillerle gerçekleştiremeyenler için başka şekiller teklif ederler. Çünkü aslolan manadır. Herhangi bir “mana”ya sahip olmayanlar, kurallardan (şekillerden) vazgeçemezler. Şekilden vazgeçtiklerinde, varlık gerekçeleri ortadan kalkar.
*
İlköğretim, lise ve üniversitedeki müfredatı kendileri tespit ettikleri halde, okula tahsil görmek için gelen kız çocuklarını başörtüsünden dolayı okula almayan kafalar, dünya görüşü veya hayat tarzı dedikleri düşünce kırıntısıyla aslında bazı şekilleri kastettiklerinin farkında bile değiller. Müfredatını sen tespit etmişsin, gelsin kız çocuğu onu eğit… Ama bunu göze alamazlar. Çünkü her hangi bir “manaya”, “kıymete” veya “fikre” sahip değiller. Varlıklarının tamamı, şekilden ibaret… Düşünebiliyor musunuz? Profesörler, onsekiz-yirmi yaşlarındaki kız çocuklarına fikirlerini empoze etmek gücüne bile sahip değiller. Sizi kim profesör yaptı yahu…
Beş yıl devleti bize verin, okula isterse çıplak gelin. Hiçbir zorlama olmadan birkaç yıl içinde yüzde doksanı “saf Müslüman” olur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…
Miraç, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizin “huzura alınmasıdır”. Huzura alınmak… Bir çırpıda söylüyoruz ama idraki imkansız olan bir hadisedir. Aklın hem faydalı hem de zararlı özelliklerinden biri de “anlamadığını kullanabilme” maharetidir.
Huzura nasıl alınmıştır? Ruhen ve bedenen… Ruhu anlar gibi olmak mümkün… Çünkü Allah, alem-i ervahta ruhlarla muhatap olmuş ve o meşhur soruyu sormuştur. Ruhlarda O’na cevap verdiğine göre “mükaleme” seviyesinde bir muhatap oluştan bahsediliyor. Tüm ruhlarla bir defa olsun muhatap olduğu beyan edildiğine göre, bunun tekrarlanmasını mümkün görmek, (Allahu alem) yanlış olmasa gerek. “Aklı çatlatan” husus, bedeniyle beraber huzura alınmasıdır.
Beden… Yani madde… Yani dünya… Huzurda… Sidret’ül münteha’nın ötesinde…
Şimdi meseleyi miraç bahsinden çıkarıp anlama temrinleri yapalım, sonra miraç bahsine tekrar dönelim. Tevhid bize şunu söyler; yaratılmış varlıkların “mutlak varlığa” uzaklığı sonsuzdur. Yaratılmış her varlık çeşidinin (insan, cin, melek, madde vesaire) O’na uzaklığı farklıdır ama aynı zamanda sonsuzdur. Allah’ın zatını tenzih etmek için kullanabildiğimiz en uygun “dil malzemesi”, “sonsuz” kelimesidir. O’nu tenzih bahsinde “dil havzasının” malzemeleri ve imkanlarının kafi olmadığı malum. Mevcut dil imkanları ile tenzih etmek istediğimizde “sonsuz” mefhumundan medet umuyoruz.
Yaratılmış hiçbir varlık, O’na ulaşamaz. Asla böyle bir imkana sahip değildir. Muhal-farz yaratılmış herhangi bir varlık O’na ulaşma imkanına sahip olsa, belli bir mesafeden sonra “Nurun tecellisinin şiddetine” dayanamaz ve “yok” olur. Madde ise yaratılmışların en alt seviyesindedir, yaratma fiilinin son tecellisidir. Maddenin O’na yaklaşması, muhal-farz ifadesiyle bile mümkün değildir.
O’na ulaşmak mümkün değilse insanın maksadı ve çabası nedir? İmtihan sırrı bu noktada olsa gerek. İnsan veya başka bir varlık O’na ulaşamaz ama O insana “şahdamarından daha yakın”dır. O’nun insana uzaklığı “sıfır”, insanın O’na uzaklığı “sonsuz”… Tevhid, bu paradoksun sırrında mahfuz.
İnsan O’na yaklaşamaz, yaptığı Salih amellerle O’nu davet eder. O, murad ederse, kulunun amelini severse, kuluna yaklaşır.
Miraç bahsine geri dönelim…
Bedenin (yani maddenin) “huzura” çıkabilmesini, (bir istisna haricinde) İslam’ın hiçbir kaynağı ve ölçüsü mümkün görmez. Bilakis böyle bir hadiseyi mümkün görmeyi, tevhide temel bir aykırılık sayar. İstisna, miraç ile ilgili kaynaklar, beyanlardır.
Allah ve Resulü şüphesiz ki her zaman “doğru” söyler. İstisnası olmayan ender hükümlerden biridir bu… Dolayısıyla miraç hadisesi ile ilgili beyanlar da aynı şekilde doğrudur.
İslam varlık telakkisi (ontoloji ve tevhid), bedenin (maddenin) huzura çıkmasını mümkün görmez. Miraca rağmen mümkün görmez. Miraç hadisesini paranteze alır, tasdik eder, mahfuz kılar ve hala bedenin huzura çıkmasını mümkün görmez. Hiç kimse, İki Cihan Serveri’nin (SAV) miracını emsal ve kaynak olarak alıp, maddenin huzura çıkacak kadar O’na yaklaşmasını mümkün göremez. Böyle bir düşünce tevhid bahsindeki en büyük sapkınlık olur.
Miraç nasıl mümkün olmuştur? İslam’ın toplamına baktığınızda hiçbir izahını bulamazsınız. Anlaşılıyor ki, Allah, Habibi (SAV) için, hiçbir insana ve peygambere tanımadığı bir istisna bahşetmiştir. Bunun izahı değil ama ifadesi, olsa olsa, “İHSAN”DIR. İhsan, izahtan varestedir. O, mutlak kudret sahibidir ve her ne isterse yapar, her ne isterse ihsan eder.
Bu nasıl bir ihsan… Bu nasıl bir lütuf… Bu hangi çapta, hangi seviyede bir “kıymet”…
Miraç, Sünnetullah’ın tüm kaidelerinin istisnasıdır. Dikkat edin… Tüm kaidelerin… İstisnası olmadığı bir kaide varsa, zaten izahı da vardır. Fakat hiçbir izahı yok. İzah edecek bir “yiğit” varsa birkaç adım öne çıksın da endamını görelim.
Bedeni ve kıyafetiyle huzura çıkmış olan İNSANLIĞIN BİRİNCİSİNDEN ÖNCEKİ misilsiz büyük zatın, kıyafetinden saçının her bir teline, tırnağından her hangi bir uzvuna kadar her şeyi “misilsiz” kıymetlidir. O’na ait herhangi bir şeyle ilgili “tahfif” ihtiva eden ifadeler, en hafif tabirle ahlaksızlığın zirvesidir.
Bedeni, insanlığın ruhunun ulaşamayacağı bir seviyeye çıkmış… Buradan bir şey anlamayan, nerden ne anlayacak?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com