Aylık arşivler: Ağustos 2011

Yargı Bağımsızlığının Ön Şartı Hukuk Bağımsızlığıdır

YARGI BAĞIMSIZLIĞININ ÖN ŞARTI HUKUK BAĞIMSIZLIĞIDIR
Türkiye’de hukuka bağlı bir devlet değil, devlete bağlı bir hukuk var. Bu ters ilişki, birçok problemin kaynağıdır. İlişkinin tersliği fark edilmediği ve üzerine gidilmediği için de problemler çözülmüyor. Çünkü problemin kaynağı bizzat siyasi ve hukuki sistemin kendisi…
Hukuk bir ülkedeki ihtilafların nihai çözüm merciidir. Nihai çözüm mercii olabilmesi için de herhangi bir mercie bağlı olmaması gerekir. Hukukun bir mercie bağlı olması, nihai müessese olmadığını gösterir ki, nihai müessese değilse, nihai çözüm mercii de değildir. Hukuk devlete bağlı bir mevzuat yığını ve yargı devlete bağlı bir müessese haline gelirse, ihtilafları nihayete erdirme imkan ve salahiyetinden mahrum olur. En azından insanlarla devlet arasındaki ihtilafların halli imkansızlaşır. Çünkü hukuk ve yargı devlete bağlı olduğunda, devlet tek ve sınırsız yetkili kuruluş olur.
Hukuk ile diğer alanlar arasındaki münasebetleri kurma meselesi yüksek bir maharet ister. Ülkedeki tartışmalara bakıldığında sadece “yargı bağımsızlığının” konuşulduğu görülüyor. Hiçbir fikir ve hukuk adamı, yargı bağımsızlığının kaynağı olan hukuk bağımsızlığından bahsetmiyor. Her meselede olduğu gibi bu bahiste “ortasından” ele alınmakta ve çok sığ şekilde konuşulmaktadır. Herhangi bir konu, nihayetine (kaynağına) kadar tartışılmazsa, o meselenin anlaşılması kabil olmaz. Hukuk bağımsızlığı, yargı bağımsızlığının kaynağı olmasına rağmen, hukuk bağımsızlığından bahsedilmeden yargı bağımsızlığını tartışmak, akıl ve iradesi olmayan insanın hürriyetinden bahsetmek kadar ucubedir.
*
Ülkemizde ve demokratik ülkelerde kanunu “yasama meclisi” yapar. Yasama meclisini teşkil eden müessese ise siyasettir. Malum olduğu üzere partiler seçime girer ve seçilen milletvekilleriyle meclisler teşekkül eder. Bu meclisler de yasama faaliyeti yapar. Öyleyse hukukun kaynağı siyasettir. Hukuk siyasetin müştakı (türevi) ise, hukukun bağımsızlığından bahsetmek kabil midir? Hayır.
Demokrasilerde silsile, halk-siyaset-hukuk-idare-halk şeklinde bir daire oluşturur. Her şey bu daire içinde deveran eder. Dairenin her halkası diğerinin hem üstünde hem de altındadır. Böylece her biri diğerini hem denetler, hem de diğeri tarafından denetlenir. Bu zincirin bir halkası koptuğunda sistem çöker. Bu haliyle sistemin “iyi” olduğu düşünülür. Oysa bu düşünce de sığdır ve meseleye “ortasından” bakmaktır. Sistem bu haliyle ele alındığında, sistemin içinde işleyeceği kültürel iklim görülmez. Konunun püf noktası burasıdır.
Bir siyasi ve hukuki sistemin çalışabilmesi, insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve ihtilaflarını çözebilmesi için “medeniyet ve kültür havzası” gerekir. Demokratik siyasi sistem, batı medeniyet havzasının üretimidir. Sistem başka bir iklime taşındığında çalışmaz, işlemez, ihtilaf çözmez, ihtiyaçları gidermez aksine ihtilaf kaynağı, problem kuluçkası haline gelir.
Kültür ve medeniyet ikliminin meseleye tesirine bir misal… Avrupa anayasalarında değiştirilemez madde bulunmasına gerek yoktur. Anayasa maddesi olarak değiştirilmez hükümlerin olmamasına rağmen, kültür iklimi, anayasanın temel esaslarını değiştirmez. Türkiye gibi herhangi bir kültür ve medeniyet ikliminde yaşamayan ülkelerin anayasalarında bulunan “değişmez maddeler”in muhafazası, kültür ve medeniyet ikliminde yaşayan ülkelerin anayasalarındaki değişmez hükmü olmayan temel maddelerinin muhafazasından daha zordur. Çünkü Türkiye ve benzeri ülkelerde hayat (ferd, cemiyet ve devlet hayatı) medeniyet ve kültür ikliminde üretilmediği için anayasalar silaha dayalı olarak yapılmaktadır. Silahla yapılan anayasalar, tabiatı gereği halkın değerlerine aykırıdır. Muhafaza etmek için de arkasına milyonluk orduları yığmak gerekir.
Anayasa mahkemesini doğuran ihtiyaç, silahlı ve sivil bürokrasinin kurduğu oligarşik siyasi sistemi muhafaza etmek için yasama meclisini de denetim altında tutmaktır. Çünkü yaptıkları anayasa, kültür, medeniyet ve halk tarafından muhafaza altında değildir. Ülke yabancı kültür işgali altındadır ve o kültürün (batı kültürünün) işgalinin devamı için ülke ve millet zapt altında tutulmalıdır.
*
Türkiye’deki batılılaştığı vehminde olanların anlamadığı konu, bir medeniyeti terk edip başka bir medeniyete mensup olabilmek en azından birkaç asır sürer. Bu süreç ise Müslüman milletlerde en aşağı birkaç bin yıldır. Çünkü İslam imanı, yabancılaşmaya çok derinden manidir. Bu ülkenin gönüllü batılılaşma taraftarları bile iki yüz yılı geçen batılılaşma macerası sonunda hala batılılaşabilmiş değildir. İslam ahlakından kaçmayı batılı olmak şeklinde anlayan orta zekalılar, çatalı sol elleriyle tuttuklarında batılılaştıklarını zannediyorlar. Türkiye ve diğer İslam ülkelerinin hiçbirinde batılı kültür ve medeniyet ikliminde yeşermiş hiçbir sistem, model ve müessese işlemez, işletilemez. İlla da bu yapılmak istenirse, milyonluk insan kütlelerini katletmek gerekir. Doğrusu bunu da yaptılar. Fakat bu ağır maliyete rağmen işlemediğini hale göremiyorlar.
*
İslam kültür ve medeniyet (kısaca İslam irfan) ikliminde yeşeren hayat ise çok farklıdır. Hukuk (Şeriat) ve ahlak başköşede oturur, diğer tüm unsurlar aynı hizada olmak üzere karşısında dizilir. Siyaset, idare, halk… İslam ahlakı hayatı inşa eder, İslam hukuku (Şeriat) hayatı muhafaza eder, diğer tüm unsurlarda hukuk ve ahlaka riayet eder. Devletin, siyasetin, idarenin ve halkın hukuka bağlı olabileceği tek medeniyet iklimi, İslam irfan havzasıdır. Neden? Çünkü İslam hukuku, iman konusudur. İman edilmiş olan hukuk, “üstün hukuk”tur. Üstün hukuk olmadan “hukukun üstünlüğü” olmaz. İman edilmemiş hukuk, kudretlilerin elinde çelik çomak oyununa malzeme olur. Bir adamın ağzından çıkanın kanun olmasıyla beş yüz elli adamın ağzından çıkanın kanun olması arasında mahiyet farkı yoktur. Beş yüz elli kişi kanun yapabilirse bir kişi de kanun yapmaya başlar. Böylece hukuk ve kanun, güçlülerin elinde evirip çevirdikleri bir malzeme haline gelir.
Hukukun üstünlüğü gerçekleştirilmeden devlet, siyaset, idare zapt altına alınamaz, murakabe edilemez, hesaba çekilemez. Fakat “üstün hukuk” olmadan, hukukun üstünlüğü gerçekleştirilemez.
Hukukun bağımsız olabildiği tek iklim, İslam irfan havzasıdır. Bu sebeple yargı bağımsızlığının sağlanabileceği tek siyasi sistem, İslam devletidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

DEVLET VATANDAŞI MUHATAP ALMAZSA NE OLUR?

DEVLET VATANDAŞI MUHATAP ALMAZSA NE OLUR?
Devlet ile vatandaşlar arasında bir mukavele olduğu kabul edilir. Aksi takdirde vatandaşlığın izahı mümkün değil. Eğer devlet ile vatandaş arasında bir mukavelenin varlığı, zımnen veya sarahaten kabul edilmezse, “vatandaşlık” değil, kölelikten bahsediyoruz demektir. Normal olan, sınırları belli bir coğrafya parçasında yaşayan halkın devlet kurmuş olmasıdır. Yani halkın bir devletinin bulunmasıdır. Bu durum, halk ile devlet arasında bir mukaveleyi şart kılar. Eğer mukaveleden bahsetmezsek, devletin bir halkının olduğunu kabul ediyoruz demektir ki, insanlar vatandaş değil, devletin ihtiyaç duyduğu bir çeşit köle durumundadır.
Devlet ile vatandaş arasındaki mukavelenin varlığı temel kabul ise, vatandaş devleti, devlet de vatandaşı “muhatap” olarak almıştır. Meselenin taa temelinde böyledir. Temelinde böyle olan konu, Türkiye’de nasıldır? Tam aksine bir durum yaşanıyor.
Türkiye’de sayısız mesele var, yanlış anlaşılan. Fakat en mühim mesele hep atlanmıştır. Ülkedeki Kemalist siyasi rejim her şeyi işgal etmiş ve her şeyi ters çevirmiştir ama esas işgalini, dilde yapmıştır. Neredeyse tüm kelimelerin manasını değiştirmiştir. Mesela devlet kelimesi… Aslında kelimenin muhtevasında bulunan birinci mana, halkın kurduğu teşkilatların en büyüğü olmasıdır. Fakat mana ters çevrilmiş ve adına vatan denilen coğrafya parçasındaki her şeyin (ve tabii ki insanların) mutlak hakimi olmayı ifade eden bir anlam yüklenmiştir. Ülkedeki en büyük devrim, etimolojik, epistemolojik ve ontolojik çerçevede yapılmıştır. Doğrusu Kemalist kafa bu çapta bir devrim yapacak kadar gelişmiş değildir. Fakat dil devrimi denilen ucube, tabii olarak bu çapta bir alt üst oluşu getirmiştir. “Atatürk Cumhuriyeti” ifadesiyle de devlet mefhumunun muhteva yekununu, Kemalistlerin mutlak mülkiyetine bağlamıştır.
*
Türkiye’de devlet vatandaşı muhatap almaz. Muhatap almamak, tanımamaktır. Tanımamak… Devletin vatandaşı tanımaması ne demek? Vatandaşın ne olduğunu umursamamak, problemlerinin neler olduğunu dert edinmemek, ihtiyaçlarını karşılamayı düşünmemek… Kısacası onunla temas kurmamak demektir. Öyleyse devlet neden var? Yol yapar, elektrik dağıtır filan… Umumi işleri yapar. Tamam da muhatap almak bu değil ki… Muhatap almak, vatandaşın her biri için bir şeyler yapabilmektir. İmkanlardan bahsedildiğini duyar gibiyim. Tabii ki imkanlar çerçevesinde… Ama bir tebessüm demi gösteremez? Yani ilgilenmek diye bir tabir var, buna damı imkanı yok…
Seksen yıllık Kemalist kafa, ülkede yaşayan hiç kimseyi muhatap almamıştır. Vatandaşı muhatap almamak, netice itibariyle “insanı” muhatap almamaktır. İnsanı muhatap almayan devlet, insansız devlettir. İnsansız devlet, ülkede yaşayan insanları tabii ki, köle veya benzeri bir varlık olarak görür.
Muhatap almaması da her işi gibi sorunludur. Muhatap almamayı hakkıyla yapsa, ona da itiraz etmeyeceğiz. Para lazım olduğunda vergi salıyor ve vatandaşı muhatap alıyor. Hani beni tanımıyordun, muhatap almıyordun? Hiçbir meselemi dinlememiş, hiçbir ihtiyacımla bizzat ilgilenmemiştin. Neden para istiyorsun? Ama hayır… Kendi ihtiyaçları sözkonusu olduğunda insanları muhatap alıyor. Bu durum tek istikametli bir münasebet tesisidir. Hatırlayan var mı bilmem ama tek yönlü münasebet kurmak, efendi-köle münasebet çeşididir. Efendi, kölenin ihtiyaçlarını dert etmez, köleden nasıl faydalanacağı ile ilgilenir. Kölenin asıl ve tek vazifesi de, efendisine itaat etmesidir. Eski devirlerdeki efendi-köle ilişkisinden tek farkı, “efendinin”, insan olmaması… “İnsan efendi” yerine, devletin oturtulması… Anlayan için ne fark eder ki…
Mesele paradan ibaret olsa verir kurtuluruz, gücümüz yettiğince… Fakat “efendinin” ölecek insana da ihtiyacı var. Efendiliğin sürdürülebilmesi kolay değil. Yurtiçinde ve yurtdışında efendiliğini devam ettirebilmek için kan akıtması gerekiyor. Sanki koyun kurban ediyor. İnsanlarını kurban etmek için de kırk çeşit süsleme yapıyor. Kahramanlık, şehitlik, vatanseverlik vesaire… Tamam da bir dakika dur bakalım, hani biz tanışmıyorduk… Yani beni tanımıyordun, muhatap almıyordun, bu samimiyet de nerden çıktı?
Aslında devlet hiçbir şekilde vatandaşı tanımıyor. Vergiye ihtiyacı olduğunda da tanımıyor, ölecek adama ihtiyacı olduğunda da… Yaptığı şey, tanımak değil, tanımlamak… İhtiyaç olduğunda vergi verecek, ihtiyaç olduğunda ölecek, ihtiyaç olduğunda angaryayla çalışacak vesaire… Tüm bunları yaparken, onun tarif ettiği hayatı yaşayacak, çizdiği sınırlar içinde kalacak, kamuda başörtüsü takmayacak, Kürtçe konuşmayacak filan.
İhtiyaç duyduğunda bile tanımamak ama tanımlamak… Robot teknolojisinde yazılım geliştiriyor sanki… Afedersiniz klavye şaşırdı, “sanki” değil, tam olarak bu… Bir program yazıyor “devlet efendi” ve halkın o program dışına çıkmasını istemiyor. Bilgisayar çağındayız ya… Tamam ama insan denilen varlık, “düşünmek” gibi, “irade etmek” gibi hususiyetlere sahipti hani. Bu hususiyetleri ne yapacağız? Ama ne gam, yaptığı tarif içinde bunların da tanımı var. “Çizilen sınırlar içinde düşünecek ve irade edeceksin”… Hadi gel de isyan edenler kız…
Bu halk çok mu sabırlı? Seksen yıldır kendini tanımayan devlete, Temel fıkrasında olduğu gibi, “bende seni tanımayrum” demedi. Ama bir dakika, dezenformasyon yapmayalım şimdi… Dedi… Fakat kafasına uçaklardan bomba yağdı, hapishaneler işkencehaneye döndü. “Ben de seni tanımıyorum” diyenlere, “senin beni tanımaman, senin için yazdığım programda yok ki” diye dünyayı dar ettiler.
*
Mesele Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasından çıkarılıp da, teorik çerçevede değerlendirildiğinde ne kadar vahim görünüyor değil mi? Devletin Abdullah Öcalan’ı muhatap alması gerekip gerekmediğinden daha önemli bir mesele ile karşı karşıyayız. Abdullah Öcalan ile ilgili sayısız çekince üretileceğini biliyorum. Ama onu muhatap almayacağız diye yetmiş milyonu muhatap almamak, bir siyasi sistem meselesi değil midir?
Diğer taraftan devlet vatandaşı (yani insanı) muhatap alma anlayışına ve alışkanlığına sahip olsaydı, bir “Abdullah Öcalan” problemimiz olmayacaktı ki… Devlet vatandaşını muhatap almadığı için Abdullah Öcalan problemimiz var bugün. Bu haliyle Abdullah Öcalan’ı muhatap almanın ne kadar sorunlu bir mesele olduğu malum… Ama bu problemi üreten, devletin kuruluş felsefesinde bulunan “vatandaşı muhatap almamak” meselesi değil mi? Muhatap almadığın vatandaş gün geliyor isyan ediyor. On binlerce insan canına mal olan düşük yoğunluklu bir iç savaştan sonra muhatap almak zorunda kalmıyor musun? Adam gibi bir devlet kurup, baştan itibaren vatandaşını muhatap alsan, bu problemler yaşanmayacak. Ama hayır… Kendi vatandaşına karşı “burnu havada” bir devlet… Kime hava atıyorsun? Bu nasıl bir ahlaksızlık? Buna nasıl oluyor da “siyasi sistem” diyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BDP VE PKK’NIN BASİRETSİZLİĞİ

BDP VE PKK’NIN BASİRETSİZLİĞİ
Kürt meselesinin ülkedeki Kemalist siyasi sistem tarafından seksen yıldır inkara dayalı militarist hamlelerle çözülmeye çalışıldığı vaka. Kürtlerle ilgili hiçbir talep, uzun süre ne muhatap bulabilmiştir ne de gündeme gelmiştir. Tüm ülkenin gündemini işgal edebilmek ve efkar-ı umumiyeyi bu meseleye yöneltmek için yapılması gereken işin silahlı mücadele olduğuna karar verdikleri son otuz yılda, ülke, çift taraflı olarak kasapların doktor gömleği giyerek ameliyathaneye dalmalarına eş bir dönem yaşadı.
Bu dönemi anlamak için bir de meseleye BDP ve PKK’nın gözüyle bakalım. Onların bakış açılarıyla hadisenin nasıl göründüğünü kısaca tasvir edelim ki, kavrayışlarının nerede tıkandığını ve basiretsizliklerinin nasıl bağlandığını anlayalım.
Seksen yıldır ülkede Kürtçe konuşmak yasak, Türkçe bilmeyen insanlar askerde, okullarda, kamu kurumlarında en hafif tabiriyle horlanmış, “insan” olarak görülmemiş, en küçük talepleri mahkeme veya militarist tepkilerle karşılaşmış, cezaevleri işkencehaneye çevrilmiş, İngilizce başta olmak üzere batılı yabancı diller okulda tedrisat dili olarak kabul edilmiş fakat yerel dillerimizden olan Kürtçenin isminin zikredilmesine tahammül edilememiş, ülkenin her tarafında İngilizce müzik itibar kaynağı olmuş fakat Kürtçe müziğin hayali dahi kurulamamış ila ahir… Mutlaka bir oturumda aklımıza gelmeyen daha birçok problem yaşanmıştır. Netice olarak bu bir zulümdü. Kürtlerin bu ülkede seksen yıllık Kemalist siyasi sistem içindeki hali, zulüm değilse, literatür zulmün tarifini yapmakta fevkalade zorlanır.
Siyaset sahnesinde bu meselelerin gündeme getirilebilmesi bir tarafa, sivil hayatın herhangi bir alanında bile konuşulamamıştır. Dipçik, namlu veya mahkemeyi (ve hapsi) göze almaksızın bu meseleleri konuşabilmek imkansız haldeydi. Bu vasatta silahlı mücadeleyi tek yol olarak görmeye başlayan Kürt sayısının artması beklenmeliydi.
Sosyolojik ve psikolojik süreçlerle hiçbir zaman ilgilenmeyen ülke, militarist baskının bir müddet sonra patlama noktasına geleceğini, baskıyla üretilen “korku”nun bir müddet sonra ortadan kalkacağını, her şeyin aşırısının aksine neticeler meydana getireceğini anlamadı. İnsanların korku kaynaklarının da bir sınırının olduğunu, bir müddet sonra aynı kaynakların cesaret üretmeye başlayacağını bilemedi. Oysa adına tarih denilen sosyal laboratuar bu tür hadiselerle doluydu. Fakat Kemalist kafa her nedense, korku yönetiminin sonsuza kadar devam edeceğine iman etti. Her imanları gibi bu da yanlıştı.
Kürtler patladı. Silahlı mücadele de dahil her metodu kullanmanın sosyal ve psikolojik altyapısı oluştu. Kırılma noktası burasıydı. Korku bariyerlerini yıkan psikolojik patlama sosyolojik çapta meydana geldi. Bir toplumun aşağı yukarı yarısı, böyle bir sosyal ve psikolojik çerçeveye savruldu. Bu çok büyük bir oran…
Neticede silahlı mücadeleyle çok ciddi bir mesafe aldılar. Kürt meselesi ülkenin birinci gündem maddesi haline geldi. Hiçbir mesele bu konudan bağımsız halde konuşulamaz oldu. Ülkeyi ablukaya aldı, ekonomiden siyasete kadar…
Fakat duracak yeri bilemediler. Silahlı mücadelenin nihai hedefi bu olmalıydı. Yani Kürt meselesini ülkenin gündemi haline getirmek… Bunu başardılar. Tam da bu noktada durmaları gerekiyordu. Çünkü ülke artık Kürt meselesini her boyutuyla konuşuyordu. Konuşulan konunun çözüleceği anlaşılmalıydı. Üstelik siyasi temsil imkanı da vardı ve siyasi mecra bu meselenin rahatlıkla aktığı bir özelliğe kavuşmuştu.
Akparti hükümetleri döneminde Kürt meselesinin çözümü için ciddi çalışmalar yapıldı. Çalışmalar eksik olabilir, eksik kalmış olabilir, talepleri tam karşılamayabilir. Fakat ciddi mesafeler alındığı vaka… Daha önemlisi ise çözüm istikametinde bir irade olduğu malum. Bu iradenin de kafi olmadığına dönük tenkitler yapılabilir, tartışmalar açılabilir. Fakat yeni bir anayasa yapma arifesinde bulunan ülke, anayasa yapma sürecinde Kürt meselesini de mecburen tartışacaktı. Bu aşamada yeniden saldırılara başlamanın anlamı ne?
BDP ve PKK’NIN basiretsizliği, silahlı mücadele ile siyasi mücadele arasındaki stratejik dengeyi doğru kuramamış olmasıdır. Silahlı mücadele ile Türkiye Cumhuriyetini yenmeyi mi düşünüyorlar? Bu nasıl bir kavrayış? Silahlı mücadeleden beklenebilecek nihai fayda(!) konunun gündeme gelmesi ve çözüm arayışlarının başlaması değil midir?
Bu kadar açık bir basiretsizliğe düşmelerinin sebebi nedir? Birkaç ihtimal var… Birincisi, bağımsız Kürt devleti istiyor olmaları ve bu hedefe Türkiye’nin hiçbir zaman müsaade etmemesi ihtimalidir. İkincisi, geçen zaman içinde meydana gelen asker ölümlerinin Türkiye kamuoyunda psikolojik zafiyet meydana getirdiği görüntüsünü yanlış değerlendirmeleridir. Üçüncüsü, BDP ve PKK’nın, Kürt meselesinin çözülmesi halinde kendilerine ihtiyaç duyulmayacağı ihtimalidir.
Bu ihtimallerin hepsinin bir oranda katkısı var gibi… Fakat esas ihtimal galiba bunların dışında… BDP ve PKK’nın gözünü kör, aklını iptal eden ihtimal, AKPARTİ iktidarının Kürt meselesini çözmek istemesiydi. Bu ihtimalin özelliği nedir? Kürt halkı ile AKPARTİ’NİN dünya görüşü arasındaki paralellik… Yani İslam… Bu paralellik, Kürt halkı ile BDP ve PKK arasında aynı oranda yok.
BDP ve PKK, gerekçelerini, Kemalist siyasi sistemden alıyor. Kemalist kafanın İslam’ı baş düşman ilan etmesi ve Türkçü yaklaşımı merkeze alması, Kürtçü siyasal hareketin gerekçelerini üreten temel kaynak idi. AKPARTİ’nin İslam hassasiyeti, Kürt halkında, BDP ve PKK’dan daha fazla karşılık buluyor.
Öyleyse durum şu; Akparti Kürt meselesini çözerse, BDP ve PKK tasfiye olur. BDP ve PKK’NIN gözünü kör, aklını iptal eden ihtimal bu…
Bu ne demek? BDP ve PKK, Kemalist siyasi sistemle Kürt meselesinin çözümsüzlüğünü, Akparti eliyle meydana gelecek bir çözüme tercih ediyor.
BDP ve PKK’NIN tüm teorik izahları, stratejik hesaplamaları, metodik kabulleri, Kemalist siyasi sistem üzerine kuruluydu. Son yıllarda Kemalist siyasi sistemin tasfiye sürecine girmesi, BDP ve PKK’nın teorik müktesebatını berhava etti. Yıllarca ezberledikleri ve Kürt halkına da ezberlettikleri metinlerin içi bir anda boşaldı. Ülkede ezberlerini tekrarlayan bir avuç Kemalist ile BDP ve PKK kaldı. Kemalist düşünce metinlerindeki betonlaşmalar (donmalar), ona karşı strateji geliştiren BDP ve PKK’da da meydana geldi. Her iki kesim de betonlaşmış metinlerinden vazgeçemiyorlar. Ezberlenmiş iki metin bloğu ülkeyi kan gölüne çeviriyor.
Kemalistlerdeki, “bizim dediğimiz olmayacaksa, ülke batsın daha iyi” anlayışı, BDP ve PKK’da da aynıyla vaki. “Bizim istediğimiz gibi çözülmeyecekse, çözülmesin daha iyi” anlayışı betonlaşmış halde. Bu nasıl bir kafa böyle… Kemalizm tasfiye ediliyor ama onun anti-tezi tasfiye edilemiyor. Türk Kemalizm’i tükendi ama Kürt Kemalizm’i direniyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ANLADIĞI BİLDİĞİNDEN ÇOK OLANLAR

ANLADIĞI BİLDİĞİNDEN ÇOK OLANLAR
Bilmek, öğrenme ameliyesinin neticesinde meydana gelen zihni durumdur. Fikir ise idrak faaliyeti neticesinde elde edilen “hususi bilgi”dir. İnsanın varlık ve vakıalarla münasebeti ya öğrenme faaliyeti ile veya idrak faaliyeti iledir. Birincisinde bilgi sahibi olur, ikincisinde fikir…
Bilgi, zihni faaliyet çeşitlerinin tamamının altyapısıdır. Bu sebeple önce bilgilenmek (öğrenmek) gerekir. Fakat sadece öğrenmekten ibaret olan zihni faaliyet, tefekkür faaliyeti haline gelemez ve idrak faaliyetini gerçekleştiremez.
Zihni faaliyet ile tefekkür faaliyetini birbirine karıştıran insanlar, zihni çalkantılarını da “düşünmek” zannediyor. Zihni faaliyet asla durmaz, kesintisiz olarak uykuda da devam eder. İnsanın zihni evreni de maddi evrendeki gibi “mütemadi hareket-deveran” halindedir. Tefekkür faaliyeti, zihni evrenin deveran halindeki hareketliliğinin içinde, maksadı ve istikameti, hedefi ve güzergahı, esası ve usulü olan akıl veya şuur faaliyetidir. Zihni faaliyetler içinde “hususi bir faaliyet” türüdür.
*
Bilmek, bilgi sahibi olmak kıymetlidir. Bilmeden yapılabilecek bir şey yok. Fakat anlaşılmamış bilginin tatbik imkanı yok. Bilmekle yapılabilecek iş, yapılageldiği gibi yapmaktır. Oysa şartlar değiştiğinde, bir işin yapılageldiği gibi yapılabilmesi mümkün değil. Zamanın gerisinde kalmak da zaten budur. Bilgiyi anlayan, hangi şartlarda nasıl tatbik edeceğini bilir. Anlamayan şablona teslim olur.
Tatbikatı zamana ve şartlara bağlı olmayan “mutlak bilgi” var. Namaz gibi… Bu bilgilerin tatbikatı tüm zamanlarda aynıdır. Buna rağmen “mutlak bilgilerin” de anlaşılması lazım. Anlamadan tatbikine devam etmek, bardaktaki çayın veya suyun bitmesine rağmen içme hareketlerini tekrarlamaya benzer. Veya kıraatsiz namaz kılınması gibidir. Kıyamsa kıyam… Rükû ise rükû… Peki namaz tamam mı? Hayır.
Bilmek tekrara mahkum eder, tekamül için idrak etmek şart. Hayatın zaman ayarı, idrak marifetiyle fark edilir. Bilgide zaman yoktur. Zaman idraktedir. Öğrenmek insanı zamanın herhangi bir dönemine hapseder. Çünkü öğrenilen bilgi zamanın bir döneminde üretilmiştir. Fakat idrak etmek zamanın muhtevasına nüfuz etmeyi mümkün kılar.
*
İslam’ı öğrenmeli miyiz, anlamalı mıyız? Bunlar birbirinin alternatifi değil. Aynı güzergahın birbirini takip eden süreçleridir. Hem öğrenmeliyiz hem de anlamalıyız.
İslam’ın öğrenildiği (ki bu da hakkıyla gerçekleştirilemiyor) bir çağda yaşıyoruz. Her nedense öğrenmekle iktifa ediyoruz. Öğrenmek anlamaktan öncedir ama aslolan anlamaktır.
İslam’ı bilenler kıymetlidir. Fakat kıymetleri, İslam ile ilgili bilgilerin nakli noktasındadır. İslam’ın naklinin kıymeti tabii ki yüksektir.
İslam’ı anlayanlar hem nakledebilirler hem de “İslami hayatı” inşa edebilirler. İslam’ı sadece öğrenen ve nakledenler, İslam’ın Müslümanlardan talep ettiği hayatı inşa edemezler.
Müslümanlar, birkaç asırdır İslami hayatı inşa edemiyorlar. İslam ile alakaları bilmek seviyesinde olduğu için nakilden başka bir şey yapamıyorlar. Bu, çok ağır bir durumdur. Çünkü başkalarının (batının) inşa ettiği hayat içinde çırpınıp duruyorlar.
*
Müslümanlara, anladığı bildiğinden çok olan insanlar lazım. Bilgisi az olan insanlar değil kastımız. Anladığı bildiğinden çok olanlar…
Bir Ayet-i Kerime’yi okuduğunda ondan bir cilt eser çıkaracak hacimde anlayanlar, bir Hadis-i Şerifi okuduğunda ondaki mananın müessesesini inşa edecek insanlar lazım. Müslümanların bir kısmı önceki kitapları tekrarlıyor, bir kısmı da Kur’an-ı Kerim’i tekrarlıyor. Kur’an-ı Kerim’in tekrarı bile kıymetlidir muhakkak ama adama bakıyorsun, konuşmasının tamamı, Ayet-i Kerime’den ibaret. Tamam da be adam, o, kitapta yazıyor zaten. Sen ondan bir şey anladın mı anlamadın mı? Anladıysan onu anlatır mısın lütfen…
Bir tane İslami müessese inşa edemeyenler ağzı dolusu konuşuyor. İnşa etmek bir takım imkan ve şartlar ister, anladık. Fakat bir tane müessese fikri bile yok. “Kurucu şahsiyet” olamaz her insan, tamam fakat “kurucu düşünce” neden üretilemiyor?
*
Kur’an-ı Kerim, kainat, insan ve hayat temel bahislerini ve bunların tüm şubelerini izah ediyor. Varlık yekununu izah ederken, insan ve hayat bahislerini hem izah hem de inşa ediyor. Milyonlarca (belki milyarlarca) konu başlığı ve trilyonlarca cilt kitap tutan manayı ihtiva ediyor. Bundan da ibaret değil, daha bilmediğimiz, ismini koyamadığımız, gelecekte zuhur edecek sayısız bahis de o mana yekunu içindedir. Dolayısıyla sonsuz bir bilgi kaynağından bahsediyoruz. Bu kadar mana yekunu bir kitapta cem edilebilir mi? İnsan cinsi böyle işe güç yetiremez. Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamı olmak cihetiyle bu çapta (sonsuz) bir bilgi kaynağıdır ve bizzat kendisi mucizedir.
Sayfa sayısı belli (sınırlı), sure sayısı belli, ayet sayısı belli, kelime sayısı belli, harf sayısı belli fakat mana hacmi sınırsız… Öyleyse anladığı bildiğinden fazla olan insanlar lazım. Aslında Müslüman’ın en kısa tarifi, “anladığı bildiğinden fazla olan adam”dır. Fakat bu tarifin ihtiva ettiği hacme ulaşan Müslüman sayısı sınırlı olduğu için bu tariften bahsetmiyoruz. Hiç değilse, Müslümanlar anladığı bildiğinden fazla olan adam çıkarmalı. Çünkü Müslümanlara bu adamlar lazım. Teessüfle söylemek gerekir ki, durum tam ters istikamette gelişiyor. Bildiği anladığından çok olan adam doldu piyasa…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

TÜRKİYE’DE DEVLET DENKLEMİNİN KISA TARİHİ

TÜRKİYE’DE DEVLET DENKLEMİNİN KISA TARİHİ
Adına devlet denilen büyük teşkilatı, müesseseler üzerinden tarif etmek gerektiğinde, “anayasada zikredilen teşekküllerin toplamıdır” deriz. Anayasal müesseselerin toplamıdır devlet… Nazari çerçevede meseleye bakıldığında böyle olmadığı vaka… Fakat devlet denilen devasa cihazı görünür kılan yapılar, anayasada tanzim edilen müesseselerdir.
Pratikten hareketle elde ettiğimiz devlet denklemi (veya tarifi), okuma yazma bilmeyen vatandaşın dahi anlayabileceği açıklık ve sadeliktedir. Fakat Türkiye’de bu denklem siyasi rejim tarafından mütemadiyen eğilip bükülmüştür. Türkiye’de anayasal müesseselerin toplamına devlet dendiğini söylerken, zımnında Kemalist yaklaşımın kabul ettiği veya Kemalistler tarafından temsil edilen kurumların kastedildiğini söylemiş oluyoruz. Başında Kemalist olduğu hususunda tereddütler bulunan kişilerin bulunduğu anayasal kurumların devleti temsil etmediği veya ”devlet denklemi” içine girmediği malumdur. Çünkü Türkiye, Atatürk cumhuriyetidir. Devletin şahıs ismiyle nitelendirilmesi ne büyük bir garabettir . Atatürk cumhuriyeti olması, Atatürkçü kurumların veya Atatürkçülerin temsil ettiği kurumların devlet toplamını meydana getirdiği/getireceği konusunda bir karine teşkil eder. Kemalist olmayan şahısların temsil ettiği müesseselerin “devlet denkleminden” derhal çekilip alınıyor olması, ülkedeki devlet tarifini veya “devlet toplamını”, müesseselerin meydana getirmediği manasına gelir. Öyleyse teorik devlet tanımı değişmese de ülkemizde “devlet denklemi” her dönemde değişmiş ve farklı denklemler meydana gelmiştir. Devlet denkleminin kısa macerası ana unsurlarıyla şöyledir.
1923 ila 1950 arası devlet denklemi; cumhurbaşkanı…
1950 ila 1960 arası devlet denklemi; CHP ve ordu…
1960 ila 1997 arası devlet denklemi; Cumhurbaşkanı, ordu, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…
1997 ila 2007 arası devlet denklemi; Cumhurbaşkanı, ordu, CHP, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…
2007 ila 2010 arası devlet denklemi; CHP, anayasa mahkemesi ve ordu…
2010 ila 2011 (Ağustos) arası devlet denklemi; ordu…
2011 den sonra devlet denklemi; …
Enteresandır, demokratik ülkelerdeki devlet toplamının içinde en önemli yeri işgal eden parlamento bu ülkede hiçbir zaman devlet denklemi içinde yer almamıştır.
Konjonktürel olarak değişen devlet toplamında değişmeyen tek değerin Kemalizm olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir kurum ve o kurumu temsil eden şahısların Kemalist olduğu konusunda tereddütlerin oluşmasıyla devlet denklemi değişmiş ve o kurum denklemden çıkarılmıştır.
Bütün bunların anlamı ne? Konuya iki açıdan bakılabilir. Ya belli başlı kurumlar devlet toplamını oluşturur veya devlet diye bir şey vardır ve o varlık, kendi kendini teorik olarak tarif eder ve konjonktürel olarak kendini temsil eden kişi ve kurumları belirler. Ülkemizde ikincisi mevcuttur. Belli bir resmi devlet kavrayışı vardır ve o kavrayışa uyan kişilerin başında bulunduğu kurumlar devleti oluşturmaktadır. Bu kurumların ne kadar önemli olup olmadığı bahis mevzu bile değildir. Mesela devlet toplamını oluşturan kurumların içinde TBMM nin bulunup bulunmaması hiç umursanmayabilir. Veya Cumhurbaşkanlığına namaz kılan ve hanımı başörtülü olan biri geçtiğinde CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI bile devlet denklemi içine alınmaz.
Durum böyle olunca, kurumların başına “uygun adamlar” başka bir ifadeyle Kemalist şahıslar getirilmelidir. Kurumun başına Kemalist biri getirilmediğinde o kurum devlet toplamından çıkarılabildiğine göre, kurumun başına gelecek kişinin seçim yönteminde usul dışına çıkmak ve meri olan hukuku ihlal etmek tabii hale gelir. Bir kurumun başına gelecek kişinin fikri hüviyeti o kurumun devlet olup olmadığını tayin edecek kadar önemliyse eğer, herhangi bir kişinin herhangi bir kurumun başına mevcut hukuka uygun olarak gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Öyleyse neymiş; önemli olan Kemalistlerin kurumların başına gelmesiymiş ki bu durumda seçimin veya tayinin hukuka uygun olup olmadığı teferruat değerinde bile değilmiş. Bütün bunlardan çıkan netice ise HUKUKUN BİR MANASININ VE EHEMMİYETİNİN OLMADIĞI, HUKUK SADECE KEMALİSTLERİN İŞİNE YARADIĞINDA GEREKLİ, AKSİ HALDE ASLA RİAYETİ LÜZUMSUZ BİR METİNDEN İBARETTİR.
Kemalist olmayan birinin (mesela Abdullah GÜL’ün) Cumhurbaşkanı seçilmesi sözkonusu olduğunda, anayasada ve meclis iç tüzüğündeki “yeter sayılar” değiştirilmekte ve bunu Anayasa mahkemesi yapabilmektedir. Veya anayasa mahkemesi kendi yetki sınırlarını aşarak Anayasa değişikliklerini iptal edebilmektedir.
Şimdi;
Bir anayasa ve binlerce kanun yazacak ve ülkeye sunacaksınız ve diyeceksiniz ki; devlet bu anayasaya göre yönetilir, hayat da bu kanunlara göre yaşanır. İnsanlar yıllarca sunulan anayasa ve kanunlara göre çalışacaklar, mücadele edecekler ve bir noktaya kadar gelerek, kendi çoğunluk düşüncelerini de bu metinlere koymak isteyecekler. Üstelik de bunu mevcut hukuk metinlerindeki usul ve kurallara göre yapmaya çalışacaklar. Fakat bir anda meydan yerine çıkıp düdüğü çalacak ve diyeceksiniz ki, bu usul ve kurallar sizin için geçerli değildir. Bu ne demek? Şu demek… YILLARCA İNSANLARI ALDATTINIZ… NEYLE ALDATTINIZ? HUKUKLA ALDATTINIZ. KİM ALDATTI? DEVLET ALDATTI. YANİ DEVLET YILLARCA TAKİYYE YAPIYORDU.
Aman ALLAH’IM… Devlet çapında takiyye yapıldığı görülmüş müdür dünya tarihinde…
Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar anlamsız ve mantıksız geliyor. Devlet takiyye yapar mı? Bu sorunun içi ne kadar boş ve doldurulması zordur. Fakat yukarda anlatılanlar ve bunların dışında ülkede yaşanılanlar dikkatlice tetkik edildiğinde başka şekilde teşhis etmek kabil midir? Evet, bu ülkede devlet takiyye yapıyor veya takiyye devlet çapında yapılıyor.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift hukuk vardır. Birisi yazılı ve yayınlanmış olan ve tüm vatandaşların bildiği hukuktur. Diğeri ise yazılı olmayan (yani yayınlanmayan), gizli mahfillerde veya özel kasalarda bulunan ve rejimi sahiplenenlerin ancak okuyabildiği/bilebildiği bir hukuktur.
Gizli ve açık olmak üzere çift hukuk ne demektir? Çift hukukun en önemli manası, çift meşruiyet kaynağının bulunduğunu gösterir.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift siyaset vardır. Birisi halka açıklanan siyaset (siyasi sistem), diğeri ise az sayıda elit sınıfın (oligarşinin) bildiği siyasettir.
Gizli ve açık olmak üzere çift siyaset ne demektir? Çift siyasetin en önemli özelliği, devletin, halkın bir kısmını vatandaş diğer kısmını ise düşman görmesidir.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift iktidar vardır. Birisi açık siyasi usullerle ve açık kanunlarla kurulan iktidar diğeri ise gizli ve hiçbir zaman gücü kaybetmek istemeyen iktidar.
Gizli ve açık olmak üzere çift iktidar olması ne demektir? Çift iktidarın en önemli özelliği, devletin halkı umursamayan, halka rağmen ve hatta halkı düşman gören bir gizli iktidarı üretiyor olmasıdır.
Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift yargı vardır. Birisi halka açık mahkemeler tarafından temsil edilen yargı, diğeri gizli mahfillere açık guruplar tarafından temsil edilen yargıdır.
Gizli ve açık olmak üzere çift yargı ne demektir? Biri halkı avutmak için halka açık mahkemelerde yargılama yapılıyormuş gibi göstermek diğeri ise halka kapalı ve usul ve esasları bilinmeyen yargılamalar.
Bir ülkede çift hukuk ve çift siyaset bulunması, çift meşruiyetin (veya meşruiyet kaynağının) bulunması demektir. Çift meşruiyet kaynaklarından birinin gizli olması ve bu kaynağa yaslanarak gizli yargılama yapılabilmesi ve gizli iktidar teşkil edilebilmesi, halkın bildiği hukuka (açık hukuka) göre gayrimeşru olan işlerin, gizli hukuka göre “meşru çerçevede” yapılabilmesini mümkün kılmaktadır. Anlaşılmayan nokta tam burasıdır. Ergenekon veya benzeri örgütlenmeler kendi anlayışlarına göre suç işlemiyorlar. Onlar gizli hukuka göre meşru işler yapıyorlar ve üstelik bunları gizli siyasi sisteme göre (mesela milli güvenlik siyaset belgesine göre) yapmak zorunda hissediyorlar. Vahim olan nokta bu adamların ve örgütlenmelerin suç işlediklerine inanmamalarıdır.
Cari hukuka (açık hukuka) göre suç olan fiillerin gizli hukuka göre suç olmaması, gizli hukuka sahip olan gizli iktidarların kendi meşru organizasyonlarını (fakat açık hukuka göre suç ve çete organizasyonlarını) besleyebilmelerine imkân hazırlıyor. Fakat bunu açıktan yapamıyorlar. Neden? Çünkü takiyye gereği ilan ettikleri ve halkın cari olduğuna inanmalarını istedikleri bir hukuk var ve bu hukuka göre yaptıkları örgütlenmeler ve gerçekleştirdikleri eylemler suçtur.
Bu nasıl bir psikolojidir? Bu nasıl bir inanıştır? Bu nasıl bir hayattır?
Soruşturma konusu Ergenekon terör örgütü ile ülkede askeri darbe yapmış olan subayların anlayışları tamamen birbirine paraleldir. Bu gün de orduda muvazzaf görev yapan subayların içinde darbe düşüncesine sahip olanlar veya herhangi bir şartlar manzumesinde (ileri sürecekleri şartlar ne olursa olsun) darbeyi meşru görenler, ergenekonun bağlı olduğu anlayışa mensupturlar.
Ergenekon terör örgütünün kanun dışı faaliyetlerini illegal (yeraltı) örgütlenmeyle yapması ile ordunun darbeyi kanuni örgüt olan Türk silahlı kuvvetleri marifetiyle yapması arasındaki tek fark usul farkıdır. Üstelik de usul farklılığı sadece örgütlenme tarzı ile ilgili bir farklılıktır. Anlayış olarak temelde birbirinden farkı yoktur ve her ikisi de anayasayı zorla ve silahlı kalkışmayla değiştirmeye teşebbüs etmekte veya teşebbüsü neticelendirebilmektedir.
Mesele Ergenekon meselesi değil, devletin takiyye yapması ve takiyyenin gizli meşruiyet kaynağıdır. Ülkedeki meşruiyet kaynağı teke indirilemezse mevcut çeteleşmeler tüm hayat alanlarında mütemadiyen kendini yenileyerek devam edecektir. Ergenekon bu gün enselenen örgüttür fakat çift meşruiyet kaynağının gizli olanına bağlı olan herkes (sivil veya silahlı) bu tür çetelere mensuptur.
*
Kısa tarihçede verdiğimiz devlet denklemlerinin 2011 Ağustosundan sonraki devlet denklemi boş olarak görülüyor. Hakikaten Ankara’da, Kemalist devlet denklemi boşalmışsa, denklemi teşkil edecek unsurların tamamı başka bir havzada toplanmış demektir. Öyleyse Ankara’da yeni bir devlet denklemi inşa ediliyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa halk, devlet denklemini kendisi kuruyor. Yani ilk defa devlet kuruyor. Yeni anayasa bu hali çerçevelerse, devlet yeniden kurulmuş olacak. Aslında ise cumhuriyet döneminde hiç olmayan devlet ilk defa kurulacak.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ERDOĞAN’IN DANIŞMAN STRATEJİSİ

ERDOĞAN’IN DANIŞMAN STRATEJİSİ
Kamuoyundan takip edebildiğimiz kadarıyla Erdoğan’ın danışman listesi çok kabarık. İhtimal ki kamuoyunda duyulmayan ve tanınmayan danışmanları da var. Danışman listesi incelendiğinde görülen bazı hususiyetler var. Daha önceki başbakanların danışman kadrosunda olmayan bazı hususiyetler…
Öncelikle Erdoğan, sanki danışmanlık müessesesini yeniden oluşturmuş, yeni bir mana yüklemiş, yeni fonksiyonlar kazandırmış. İlk dikkati çeken hususiyet, danışman kadrosundan ikinci bir kabine inşa etmiş olması… İcrayı elinde tutan bir kabinesi mevcut ama buna paralel olarak gölge bir kabine de teorik çalışmalar yapmak üzere teşkil edilmiş. Gölge kabine, galiba icracı kabineyi teftiş ediyor. Fiili bir teftiş değil tabi ki, fikri bir teftiş. Yani yapılan ve yapılacak işler hem icracı kabinede değerlendiriliyor hem de gölge kabinede… Konuya bu cihetten bakıldığında ülkede iki kabine var. Muhalefetin oluşturması gereken “gölge kabineyi” de Erdoğan oluşturmuş. Ülkede neden muhalefet olmadığı da böylece anlaşılıyor.
Danışman kabinesi, icracı kabinenin yanlış yapmasına mani olduğu gibi aynı zamanda onları motive ediyor. İcracı kabine üyeleri biliyor ki, alternatif kabine hazır. Bu durumda tam kapasite çalışmaktan başka çareleri kalmıyor. Hatta kapasitesi düşük olanlar, makamlarını muhafaza etmek için kendilerini aşmak durumunda kalıyorlar. Aşamayanlar ise zaten gidiyor. Böylece azami faydayı elde etmiş oluyor.
Danışman kabinesi, icracı kabineye veya bürokrasiye insan kaynağı oluşturuyor. Bir müddet danışmanlık kadrosunda tutulan kişilerin çapları, ufukları, vukufiyetleri, uzmanlıkları vesaire test edilmiş oluyor. Muhtemelen en mühim test konusu da şahsiyet terkipleri… Erdoğan danışmanlarının şahsiyetlerini takip ediyor ve tanımaya çalışıyor olmalı. Dünyanın bir tarafı (batısı) çöker, diğer tarafı ise ayağa kalkmaya çalışırken bu gelişmelerin orta yerinde olan Türkiye’yi idare etmek fevkalade zordur. Girift milletlerarası münasebetleri idare ederken, ülkedeki dengeleri de gözetmek hakikaten yorucu bir iştir. En zoru da bütün bu işler arasında iyi bir kadro kurmak ve insan kaynaklarını oluşturabilmek… Galiba Erdoğan danışman kadrosu marifetiyle bu işi yapıyor.
Danışman kabinesi, ülkenin zeka, akıl ve ihtisas kaynaklarını tespit etmek ve harekete geçirmek için kullanılıyor. Hükümetlerin halka karşı birinci mesuliyetleri, ülkeyi “iyi ve doğru” idare etmektir. Bunu yapabilmenin birinci şartı, ülkedeki insan kaynaklarını taramak ve ehil olanlarını seçebilmektir. Oysa insan başbakan da olsa kendi çevresinden ibarettir. Hiç tanımadığı insanlarla ülke yönetmek gibi ağır ve mesuliyetli bir işin altına girmesi beklenmez. İnsanın çevresi ne kadar geniş olursa olsun, Türkiye gibi bir ülkeyi idare etmeye kafi insan kaynağına sahip olamaz. Diğer taraftan, ülke yönetimini kendi çevresindeki sınırlı insan kaynaklarıyla gerçekleştirmek, basiretsizlik ve ufuksuzluk olur. Olur da, insan kaynaklarını tespit etmek fevkalade zordur. Hangi tarafından bakarsanız bakın, zor… Danışman kabinesi, bu zorluğu nispeten hafifletiyor olmalı.
Danışman kabinesi, ülkedeki muhalefet edebilecek insan kaynaklarını çevresinde toplamak gibi bir stratejiyi de ihtiva ediyor. Fikir, ilim, sanat adamları ve çevrelerinde müessir olan insanlar, potansiyel muhalefet kaynaklarıdır. Ülkeyi ne kadar iyi yönetirseniz yönetin, neticede yanlışlar yapacaksınız. Yanlış yapmak kaçınılmaz bir haldir ve doğrusu bunun çaresi ve formülü bulunmuş değil. On tane işin sekizini doğru yapmak fevkalade bir başarıdır ama yanlış olan iki işi tenkit edecek ve muhalefet yapacak insanların çıkacağı malum. Gerçekten yanlış yapılan işlerin tenkidi ve bu yanlışlar üzerine kurulan muhalefet tesirli olur. Muhalefet edebilecek insan kaynaklarını danışman kadronuza kattığınızda, muhalefet ortadan kalkıyor. Danışmanların, Erdoğan’a danışman olmak gibi bir statü karşılığında muhalefetten vazgeçtiğini mi söylüyoruz? Doğrusu bu yaklaşım biraz insafsız olur. Zira Erdoğan, “fikriniz varsa, buyurun, söyleyin, tatbik edelim” diyordur. Bir kişi “yeminli muhalif” değilse, bu teklif karşısında danışmanlığı kabul ediyor. Yani sadece tenkit ve muhalefet değil de, bir fikri ve teklifi olan insanlar, kendilerini dinleyen bir başbakanın yanında olmaktan imtina etmiyorlar. Herhangi bir fikri ve teklifi olmayan fakat yeminli muhalif olan kişilerin dışarıda kalması tabii bir durum… Böylece ülkede neden muhalefet olmadığı/kalmadığı anlaşılıyor. Çünkü Erdoğan, aklı, fikri ve teklifi olanları çevresinde topluyor. Muhalefet partilerine kalan bakiye ise, fikirsiz, donanımsız fakat ezberci ve yeminli muhalifler oluyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın ve Akparti’nin alternatifi oluşmuyor.
Danışman kabinesi, ülkede üretilebilen fikirlerin birçoğuna ulaşmayı ve onlardan faydalanmayı mümkün kılıyor. Bir ülkedeki başbakan ve hükümetin, yoğun çalışma temposu içinde fikir üretmesi fevkalade zor. Oysa ülkenin çok sayıda fikir, ilim ve aksiyon adamı var. Bunları bir yapı içinde toplamak ve fikirlerinden faydalanmak gerekir. Bunun birçok yolu ve usulü vardır muhakkak… Birisi de danışman kadrosu olmalı. Erdoğan da bu yolu kullanıyor gibi görünüyor.
Bir hükümetin yapması gereken işlerden birisi (belki de en önemlisi), ülkenin ürettiği fikirlerin uygun olanlarını tespit ve tatbik etmektir. Hiçbir hükümet, ülkede üretilememiş olan bir fikri tatbik etmediği için mesul tutulamaz. Neticede ülkenin ufku neyse hükümet de ondan mesuldür. Hükümetin de fikir üretmesi gerektiği doğru… Fakat hükümet üyelerinin de ülkenin ufkunda dolaşacakları vaka… Bu sebeple hükümetlerin mesuliyeti, ülkenin ufku ile sınırlıdır. Fakat ülkenin ufkundaki tüm fikirleri tespit etmek için mecralar, mekanizmalar ve müesseseler oluşturmak hükümetin vazifesi ve mesuliyetidir. Ülkemizde bu tür faaliyetlerin altyapısının olmadığı malum… Anlaşılan Erdoğan bu imkanı danışmanlar kadrosu ile oluşturmaya çalışıyor.
*
Erdoğan ve hükümetinin birçok tatbikatına baktığımda böyle orijinallikler görüyorum. Fakat gördüğümü düşündüğüm orijinalliklerin tamamı Erdoğan ve hükümetinde var mı yoksa bunların büyük kısmı zihnimin yanılgısı mıdır, emin olamıyorum. Hakikaten gördüklerimi düşündüğüm orijinallikler doğru ise, bundan sonra yapılması gerekenler şunlar olmalı…
*
Milletlerarası danışman kadrosu oluşturmak… Türk hariciyesinin alaka seviyesine göre ilk dairesinden başlamak üzere milletlerarası danışman kadrosu oluşturmak. Bu yapılmaya başlandığında, milletlerarası kabinenin nüvesi teşkil edilmeye başlanmış olmaz mı?
Öncelikle Türk dünyası ve İslam dünyasındaki her ülkeden danışmanlar oluşturmakla başlanabilir. Mesela Endonezya ile münasebetleri yürütmek için o ülkeden danışmanların bulunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu ufuk, samimi münasebetler kurmak şeklinde olursa, bu ülkelerdeki danışmanlar, Türkiye merkezli milletlerarası organizasyonların insan kaynaklarını teşkil etmezler mi?
Mübalağa yapmaya lüzum yok ama konunun ufkunu ifade etmek için söyleyelim ki, böyle bir çalışmanın neticesi “dünya kabinesi” temrinleri yapmak değil midir? Fazla mı büyük oldu? Yahu bu ülkede büyük düşünmenin önü neden bu kadar kapalı? Yapılırsa bir zararı mı olur?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ERGENEKON DAVASI YENİ BAŞLIYOR

ERGENEKON DAVASI YENİ BAŞLIYOR
Kuvvet komutanları ile genelkurmay başkanı emekliliklerini istedi. Bazıları bu hadiseyi kriz diye isimlendirdi. Oysa hadise, krizin çözülmesine işaret ediyordu. İlla bir krizden bahsetmek gerekirse, ordu üst yönetiminin sivil iradeye rağmen kendi taleplerinde ısrar etmesiydi. Yani generallerin emekliliklerini istemesinden önceki süreçti, kriz… Krizin birkaç çözüm yolu vardı, biri de generallerin istifa etmesi veya emekliliklerini istemeleriydi. Kriz lobisi, generallerin emekliliklerini talep etmelerini, hükümete karşı bir direniş olarak gösteriyor. Oysa durum tam aksine, generaller istediklerini yaptıramadıkları için aciz ve çaresiz şekilde emekliliklerini istediler. Hadisenin özü bu… Fakat bazı yazarlar hala hükümetin dik durduğundan bahsediyor. O dil eskidi. Artık hükümetin dik durması gerekmiyor, hükümet normal işlerini yapıyor. Asker hükümete karşı direnecekse dik durması gerekiyor. Güçlü olan hükümet, niye dik dursun ki…
Dört generalin aynı anda emekliliğini istemesi tarihte ilk defa yaşandığından dolayı kriz lobisinin dışındaki bazı insanlara da kriz gibi göründü. İlk olan hadiselerin tesiri, süregelen (alışılan) hadiselerin tesirinden daha fazla oluyor. Bu sebeple kriz görüntüsü veya tesiri uyandıracak gibi algılandı önce… Fakat hükümetin dirayet ve yüksek akıl göstergesi olan, sürece vaziyet etme mahareti, kriz görüntüsünü ortadan kaldırdı. Doğrusu hadise özünde kriz olmasa bile süreci yönetemeyen bir hükümet olsaydı krize dönüşme potansiyeli mevcuttu. Hükümetin süreci yönetmesi harikuladeydi.
Öncelikle generallerin emeklilik taleplerini derhal kabul etmesi ve yerine birkaç saat içinde KKK’lığına ve Genelkurmay başkanvekilliğine tayin işini gerçekleştirmesi, ne kadar hızlı, cevval ve cesur davranabildiklerini göstermesi bakımında calib-i dikkattir. Krizlerin ana kaynağı, belirsizlik ve boşluktur. Hükümet sürece vaziyet etmeyi beceremeseydi, tereddüt etseydi, ne yapacağını bilir halde davranmasaydı, belirsizlik ve boşluktan bir kriz çıkması mümkündü. Generallerin emeklilik taleplerinin akabinde yeni tayini yapması ve boşluk ve belirsizlik oluşturmaması, bazılarının ümit ettiği krizi bir anda boşa çıkardı.
Görünen o ki hükümet bu ihtimali öngörmüş ve hazırlık yapmıştı. Öngörülmüş olanla karşılaşmak, problemin rahat çözüleceğini gösterir. Öngörebilmek ise feraset ve basiret işidir. Diğer taraftan eğer hükümet bu ihtimali öngörmemişse büyük bir basiretsizlik içinde demektir. Lakin öngörmemiş olmasına rağmen böyle bir çözüm mahareti göstermişse, harikulade başarılı bir yönetim ile karşı karşıyayız.
*
Yeni bir dönem başlıyor. Birçok açıdan yeni bir dönem bu… Bir makalenin hacmini binlerce kez aşacak boyutları var yeni dönemin. Bu yazıda üzerinde duracağımız boyut, Ergenekon davası ile ilgili kısmı…
Ergenekon ve benzeri diğer davalar, her ülkede her gün olacak cinsten yargı faaliyeti değil. En demokratik ülkeler de dahil olmak üzere bir ülkedeki devlet, kendi kendini yargılatmaz. Bu işin demokrasiyle de zannedildiği gibi ilgisi yok. Demokratik ülkelerde olur diğer ülkelerde olmaz türünden beylik laflara lüzum yok. Devlet denilen dev cihaz, hiçbir ülkede kendi kendini yargılatmaz. Ta ki tek güç olarak kalmaya devam edemez hale gelene kadar. Devletin kurucu düşüncesi ve bu düşüncenin mensupları tek hakim veya en güçlü unsur olarak devam ettiği müddetçe, hiçbir ülkede kendini yargılatmaz. Ne kadar suç işlerse işlesin… Suçları ne kadar aleni olarak işlerse işlesin… Kendi yaptığı hukuku ve anayasayı açıkça ihlal etmesine rağmen kendini yargılatmaz.
Kurucu düşüncenin karşısında halka dayalı bir güç oluşmadan, devletin yargılanması pratikte mümkün değildir. Ergenekon ve benzeri davalarda yargılananlar, yeni bir hukuk sisteminde yargılanmıyorlar. Kanunların hemen hemen hepsi aynı fakat bu gün yargılanabiliyorlar. Demek ki mesele hukuk ve yargı değil, kurucu düşünce ve mensuplarının tek hakim veya en güçlü unsur olmaktan çıkmalarıyla alakalıdır. Türkiye’de bu gün, Kemalist siyasi görüşün dışında siyasi, iktisadi ve içtimai güç merkezleri oluştu ve bu merkezler, Kemalistlerden daha güçlü hale geldi. Meselenin özü ve özeti bu…
Generallerin toplu emeklilik hadisesinin Ergenekon davasına yansımalarının nasıl olması beklenebilir? Ergenekon, balyoz veya subaylarla ilgili diğer davalar da bu güne kadar bir eksiklik vardı. Yargı bu soruşturmaları yapıyor fakat ordu yargının soruşturmalarına engel oluyor, olmaya çalışıyordu. Oysa kendinin de müessese olarak iç soruşturma mekanizmalarını çalıştırması gerekiyordu. Kısaca baştan beri ordu, bu davaların sıhhatli şekilde yürütülmesi için hiçbir katkıda bulunmamış fakat her türlü engelleme çabasını göstermişti. Bu sebeple soruşturma ve dava aşamalarında bir takım eksiklikler göze çarpıyordu.
TSK neden böyle davrandı? Yargıya yardım etmesi hem anayasa hem da kanunların “amir hükümleri” içinde yer almasına rağmen, neden böyle davrandı? Çünkü hiçbir subay, kendisinin de sanık listesinde yer alacağı bir soruşturmaya yardımcı olamaz.
Şimdi ne değişti? Şimdi bir şeylerin değişip değişmediğini, Orgeneral Necdet ÖZEL’in nasıl bir donanıma sahip olduğu belirleyecek. KKK ve GKB vekilliğine tayin edilen ve GKB olması beklenen orgeneral ÖZEL, gerçekten hukuka bağlı, saygılı ve suça bulaşmamışsa, Ergenekon ve benzeri davaların TSK ayağındaki soruşturmaları da başlatacak ve sivil yargı mercilerindeki soruşturma ve davalara yardım edecektir. İşte Ergenekon ve benzeri davaların akıbeti bu gelişmeye bağlı.
Necdet ÖZEL, hakikaten hukuka bağlı, saygılı ve suça bulaşmamış ise ortaya çıkacak durum nedir?
Ergenekon, balyoz, andıç vesaire benzer davalardaki sanıkların bu güne kadar direnebilmesinin iki temel sebebi vardı. Birisi ve birincisi, TSK’nın blok olarak arkalarında olduğu ve bir şekilde kendilerini kurtaracağı düşüncesi… İkincisi, eğer TSK kendilerini kurtarmayacak olursa kendilerinde bulunan çok sayıda bilgiyle onlara şantaj yaparak kendilerini kurtarmalarını sağlama düşüncesi…
Genelkurmay başkanı olması beklenen Necdet ÖZEL, mezkur davaların sanıklarını kurtarmak yerine onlarla ilgili ordudaki bilgileri yargıya açarsa, sanıkların her biri kendi başının çaresine bakmak durumunda kalacak ve müthiş bir itiraf ve diğerini suçlama dalgası başlaacak. İşte kırılma noktası burası…
Yukarıda bahsini ettiğim şartlar gerçekleşirse, bu dalganın geleceğinden eminim. Emin olmamın ciddi delilleri var. Mesela Dursun ÇİÇEK vakası… Dursun ÇİÇEK, kendinin feda edildiğini anladığı andan itibaren konuşmaya başladı. İddianamesi yeni hazırlanan ve davası açılan “andıçta” savcı, Dursun ÇİÇEK’in beyanlarından fevkalade faydalanmış görünüyor. Dursun ÇİÇEK, kendi davasında genelkurmayın suçu kendi üzerine yıkarak aradan ve kendinin arkasından çekildiğini gördüğü için umudu bitti ve konuşmaya başladı. Öyle ya… Emirle yaptığı işten dolayı sadece kendi yargılanacak ama kimse yargılanmayacak… Buna dayanacak güçlü ruh sahibi insanların sayısı ne kadardır dersiniz?
Netice olarak; davalara belge yağacak. Bu belgeler davaları sağlamlaştıracağı gibi yeni davaların açılmasını temin edecek. Subayların her biri diğerini suçlayacak. Cezaevlerinde ve karargahlarda intiharlar başlayacak. Çok sayıda muvazzaf ve emekli subay yurt dışına kaçacak. Bu güne kadar görülmemiş bir dalgalanma yaşanacak. Ülke dilini yutmuş halde hadiseleri izleyecek.
Çünkü psikolojik direniş bariyerleri yıkıldı, cesaret kaynakları kurudu, ümitleri bitti. Ümit bittiğinde dayanma gücü de biter. Mücadele sona erdi. Herkes hukukun karşısında hizaya geçecek.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK
Liderlik, güçlü, akıllı ve adil olmayı gerektirir. Liderliğin bunlardan başka hususiyetleri de olduğu doğru. Fakat özet olarak söylemek lüzumu hasıl olduğunda diğer özelliklerin tamamını bu üç hususiyette cem etmek mümkündür.
Güçlü olmak öncelikle “ruhi gücü” ifade eder. Ruhi güç, yani güçlü ruh… Ruhi ve zihni güç kaynaklarının dışında bulunan siyasi, içtimai, iktisadi, askeri güçler, insanı “güçlü” kılmaz. Bu güçler korkak bir insanın eline geçerse eğer, saldırgan fakat zayıf bir kişilik ortaya çıkar. Saldırganlığı, iç dünyasındaki korkudan ve dış dünyadaki imkanlarından kaynaklanır. Yeryüzünün en saldırgan kişilik çeşidi de budur. Bu tür insanların “adil” olabilmek için gereken ruhi ve zihni altyapıları yoktur, umumiyetle diktatör olurlar.
Güçlü ruhun birçok özelliği vardır. Dikkat çekici olanı iki tanedir. Birisi, mizaçtan kaynaklanan “cesaret”tir. Yani ruhun, tabiaten cesaretli olmasıdır. İkincisi ise iman… Birincisi vehbi, ikincisi ise kesbidir. Her türlü iman cesaret kaynağıdır ama hususen ahiret inancını da ihtiva eden iman, sınırsız bir cesaret kaynağıdır. İmanın hakikatini gösteren ve insan ruhuna üfleyen İslam imanı, misilsiz bir cesaret kaynağıdır.
Cesaret ile iman arasındaki münasebet calib-i dikkattir. Her nedense korkakların imanı sağlam olmuyor. Nerdeyse korkağın imanı olmaz demek noktasına geliyoruz. Lakin İslam, tüm insanlığa hitap ediyor. Dolayısıyla bunu söyleyemiyoruz. Aynı zamanda da biliyoruz ki, korkağın imanı, sayısız illetle malul halde. Aslında ise iman, en korkak insanı bile en cesur insan haline getirir. Demek ki, günümüz insanlarında iman zafiyeti var.
Cesaret ile iman aynı kişide toplandığında ise harikulade bir terkip meydana geliyor. Öyleyse, iman zafiyetinin olduğu günümüzde aramamız gereken insan çeşidi, hem mizacen cesaret sahibi ve hem de iman sahibi insanlardır.
*
Korkağın imanı olmaz deme imkanımız yok ama korkağın aklı olmaz deme imkanımız var. Zira mizacen korkak olan ve iman marifetiyle de cesareti üretememiş olan insanların zihni evreni, sağlam, güçlü ve geniş ufuklu bir akıl inşa edilmesini mümkün kılmaz. Muhalfarz böyle bir akıl meydana gelse bile sağlıklı şekilde faaliyet gösteremez.
Cesaret gibi korkaklık da tüm zihni evreni etkiler. Korku, zihni evrenin “kara delikleridir”. Zihni evrendeki her şeyi vakumlar. Aşırı korkak olan insanların zihni evreninde tefekkür faaliyeti meydana gelemez. Korku, tehlikeleri mübalağalı şekilde büyütmek, imkan ve kudreti ise mübalağalı şekilde küçültmek gibi bir fonksiyon görür. Sağında “dev aynası” solunda ise “cüce aynası” vardır. Tehlikeleri (veya düşmanı) dev aynasında, imkan ve kudretini ise cüce aynasında görür. Cesur insanın da sağında ve solunda dev aynası ile cüce aynası vardır ama cesaret, tehlikeleri cüce aynasında, imkanları dev aynasında gösterir. Bu manada cesaretli insanın da akıllı davranmama ihtimali vardır. Fakat cesaretli insanın zihni evreninde sağlıklı bir akıl inşası mümkündür. Sağlam bir akıl inşa edilmişse normal aynalar kullanma imkanı cesaretli insanda mevcuttur. Fakat korkak insan asla normal aynayı tanımaz.
Gelişmiş ve güçlenmiş bir akıl, doğru teşhisler yapabilir, doğru tekliflerde bulunabilir, doğru hamleleri gerçekleştirebilir.
Allah, ümmeti ve insanlığı güçlü ruh ve gelişmiş akıl sahiplerinin zalim olmasından korusun. Bunun yakın tarihte misalleri var. Devrim adına on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insan katleden diktatörleri insanlık yirminci asırda gördü.
Diğer taraftan güçlü bir ruh, gelişmiş bir akıl, adil olma imkanına sahiptir. Korkakların ve akılsızların adil olma imkanı asla yoktur. Adil olmak, güçlü ruh ve yüksek akıla yakıştığı kadar hiçbir şahsiyet çeşidine yakışmaz.
Tayyip ERDOĞAN’IN neden başarılı olduğunu bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda var. Hükümeti kurarken, başarılı olan bakanları muhafaza etmesi ve başarısız veya yetersiz olanları tasfiye etmesi, bu özellikleri çağrıştırıyor. Başarılı olanları muhafaza etmesi gelişmiş aklın, başarısız olanları tasfiye etmesi ise (dengelere rağmen) güçlü bir ruh ve keza gelişmiş bir akıl sahibi olduğunu göstermez mi? Güçlü ruh ile beraber siyasi, iktisadi ve içtimai güç birleştiğinde, dengeleri gözetmek zorunda kalmadan adil ve doğru işler yapabilme imkanı veriyor. Gelişmiş akıl da doğru kararı almanın zihni evrenini oluşturuyor.
Bu yazı tabii ki Tayyip ERDOĞAN’A methiye için yazılmış değildir. Eldeki mevcut misal üzerinden “mevzuu” anlatmaya çalışıyoruz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

İSLAM MEDENİYET MÜESSESELERİ

İSLAM MEDENİYET MÜESSESELERİ
İslam’ı anlamak merkezindeki faaliyetlerimiz zaman zaman şiddetli tartışmalarla sürüp gidiyor. Ne kadar anlıyoruz, anladığımızın ne kadarı doğru ne kadarı yanlış, pek de farkında değiliz. Anlama çabamız umumiyetle nazari çerçevede kalıyor. Oysa anlayıp anlamadığımızı anlamamızın yolu, anladığımızı zannettiklerimizin tatbik edilmesi değil mi? Anladığımızı zannettiğimiz bahisleri tatbik etmeden, “tatbik edilebilir bir anlayışa” ulaşıp ulaşmadığımızı nasıl anlarız? Tatbik ettiğimizde ortaya çıkacak neticelere göre, doğru mu yoksa yanlış mı anlamışız ancak fark etmez miyiz?
Ağzımız dolusu konuşuyoruz. “Şöyle yapılmalıdır” diye yüksek perdeden ahkam kesiyoruz. Doğru olduğundan emin olduğumuz düşüncemizi tatbik etmek için serçe parmağımızı kımıldatmıyoruz. Tatbik etmeyi denesek belki hiç tatbik edilme imkanı yoktur. Belki zannettiğimiz faydaları üretmeyecek aksine zararlı neticeler verecektir. Sanki fikrimizin tatbikatta nasıl netice vereceğini test etmekten kasıtlı olarak kaçıyoruz.
*
Hayatı inşa eden, canlı tutan, yaşamayı mümkün kılan vasıtalar, müesseselerdir. Allah için her Müslüman kendi kendine sorsun. Mevcut mevzuatta bulunan dernek ve vakıf müesseselerinden başka bir müessese kurabildik mi? Mevzuatın hukuki teminat altına almadığı müessese kurmanın bazı tehlikeleri olduğu için resmi örgüt formlarının dışına çıkmadığımızı farzederek soruyu bir de şöyle sorayım. Dernek ve vakıf teşkilatlarında, yardım, eğitim gibi sayılı başlıklardan başka bir müessese kurduk mu? Ki bu çerçevede kurulan dernek ve vakıfların da birbirinin kopyası olduğu malum.
İslam, hayatın tüm şubelerini ihata, her hadiseyi izah ve her problemi hallettiğine göre her alanda müesseseler inşa etmemiz gerekmez mi? Özet olarak söylemek gerekirse; İslam’ın her ölçüsünü müesseseleştirmemiz gerekmiyor mu?
*
Medeniyet dediğimiz muhteva yekunu, birbiriyle tezat teşkil etmeyen müesseseler toplamı değil midir? Müesseseleşemeyen insan topluluklarına “bedevi” demiyor muyduk? Medine denilen meskun mahal, insanların gelişigüzel yerleştiği mekan parçası mıydı yoksa müesseselerin hendesi bir zevk ve nizam anlayışıyla iskan edildiği şehir demek miydi? Şehir, sokak ve cadde nizamından ibaret bir yerleşim merkezi miydi yoksa “yaşanmaya değer hayatın” ihtiyaçlarını gideren ve o hayatın hedefini her metre karesinde işaretleyen müesseselerin nazım planı mıydı? Sahi neydi “Medine”, unutmuş olmayalım…
Medeni olmakla bedevi olmak arasındaki farkı, çadırda yaşamakla binada yaşamak şeklinde anlamaya başlamış olmayalım. Çadırkent dahi insan iskanının bir çeşidi değil mi? Öyleyse dev binalar ve şehirler inşa etmek, manasız bir çaba olmaz mı? Müessese, insani münasebetlerin munzam adı değil mi? Çağdaş dille söylemek gerekirse kurum ve kuruluşlar, insan ilişkilerinin organize olmuş hali değil mi? İnsani münasebetleri tanzim ve tesis etmiyorsak, içtimai altyapımız ne ola ki? İçtimai altyapımızı izah edemiyorsak, hayatımızı bir dünya görüşüne göre yaşadığımızı nasıl iddia ediyoruz? Meseleye böyle bakınca halimiz çok komik görünüyor olmalı…
Binlerce dernek ve vakfımız var. Fakat müessese fikrini ve tasavvurunu geliştirmek için kurulan ve çalışan dernek, vakıf ve platformlarımız neden yok?
*
İslam medeniyet müesseseleri üzerine çalışmalar yapacak bir kuruluşa ihtiyacımız var. Tarihteki medeniyet müesseselerimizi araştıracak, yeni müesseseler ve sistemler geliştirecek bir kuruluşa şiddetle ihtiyacımız var.
Medeniyet müesseseleri üzerinde çalışmamamızın sebebi, “kurucu düşünce” ve “kurucu şahsiyet” zafiyetimiz olmasın. Yeni bir müessese fikri ve tasavvuru geliştirmek hakikaten zor… Mevcutlarla hayata devam etmek ise kolay olanı… Fakat kolay olana meyletmek aynı zamanda tembelliktir. Dünyanın ve İslam coğrafyasının içinde bulunduğu duruma bakınca, tembellik yapma hakkının ilga edildiğini düşünmeyen var mı?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com